Küresel Göç Paktı Çözüm Olabilecek Mi?

Yazan  07 Aralık 2018

Son günlerde uluslararası gündemde önemli yer tutan konulardan birisi de göç sorununa ilişkin küresel boyutlu bir çözümün çerçevesini ortaya koyabilmek. Küresel Göç Paktı olarak bilinen bu anlaşmanın asıl ismi “Güvenli, Düzenli ve Kurallı Göç için Küresel Pakt” olarak belirlendi.

BM çatısı altında hükümetler arası çalışmalar ve müzakereler sonucunda ortaya konan metin, BM tarafından 2016 Eylül tarihinde verilen Mülteciler ve Göçmenler için New York Deklarasyonu’nun geliştirilmesi kararının sonucu olarak ortaya çıktı. Mevcut göçmen krizi başat olmak üzere, genel olarak göç kavramına ve uygulamalarına küresel bir yaklaşım biçimi oluşturmak suretiyle göç sorununu çözebilmek için 2017 Nisan ayında başlatılan çalışmalar sonucunda, Küresel Göç Paktı’nın anlaşma metni 2018 Temmuz ayında tamamlandı 1. Anlaşmanın 10-11 Aralık tarihlerinde Fas’ın Marakeş şehrinde düzenlenecek olan konferansta BM üye ülkelerinin onayına sunulması bekleniyor.

Paktın İçeriği

Küresel Göç Paktı; göç kavramını insanlık tarihinde değişmez bir unsur olarak nitelerken, asıl çözüm yolunun yasal yaptırımlardansa konuya ilişkin uluslararası siyasi talebin artmasıyla gerçekleşebileceğini öne sürüyor. Paktın yasal bağlayıcılığı bulunmamakla birlikte, hedeflenen temel husus göç gerçeğine yönelik sorumluluğun uluslararası paylaşımını işaret etmekte. Aslında mültecilik durumu ilk olarak Cenevre Sözleşmesi’nde ele alınsa da, bu yeni BM anlaşması ülkeler arasında insanların umumî göçünü ele alan ilk anlaşma olma özelliği taşıyor. Anlaşmanın içerdiği ana noktalar arasında, yasadışı göçmenlerin statüsünü düzenleyen kısımlar ve ilticası reddedilenlerin ikamet izni sorununu çözmeye yönelik olarak ev sahibi ülkelere kabulünün önünü açan bölümler de bulunmakta. Mevcut göç kriziyle birlikte genel olarak göç sürecinin yanlış veya eksik yönetilmesi –ya da genel tanımıyla göçün kötü yönetişimi- anlaşmaya göre büyük sosyal felaketlere yol açabilir. Bu noktadan yola çıkan pakt, ülkelerin bu süreci uluslararası hukuka uygun bir biçimde yürütmesini öneriyor. Anlaşma metni, "Küresel Pakt; hukukun üstünlüğüne saygı ile birlikte gereken süreçlere uyum ve adalet sistemine erişimin, yönetilen göç sürecinin tüm yönleri açısından esas olduğunu kabul eder." 1 ifadelerini içeriyor. Küresel Göç Paktı’nda belirtilen önemli hedeflerden bazıları kısaca şu şekilde tarif edilebilir:

"Göçe yol açan faktörlerin azaltılması, göç sürecinin tüm aşamalarında doğru ve zamanında bilgi sağlanması, düzenli göçün sağlanması için yasal prosedürlerin iyileştirilmesi, vize serbestisi temini ve serbest dolaşım imkânları sunulması, çalışanların adil ve etik bir şekilde istihdamının teşvik edilmesi ve insan onuruna yakışır çalışma koşullarının sağlanması, göçmenlerin ölüm ya da yaralanma gibi fiziksel tehditlerden korunması ve kaybolanlara ilişkin uluslararası çalışmalar yürütülmesi, düzenli ve düzensiz göçmen ayrımı yapılmaksızın tüm göçmenlerin temel haklara erişiminin temin edilmesi, düzensiz göçmenlerin koşullarının ıslah edilmesi, göç sürecinde yer alan hukuki süreçlerin şeffaf ve erişebilir olması, göçe ilişkin kamuoyunda oluşan her türlü ayrımcılık anlayışının giderilmesi, göçmenlerin eğitim-öğretimine yatırım yapılması ve bütünleşmiş, güvenli ve eş güdümlü bir sınır rejimiyle birlikte göçmen kaçakçılığıyla mücadelede sınırlar ötesi iş birliğinin güçlendirilmesi…"

Anlaşmaya Karşı Çıkan Ülkeler

Temmuz ayından bu yana bazı ülkeler anlaşmaya imza atmayacağını açıklamaya başladı. ABD, anlaşmaya karşı çıkan ilk ülke oldu. ABD’nin bu tutumunun uluslararası kamuoyu için pek de şaşırtıcı olmamasının sebebi ABD Başkanı Donald Trump’ın göçmen meselesinde önceki dönemlere göre– Meksika örneğinde de görüldüğü üzere-daha sert politikalar belirlemesiyle birlikte; 27 Ocak 2017 tarihinde “Yabancı Teröristlerin ABD’ye Girişinden Ülkeyi Korumak” isimli Başkanlık Kararnamesiyle birlikte mevcut göç krizinin kaynağı olan ülkelerden gelenlerin ABD’ye girişini “kayda değer bir değişim olana kadar” yasaklamış olmasıydı. Buna ek olarak, Suriye de dâhil olmak üzere nüfus çoğunluğunun Müslümanlardan oluştuğu 6 ülke (Irak, İran, Libya, Sudan,Somali ve Yemen) vatandaşlarına da 27 Ocak tarihli bu kararnameyle 3 ay süresince vize kısıtlaması getirilmişti. Daha sonra da Avusturya, Macaristan, Hırvatistan, Çekya, Polonya, Bulgaristan, İsrail ve Avustralya anlaşmayı imzalamayacağını belirtti. Avusturya bağımsızlığını ilan ettiği yıl olan 1955’ten beri ilk kez uluslararası bir anlaşmaya imza atmayacağını açıkladı. Üstelik Avusturya mevcut durumda AB Konseyi Dönem Başkanlığını yürütmekte. Koalisyon ortaklarıyla görüşmeler yaptıktan sonra açıklamada bulunan GERB partisi genel başkan yardımcısı Tsvetan Tsvetanov “Bulgar hükümetinin BM Küresel Göç Paktı’na yönelik duruşu, imza atmamak yönünde olacaktır” ifadelerini kullandı. Yine Bulgar hükumeti tarafından yapılan açıklamalarda "Güvenlik, düzen ve göçlerin düzeni konusunda, ülkeyi ve vatandaşları ilgilendiren tam kapsamlı korumaya inanmadığı için küresel yapılanmaya katılmayacak." denildi. Çekya Başbakanı Anrej Babis de pakta karşı olduğunu duyurdu. Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise anlaşmayı “dünyaya bir tehdit ve Macaristan’ın çıkarlarına tamamen aykırı” olarak nitelendirerek anlaşmanın imzalanmayacağını bildirdi. Buna ek olarak Hırvatistan Cumhurbaşkanı Kolinda Grabar-Kitarovic Marakeş Paktı’nı imzalamayacağını kesin dille ifade etti. İsviçre de“Pakt’ın, İsviçre’nin çıkarlarıyla uyuştuğunu” ifade etmesine rağmen, önce parlamentodan çıkacak kararı bekleyeceğini belirterek Marakeş’e gidip küresel göç paktına imza atmayı düşünmediğini belirtti. Polonya Savunma Bakanı Mariusz Błaszczak bunun iyi bir çözüm olmadığını ve bu metodun göç krizini azaltmaya yaramayacağını, aksine artıracağını ifade etti. Daha sonra da İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Küresel Göç Paktı’na dahil olmayacağını ve geçmişte de uygulandığı şekliyle yasadışı göçmenlere karşı sınırlarını korumayı sürdüreceğini ifade etti. Son olarak da İtalyan Hükümeti, paktı imzalamayacağını açıkladı ve konuya ilişkin Lig partisinin lideri, Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı olan Matteo Salvini, "İtalyan hükümeti Marakeş'e gitmeyecek ve herhangi bir belge imzalamayacak." dedi. Başbakan Conte ise “Göç Paktı birçok vatandaşın yüksek hassasiyetlerinin olduğu hususlar ve soruları içeriyor. Fakat öncelikle bu tartışmanın parlamentoda yürütülmesini ve son kararımızın parlamentodaki bu tartışmalardan çıkan sonuca göre verilmesini doğru buluyoruz. Bu yüzden hükümetimiz Marakeş’e katılmayacak” dedi. Visegrad Grubu ülkeleri –Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovakya- mülteci kabulüne yönelik katı duruşları yüzünden, AB kuruluşları ve pek çok Avrupalı politikacı tarafından pek çok kez eleştirilmekteydi.

Diğer taraftan da Alman parlamentosu, Almanya İçin Alternatif Partisi’nin paktı imzalamamaya yönelik yasa teklifini reddetti. Bununla birlikte Die Welt gazetesi Almanya’nın en büyük partisi olan Hıristiyan Demokratik Birliği bünyesinde bazı meclis üyelerinin, zorunlu göç ve işçi göçü arasında ayrım yapmadığı için paktı kabul etmeyeceğini ifade etti.

Paktın Geleceği

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in, BM üye ülkelerinin çok büyük çoğunluğunun anlaşmaya onaylayacağına yönelik inancına ilişkin henüz anlaşma sürecinin başında yaptığı açıklamaları müteakiben bazı ülkelerce anlaşmanın aksi yönünde yapılan açıklamalardan sonra bu ülkelere yönelik tepkisini dile getirdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ise birkaç ülkenin dahi Pakt’ı imzalamaktan vazgeçmesi durumunda AB’nin uluslararası bir aktör olarak pozisyonunun zayıflayacağını ifade etti.

Ülkelerin anlaşmaya karşı çıkış argümanlarının dayanak noktalarını genel olarak “ulusal egemenlik” ve “ulusal politikalar” kavramlarıyla açıklamak mümkün. Her ne kadar BM Küresel Göç Paktı’nın yasal bir bağlayıcılığı olmasa da, imzalanması durumunda ülkeler Pakt’ın öngördüğü şekilde politikalarını şekillendireceğini ifade etmiş olacak. Yani pakt ulusal egemenliğe somut bir manada etki etmezken, ülkelerin uluslararası boyutta bir niyet bildiriyor olması yine bu bağlamda ulusal egemenlik üzerindeki soyut bir etki şeklinde yorumlanabilir. Bu mesele uluslararası boyutta yapılan anlaşma, sözleşme ve bildiriler bağlamında yıllardır tartışılmakta. Tam da bu noktada ülkelerin ulusal göç politikaları önemli bir husus haline geliyor. Ülkeler, mevcut göç krizine yönelik aldığı pozisyonlara göre politikalarını birbirinden farklı şekillerde geliştiriyor. Buna bağlı olarak göç krizine karşı hassasiyet seviyeleri ve aldıkları önlemler de farklılık kazanmış oluyor. Dolayısıyla göçe yönelik tek bir çatı altında toplanmış hukuki prosedür, ortak uygulama ve çerçeve yaklaşım anlayışı bazı ülkelerin ulusal politikalarıyla çelişebiliyor.

Ayrıca Göç Paktı’nın zayıf yönlerinden birisi de herhangi bir ülkenin paktı imzalamaması durumunda buna komşu ülkelerin de bu paktın öngördüğü hedeflere varamayacak olması gerçeği ve yine bu durumda göç krizinden daha fazla hasar görme kaygısı. Bu da doğrudan - katı, sünger ve açık sınır gibi - farklı sınır rejimi uygulamalarıyla alakalı. Bir ülkenin paktı imzalamayıp katı sınır rejimi uygulaması, paktı imzalamış olan ev sahibi ülkeden bu komşu ülkeye geçmek isteyecek göçmenleri engelleyecek bir durum oluşturacaktır. Ayrıca paktın öngördüğü ikamet izni gibi uygulamaları paktı imzalamayıp hayata geçirmeyecek ülkelerin sınır dışı edeceği göçmenlerin komşu ülkelerin omuzlarına bindireceği yük de bu bağlamda sorun teşkil edebilecek başka bir durum. Dolayısıyla tıpkı Juncker’in de ifade ettiği gibi bir ülkenin bile paktı imzalamaması, başta bu ülkeye komşu ülkelerden başlayacak bir domino etkisi yaratacağa benziyor. Henüz paktın imzalanmasına haftalar varken yukarıda da ortaya konan tablo bu tespiti kanıtlar bir nitelik taşıyor.

Aynı zamanda BM Göç Paktı’na ilişkin oluşan bu tabloyla birlikte AB bağlamında entegrasyon tartışmaları da yeniden su yüzüne çıkacağa benziyor. Almanya başta olmak üzere, AB üyelerinin devletler arası entegrasyonu vurgulayan ülkelerin bu yöndeki strateji ve söylemlerinin Doğu Avrupa ve diğer bazı yerlerde karşılık bulmaması, özellikle göç krizi gibi ulusal hassasiyet taşıyan konularda daha da açığa çıkıyor.

Türkiye tarafından Küresel Göç Paktı’na ilişkin resmi bir açıklama henüz yapılmamış olsa da, hükümet nezdinde ulusal ve uluslararası kamuoyuna yönelik yapılan açıklamalardan birtakım çıkarımlar yapılabilir. Ülkeye kabul edilen Suriyelilerin kısa vadede dönüşünün gerçekleştirilememesiyle birlikte, yaklaşık 4 milyon göçmenin Türkiye’nin omzuna yüklediği sorumluluk ve yükün paylaşımı;yine bu yükü azaltabilecek uluslararası bir çerçevenin oluşturulması gibi hususlar mevcut hükümetin destekleyeceği bir siyasa olacaktır. Kamu Denetçiliği Kurumu’nun geçtiğimiz haftalarda yayınlamış olduğu “Türkiye’deki Suriyeliler” isimli özel raporu da, bu konuda birtakım tespit ve önerilere yer vermektedir: “BM’nin göç ve mülteci krizlerdeki rolü, ülkelerin politik kararlarıyla ve bu kararlarının arkasında durmalarına paralel olarak başarıya ulaşabilir. Suriye bağlamında yaşanan kitlesel göç deneyimleri, BM için başarısızlık örneğidir. Özellikle Suriye krizi ve sonrasında meydana gelen göç hareketleri ve ülkelerin bu göç hareketlerine verdikleri tepkide göstermektedir ki BM’nin yapısı mutlaka değişmelidir.” 

(1) https://www.un.org/pga/72/wp-content/uploads/sites/51/2018/07/migration.pdf

(2) https://www.ombudsman.gov.tr/suriyeliler/rapor.html

Son Düzenlenme Cuma, 07 Aralık 2018 08:41
Mete Han Kutlusan

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Ortadoğu Araştırmacısı

Yorum yapmak için oturum açın

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 14-12-2018

Türkiye’yi Yönetenler Bunlara Niye Sessiz?

Kendimi tekrar etme pahasına yazmaya ve uyarmaya devam edeceğim. Çünkü geri dönülemez bir noktaya çok yaklaştık. Nedir bu? Türkiye’nin dört bir tarafının farklı düzlemlerde değişik mekanizmalarla kuşatılması. ...