FETÖ Kalkışmasının Üçüncü Yılına Girerken

Yazan  15 Temmuz 2019

Meşhur bir deyiş vardır: “Cehalet hazinedir”. Bilgi felsefesine bu açıdan yaklaşmaktansa çivisi çıkmış bu dünyada hâlâ bir şeylerin başarılabileceği inancıyla tıpkı Adorno’nun da dediği gibi “Bilmek lanetlenmektir.” diyenlerdeniz.

 

Her ne kadar bu deyiş kulağa pek de hoş gelmiyor olsa da, bilgi sahibi kişilerin tüm insalığa karşı olan vicdani sorumluluğunu yüksek perdeden en çarpıcı bir şekilde dile getiriyor olması açısından elzemdir. 15 Temmuz Fetullahçı Terör Örgütünün (FETÖ) kanlı işgal girişiminin üçüncü yılında, sürecin bu noktaya evrilmesi ve bu tarihten itibaren gelinen noktada stratejik seviyedeki eksikliklere ve hatalara ilişkin genel bir değerlendirme yazısı kaleme almak, “bu laneti üzerimizden kaldırmak için gereken bir vazife” olarak karşımıza çıkmaktadır.

Çeyrek asırlık ömrümüzün yaklaşık son 10 yılında Türk milletine ve beynelmilel kamuoyuna derdimizi anlatmaya çalışmakla geçirmiş bir avuç insanız. Akıl almaz bir kin, nefret ve gözü dönmüşlükle zihinleri iğfal edilmiş; hayatlarını lâik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olarak ulu önder Atatürk’ün, şehitlerimizin, gazilerimizin ve isimlerini bilmediğimiz sayısız kahramanın mirası üstünde yükselen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ortadan kaldırıp yerine kendi karanlık ideolojilerini hâkim kılmayı amaçlayan ve bu amaç üzere örgütlenen bir yapının kamu kurumlarında ve özellikle güvenlik bürokrasisinde (TSK, Emniyet, MİT) güç devşirdiklerini yıllarca dilimiz döndüğünce ifade etmeye çalıştık. 

15 Temmuz -maalesef çok acı bir şekilde- ne kadar haklı olduğumuzu Türkiye’ye ve hatta tüm dünyaya göstermiş oldu. Herhangi bir vicdan azabı duymadan ve gözlerini kırpmadan askerimizi, polisimizi ve sivil vatandaşlarımızı haince şehit eden veya yaralayan mankurtların sahne aldığı bir trajedi yüzümüze tokat gibi çarptı. 15 Temmuz gerçeği; Türk milletinin tüm unsurlarıyla hayatı pahasına devletini savunması açısından bir “destan” olarak haklı şekilde tanımlanırken, yıllarca yapılan hatalardan dolayı Türkiye’nin neredeyse içeriden işgal edilecek duruma gelmesi açısından üzerine düşünülüp önemli dersler çıkarılması gereken bir “trajedi” olarak da tanımlanmalıdır.

Zamanda geriye gidip geçmişi değiştiremeyiz. Hayatın değiştirilemez bir kanunudur bu... Fakat gelecekteki geçmişimizi şimdiki edimlerimizle değiştirebiliriz. Maalesef geldiğimiz noktada görmekteyiz ki, gelecekteki geçmişimiz de yanlış temeller üzerine inşa edilmektedir. Biz de görebildiğimiz ve ifade edebildiğimiz kadarıyla bu yanlış inşayı gözler önüne sermek niyetindeyiz.

Memleket sathında  belki de en fazla siyasallaştırılan kavram olagelmiş “15 Temmuz ve FETÖ”; gelinen nokta itibariyle bir yandan toplumun muhalif kesimlerince kendi siyasi duruşlarından hareketle gelişigüzel bir biçimde tanımlanırken, diğer yandan da muktedirlerin yine kendi pozisyonlarına göre çoğu zaman eksik ve hatalı bir tanımlama ile ortaya koyduğu, bu tanımlamayı birebir onaylayarak tekrarlamayanların dışlandığı, hor görüldüğü ve hatta suçlandığı bir tabuya dönüştürüldü.

Dolayısıyla FETÖ meselesi, toplumun bir kesiminin tam manasıyla ilgi, bilgi, sorumluluk ve inisiyatif barındırmadığı bir noktaya evrilirken; bir diğer kesiminin de meseleyi siyasi bir tabu ve dayatma olarak tanımlamaktan ibaret olan bir duruş ürettiği, sonuç olarak meseleyi kavrayamadığı ve slogansallaştırdığı bir noktaya evrilmiş oldu. Oysa bu denli hayati önemi haiz olan bir meselenin, tüm çıplaklığı ile toplumun bütün kesimlerinin ortak aklının dahil edildiği siyaset üstü bir sürece evrilmesi gerekirdi. Hala bir şansımız varsa, bu da FETÖ ile mücadele davasının tüm çıplaklığıyla kendisini bu ülkeye ait hisseden her bir bireyin sahiplenmesini mümkün kılacak bir ortam oluşturmaktan geçmektedir. Çünkü bu mesele hakikaten Türk milletine tümden ilgilendiren ve varlığının devamı için bütün unsurları ile mücadele etmesi gereken bir sorundur.

Peki, 15 Temmuz ve FETÖ meselesini tartışırken daha en başta sormamız gereken “FETÖ nedir?” sorusunu ne kadar düzgün cevaplayabildik? Esasen FETÖ, işlevsel açıdan bir casusluk ve terör örgütüyken yapısal itibariyle de kült bir harekettir. FETÖ’nün 1970’lerden beri karıştığı terör, casusluk, şantaj, tehdit, hırsızlık, kundakçılık, illegal kayıt ve dinlemeler, rüşvet, gasp ve adaleti yanıltma gibi suçlarına karşı gerekli cezai işlemlerin zamanında uygulan(a)maması sonucunda örgüt, gün geçtikçe çok daha büyük, güçlü ve tehlikeli bir yapıya dönüşmüş, adeta “devlet içinde bir devlet” oluşturma seviyesine ulaşmıştır.

Kamuoyunda yaygın olan kanının aksine devlet içinde devlet olma FETÖ’nün nihai amacı değil, nihai amacına ulaşırken kullandığı en önemli araçlarından biridir. FETÖ’nün varoluş amacı, Türkiye’nin kuruluş ilkelerinin ortadan kaldırılıp, örgütün sapkın sosyolojik ve çarpık dini temellere oturttuğu hayali düzeninin tesis edilmesidir. Diğer bir ifade ile FETÖ’nün asıl hedefi somut manada hükümet değil, Yüce Türk Devleti’nin kuruluş esaslarının tümden yok edilerek örgüt lideri Fetullah Gülen diktatörlüğünde İslam’la ters düşen sözde bir mehdilik düzeninin Sünni dünya üzerinde kurulmasıdır. Bu sebeple örgüt içi propaganda bu yönde şekillenmiş, FETÖ elebaşı da kendini “kainat imamı” olarak yansıtmıştır.

Örgütün 15 Temmuz’da Türkiye’de yarattığı kaos ve vahşetin temelinde de işte bu motivasyon bulunmaktadır. Ne yazık ki FETÖ mensupları devletin yetki ve araçlarını gaspetmiş, bu yetki ve vasıtaları kullanarak halka ve devletin kendisine saldırmışlardır. FETÖ, Türk tarihinde son 1.000 senede karşılaşılmış olan en büyük iç düşmandır. Bu tehdidi bertaraf etmek için fikri, psikolojik, sosyolojik, iktisadi, siyasal, hukuki ve dini birçok alanda yekpare bir mücadele doktrini inşa edip, bu doktrin çerçevesinde harekete geçmek gerekirken, yürütülen mücadele ne acıdır ki bu yekparelikten uzaktır.

Kısır siyasi tartışmalar içinde boğularak meselenin özünü ıskalıyor ve ileride ortaya çıkabilecek bu ve benzeri örgütlerin yaratacağı yeni sorunlara kapı aralıyoruz. Engeller ve zorluklarla dolu, zaten geç başlanmış bu maratonda koşmayı öğrenmek ve maratonu tamamlamak için de vücudun bütün kuvvetlerinin/azalarının hesaplı ve akıllıca kullanılması vazgeçilmez bir zorunluluktur. 15 Temmuz’un üçüncü yılında aklımıza getirmemiz gereken en önemli husus budur.

Gerek FETÖ’yle mücadelede geçmişteki yanlışların tekrarlanmaması, gerekse bu mücadelenin hem bir devlet ciddiyeti hem de sivil bir inisiyatif ile yürütülmesi; gelecekte buna benzer iç tehditlerin filizlenememesi açısından oldukça önemlidir. Türk milletinin bir daha 15 Temmuz gibi bir gün yaşamaması, en büyük temennimizdir.

Bu yolda mücadele etme azmine sahip kişiler çoğalacak, Türk milletinin gelecek 1000 yılda da bu coğrafyada huzur ve refah içinde yaşaması için ortaya inisiyatiflerini koyan kişiler tarihimizde olduğu gibi gelecekte de ortaya çıkacaktır. Geçmişte bu terör örgütü yüzünden bedel ödemiş olan ve 15 Temmuz’da hayatları pahasına bu tehditle mücadele eden kişiler bu sarsıcı gerçeğin en büyük kanıtıdır.

Yüce Allah, şehitlerimizin mekanını cennet etsin, acılı ailelerine sabır versin. Gazilerimize de acil şifalar ihsan eylesin.

 

 

Son Düzenlenme Pazartesi, 15 Temmuz 2019 12:50
Mete Han Kutlusan

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Ortadoğu Araştırmacısı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 19-08-2019

ABD himayesinde PKK-Rum işbirliği

Kurumsal karar sürecinin ortadan kalkmış olması, tek bir noktadan gelecek talimatın beklenmesi yani sistemsizlik, krizlerin kişilere emanet edilmesi devletin kurumlarının ve sorumlu makamların olaylara tepki ve karşılık vermesini de geciktiriyor veya engelliyor. Ülkeyi açmaza sürüklüyor. ...