Covid-19 Sürecinde Türkiye: Bugünü Anlayarak Yarına Hazırlanmak

Yazan  09 Temmuz 2020

Global dünya düzeninin dönüm noktalarından biri olarak sayılan Corona virüs tehdidi; coğrafya, iklim, askeri güç ya da gelişmişlik düzeyine bakmaksızın tüm dünyayı etkisi altına almış durumda.

Tanıdık olmadığı bir düşmana karşı varlığını korumaya çalışan insanoğlu; devlet, bilim dünyası ve sivil toplum işbirliğiyle zamana karşı yarışmakta. Devletler bir taraftan salgın sürecini yönetmeye çalışırken, diğer taraftan yeni dünya düzenine en az hasarla entegre olabilmek için mevcut problemlerini çözmek amacıyla planlamalar yapmaktadır.

Bu çalışmada küresel sistemdeki değişimlerden yola çıkılarak mevcut salgın sürecinin Türkiye’deki geçiş aşamaları; iç politika ve toplum ilişkileri, sosyal devlet anlayışı, sektör önceliklerinin belirlenmesi, Ortadoğu politikaları, göç yönetimi ve mültecilik son olarak da güvenlik sorunu çerçevesinde incelenecektir. Çalışma içerisinde yapılan tespitler ve önerilen savlar, birinci asrına yaklaşan Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut durumu hakkında stratejiler şekillendirmesine ve geleceğe yönelik bakış açısının geliştirilmesine yönelik katkı sağlamayı amaçlamaktadır. 

  1. Giriş

Dünya tarihi, 4.5 milyarlık yaşı boyunca birçok dönüm noktasına şahitlik etti. Çığır açan buluşlar, çağ kapatan kilise çatışmaları ve dengeleri alt üst eden küresel savaşlar gibi muhtelif olaylar günümüz sisteminin yapı taşları oldu. Yirmi birinci yüzyılın dönüm noktasının ise yeryüzünü karantinaya alan bir salgın hastalık olması, ileri teknoloji ve sağlık sistemlerine sahip bilgi çağı insanını hazırlıksız yakalamış durumda. Küresel sistem yeni bir forma dönüşürken, geleceğe dair belirsizlikler hüküm sürmekte. Sistem; siyasi, ekonomik, sosyal değişimler geçirirken; yeni dünyanın güvenlik mi, kurumlar ve kurallar mı, yoksa dijital eksen etrafında mı şekilleneceği zamanla belirginleşecek. Bir taraftan globalleşme sonucu bu denli hızlı yayılan virüs, diğer taraftan global dünyanın avantajları doğrultusunda kontrol edilmekte. Globalleşme ve işbirliğini merkeze koyan neoliberalist sistem, oluşturduğu örgütlerin süreçteki yetersizlikleri ile sorgulanırken ulus devletlerin (nation-state) yükselişe geçeceği yönünde güçlü bir inanç mevcut. Ekonomik alanda ise Keynesyenizm’e dönüş tartışmaları yer almakta.

Sistemin niteliksel dönüşümler geçireceği kesin olmakla birlikte, globalleşmenin son bulacağı beklentisi gerçekçi durmamaktadır. Devletler; ekonomik, siyasi, sosyal çıkarları amacıyla sınırları kaldırmıştır ve pandemi döneminde globalleşme hız kesmiş olsa da gelecekte daha da hızlanacaktır. Gelişmekte olan ülkelerin süreç sonunda Dünya Bankası ve IMF gibi kurumlara başvuracağı gerçeği göz önüne alındığında, örgütlerin önemini kaybetmesi ihtimalindense sistemdeki yaptırım güçlerinin arttırılması ihtimali daha gerçekçi durmaktadır. Tıpkı 2.Dünya Savaşı sonucunda kurulan Birleşmiş Milletler örneğinde olduğu gibi.

Devletler, mevzubahis dönüşüme entegre olurken pandemi öncesi gündem ve meselelerini, sürecin geliştirdiği dinamikleri analiz ederek bunlara yönelik politikalar geliştirmek durumundalar. Türkiye’nin de siyasi, sosyal ve ekonomik değişimler geçirmesi kaçınılmaz olmakla birlikte; etki alanını geliştirme konusunda iç meselelerini yeniden değerlendirmesi, kronik denklemi olan Ortadoğu’daki rolünü yapılandırması, Sisifos söylemine dönüşen mülteci sorununa yönelik kararlı adımlar atması ve 21.yüzyıl devletlerinin ortak çekincesi olan güvenlik sorununu çözmesi gereklidir. Salgın sürecinin bilinmezliğinden kaynaklı belirsizlikler, planlama yapma konusunda sorun teşkil ediyor olsa da olası senaryolara yönelik strateji geliştirmek büyük önem taşımaktadır. Türkiye, iç siyasette toplum ile hükümeti karşı karşıya getiren yönetimin niteliği konusundaki kutuplaşmalar ve sosyal devlet anlayışının sorgulanması ile karşı karşıyadır. Toplum; salgın sürecinde refah, adalet, eşitlik gibi kavramlara karşı her zamankinden daha fazla hassaslaşmış ve işsizlik, yoksulluk problemleri daha açık biçimde ortaya çıkmıştır. İhmal edilen bilimsel ve teknolojik gelişmeleri yakalamanın ve yetişmiş insan istihdamının önemi anlaşılmıştır. Ekonomi politikasında sektörel önceliklerin belirlenerek tedarik zincirinin geliştirilmesi, üretimde dışa bağımlılığın azaltılması amacıyla politikaların şekillendirilmesi normalleşme sonrası yaşanabilecek olası ekonomik sıkıntıları en az hasarla atlatmak için önem taşımaktadır.

Bölgesel meselelere gelindiğinde ise Türkiye’nin kronik denklemi Ortadoğu’nun, düşen petrol fiyatları ve salgın sürecinde bölgedeki aktörlerin görünmezliğine bağlı oluşabilecek yeni problemleri gözetilmelidir. Salgın öncesi Libya, Suriye’nin kuzeyi ve Doğu Akdeniz’de askeri sahada önemli adımlar atmış olan Türkiye, salgın sürecinde de sıhhi yardımları aracılığıyla bölgedeki varlığını hissettirmiştir. Salgın sonrası bölgede oluşabilecek ihraç ihtiyacına yönelik planlamalar yapmak ve bu planlamaları istikrarlı bir şekilde yürütmek normalleşme sonrasında Ankara için kritik önem taşıyacaktır. Suriye meselesi ile bağlantılı olarak gelen mülteci sorununun,gelecek dönemde yeni göç dalgası ile farklı bir boyuta taşınabileceği öngörülebilir. Türkiye; toplumdaki psikolojik kırılmaları, mültecilerin mevcut durumunu, sınır güvenliğini iyi analiz ederek politikalarını geliştirmek durumundadır.

Salgın sürecinde anlaşılan bir diğer konu ise güvenlik sorunlarının sadece askeri saha ile sınırlı olmamasıdır. Pandemiyi bir güvenlik meselesi olarak ele alan NATO’ya rağmen, ülkelerin Covid-19 tehdidini ciddiye almamaları akıllarda bir soru işareti oluşturmuştur. Türkiye’nin savunma sanayii ve ilgili personelin yetiştirilmesine yönelik atacağı adımlar ile organizasyon içindeki konumunu muhafaza etmesi önemlidir. Vatandaşların tahliyesi ve sıhhi yardım nakliyesi sırasında askeri donanıma ait araçların kullanılması, gelecekte bu donanımın güçlendirilmesine yönelik işaretlerdir. Bu çalışma; yüzyılın yeni dönemine hazırlanan Türkiye’nin, iç meseleleri ve dış politikasının harmonisini sağlarken karşılaştığı boşlukları doldurmaya çalışacaktır.

  1. İç Meselelerin Yeniden Değerlendirilmesi
  • Devlet ve Sivil Toplum İlişkileri

Sivil toplum ile devlet arasındaki bağın niteliği şüphesiz ki iç politikanın en kritik enstrümanlarından biridir. Türkiye, zaman zaman bu bağın kırılganlaşmasına tanık olmuştur ve iyileştirilmesinin ne derece mühim olduğunun bilincindedir. Pandemi sürecinin Türkiye açısından en unutulmaz olaylarından biri, 10 Nisan 2020’de gece yarısından iki saat önce açıklanan büyük şehirlerde sokağa çıkma yasağı sonucu, panik ve belirsizlik korkusuyla marketlere akın eden halkın medyaya yansıyan görüntüleriydi. Toplumun derinine işleyen kutuplaşma bu olay sırasında da kendini göstermiş;bir tarafta gıda temini için sokaklara akın eden halkı linç etme girişimleri, diğer tarafta ise yetkili kurumların ihmalkarlığına yönelik bir şiddet söylemi gelişmiştir. Sonuç olarak siyaset ile sosyolojinin ayrılamayacağı ve yönetim anlayışının multidisipliner bir yaklaşımla toplumun önceliklerini, tepkilerini, davranışlarını baz alarak kendini dönüştürmesinin gerekliliği açığa çıkmıştır. Türkiye’de de son iki yıldır toplum ile hükümet arasında, ‘Türkiye nasıl yönetilmeli?’ sorusuna yanıt vermede ciddi bir farklılaşma ortaya çıkmış durumda.Merkezi noktaya alınan devlet güvenliği ve ekonomik büyüme ekseni; toplumun refah, adalet, bilgi edinme serbestisi ve hukukun üstünlüğü talepleri ile uzaklaşma eğiliminde. Gelecek süreçte, ivedilikle çözülmesi gereken meseleler listesinin üst sıralarında toplumun bu talepleri yer alacaktır.

Salgın süreci, sosyal devlet anlayışının sağlık alanındaki önemini tüm dünyaya göstermiş olup Türkiye bu anlamda yüksek not almıştır. Örneğin, kapasite olarak Almanya’da 100 bin kişiye düşen yoğun bakım yatak sayısı 29,2 iken Türkiye’de bu oran 40 olarak belirlenmiştir. Sağlık sistemindeki bu başarının üstüne gidilip,sosyal devlet anlayışı daha da güçlendirilirse Türkiye gelecekte sağlık alanında önemli fırsatlar yakalayıp öncü duruma gelebilir. Sistemin DNA’sı olan sağlık çalışanlarının korunmasına ilişkin yasa teklifi de süreçte meclise taşınmış olup, ilerleyen dönemde de dikkatle takip edilmesi gereken bir konudur.

  • Bilimsel Gelişmeler ve Eğitim Sistemi

Şüphesiz ki salgın döneminin Türkiye’deki en önemli yansıması bilim ve teknolojinin öneminin zihinlere yerleşmesi olmuştur. Bilim insanlarının açıklamalarını heyecanla takip edip bekleyen toplum, aynı zamanda eğitim sisteminin niteliğini de açıkça sorgulamıştır. Teknoloji, bir ülkenin küresel çaptaki konumunu belirleyen üretim enformasyonunun gücüdür ve ithal edilebilecek nitelikte değildir. Hedef odaklı ve istikrarlı politikalarla, yetişmiş insanın istihdamını sağlamak ve bilimsel kuruluşları desteklemek organize bir şekilde ilerlemelidir. Türkiye, öncelikle eğitim sistemindeki aksaklıkları ve istikrarsızlık problemini çözerek  geleceğin yetişmiş insanı olma potansiyeli taşıyan çocuklarına gereken fırsatları sağlamalıdır. Öncelikle lise ve üniversiteye geçiş aşamalarında kronik olarak çözülemeyen sınav sistemi sorunu çözülmelidir. Araştırma ve geliştirme faaliyetleri bir rekabet olarak kullanma kapasitesi, günlük politikalarla değil uzun zaman isteyen bir kararlılıkla oluşturulabilir. Örneğin bu dönemde yaşanan sınav takvimi krizi hem öğrencilerin salgın nedeniyle hasarlı olan psikolojilerini hiçe saymış; hem de turizm gelirlerinin hükümet için öğrencilerin geleceğini belirleyecek olan sınavlardan daha önemli olduğu eleştirisiyle karşılaşmıştır.Yetişmiş insanın son durağı olan üniversiteler desteklenmeli; akademi ve akademisyenler siyasi, ekonomik baskılardan uzak tutulmalıdır. Temel ve uygulamalı eğitimlerdeki eksiklikler belirlenerek, inovatif bir yaklaşıma ağırlık verilirse Türkiye eğitim ve öğretimde iyileşme sağlayabilir. Hassas zamanlarda oluşturulacak güvenin her zamankinden daha kritik olduğu anlaşılmalı, şeffaflık ve denetlenebilirlik ilkesinin tüm kurumlar için esas olduğu unutulmamalıdır.

  • Tarım Politikası ve Tüketim Alışkanlıkları

Küresel çapta toplumların tüketim alışkanlıklarının değişip dönüşeceğine dair güçlü işaretler bulunmakta. Orta ve yüksek gelir bandındaki insanların normalleşme sırasında her zamankinden daha çok harcama yapması, diğer tarafta ise düşük bantta yer alanların tasarruf alışkanlığı edinmesi söz konusu olacaktır. Türkiye örneğine bakıldığında,salgın öncesinde ciddi boyutlara ulaşan genç işsizliği ve yoksulluğun salgınla beraber zirve yaptığı görülmektedir. Sosyal mesafe anlayışı ile bireyselleşen toplumun, ekonomik sıkıntı sonucu oluşan stres ile kutuplaşmasını önlemek için bu iki meselenin ivedilikle ele alınması gerekmektedir. Üretmeden tüketme alışkanlığı sonucu yaşanan kronik cari açık ve işsizlik problemleri, özel sektörün desteklenmesi ve devletin beşeri sermayeye odaklanması ile çözülebilir.

Türkiye coğrafi olarak tarım sektöründe çok büyük potansiyel taşımasına rağmen, çiftçiye verilen desteğin yetersizliği ve tarım politikasındaki eksiklikler sektörün hırpalanmasına sebep olmaktadır. Stratejik bir planlamayla Türkiye’nin hem kendi halkını beslerken hem de komşu ülkelere ihracat kapasitesini artırması mümkündür. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Gıda Güvenliği Sorumlusu Keigo Obara da verdiği röportajda, Türkiye’nin küresel tedarik zincirinde etkili bir halka olduğunu, kısa ve orta vadede gıda arzı ve gıda güvenliğine ilişkin ciddi bir sıkıntı beklenmediğini belirterek mevcut potansiyeli vurgulamıştır. Pandemi dönemi gıdanın stratejik önemini ortaya çıkarırken; Türkiye de uygun iklim yapısının ve tarım alanlarının değerlendirmesini yapıp,etkili projelerle yüksek verimli ürün alınmasına yönelik politikalarını güçlendirmelidir. Tohum üretiminde dışa bağımlılığı azaltmak ve tarım politikalarının, yine ülkenin mevcut standartlarına uygun hayvancılık politikaları ile desteklenmesi Türkiye’nin içinde, bölgesinde ve küreselde potansiyeline ulaşmasını sağlayacaktır.

  • Doğaya Dönüş 

Bir diğer konu ise küresel çapta doğayla savaşta olan insan ırkının,küresel ısınma ve iklim değişikliği sorunlarıyla her zamankinden daha kırılgan biçimde yüz yüze gelmesidir. Doğanın tahribatı Türkiye’de hükümetlerin savrulmuş politikalarıyla birleşince, geri getirilmesi mümkün olmayan tabiat varlıkları acı şekilde yurda veda etti.  Büyük şehirlere doğru gerçekleşen yoğun göçün yarattığı çarpık yapılaşma, bilinçsiz  ve aşırı avlanmalar ve kontroldeki eksiklikler, maden ve enerji kaynaklarına ulaşım için izlenen yıkıcı yöntemler geri dönülmez bir noktaya ulaşmadan önce değiştirilebilir. Kaz Dağları’nda ya da Cerattepe’de bir faaliyete başlamadan önce muhasebe iyi yapılmalı ve politikalar bu yönde şekil almalıdır. Devlet tarafından doğanın korunması ve geliştirilmesi konusunda yetkilendirilen kurumlar, eğer ödenekler konusunda sıkıntı yaşıyorlarsa desteklenmeli; planlama ve faaliyetleri etkili bir kontrole tabi tutulmalıdır. Türkiye’nin bilimsel planlama, kurumların kolektif çalışması, doğayla barışık yatırımlar ve hukukun üstünlüğü ilkesini bütünleştirerek tabiat dostu bir perspektif çizmeye potansiyeli vardır.

  1. Ortadoğu Denklemi

Ortadoğu iç savaşlar ve dış müdahalelerin yarattığı çekişmelerle uğraşırken, salgın döneminde mevcut durumdan gitgide daha az haber almaktayız. Gündemin odağını başka bir yöne çevirmesi, bölgedeki denklemlerin çözüldüğü anlamına gelmemektedir. Süreç bitiminde iktisadi, siyasi ve askeri alanlarda kaçınılmaz sonuçlar oluşacaktır. Bölgenin salgından en çok etkilenen ülkesi İran’ın rejim ihracı ve milis savaşlarını daha ne kadar sürdürebileceği, 3 Ocak’ta Kasım Süleymani’nin öldürülmesi sonucu zirve noktasına çıkan ABD-İran geriliminin akıbeti merak konusudur. Küresel talebin azalması sonucu düşen petrol fiyatlarıyla OPEC üyesi Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan’da yaşanan panik, Rusya-Suudi Arabistan arasındaki çekişmelerle iyice karmaşık bir hal almaktadır. Bölge sorunları şu an askıya alınmış gözükse de varlığını sürdüren aktörlerin alandaki hedefleri sonlanmadıkça çekişmelerin biteceğini düşünmek bir ütopya olacaktır. ABD bir tarafta küresel istikrarını ve neoliberalist sistemini korumaya çalışırken, bir diğer taraftan da Trump yönetimi yaklaşan başkanlık seçimlerine motive olmuş durumda. Bu motivasyon azalması İsrail’in yalnızlaşmasına sebep olacak gibi duruyor. Bölgenin önemli gelir kaynaklarından olan kutsal yerler turizmi ise, tüm dünyada olduğu gibi burada da kaçınılmaz olarak sektör gelirlerinin düşmesiyle yüzleşecektir.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolüne gelindiğinde ise bölgesel meselelerde rahatlama yaşanacağına ve bölgede öncü olmasına dair beklentiler doğru planlamalarla mümkün olabilir. Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolü bir askeri faaliyet rolü değil; askeri, siyasal ve ekonomik güç ile istikrara dayanmalıdır.Arap Baharı’nda dile getirilen adalet ve özgürlük taleplerinin bölgesel ve küresel gündeme tekrar taşınması sorumluluğunu üstlenmek, Türkiye’nin çizdiği ‘önce insan’ağırlıklı dış politikasına olumlu etki edecektir. Üstelik sorumlu  bir ülke profili çizerek itibarını artırmasını sağlayacaktır. Siyasi öncülüğün yanında bölge ihtiyaçlarını gözeterek özellikle Körfez ülkelerinin gıda taleplerini programlı bir ihracata dönüştürmek Türkiye’nin yakalayacağı en önemli fırsatlardan .Salgın öncesinde Libya, Suriye’nin kuzeyi ve Doğu Akdeniz’de kritik adımlar atmış olan Türkiye,salgın sürecinde krizi planlı yürütebilir ve daha az maliyetle bu günleri aşabilirse gelecekte bölgenin şekillenmesinde etkin bir rol oynayacaktır. Tunus’ta ise halihazırda hassas olan ekonomi, demokratik süreci tehdit edebilir. IMF Tunus’a destek vereceğini açıkladı.Turizm gelirlerindeki azalmanın dengelenmesi için Tunus’un farklı kaynaklardan desteklenmesi Türkiye için önemlidir.3

Salgının ilk gününden itibaren Türkiye’nin Ortadoğu’daki yumuşak güç (soft power) politikası tıbbi yardım ve işbirliği ile kendini göstermiştir. Askeri sahadaki kazanımlar ve takip edilen işbirliği politikasının eş zamanlı muhafaza edilmesi, Ankara’nın normalleşme sonrası kaldığı yerden devam edecek olan jeopolitik denklemlerin çözümünde ve işbirliklerinde odakta olmasını sağlayabilir.

  1. Göç ve Mülteci Dinamiklerinin Durumu 

Türkiye’de ilk vakanın açıklandığı 11 Mart 2020 gecesinin birkaç saat öncesine kadar siyaset,kamu ve medya organlarının odak noktası Türk-Yunan sınırında arafta kalan mültecilerdi. İvedilikle tüm global parametrelerin değişmesi ve uluslararası kamuoyunun dikkatini insan varlığına yönelik bir salgına çevirmesi mültecilik konusunu halının altına itmiş gözükse de halının kaldırılması an meselesidir. Göç kavramını en genel tabirle insani güvensizlikten kaçma olarak ele aldığımızda salgın hastalıklar bu güvensizlik nedenlerinden sadece biridir. Devletlerin pandemi sürecindeki sağlık politikaları ve hizmetlerinin yeterliliği, normalleşme sonrasında uluslararası göç baskısının ne ölçüde yükseleceğini  gösterecektir. Bir diğer tarafta ise Suriye, Irak, Lübnan gibi ülkelerde yaşanan etnik, dinsel bağlantılı kimlik sorunları; Batı’da yükselen İslamofobi ve mülteci korkusunun kutuplaşmayı daha da ileri taşıması söz konusudur. Var olan göçmen karşıtlığı ve ekonomik sorunlar birleşince, göçmenlerin sağlık sistemine yük olması eleştirisi giderek yükselmektedir.

Salgın dünya gündemine oturduğu günden itibaren uluslararası kamuoyunun aklında oluşan milyonlarca sorudan biri de mülteci kamplarının akıbeti olmuştur. Bu konuya Türkiye özelinde bakıldığında nispeten daha rahat olduğumuz söylenebilir. Eylül 2011’den itibaren Suriyelilerin gelmesi ile eş zamanlı olarak 10  ilde sayısı 26’ya çıkan kamplar, 2017 sonrasında kötü şartlara sahip olanların kapatılmasıyla şu an aktif 7 kampa indirgenmiş durumdadır. Türkiye’nin kamplar konusunda insani ve hassas tutumu bu kampları kalite ve standartlar bakımından dünyanın birçok ülkesinin ilerisine taşımıştır. Hijyen, altyapı ve sağlık koşullarındaki üstün standartlar; mültecilerin sağlık hizmetlerine erişimi ile desteklenmekte ve onlara her şeye rağmen daha korunaklı bir alan sağlamaktadır. Türkiye mülteci kampları konusunda iyi bir not alsa da asıl problem kamp dışında yaşayanlar ve düzensiz göçmenler konusunda başlamaktadır. İstanbul örneği üstünden gidildiğinde kayıtlı 960.000 göçmenin şehrin belli bölgelerinde yoğunlukta olup, sosyoekonomik anlamda yaşadıkları yetersizlikler pandemi sürecini çok daha zorlu bir sınava çevirmektedir. Bir diğer konu olan düzensiz göçmenler ise Türkiye’nin normalleşme süreci sonrasında sınır güvenliğini masaya yatırması gerektiğini göstermektedir. Sadece 2019’da yakalanan 455 bin göçmenin, 200 bin kadarının Afgan olduğu ve bu insanların tamamına yakınının İran üstünden giriş yapıldığı tespit edilmiştir. Bu gruba sağlanan sağlık hizmetleri hakkında hem teori hem de pratikteki eksiklikler ile hastalık belirtisi bulundursalar dahi açığa çıkma korkusuyla sağlık kuruluşuna başvurmamaları gerçeği birleşince en yüksek risk gruplarından biri haline dönüşüyorlar. Bahsi geçen sınır Türkiye için yıllardır bir handikap olmasının yanında, Covid-19 sürecinde de Kapıköy sınır kapısında yaşanan sorunlar meselenin ciddiyetini bir kez daha göstermiştir.

Salgının gelişmiş ülkelerden çok halihazırda işsizlik,ekonomik sorunlar, sağlık sistemlerinin yetersizliği gibi faktörlerin etkili olduğu Ortadoğu’yu daha şiddetli sarstığı muhakkaktır. Türkiye yeni gelecek göç dalgası için hazırlıklarını yapmanın yanında göçmenlerin mevcut durumunun ve olası göç dalgasının sosyolojik yansımaları da göz ardı etmemelidir. Arap Baharı sonrasındaki kitlesel göçler Türkiye’de büyük oranda mültecilere karşı bir kırılganlık yaratmıştır.Toplumsal kabul noktasında halihazırda yaşanan sıkıntılar, Covid-19 konusunda çocuk felcini Suriyeliler getirdi tarzı toplumu kin ve düşmanlığa sürükleyen söylemlere dönüşebilir. Bu süreçte Türkiye için çok daha hassas bir form kazanan mülteci sorunu, süreç sonrasında toplum psikolojisi ile göç politikasının birlikte ele alındığı bir düzenleme gerektirmektedir.

  1. Güvenlik Sorunu ve Askeri Donanım

İçinde bulunduğumuz süreç; tüm dünyaya güvenlik sorunlarını yeniden tanımlamayı ve krizlerde kullanılmak üzere hazırlanan aksiyon planlarının mevcudiyetini, eğer mevcutsa da  uygulanabilirliğinden emin olunması gerektiğini hatırlattı. NATO örneği üzerinden gidildiğinde pandeminin bir güvenlik meselesi olarak ele alındığını lakin virüs global bir tehdit halini aldığında dahi ülkelerin bunu ciddiye almadığını ve hazırlıksız yakalandıklarını gördük. Türkiye’ye bakıldığında ise Sağlık Bakanlığı bünyesinde halihazırda bulunan acil durum faaliyet raporlarının pratikteki işlevsizliği gözlemlendi ve acilen yeni düzenlemeler gerekti. Bu durum 9/11 saldırıları sonrası hayal gücü eksikliği (failure of imagination)olarak açıklanan terimle de bağdaştırılabilir. Bir diğer deyişle hayal edemediğiniz bir düşmana karşı önlem almanız mümkün değildir.

Güvenlik konusuna müttefiklik merceğinden bakıldığında ise uluslararası örgütlerin işlevselliği tartışması hız kesmeden devam etmektedir. Konuşulan tüm senaryolara rağmen NATO yakın gelecekte önemini kaybedecek gibi durmamaktadır, dolayısıyla Türkiye olası bir tehdide karşı örgüt içindeki saygınlığını korumaya devam etmelidir.Süreç sonrası küresel çapta savunma bütçelerinde ekonomik kriz muhtemel olmakla beraber, Türkiye ihtiyacı olan savunma sistemlerinin üretimine ve sektörle ilgili olan personeli yetiştirmeye göstereceği çabasıyla ittifak içinde diğerlerinin tutumuna olan bağlılığını da indirgeyebilir.

Ülkenin silahlı kuvvetlerinin sahip olduğu teçhizatın niteliği ise bu dönemde değerlendirilmesi gereken bir diğer konudur. Neoliberal düzenin getirdiği yumuşak güç (soft power),literatürde sert güç (hard power)olarak tanımlanan askeriyenin donanımsal mekanizmalarıyla bütünleşerek etkinleşmektedir. 30 Ocak 2020’de Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı askeri kargo uçağının Çin’deki vatandaşların tahliyesi için kullanılması; Avrupa kendi içinde Schengen dolaşımını tartışırken veya Sırbistan tarafından yardım eksikliği sebebiyle eleştirilirken Türkiye’nin 5 ayrı Balkan ülkesine Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı ağır nakliye araçlarıyla sıhhi yardım göndermesi oldukça önemli noktalardır.Bu deneyimin üstüne gidildiğinde askeri sahada sıhhi donanımın önemi artacaktır. Mevcut Suriye operasyonları, 3 Ocak Libya tezkeresi sonrası denizaşırı operasyonların da gündeme gelmesi pandemi kritiği ile birleşince Türkiye için yeni nakliye uçakları ile sıhhiye ekipmanlarının tedarikleri ve bütçe payları önemli bir hal almaktadır. Türkiye son yıllarda artış gösteren ileri askeri üsleri dolayısıyla, askeri stratejik ilgi sahasındaki bio-risk ortamını da yakından takip etmelidir. Bu nedenle tıbbi istihbarat yeteneklerinin geliştirilmesi ve askeri üs planlamasına dahil edilmesi zorunludur.5

  1. Sonuç

Şüphesiz ki dünya 21.yüzyılın en kritik ve şaşırtıcı dönemlerinden birini yaşıyor. Covid-19 süreci öncesinde,teoride işbirlikçi lakin pratikçe çatışmacı niteliklerin belirleyici ve egemen olduğu sistem yeni bir düzene doğru yol almakta. Siyasi, ekonomik, askeri çıkarlar çerçevesinde oluşturulan çatışmacı ortam, kendini biyolojik olarak hayatta kalma telaşına dönüştürdü. Gelişmiş, gelişmemiş ülke tanımlamalarının ortak bir düşmana karşı ne kadar etkisiz olduğu; global sistemin virüsün yayılımını hızlandırsa da çözüm sürecinde dünya kamuoyu için ne kadar önemli olduğu anlaşılmıştır. Ülkelerin gelişmişlik düzeylerinin bu tür bir salgına karşı ciddiyetsiz tutumlar sergilendiğinde hiçbir değerinin olmadığı; Brezilya devlet başkanının salgına olan umarsızlığı veya en gelişmiş addedilen Batı’da Hollanda sokaklarında insanların karantinaya yönelik protestoları ile açığa çıkmıştır.

Büyük krizler kaçınılmaz bir değişim dönemini beraberinde getirirler. Uluslararası işbirliğinin yeni tanımlamalara ve yapılandırmalara ihtiyacı olacağı gelecekte, kriz sürecini başarıyla yönetebilen ülkeler için temsiliyet ve etkinlik güçlerinin artmasına yönelik fırsatlar doğacaktır. Devletler, optimist bir bakış açısıyla Covid-19 sürecini salgın öncesi tutumlarını tartarak önceliklerini belirlemek için bir detoks dönemi olarak düşünebilirler. Peki, Türkiye süreç sonunda temsiliyet kabiliyetini ve etkinlik gücünü yükseltebilecek mi? Evet,Türkiye Cumhuriyeti’nin bunu gerçekleştirmeye gücü ve potansiyeli vardır. Eğer halkın taleplerine ses vererek hükümet ve toplum arasındaki kırılganlıklar yumuşatılır, ekonomik yıpranmalar tedarik zincirinin iyileştirilmesiyle çözülür, ihmal edilen tarımsal faaliyetler desteklenir, eğitim sistemindeki düzensizlikler giderilerek bilim ve teknoloji çağı yakalanır, doğanın verdiği her şeyi geri alacağı gerçeği kabullenilerek onu yıpratan faaliyetlere son verilirse Türkiye iç huzuru yakalar.

19. yüzyıl boyunca Osmanlı’nın tanımlamasıyla ‘Yakın Doğu’,2.Dünya Savaşı sonrasında İngiliz bir komutan tarafından nitelendiği şekliyle Ortadoğu adını alan coğrafyanın;daimi bir barışa değil,ancak daimi bir ateşkese ev sahipliği yapacağı açıktır. Türkiye’nin bölgede rahatlaması için bu ateşkesin asgari düzeyde sağlanması şarttır. Türkiye, petrol fiyatlarındaki düşüş sonucu yaşanacak yeni krizlere karşı hazırlıklı olmalı, komşularla ilişkileri ve Ortadoğu politikasını diğer aktörlerin etkisinden uzak tutarak şekillendirmelidir. Bölgedeki rahatlama otomatik olarak kronik hastalığımız olan terörizmi çözme konusunda destek olacak, hem de sınır güvenliğinin sağlanması şartı ile mülteci meselesinde de rahatlama sağlayacaktır. Güvenlik sorunlarının iyi analiz edilmesi, müttefiklik araçlarının kullanımı, bu süreçte hayatımıza giren sahra hastanesi terimi ve askeri sahada sıhhi donanımın önemi salgın sonrası süreçte tartılması gereken diğer konulardır.

Sosyal mesafe kavramının hayatımıza girdiği yeni bir döneme ilerliyoruz. Covid-19 süreci bize birey olmanın toplum olmaya engel olmadığını,en kıymetli dayanışma ve işbirliğinin kriz dönemlerinde ortaya çıktığını öğretti. Toplumsal kutuplaşmaların çözüldüğü, devlet ile halkın kolektif biçimde hareket ettiği Türkiye bir hayal değildir. Dünü ve bugünü anlayarak, yarını planlama esası yolumuza ışık tutacak ve birinci asrına yaklaşan Cumhuriyet’imizin huzurunu sağlayacaktır.

 

 

 

Kaynakça

1 Fuat KEYMAN,’’2000’lerde Küreselleşen Dünya ve Türkiye’’,22 Ocak 2020, https://www.uikpanorama.com/blog/2020/01/22/2020lerde-kuresellesen-dunya-ve-turkiye (Erişim:4 Mayıs 2020)

2 Oral SANDER,Türk Dış Politikası,4.Baskı(Ankara:İmge Kitabevi,Ekim 2013),251

3 Mesut ÖZCAN,’’Koronavirüsün Ortadoğu Bölgesine Muhtemel Etkileri’’, Covid-19 Sonrası Küresel Sistem:Eski Sorunlar Yeni Trendler,Nisan 2020,SAM Yayınları,126

4 9/11 Commission,’’9/11 Commission Report’’,https://www.9-11commission.gov/report/911Report.pdf(Erişim 4

Mayıs 2020)

5 Can KASAPOĞLU,’’Covid-19 Sonrası Küresel Güvenlik ve Savunma Durumu’’,Covid-19 Sonrası Küresel Sistem:Eski Sorunlar Yeni Trendler,Nisan 2020,SAM Yayınları,8

  • Sander,O.(2013)Türk Dış Politikası,4.Baskı,Ankara,İmge Kitabevi
  • Keyman,F.(2020,22 Ocak).2020’lerde Küreselleşen Dünya ve

Türkiye,https://www.uikpanorama.com/blog/2020/01/22/2020lerde-kuresellesen-dunya-ve- turkiye/ (Erişim:4 Mayıs 2020)

  • Aydın M.&Erdoğan M.&Akçapar Ş.(2020,Nisan 24).Göç ve Uluslararası İlişkiler,Mültecilerle İlgili Son Durum ve Covid-19 Salgınının Mültecilere Etkisi, https://uikpanorama.com/blog/2020/04/24/panorama-soylesileri-iii/ (Erişim:6 Mayıs 2020)
  • Güney,N.(2020).Covid-19 Ortadoğu’da Neyi Değiştirecek?,Covid-19 Sonrası Küresel Sistem:Eski Sorunlar Yeni Trendler(s.118-123),Ankara:SAM Yayınları
  • Özcan,M.(2020).Koronavirüsün Ortadoğu Bölgesine Muhtemel Etkileri,Covid-19 Sonrası Küresel Sistem:Eski Sorunlar Yeni Trendler(s.124-133),Ankara:SAM Yayınları
  • 9/11 Commission,9/11 Commission Report,https://www.9-gov/report/911Report.pdf(Erişim:4 Mayıs 2020)
  • Rakipoğlu M.(2020,6 Mayıs).Odak:Koronavirüs Körfez’deki Jeopolitik Riskleri Artırdı, https://www.setav.org/odak-koronavirus-korfezdeki-jeopolitik-riskleri-artirdi/(Erişim:10 Mayıs 2020)
  • Yücel İ.(2020,27 Nisan).Koronavirüs Sonrası Gelişmeler:Türkiye Açısından Fırsatlar, https://21yyte.org/tr/koronavirus-salgini/koronavirus-krizi-sonrasi-gelismeler-turkiye-acisindan- firsatlar(Erişim:8 Mayıs 2020)
  • Yücelen A.(2020,4 Mayıs).Salgın ve Biz:’’Biz Eski Biz Değiliz’’, https://21yyte.org/tr/koronavirus- salgini/salgin-ve-biz-biz-eski-biz-degiliz(Erişim:8 Mayıs 2020)
Azra Destina Öztürk

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü

Misafir Yazar

21. Yüzyıl Türkiye Buluşmaları

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Suinbay Suyundikov   - 30-07-2020

Nükleer Silahlanma Yarışı ve START Anlaşması

Giriş Uluslararası düzeyde nükleer silahlanmanın önlenmesi ve bu soruna ilişkin kapsamlı çözüm bulunabilmesi tartışmasız dünyanın en önemli meselelerinden biridir.