BEYİN FIRTINASI

 

IRAK'IN KUZEYİNE DÜZENLENECEK OLASI BİR SINIR ÖTESİ OPERASYON ÖNCESİ TÜRKİYE'NİN PSİKOLOJİK DURUMU

 

KONUK: DOÇ. DR. EROL GÖKA

 

I- GİRİŞ

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ:

 

Değerli arkadaşlar, hoş geldiniz, bugünki toplantımızın konusu, 22 Temmuz sonrası ve Kuzey Irak harekatı öncesi Türk insanının psikolojisi üzerine odaklanacak. Bu konuyu ele alması için Sayın Erol Göka'yı davet ettik. Erol Bey Ankara Numune Hastanesi Psikiyatri Bölümü Başkanı ve psikiyatri Doçenti. Sadece Psikiyatri Doçenti olduğu için davet etmedik. Uzun senelerden bu yanasistemli olarak Türk insanının Psikolojisi, üzerinde bilimsel çalışmalar yaptığı için kendisini bugün dinlemek istedik. Bir süre önce yayınlanan "Türk Grup Davranışı" adlı kitabı 3. baskıyı yaptı ve Türklerin nasıl düşündükleri, nasıl değerlendirdiklerini, nasıl tepkiler verdiğini anlatan bir kitap. 2. Cumhuriyetçilerin de karşı çıkamadığı bir kitap aynı zamanda. Çünkü başlangıçta Erol Bey bunu geliştirirken, biraz da olumsuz eleştirilerle yaklaştı. "Türk düşüncesi olur mu?", "Türk Psikolojisi olur mu?" gibi düşünceleri başta kırmak ve olacağını da göstermek için ve o sonradan oturduktan sonra bu çerçeve oluştu. Meseleye sadece genel perspektiften bakan değil, özel olarak Türk Grup Davranışını da özel olarak araştırmış bir akademisyeni dinlemek, tespitlerini paylaşmak ve sonra sorular yöneltmenin verimli olacağına inanıyorum. Ben sözü fazla uzatmadan Erol Beye bırakıyorum.

 

II- Doç. Dr. EROL GÖKA'YIN DEĞERLENDİRMELERİ:

 

Prof. Dr. Ümit Özdağ'a teşekkür ediyorum. Sayın Başkan, değerli büyüklerim, sevgili arkadaşlar tabii gündem o kadar hızlı akıyor ki… Biz iki ay önce bu konuşmanın temasını belirlerken seçimlerden yeni çıkılmıştı. Seçimlerden sonra bir değerlendirme yapalım diye konuşmuştuk. Ama şimdi konuşmamızı daha çok Kuzey Irak olaylarıyla bağlantılandırmak durumundayız. Bunu yapmak isteyen bir konuşma taslağı var kafamda. "Türkiye Günlüğü" ve "Türk Kültürü" dergilerinin seçim sonrası sayılarında seçim değerlendirmeleri ile yazdıklarım var zaten. Onları dileyen arkadaşlarımız alıp inceleyebilirler. Şimdi enteresan bir dünyada yaşıyoruz ve tek bir olayı bile, örneğin 22 Temmuz sürecini ya da Kuzey Irak'taki bir olayı ele alsak, onu inceleyerek, dünyaya ilişkin bir çözümleme yapmamız mümkün. Her şey çünkü çok iç içe girdi ve birbiriyle bağlantılı. Ben hekim olarak aslında, olayları mikroskobik olarak bakmaya eğitimliyim. Öyle bir eğitim koşullarından geçtim. Hekimler bir olayın en ince detayına kadar giderler. Fakat bu tip mikroskobik bir bakış tarzının bugünün dünyasının değerlendirirken çok bir hayrı olacakmış gibi gözükmüyor. Türk toplumunu tarihin içinde, bu güne akan bir olgu olarak görmezsek eğer ve yukarıdan bir bakışla toplumumuzun bu yolda aldığı ana virajları tespit edemezsek, o mikroskobik değerlendirmelerimiz bir işe yaramaz. O yüzden de "genel tarihimiz içinde, Cumhuriyet tarihimiz içinde 22 Temmuz seçimlerini nasıl ele almak lazım?" diye sorarak başlamak istiyorum.

 

Toplum psikolojisi açısından baktığımızda sadece 22 Temmuz seçimlerinin değil, birçok başka şeyin, özellikle Türk Siyasetinin de ana viraj noktasını 12 Eylül'ün oluşturduğunu söyleyebilirim. Burada paşalarım da var alınmasınlar lütfen ama şöyle bir şey görülüyor tablo. 12 Eylül'ü yapanlar, katılanlar, tam olarak ne niyetteydiler bilmiyorum. Belki memleket hayrına yola çıkmışlardır, belki sahiden de memleket hayrına bazı şeyler olmuştur ama şöyle uçaktan Ankara'ya bakar gibi tarihimize dönüp baktığımızda, 12 Eylül'ün bu niyetlerden bağımsız müthiş bir etkisi olduğunu görüyoruz. 12 Eylül tarihimizde o kadar önemli bir virajdır ki, Türk Siyasetini pekala, "12 Eylül öncesi ve sonrası" diye çok rahatlıkla ikiye ayırabiliriz. Sizler katılır mısınız, bilmem. 12 Eylül'den sonra olan siyasetin saçılma, dağılma süreci hala toparlanabilmiş değil. 12 Eylül'ün acısını Ülkücüler ve Solcular çektiler. Bu doğru. Ama asıl darbenin vurduğu yer, bence ülkenin belkemiğiydi. Omurgasıydı. O zamandan beri "siyasi merkez" bir türlü toparlanamıyor. Eğer sadece seçimler üzerine bir konuşma yapsaydım, konuşmamın odağını bu "siyasi merkez" ne olduğu üzerine yapardım. "Merkez" dediğimizde neyi kastediyoruz, hangi değerlerin oluşumundan merkez ortaya çıkar, onun üzerine dururdum. Toplumumuzun psikolojisini belirleyen değerler nelerdir? Biz Osmanlının gerilemesinden bu yana niye hala bir toplum olarak ayakta kaldık, niye bir aradayız, niye insanlar birbirlerine bağlı hissediyorlar? Sorularına cevap arardım. Bizim bugün bir arada oluşumuzun değerler düzeninde bir karşılığı olması lazım gelir. O konularda konuşmak isterdim, hala isterim ama vakit yeter mi bilmiyorum. Devam edelim, 12 Eylül'ün etkilerine. 12 Eylül siyasetin omurgasına bir darbedir. Siyaset o günden beri dağılmıştır ve bir türlü toparlanamamaktadır. Ve rayından çıkmış siyaset, dünya güçlerinin eline geçmiştir. Dünya güçlerinin eline geçmesinden şunu kastediyorum: 12 Eylül sonrası kurulan Anavatan Partisi ve AKP arasındaki benzerlik, tesadüf değildir. Her ikisi de DP'nin devamı olduğunu siyasi söylemlerinde dile getirdiler ama sosyopolitik analiz bunu doğrulamıyor. 12 Eylül sonrası kurulan bu partilerimizin Demokrat Parti'yle uzaktan yakından alakası görünmüyor. Dediğim gibi 12 Eylül sonrası siyasi oluşumları apayrı değerlendirmek icap eder. Demokrat Parti halkın bağrından doğup gelmiş, o zamanlar henüz siyaset, "sanal", "postmodern" değil, basbayağı siyaset. Anavatan Partisi, (ben rahmetli Özal'a destek vermiş birisi olarak söylüyorum bunu) ve AKP daha çok postmodern dünyanın, dış tasarımın ürünüymüş gibi gözüküyor. Çünkü küreselleşme ortaya çıkmış, siyaset temsili olmaktan çıkmış sanal hale gelmiş, küresel güçler ulusal siyasette nerdeyse belirleyici aktörler haline gelmişler. Küresel dünya, özellikle geri bıraktırılmış ülkeler için şöyle bir siyasi hayat kurgusu içinde: Öyle bir partiye destek verelim ve iktidar yapalım ki, Liberal olsun, bu sayede bizimle bağını sağlasın, dini inançları güçlü olsun; o sayede toplumla bağını sağlasın diye düşünüyorlar. Rahmetli Özal'ın ve Sayın Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın benzer yanları, psikolojik kimlik açısından bakıldığında bunlardır. İkisinin de "Milli Görüş" kökenli olmaları boşuna değildir. "Milli görüşçü" ama bir şartla, değişmiş olacak, dünyaya intibak sağlayacak. Milliyetçi direnç göstermeyecek. Küresel dünyanın en tahammül edemediği şey, milli dirençlerdir. Milli görüşten siyasi aktörler, Liberal hale getirilebilirse, işte tam da küreselleşmiş dünyanın istediği tarzda bir siyaset için fırsat bulmuş olursunuz. Bunun avantajlarından biri de şudur; bu partiler örgütlü sosyolojiler üzerine inşa olur. Ne demektir örgütlü sosyolojiler geri bıraktırılmış ülkelerde. Buralarda Batıdaki gibi sivil toplum örgütleri yoktur, örgütlü sosyolojilerin dini yapılar olmaları kaçınılmazdır. Burada tarihsel olarak gelen dini yapılar vardır. Bu dini yapılar da Milli görüş içinde daha çok organize olmuş vaziyettedirler. Olmayanları, daha önce Demokrat Parti ve Adalet Partisi çizgisinde olanları da oraya aktarmak çok kolaydır. Ve öyle olmuştur. Uçakla Ankara'ya baktığımızda ya da uydudan Türkiye'ye baktığımızda görülen durumlar bunlardır. Toplum 12 Eylül sonrası darmadağın bir haldedir. Yalnızca 5 milyon insanımız, seçmenimiz örgütlü sosyolojiler içinde yer almaktadır. Kurulacak yeni siyasi yapılar, ancak bu insanlara dayandırılırsa başarılı olabilir. Örgütlü sosyolojilere dayandığınızda, onları satın almanız da gerekmez. Bu insanlar paraya değil inanca önem verirler. Ö yüzden de onların bu yanlarını bilmeyenlerin bu inanç eri insanlarımızı sanki parayla satın alınmışlar gibi göstermelerine itiraz ederim.

 

Ve sadece siyaset değil ekonomi de küresel güçlerin denetimine verilmiştir. Yeni dünya düzeni böyle öngörmektedir 12 Eylül'den sonra. Ve çok hızlı ilerleyen bir küresel dünyaya entegrasyon süreci. Türk parasının convertable oluşu ve borsanın uluslar arası hale getirilmesi, bunlar inanılmaz, gerçekten devrim niteliğinde olaylardır. İyi yanları şüphesiz vardır ama toplumun ritmine uygun bir biçimde, gerçekten de tam liberal felsefeye uygun yani kendiliğinden oluşması gerek bu süreçler küresel güçlerin baskılarıyla inanılmaz bir hızla yapılmıştır. Kendiliğinden oluşmuş olsaydı, sağlıklı işleyecek birçok şey, çok hızlı bir şekilde yapılmış ve zaten afallamış olan toplumun direnme damarlarından birisi daha tıkanmıştır. Borsamızı sağma şansı küresel güçlerin eline verilince artık ne devletimiz ne toplumumuz kıpırdayamaz hale gelmiştir. Ben de küresel süreçlere uyum sağlamamızın gerektiğine inanıyorum ama böyle değil, böyle bir darbenin ardından apar topar yangından mal kaçırır gibi değil, toplumun kendi dinamikleriyle, toplumun kendi ritmine uygun bir biçimde…

 

O darbe işte bu nedenle ekonomimizin de omurgasına vurulmuş bir darbedir ve hala ekonomimiz kendini toparlayamamıştır. Sanal bir siyaset; sanal bir ekonomi vardır. Kağıt üzerinde her şey iyidir; her şey yolunda gitmektedir ama bu iyiliğin toplumda tam bir karşılığı yok. Siyaset sınıfıyla toplumumuz arasındaki psikolojik bağa baktığımızda da ben her şeyi sütliman göremiyorum…

 

12 Eylül bu kadar önemliyse onu doğru düzgün anlamak zorundayız Neden bu hızlı geçiş olmuştur? Niye askerlerimiz darbe yapma gereği hissetmiştir? Toplumsal bünyede olup biten kargaşaları bir kenara bıraksak bile yine açıktan baktığımızda şunu çok net görüyoruz: Türkiye'de sağ-sol çatışması şiddetlenirken ve gençler birbirini kırarken ve askeri darbenin şartları hazırlanırken dünya üzerinde başka bir şey daha oluyordu. İran'da devrim dalgası gitgide büyüyordu. İran deyip geçmeyin. ABD'nin Ortadoğu'daki en büyük müttefikiydi. ABD, İran'ı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. İran devriminin ardından kendine daha güçlü müttefik bulmak zorundaydı. Yani biz İran devriminin kaybını telafi etmek için bulunduk. Net olarak böyle görülüyor. Bunu başka şekilde yorumlayacak kişilerde çıkabilir, saygı duyarım. Tarih bunu bu şekilde kaydedecektir. Siyasi tarihe baktığımızda İran'ın kaybıyla ortaya çıkan boşluğun dolması gerekiyordu. O yüzden Türkiye hızla daha komplike bir halde bir otoriteryan bir tablonun altında bir araya getirildi. Bu tabloyu doğru okuyabilirsek şimdi de Asker-Hükümet ilişkilerin doğru okuma şansını elde ederiz. 12 Eylül'den sonra neden MDP'nin değil de ANAP'ın iktidar olduğunu anlayabilirsek, şimdi de AKP'nin tek başına iktidarını anlar, hükümetle askerimizi çatışma halinde görmek gibi hatalı vehimlere düşmekten kurtuluruz. 12 Eylül'de 21 Ocak kararlarının uygulanması gerekiyordu ve dünyadaki küreselleşmeye Liberal reformlarla katılmayı MDP gerçekleştiremezdi. Böyle bir iş için dünya bankasından çalışmış insanlara ihtiyaç vardı. O da rahmetli Özal'ın ta kendisiydi.

 

Durum böyle gözüküyor. Ülke bundan ne kazanmıştır, ne kaybetmiştir ondan bahsetmiyorum. 12 Eylül'de birlikte Türk toplumunun siyaseten ve ekonomik olarak omurgası darbe almıştır. Daha halen bunu toparlamanın sıkıntısı içerisindeyiz. Hala toplumsal psikolojiyi etkileyen ana etmen budur. Şaşkınsa halkımız, ne yapacağını bilmiyorsa, içi kan ağlayıp, harekete geçemiyorsa, hep bunlar 12 Eylül'de beline aldığı darbe nedeniyledir.

 

İran devrimi dedik, İran'ı konuşmamız lazım. Hani bin yıldan beri buradayız diyoruz ya, aslında bin yıldan beri Pers kültür havzasındayız. İran dediğimiz yer, bin yıldır Türk coğrafyasıdır. Karahanlılar, Selçuklular, Safeviler oradaydı ama orası her zaman Pers kültür havzasının merkezidir. Bir gün geldi hep oralarda dolanmış olan Pers ruhu diriliverdi. Ne oldu da orada Pers ruhu dirildi.? Hiç sakınmadan söylüyorum. İran İslam devriyle ortaya çıkan ruh Pers ruhudur. Yani bunun İslam, dinle, imanla alakası yoktur. Zaten akademik çalışmalar da "12 İmam Şia"sının en çok benzediği yapının "Katolisizm" olduğunu gösteriyor; Katoliklikten önce Zerdüştlük de derin bağlarının ortaya koyuyor. "12 İmam Şia"sının Katoliklikle en büyük benzerliği; ruhban sınıfına sahip oluşudur. Vatikan gibi İran'ın da din adamı yetiştirdikleri "Kum kenti" var, Ruhban sınıfı var, Ayetullahlığa kadar mertebe mertebe ilerliyorlar… "12 İmam Şia"sı Katolisizm benzerliğinin arilikle bağlantısını kurabiliriz. Yani ikisi de aynı ırktandırlar, aynı düşünce yapısına, inanç sistemine sahiptirler. Bunun da üzerine gidersek bu bağlantının Zerdüştlükle bağlantılı olduğunu görürüz.

 

Uzun lafın kısası, Türkiye'yi dünya konjonktürüyle çok rahatlıkla izah edebiliriz, İran'ı izah edemeyiz. Dev Pers Kültürel mirası ve Arilik bağlantısı nedeniyle konjonktürden nispeten bağımsız bir İran var. Beğenseniz de beğenmeseniz de İran dünyanın büyük güçlerinden biridir. Bunu niye söylüyorum, konuşmamı da böyle, İran bağlantısıyla bitireceğim de ondan. Bakmayın siz bizim medyamıza, Batı medyasında Kuzey Irak bir konuşuluyorsa İran beş konuşuluyor. İran önemli bir ülkedir. Bir toprağın ruhunu, düşüncesini demek ki o ülkenin ordularını yenerek yok edemiyorsunuz. Sasani İmparatorluğunu İslam orduları yıktı. Onların yerine gelip Türkler yerleşti. Türklerin sayısı fazla olmasına rağmen kazanan Pers düşüncesi oldu. O kadar Pers düşüncesi oldu ki Anadolu Selçukluları bile çocuklarına İran isimleri vermişler, birçok devlet düzeninde İran'ı örnek almışlardır. "12 İmam Şia"sını da İran'da Türkler kurumsallaştırdı aslında, Şah İsmail'in oğlu Tahmasb tarafından… Ama uygulamada Zerdüşti motiflerle işlendi. Zerdüşti motiflerle işlenmiş olması demek, İran'daki sürekli başkaldırıcı ruha bulanması demektir. Çünkü Protestanlıkta nasıl çalışmak ibadetse, Zerdüştlükte de kötüye karşı savaştır ibadet. Amerika'nın şeytan ilan edilmesi boşuna değildir. "Gaip İmam"ın yerine "Velayet-i Fakih" teorisi de durduk yerde ortaya çıkmamıştır. İyinin de, kötünün de karşılıkları olması gerekir dünyada. "İyi"yi İmam Humeyni'nin yanında saf tutan İran-İslam devrimcileri, "kötü"yü Amerika temsil etmektedir. Böylece Zerdüşti çatışma modeli yeniden kurulmuştur.

 

İslam devriminden sonra yapılan seçimlerde, İran'da muhalefetteki reformcuların, liberallerin kazanacağına dair ne çok umut vardı değil mi Türkiye'de? Hatta bizim medya, liberallerin kazandığını bile öne sürdü. Ama toplum psikolojisini hesap edemediler. Toplumun psikolojisi kendi inançlarını bir anda bırakmaz. Humeyni'yi İran'daki psikolojik ortam var etti eğer toplumun güç bela inşa ettiği ve kimliğine kattığı bir yapı bir anda elinden alınırsa toplumda ciddi bir psikolojik vakum etkisi ortaya çıkar. Topluluk psikolojisi böyle bir boşluğun ortaya çıkmasına izin vermez. Biz beğensek de beğenmesek de İran toplumunun psikolojik motoru hala İran devrimi'nin düşünceleri. Toplum hala oradan güç alıyor. O yüzden de İran bu direnişini ABD'ye karşı sürdürebiliyor. Hatta savaşı bizzat İran istiyor. "Hadi gel bakalım ABD" diyor. Uluslararası güçler, Rusya-Çin ve Hindistan'da İran'ı destekliyor.ABD İran'a saldırsın belasını bulsun istiyorlar. ABD ve İran arasındaki gerilim, dünyadaki siyasi psikoloji bir anafora doğru çekiyor. Neyse, buraya yine geleceğiz. Biz seçimlere dönelim:

 

12 Eylül milattır. 12 Eylül'den bu yana yapılan seçimler de öteki seçimlerden farklıdır. 12 Eylül öncesine göre Türk siyasetinin temelleri değişmiştir. Önceden iç dinamikler belirleyiciydi; 12 Eylül'den sonra ise dış dinamikler belirleyici. 12 Eylül sonrası sanal bir siyaset tablosu ortaya çıkmıştır. Kimin kazanacağı üç aşağı beş yukarı bellidir. Benim konuşmamın aslı-astarı budur. Dış dinamikler öyle belirleyicidir ki; bir seçim öncesi başa getirdiği partiyi -DSP'den bahsediyorum- ikinci seçimde % 1 yapıverir. İç-dinamikler belirleyici olsaydı buna imkan olmazdı, toplumsal psikoloji bu olana katlanamazdı. Bir insanı seversin, daha 4 sene geçmeden o insandan nefret edemezsin. Sağlıklı bir insan da sevdiğinden nefret edebilir ama; bu hızla değil. Teke tek ilişkilerimizde, bireysel psikolojilerimizde mümkün olsa bile toplumsal psikolojide böyle bir şey olmaz. "Kara oğlan" deyip bağrınıza bastığı, başa getirdiği insanı ertesi seçimde % 1'e indirmez. Burada başka, dış dinamikler söz konusu olmalıdır. Dış dinamiklerin belirleyici olduğunun açık emarelerinden birisi de 2002'deki Sayın Devlet Bahçeli'nin apar topar seçim kararı almasıdır. Sayın Bahçeli'nin bu kararı birçok başka biçimde açıklanabilir ama bugünden düne doğru şöyle baktığımızda, ABD'nin Irak'a yönelik yapacaklarının bu kararda şöyle veya böyle etkisi olmuş olduğunu görüyoruz. Dış dinamikleri anlamak, olayları doğru okumak zorundayız. 2002 seçimlerine bizim apar topar sokulmamızın nedeni, bugünden geriye doğru bakıldığında açık açık görülmektedir. O seçimler, üç ay önce kurulmuş bir partinin, AKP'nin nasıl iktidar olabileceğinin gösterilmesi açısından dünya siyaset tarihinde bile önemli bir olaydır. 2002 seçimleri postmodern siyasetin kanıtıdır. AKP'nin keşfi, örgütlü sosyolojiler üzerinden siyasetin başarılı olacağının keşfidir. 2002 seçimleri, Türkiye'de DSP-MHP-ANAP iktidarı varken ABD'nin rahatça Irak'a girmesi zor hatta imkansız olduğu için yapılmış gibi görünmektedir. Bunu o seçimlere katılan siyasi partilerimizin yönetim kadrosu asla kabul etmeyecektir biliyorum ama uydudan bakıldığında böyle görünmektedir. Kürt sorunu bölgenin ana sorunlarından birisi olduğu sürece milliyetçi siyasi aktörlerin iktidar da kalmasını ne bölge ne de Türkiye'nin siyasi-sosyo-psikolojisi kaldıramaz.

 

Eğer bu söylediklerimin doğruluk payı varsa, artık seçimlerde dış dinamikler belirleyiciyse, o zaman şu soruyu da sormak akıllıca olacaktır: "22 temmuz 2007 seçiminde rol oynayan temel dış dinamik neydi?" Hele hele şöyle olaylar olmuşsa, bu soru daha da aciliyet kazanır. 22 Temmuzdan bir yıl önce AKP oyları % 40'ın üzerindeydi. 22 temmuz seçimlerini milimi milimine bilmiş araştırma şirketi söylüyor bunu. Fakat "Dolmabahçe görüşmesi" diye bilinen tarihi görüşmenin 1 hafta öncesinde birçok ankette AKP'nin oyları % 27'dir. AKP demek ki Mayısın sonuna doğru hala % 27'lerde. Sonra Sayın Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı adayı olmasıyla başlayan süreçte inanılmaz şeyler oldu Türkiye'de. İnanılmaz bir Demokrat Parti fiyaskosu başladı. Ve BBP seçimden çekildi ve e-muhtıra gibi ciheti-i askeriyeye yakıştıramadığımız bir muhtıra çıktı. Madem yayınladın arkasında dur. O da olmadı. Bütün bunlar, Demokrat Parti fiyaskosu. BBP'nin seçimden çekilmesi hepsi birden %27'i %47 yaptılar. Tabii bir faktörü daha söylemeliyim AKP oylarını artıran.

 

Sayın Devlet Bahçeli'nin, mutedilliği ile büyük takdir toplamış bu liderimizin hiç kendisinden beklenmeyen bir biçimde seçmene urgan fırlatması en az diğer faktörler kadar etkili olmuştur. Büyük ihtimalle CHP-MHP koalisyonunun absürdlüğünü görmüş ve bunun gerçekleşmesi halinde MHP'nin biteceğini anlamış olan Sayın Devlet Bahçeli, ben şimdilik iktidar istemiyorum demiştir bu davranışıyla. Çünkü halkın üstüne urgan atmanın başka anlamı yoktur. Herkes can derdindedir Türkiye'de. Evine ekmek götürme derdindedir. Siyasi konjonktür'ün % 20'yi aşırttığı MHP oyları, bence bu yüzden % 13'lere inmiştir.

 

Tüm bunları göz önünde bulundurduğumda ben 22 Temmuz seçimini "…hiç değilse" ya da "bari…" kazandı diyorum. "Hiç değilse AKP var. Diğerlerine göre AKP bari düzgün görünüyor. Baksana hastanelerde kuyrukları da kaldırdılar, koca koca yollar da yaptılar. Çalışıyor adamlar. Hiç değilse AKP var. Vatanı satıyorlar deniyor ama doğru değildir bu. Zaten böyle olsa, paşamız sakin sakin oturmazdı." Diye düşündü insanımız. İnsanlara sandıkta oy verdiren düşüncenin üç aşağı beş yukarı bunlar olduğunu tahmin ediyorum. Hiç değilse bunlar örgütlü diye düşündüler. "Solcular CHP'ye sağcılar MHP'e oy versin" formülü insanımızı korkuttu. Berbat bir formüldü bu zaten. Siyasetin bittiğinin bundan açık ispatı olamaz. Siyaset insanlar için yapılır, insanlar ihtiyaçlarına göre siyaseti şekillendirirler. Sağcılar şuna versin, solcular buna versin dediğinde siyasi partilerin bitişini ilan ediyorsun demektir. AKP'nin yegane alternatifi CHP-MHP koalisyonu gibi görünüyordu. İnsanımız sevmedi bu koalisyonu. "CHP-MHP'dense AKP gelsin tek başına" dedi. Halkımız adeta bir can simidi gibi AKP' ye sarıldı. AKP canı kurtarabilir ama bu ülkeyi kurtaracağının garantisi değildir. Gemi değildir ki, adı üstünde can simidi. İçine girersin kişiyi kurtarır, psikolojisini de kurtarır belki ama can simidi ülke kurtarmaz. Demek ki insanımız 22 Temmuz seçimleri sırasında bu denli canının derdine düştü.

 

Peki, şimdi ne olacak? Dolmabahçe'de ne olduğunu düşünmek zorundayız. Ne oldu da e-muhtıra'dan, hükümetle hiçbir sorunumuz yoktur'a gelindi. İşte bunu anlayabilmek için gözlerimizi içeriye değil dışarıya çevirmeliyiz. Konjonktürü, Dışarıda neler olduğunu anlamalıyız. Bir yandan teskere çıkarıyoruz girdik gireceğiz diyoruz, bir yandan borsa yükseliyor. Bu nasıl iş böyle? Bütün ekonomik bilgilerimiz de yerle bir olmuş vaziyette. Ülke savaşa yol açabilecek bir girişimin içinde ama borsa yükseliyor. Bu yabancılar neden bize yapışıyor? Neden çıkıp gitmiyor borsamızdan? Neden batarız diye korkmuyorlar? Sorulması gereken sorulardan birisi budur. Borsanın % 75!i yabancıların elinde. Ne yapılmak isteniyor? Mahalle baskısı, anayasa tartışmaları nereye gitti? Türban tartışmaları nerede? Sanki bunların hepsi de halkın şaşkına dönmüş psikolojisinin devam etmesini sağlayan tartışmalardı gibi Bunlar tamamen vakit kazanmaya yönelik şeylerdi galiba.

 

Seçim sonrası süreçte bence en dikkate değer iki olay, Sayın Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesi ve arkasından gelen referandumdur. Özellikle birincisinde ciddi bir gerilim yaşanmıştır. Bu gerilimi hangi güçler çıkarmıştır? Neden çatışmışlardır? Açık bir çatışma olmasa da gerilim gören gözlerden kaçmamıştır. Gerçekten analizi hak ediyor ama bu benim işim değil. İkinci önemli olay, referandumla Sayın Gül'ün görev süresinin 5 yıla inmesidir. Bundan sonraki Cumhurbaşkanımızın kim olduğunu da artık biliyoruz. Bu gerçekten iyi bir dizayndır. Türkiye 5 yıl sonra da aynı yöneticiler tarafından yönetilmeye devam edecektir. Uzun bir hesap yapılmıştır. Yani 2 önemli olay dışındaki tüm şeyleri tamamen toplumsal psikolojiye yayılmış sisler olarak görüyorum.

 

Eskiden zayıf karnımız Kıbrıs'tı. Artık Kıbrıs bile olamıyor. Şimdi zayıf karnımız Türban, çözümü de gösterilmiyor. Ne zaman Türk halkı oyalanacaksa hemen bu tartışma ortaya çıkıyor, biz de durmadan konuşuyoruz. Girsin mi türbanlı kızlarımız üniversiteye girmesin mi? Saçma sapan, incir çekirdeğini bile doldurmayacak tartışmalar... İşte tam da burada toplumsal psikoloji zokayı yutuyor. Türkiye'de uzun vadeyi garantileyebilecek işler yapılıyor kimse bunun nedenini araştırmıyor, gözlerini çevirip dışarıya bakmıyor. Baksa ne görecek peki?

 

Sanki ABD bize bağladı Orta-Doğu'da ne yapacağını. O yüzden iki de bir "Kuzey Irak'a girelim mi, girmeyelim mi?" diye tartışıp duruyoruz. Tam tartışma bittiğinde yeni şehit haberleriyle sarsılıyoruz, öfkemiz köpürtülüyor. Bir ay içinde 30'dan fazla şehit verildi. Şimdi tüm ülke harekat ister hale girdik. "Harekat" adı altında bir şeyler yapılıyor Türkiye'de. İnşallah bu milletin canını yakmak, birbirine düşürmek isteyenlerin hevesleri kursaklarında kalacaktır. Türk milletinin direncini hesaba katmayarak yanılıyorlar. Şimdiye kadar da PKK ile yapılan mücadeleye baktığımızda, gerçektende bu son zamanlardaki gibi büyük bir galeyan görülmedi. Ama büyük milletimiz hala metanetini koruyor. Bu halk, inanılmazdır; bizim halkımız muhteşemdir. "Sabrın ve tahammülün halkı" diyorum ben Türk halkına. İnanılmaz sezgileri, tarihsel bilinçleri vardır. Bu ülkenin başında bir musibet olduğunu, başına çorap örülmeye çalışıldığını adeta sezerler. Bakın sanki 20 yıldır burada PKK'a karşı bir mücadele yürütülmemiş gibi, bu halk bunu sabrederek beklememiş gibi… Şimdi millet ayağa kalkıyor, harekete geçiyor ama Kürt kardeşine zerre zarar vermiyor. Bu, Türk milletinin oyunu bozmasıdır. Benim gönlümden geçen, Türk halkının direnişine, Kürt kardeşlerimizin de katılmasıdır. Ve bu yollu emareler de vardır; oyun bozulacaktır. Oyun nedir?

 

Şöyle görüyorum; hep onu anlatamaya çalıştım zaten konuşmam boyunca: Tek kutuplu dünyada ABD'ni bence akıllarını zayi etmiş Neo-conlar yönetiyor. BOP altında yapmak istedikleri, dünyada büyük bir nefret uyandırdı. Ve seslerini açıktan ifade edemeseler de, ABD kadar güçlü olmasalar da dünyanın diğer güçleri birlikte hareket etmeye, güçlerini birleştirmeye çalışıyor. Neo-conların dünyayı kan gölüne çevirmek için yaptıkları, büyük bir muhalefet ve dayanışma cephesi yaratıyor. İşte önce Afganistan'da ve sonra Irak'ta yapılanlar malumdur. BOP projeleri çalışsaydı, yani o trenin rayları doğru döşenseydi ve işlemeye devam etseydi Suriye ve ardından Türkiye'ye sıra gelecekti. Ama Irak'ta batağa saplanmışlardır ve buradan çıkamamaktadırlar. Ve bu bataktan çıkamayışlarının nedenini de İran olarak görmektedirler. İran'ı Irak'taki bütün direnişin sorumlusu gibi görüyorlar. Orta-Doğu'daki Şii bloku kıramazlarsa başarılı olamayacaklarını düşünüyorlar. "Irak'ta öyle bir şey yapılmalı ki İran'ın desteği kalmamalı. Bu yapılmazsa İran'a yapılacak bir saldırı da, yani artık gün sayan bir saldırı da işlerin daha kötüye gitmesine neden olacaktır." Şeklinde akıl yürütüyorlar.

 

İki ABD gücü de, Türkiye'nin Irak'ta güçlü bir şekilde yer almasını istiyor. Bir tanesi sözünü ettiğimiz Neo-conlar, şimdi ki iktidardakiler. Yani İran'a saldıracaklar ve hem bu saldırı için hem de Irak'taki kargaşanın önlenmesi için Türkiye'nin burada olmasını istiyorlar. Muhalif ABD gücü de bizi orada istiyor. Zira Irak'ta zararın neresinden dönülürse kar, zaten elde edeceğimizi elde ettik. Bundan sonra masa başında hallederiz diyen bu kesim, Bush'un ömrü sayılı, bundan sonra bizim dediğimiz olacak diye düşünüyor. Yani iki Amerika da Türkiye'nin Irak'ta çok önemli roller almasını istiyor. Başka türlü, ben, işin içinden çıkamıyorum.

 

Tabi hepinizin bu konularda kendinize göre çok değerli kanaatleri vardır. Kuzey Irak'a bir harekatla tabi ki terör örgütüne haddinin bildirilmesi, Barzani'ye haddini bildirilmesi, hepimizin gönlünden geçen budur. Ama bu başka bir şeydir, konjonktür analizi başka bir şey. Tıpkı 12 Eylül'ü değerlendirmem gibi. 12 Eylül'de askerimize bütün ülke minnet duymuştur, evlatlarının yok olmasını önlediği için kardeşkanı dökülmesini önlediği için. Ama dışarıdan ne olup bittiğine baktığımızda, işlerin pek de yalnızca göründüğü kadar olmadığını görüyoruz. Halkımızın tabi ki ne istediği çok açık biçimde ortada. Ama bir de dünya güçleri var. Bir şeyi Türk medyası 1 aydan fazla dillendirirse; ben "hımmm" derim orada, ister istemez şüphelenirim. 1 aydan beri savaş kışkırtıcılığı yapılıyor, bu neden ola ki diye merak ederim. Bu söylediklerimden şöyle bir sonuca ulaşıyorum; yaşadığımız kriz, Irak'a harekat adı altında yapılan tartışmalar, doğrudan doğruya bölgedeki yeni bir radikal adımın habercisidir. Bu radikal adım da büyük ihtimalle İran'a saldırıdır.

 

Süreç işliyor. Devrim muhafızları terörist ilan edildi. 1 ay önce de devrim muhafızlarını vuracak nükleer füzeleri olduğu Amerika'nın duyuruldu dünyaya. Devrim muhafızlarının yeri bellidir. Füzeler sadece gidip onları vuracaktır. Hani biz Irak'a girelim mi, girmeyelim mi konuşurken, Amerika'nın gündeminde bunlar var. Amerika'nın devrim muhafızlarını hava saldırısıyla, nükleer füzelerle vuracak gibi görünüyor.

 

Evet, Dolmabahçe'de nelerin konuşulmuş olabileceğini söylemiş oldum, herhalde. Olup bitenler böyledir. Halkımız ekmek derdindedir hala, ama bir yandan da bu halk "söz konusu vatansa, gerisi teferruattır" diyebilen bir halktır. Şimdi ki gösteriler halkın kolektif şuuraltında birleşmek için son çabasıdır. Bu gösterileri bazıları gibi okumuyorum. Türk isyanına döneceğine ve Türklerin isyanı olacağına inanmıyorum. Hiç böyle bir emare yoktur halkımızın tepkilerinde. Yapılan eylemlere, atılan sloganlara bakılırsa, son birlikçi gösterilerdir bunlar. Yani birlik için elimizi size bir kez daha uzatıyoruz diyor halkımız. Kürt kardeşlerimizden zaman zaman iyi tepkiler geliyor ama bu iyi tepkileri kıracak adamlar da var. Arada çıkıp konuşuyorlar. Sanki onlar da halkın bu birlik arzusunu gördüler ve bozmak istiyorlar gibi değerlendiriyorum. Türk halkı yine Kürtlere son bir kere daha birlik eli uzatıyor hem de eğer bize bir oyun oynuyorsanız, yani askerimizi oraya buraya sürecekseniz, telef edecekseniz, biz hepimiz askeriz hazır olun. Başka bir halkta böyle bir metanet, böyle bir sosyal sezgi var mı bilmiyorum. Herkes büyük bir anafor beklerken; Kürt-Türk birbirine girecek diye beklerken, inanılmaz bir çözüm buldu halk. Askerlik şubelerinin önüne gitti. Bu büyük millet duruşumuzun işaretlerinden biri. Hem öfkesini dile getirdi, hem de dünyaya mesajını verdi. Mesaj şuydu: Eğer askerimize bir şey yapacaksanız, hepimizi öldürerek yapabilirsiniz. Ama birileri bu mesajlarla nasıl oynar onu bilemiyorum. Konuşmamı da burada bitiriyorum.

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ:

 

Teşekkür ediyoruz Erol Bey, kapsamlı bir değerlendirme oldu. Şimdi soru cevap bölümüne geçiyoruz. Genel değerlendirmelerden çok sorulara yer verirsek sevinirim. Ama bu değerlendirme yapılmayacak anlamında değil tabi. Kısa değerlendirme ve sorularla devam edelim. Hani bilgisayarlarda dosyaların ziplenmesi var ya, sorularınızı zipleyip iletirseniz faydası olur. Lütfen sormadan isminizi belirtin.

 

III- TARTIŞMA

 

OSMAN SEVİMLİ:

 

Sayın hocam. İnşallah başlangıçta geç kalmadım. Geldiğim yerden sonra sizlerden genel mesajlar aldım ama bir tek şeyi anlayamadım en sonunda hatta tebessümle soracaktım. "Ben ne kadar görünüyorum hocam bana uzaydan bakmadınız mı diye?" Sizin bu çok enteresan uzaydan bakışınız vardı. Belki uzaydan güzel şeyler görülüyor. Piri Reisin haritayı 5.000 km yukarıdan çizdiğini iddia edenler olduğu gibi. Şimdi ANAP ve AKP ile bir bağlantı kurdunuz başlangıçta. Sanal partiler olarak değerlendirdiniz. Sanal partiye bu kadar sanal seçmenle onun taraftarını nasıl bulduk? Ben burada çok ciddi soruyorum demek ki bu ülke sanallarla mı yönetiliyor ya da sanal bir yönetime mi çekilmek isteniyor? Kafamda böyle bir soru oluştu. Bir Dolmabahçe'yi açıkladınız, acaba o Dolmabahçe görüşmesinde, rahmetli Atatürk Dolmabahçe'de ölmüştür. Bunu kesinlikle öldürelim maddesi de var mı? Yani o da geldi aklıma. Bir de DSP'nin %22 den % de 1'e düşmesini olağandışı görüyorsunuz. AKP'nin 2007 Mayıs ayının ortalarına kadar % 20'lik bir artışı var dediniz. O zaman Türkiye'de % 20'lik sanal ya da başkalarının emrinde bir seçim kitlesi mi var? Bunu çok merak ettim. Hakikaten halkımızın tepkisi Mehmetçiklere mi yoksa bu kedi meselesine mi? Yani Türk'e yapılan hakarettir.

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Tabi ki bu konularda beni dinlediğiniz için teşekkür ederim ama benim söylediklerimi lütfen toplum psikolojisinden bakan bir insan neler görüyor o açıda değerlendirin yoksa birçok itiraz noktası olabilir söylediklerime. Şimdi sanallıkla kastettiğim şey şudur; 12 Eylül'le birlikte Türkiye'de toplum ve siyaset ilişkisi kopmuştur. Yani siyaset, gerçek bir temsil siyaseti değildir artık. Yani bayağı sahada futbol oynamakla, internette futbol oynamak arasında ne fark varsa; eski siyasetle şimdi ki siyasetin arasında o fark vardır. Kastettiğim şey budur. Dizayn edilmektedir. Siyaset % 20'den % 1'e indirilir; % 27'den % 47'e çıkarılır. Bunun yapılış biçimi psikolojik harekatlar şeklindedir. Psikolojik harekatlar neticesi oylar önemli ölçüde şekillenir, siz bile öyle bir duygusal sarmalın içine düşersiniz ki, hiç sizden beklenmeyen, kendinizin bile beklemediğiniz bir partiye oy verebilirsiniz.Anlatabildim mi?

Başka türlü ülkemizde olup bitenlere akıl sır erdiremezsiniz. 3 ay önce kurulmuş partinin tek başına iktidara gelmesi başka türlü açıklanamaz. Ama artık siyaset böyle yapılmaktadır. Artık bunları bilmemiz ve psikolojik hareketlere hazır olmamız lazım. Psikolojik harekat, toplumun ruh halinin belli isteklere göre biçimlendirilmesidir. Türkiye'de yapılmaya çalışılan şeyleri, olup bitenleri böyle görüyorum.

 

Dolmabahçe'de ne konuşuldu gerçekten bilmiyorum. Ama bunların konuşulmuş olması icap eder. Hükümetimizin ve ordumuzun birinci isimleri, oturmuş dünyada olup bitenleri, Türkiye'den istenenleri ve üzerlerine düşen görevleri konuşmuşlardır. Temel konularda anlaşma sağlanmış ise iş bitmiştir. Zaten o günden sonra ne e-muhtıra kalmıştır ne de başka bir şey. Bunu söylemeye çalışıyorum. Sayın Paşamızın sözlerine tamamen katılıyorum. "Hükümetimizle-Askerimiz arasında hiçbir görüş fark yoktur." Toplum psikolojisi açısından bu iyi bir şeydir.

 

Türk halkı terörü kanıksamamıştır. Bunlar saçmadır. Yani her şehidimizin ardında, Türk milletinin içi kan ağlamaktadır. Fakat terör örgütünü başlarına birilerinin musallat ettiğinin farkında olduğundan bugüne kadar pek ses etmemiştir. Türk halkı hiçbir zaman mücadeleyi bırakmamış, terör örgütünü kanıksamamıştır. Hiçbir zaman "adamlar kazandı" dememiştir. Sabretmeyi bilmiştir. Bir süre böyle yaşayacağını biliyordu halkımız. Hiç kimse ne çocuğunu askere göndermekten imtina etmiş ne de askere destekten kaçmıştır. Kaderimiz buysa çekeceğiz demiştir. Ama Irak işgali ve ardından Barzani ve Talabani'nin üstlendiği rollerle birlikte halkımızın psikolojisinde başka şeyler olmuştur. Kuzey Irak'ta olup bitenler, psikolojik açıdan sanıldığından çok daha önemlidir. Yani biz bu terör belasına katlanıyorduk zaten. Rahmetli Ecevit, yıllar önce Kuzey Irak'ta Kürt devleti kurulacağını söylediğinde; birileri deli demiştir. E işte geldi kapıya. Şöyle bir şiir dizesi hatırlıyorum; "Başıma gelen bunca bela kuruntulu yaptı bizi!" O kadar çok başımıza bela geliyor ki, anlıyorum kuruntularımızı. Kuzey Irak'ta Kürt Devleti ihtimali belirince insanımızın daha kuruntulu olması doğal değil mi? Yeni belalara karşı kenetlenmek istemesi doğal değil mi?

 

LÜTFÜ ÖZTÜRK:

 

Çok güzel bir durum tespiti yaptınız. 12 Eylül'den bu yana olan olayları sıraladınız teşekkür ederiz ve bir fotoğraf ortaya koydunuz. Ben sizden çözümü soracağım. Nasıl bir çözüm önerirsiniz? Ve bu sokakta ki insanların tepkisi her an Cumhuriyet mitinglerinde ki gibi bir ortama kayabilir mi? Mesela Tandoğan mitinginde her kesimden insan varken; Çağlayan mitingi tamamen CHP'nin etkisi altına girmiştir. Bir kısmı laiklik-Anti laiklik sloganlarıyla prim yapmaya çalışmıştır. Ve sonra İzmir mitingi ve devam eden mitingler sulandırıldı. Sokaktaki milli direnişi organize edecek bir sıklet merkezi yoktur. Nasıl bir sıklet merkezine ihtiyacı var Türkiye'nin? Şu anda kontrolsüz bir güç var Türkiye'de.

 

Erol Göka: İki çözüm önerim var. Bir tanesi halkın böyle belirsiz yönlere doğru gidişler olduğunda, devletinin arkasında durması, istikametini ona göre belirlemesidir. Yani ben aydın olarak değerlendirmemi yaparım, neler olabileceğini didik didik ederim. Ama toplumun birlikte hareket etmesi, fitne fesata meydan vermemesi lazım. Birlik olmalı, devletin arkasında durulmalıdır. İkinci çözüm önerim muhalefet için aydınların yapması gerekenle ilgili. Bu ülkede- çok haklısınız-AKP dışında siyaset üretebilen bir mecra kalmamıştır. Muhalefet partilerimiz, alternatif siyasetler üretememektedir. Oysa siyasi muhalefet hem Türkiye hem iktidar için çok gereklidir. Türkiye'nin ortak aklının daha kolay bulunmasında, farklı seslere ihtiyacı vardır. Halkın görevi fitne fesada düşmeden tepkisini göstermektir. Bu tepkileri düzgün okuyup siyasi değerlendirmeler yapmak aydınlara, siyaset sınıfındaki insanlara düşer. Halk daha ne yapsın?

 

OSMAN NURİ EYÖVGE:

 

Çok güzel bir biçimde Türk halkına son tepkisini ortaya koydunuz. Askerlik şubelerine koşmalarımız gibi.Ama bunun dışında başka şeyler de gelişiyor. Bir taraf ta anti Türk, bir tarafta anti Kürt akımlar da gelişiyor. Aynı durumda ben kendi çocuğumu da görüyorum. Bunu diyorum ki; falan bakkaldan bana sigara alır mısın? Hayır o bakkal Kürt. Ben o bakkaldan sigara almam diyor. Bu ortamda acaba bir Türk Miloseviç çıkabilir mi? Sizin dediğiniz gibi halkımız askerlik şubelerine koşması eğer bir iç savaş yapılacaksa bir ordunun önderliğinde bir iç savaş yapılmalıdır anlamına mı geliyor? Teşekkür ediyorum.

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Ben teşekkür ederim sayın valim. İnşallah çıkmaz Miloseviç. Şimdi bu durumlarda psikolojimizin işleyişini bir örnekle açıklamaya çalışayım: Efendim, benim oğlum 3 sene önce lisedeydi. Yine böyle bir Kürt ayrılıkçı teröründen kaynaklanan, gene içimizi kanatan bir olay yaşamıştık. Bizim çocuklar da lisede toplanmışlar Kürt öğrencilerle hesaplaşacağız diye. Ben oğlumun ayaklarına kapanacağım dur diye. Neyse ertesi gün bekliyorum sürekli teyakkuz halinde. Akşama kadar hiç ses çıkmadı. Nihayet oğlum geldi eve. Ne oldu oğlum dedim. Bizim okulda Kürt yokmuş ki dedi. Onların Kürtçü sandıkları tüm diğer çocuklar Türk olduklarını ispat etmişler. Şimdi şunu söylemeye çalışıyorum.Psikolojik dalgalar böyledir. Hepimizin bir yandan öfkesi çıkıyor. Bir yandan da son davranışı belirleyecek bir şey yapmak durumunda kalıyoruz. İşte bu son davranış noktasında aklıselim galebe çalıyor. Büyük millet derken işte bunu kastediyorum. Toplumsal hafızamıza adeta kaydolmuştur bu metanet. İlk anda çocuğumuz hatta biz alışveriş etmeyelim o Kürt diyebiliriz. Önemli olan bunun eyleme dönüşmemesidir. Sizin Kürt bakkal hala sağ-salimse ve işini sürdürüyorsa demek ki dönüşmemiştir.

 

MESUT METE:

 

Toplumsal değişikliklerden bahsettiniz. Kurtuluş döneminde padişah yanlısı olsun olmasın herkes, saltanat yanlısı olsun olmasın herkes bu mücadeleye katıldı. Ama Cumhuriyet'in gelmesini, saltanatın kaldırılmasını toplumda herkes benimsedi. Çok hızlı bir gelişme olarak benimsediler. Aynı toplumda sizin dediğiniz gibi? Bu yaşananlardan sonra toplumsal değişim tekrar yaşanabilir mi?

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Bu değerlendirmelerime rağmen, Türk siyaset sınıfından umudunu kesmiş biri değilim. Siyaset sınıfımızın bir tür çaresizliği söz konusu; bir üst-siyaset üretip karşı görüş yayamıyoruz. Yoksa bakın; tezkereye hayır çıkması, Türk siyasetinin Amerika'ya bir tepkisidir. Adam sana iktidar yolunu açtı; sen adama hayır diyorsun. Ben kimseyi hainlikle de suçlamıyorum. Burada küresel güçlerin memurları,"hık deyicileri" yok. Herkes bence gücü yettiğince elinden geleni yapıyor. Ama milli bir siyaset oluşturamıyoruz. Milli duygular, herkesin kendi içinde kalıyor ve siyaset, küresel oldubittilere ayak uydurmaya çalışmak olarak anlaşılıyor. Postmodern, sanal dünyayı tam olarak algılayabilmiş değiliz. buna alternatif üretemiyoruz. Küçük hesaplar peşine düşmezsek, milletin birliğini bütünlüğünü düşünürsek daha farklı siyasetler, siyasetçiler ortaya çıkabilir. Ama şimdilik bunun için dua etmekten başka bir yol bilmiyorum ben.

 

YAŞAR KARAGÖZ:

 

E-muhtıranın AKP'yi başa getirmek için mi yayınlandığına inanıyorsunuz?

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Evet

 

YAŞAR KARAGÖZ:

 

Yeni hesaplı kitaplı- Bahçeli bir yerden direktif alarak mı Gül'ün Cumhurbaşkanlığına itiraz etmedi.

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Bilmiyorum, ama iktidara gelmek istemediğini olaylardan ve Sayın Bahçeli'nin verdiği tepkilerden sezinliyorum.

 

YAŞAR KARAGÖZ:

 

Kitleleri kim tetikledi ki? Sağcısı-solcusu, Türkü-Kürdü, Hocası-İmamı bir araya geldi tek yürek oldular.

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Türkiye Cumhuriyetini kuran irade.

 

YAŞAR KARAGÖZ:

 

Bush'un isteklerini evet denecek bir ortam mı sapladı? Yani gidecek Tayyip bey Amerika'ya, Bush'da tamam sen al Barzani'yi, Talabani'yi vazgeçtik biz bunlardan. Anlaşıldığı kadarıyla, sizin dediğinize göre, hükümetle askeriye aynı telden çalıyorlar. Birde bu cevaptan sonra kısa bir şey açıklamak istiyorum.

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Osmanlı'da oyun tükenmez. Hiçbir hükümetimizin dünya güçlerinin kuklası olduğunu düşünmüyorum. Türkiye'nin çıkarlarına olmayacak uluslar arası bir tehlikeye atılmaz Hükümet. ABD bunu demeye getirebilir ama onların isteklerine rağmen öyle olmayacaktır. "Türkiye" diye bir şey vardır. Siyaset psikolojisiyle ilgili bir kitabımın adı, "Türkiye vardır".

 

YAŞAR KARAGÖZ:

 

Son 20 sene içinde şimdi adı DTP olan grup, halkın devlet tarafından, özellikle güvenlik güçleri tarafından ezildiğini, insan yerine koymadığını, hakaret edildiğini hep yansıtmıştır. Şimdi burada biz herhalde 3-4 kişiyiz. Bizzat saha da terörle mücadele etmiş olan, hiçbir zaman ama hiçbir zaman halkımıza insanlık dışı hiçbir davranışta bulunmadık. İcap etti, terörist öldürüldü, tespit ettiğimiz bölge de ise anası, babası davet edildi. Video kaset seyrettirildi. Senin oğlun bunu yaptı, senin kızın bunu yaptı. Sen olsan benim yerime koy kendini, sen olsan ne yapardın dediğimizde; ağlayarak, bu vatan hainidir; gerekli ceza verilmelidir demiştir. Bunun gibi size bir çok örnek verebilirim. Bu bizim diğer yüzümüz. Hep silahları böyle kodumu oturtan, böyle dağlara çıkıp kartal olan, tabi çoğu doğru onları da yaptık. Ama bizim işte sizin ifade ettiğiniz, toplumun bir arada kalmasını, özellikle güney doğudan böyle anaların, böyle babaların nizamiye'ye dayanmamasının sebebiTSK'nin bu akıllıca davranışıdır. Bunu tabi biz millete yansıtmadık. Ama bunlar, bunun aksini savunmakta devam ediyorlar. Ama kimseyi inandıramadıklarını da gözlemliyoruz. Şimdi şu "Köprü" dizisi var. Ben 62 yaşındayım, efendim, Kosova'yla, Bosna harekatıyla da uğraştım. 2 sene Tunceli Güvenlik Komutanlığı yaptım. Hem PKK, hem diğer terör guruplarıyla da mücadele ettim. Netice itibariyle öyle bir ortam sağlandı ki, "Köprü" dizisiyle öyle verildi ki, insanlar böyle basit şeylerle mi tetikleniyormuş diye. Aynen böyle tetikleniyor. Tunceli'de bölge sorumlusu bir çok hadiseye sebep olmuş. En sonunda öldü gitti. Su yolunda kırıldı. Haydar Alparslan diye bir sorumlu vardı. Bunun annesi, babası, dedesi hep beraber para yollar, telefon eder, ona parayı aldın mı, nasıl keyfin yerinde mi? Bütün polis kayıtlarında hepsi var. Ama bir günden bir güne teyze haram olsun, al bu parayı al sana gösteririz demedik. Veya deseydik zaten böyle olmazdı. Halk ne yaptı, hani şu çiçek sulayan millet vekilimizin köyünden bakarsanız, düzgün baba diyebir yatırları var. Bu düzgün babanın tarihsel büyüklüğüne inanmışlar, onun etrafına gömülünce cennete gideceklerini sanıyorlar. İnansın-inanmasın bana ne. Bizden ne istediklerin sorduğumda, benden istedikleri bunun yolunu açın, işte asfaltlayın, biz buraya ibadete gidelim. Bu yolun açılması ben 5 şehit verdim. Ama Tunceli'de ki Alevi kardeşlerim buraya rağbet etti. TSK'nin yaptığı öyle şeyler var ki; Allah'a bin şükür bugün ki sonuçlara ulaşıyoruz. Ve bir sorum daha var. Bu kadar olay oluyor Türkmenler nerede?

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Türkmenlerin psikolojisi üzerine bir araştırma yaptım. Onu anlatmadan önce bir anımı anlatayım. 83-85 yılları arasında Bitlis'teydim. Galiba ilk şehidimizin otopsisini de ben yaptım. Bu milletin kendi ordusuyla milletinin arasında hiçbir fark yoktu. Şehidimizin neresini açsam kanıyordu. Oranın imamı da dedi ki; bu kadar kanama şehitlik işaretidir. Teröristte vardı otopsi yapılan, ama onda böyle bir şey söz konusu değildi. Siz biliyor musunuz Kürt imamın bu sözleri, bütün Güneydoğu'yu dolaştı, halk bir kere daha inandı bütün ölen TSK askerleri şehittir. Böyle bilmediğimiz binlerce olgu gündeme geliyor. Bu gibi olguların müthiş bir etkisi oluyor. Belki bunlar sayesinde Kürt halkı askerimizi çok seviyor, hala çocuklarını gönüllü olarak askere yolluyor. Türkmenleri sormuştunuz. Türkmenler duruyorlar, öylece duruyorlar. Bazılarımız kızıyor, ama bence iyi ediyorlar. Eğer yok olup çıkacaksan ya da çıkıp yok olacaksan hayırlısı olan en iyi günü beklemek ve durmaktır. Zaten kendi aralarında ciddi bir Sünni-Şii ayrımı var. Sakın yanlış anlaşılmasın, bu etnik kimliklerinin zayıf olduğu anlamına gelmiyor, ama birlikte hareket etmelerini engelliyor. Böyle durumlarda beklemek en iyisidir. Türkmenlerimiz orada öylece duruyorlar. Gerek olduğunda her işi yaparlar.

 

MİKAİL ERK:

 

Çok teşekkür ediyorum bizi aydınlattığınız için. Ben diyorum ki "Cleopatra'nın burnu 1 mm uzun olsaydı, Roma'nın akıbeti ne olurdu?" demiş Paskal. Şimdi acaba 24 Mart muhtırasını kabul etseydik, Türkiye'mizdeki bu resim nasıl olurdu? Ayrıca uyuyan bir Çin var hiç kimse bunu düşünmüyor. Nereye gitti bu adam? Hep saklanmış bekliyor. Evet, Rusya'nın son zamanlarda etkisi oldu. Bizi hangi tarafa çekeceklerini şaşırdılar. Doğarız, müstesnayız diyor şair Türkiye'ye. Son anda dün bir olay oldu. Kürt kardeşimiz orada görev istedi. Siz bayrakları alıp yürüyeceksiniz. Biz o zaman sizi bağrımıza basarız. Ben biraz şairim o yüzden diyorum ki; Gelin olumsuz ne varsa maziye gömelim. Sevgi ve dostluğu paylaşmak benim emelim/ Aynı hamurdan, aynı çamurdan değil mi ki temelim/ Sevgi de buluşmak varken bu terör niye?/ Yaşamak zorundayız beraber./ Biz birbirimizden bezdik/ Ama şu da var bu yazıyı beraber yazdık/ Yani Amerika'yı suçlarken biz ne yaptık acaba?

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Sorunun aslını ben şöyle anladım. Eğer seçim vaktinde yapılsaydı, sonuç ne olurdu? Peki CHP-MHP iktidarı şimdikinden daha mı iyi olurdu? Bence olmazdı. Türkiye elindekilerle en iyisini yapmıştır.

 

SORU:

 

Toplumsal psikolojimiz neden dış etmenlere bu kadar açık? Düşünsel, akılsal savunmamızı nasıl geliştirebiliriz?

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Türklerin psikolojik yapılarında bütün dinlere, uygarlıklara karşı açıklık var gerçekten. Bunun birçok olumlu ve olumsuz yanı var ama sizin kastınız böyle bir dış dünyaya açıklık değil. Şimdiki dış etkenlere açıklığımız postmodern, sanal siyaseti bilmemizden kaynaklanıyor. Yeni dünyayla eski yöntemlerle baş etmeye çalışıyoruz. Kargaşa bitmiyor bu yüzden.

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ:

 

İkinci soruyu atlamayalım. Erol beyin bir cümlesi var: "Aksi ispat edilene kadar, paranoya en sağlıklı ruh halidir" diyor. Bir sosyolog bunu söylediğinde önemli değildir, ama bir psikiyatr bunu söylediğinde önem kazanıyor.

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Dört tarafımızdan düşmanla çevrildiğimiz ve üzerimizde birçok hesapların olduğu yerde "şüphe"den başka elimizde bir silah yoktur. Şüphemiz ve tarihsel sezgi gücümüzle, gözümüzü dört açıp komplo teorileri geliştirip, dik durmaya çalışmaktan başka çaremiz yoktur. Her türlü melanete tedbirli olmamız lazım. Şüphe gerçek ruh sağlığıdır, eğer tehlike varsa.

 

OSMAN SEVİMLİ:

 

O yüzden mi yiğidin iyisine deli derler?

 

Av. MUSTAFA BARLAS:

 

Son zamanlarda AB'den gelen fonun geri çevrilmesi Rize'de yaşanan bu olayı nasıl bir reaksiyon olarak yorumluyorsunuz?

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Çok etki yaptığını sanmıyorum. Sonra da kabul edildi zaten. Ekonomik ambargolarla ilgili de buna benzer düşüncelerim var. Yani kaç kıl koparsak kardır. Sorun orada değil biz gerektiği yerde tepki gösteririz. Ama gerektiği yerde olmalıyız. Onlar bizden gümrük birliği adı altında tonlarca paramızı aldılar ve devam ediyorlar, biz niye geri çevirelim.

 

SORU:

 

Şimdi Hocam Türkiye'de siyaset özellikle son 50 yıldır, siyasi liderler, tarikatlarla birlikte siyaset yapmışlardır. Fakat bu tarikatlar da millileşme kalmadı. Bu tarikatlar cemaate döndü. Cemiyetçi toplumdan cemaate, belli topluluklara döndü. İktidar olmak için iktidar gömleği giyerim diyen insanlar bir tarafa, yarın siyasi bir oluşum olduğunda, bu insanlar buradan AKP'den bulduklarını oradan bulamazlarsa, bu parti onlarla hareket etmelidir mi?

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Şimdi kabul etmek zorundayız ki, tarikatlar bir yandan gerçeğimiz, bir yanda kanayan yaramız. İslamiyet'in bugünkü dilini konuşabilen sağlıklı bir din anlayışı olmaksızın, doğrudan bu oluşumları karşına almanın bir anlamı yoktur. Karşımda AP, DP'den tanıdığım bir büyüğüm, Sayın Gökhan Evliyaoğlu var. Bu partilerimiz doğru yapmışlardır. Tarikatları kabul etmişlerdir. "Otur kardeşim sen orada cemaatimsin tamam" demişler ama emeklerini de diyanetin gelişmesi için vakfetmişlerdir. Daha önceki merkez sağ partilerde 1 bilemedin 2 milletvekili olurdu tarikatları temsilen. Tarikatlar, İslam dünyasının bir olgusudur, Osmanlıda toplumun ve devletin temeliydiler, doğal olarak Cumhuriyet döneminde de devam ettiler, şimdi de güçlenerek devam ediyorlar. Bir insanımıza sen dindarsın, cemaattensin diye savaş açılmaz. Ama bir siyasi parti bunları varlığına temel de yapamaz. Ama şimdi maalesef tam da böyle. Bu kabul edilemez. Dindarlık adı altında bu yapılanlar dine leke getirebilir. Sen gittin mesela senin doğumun var ama başın açık diye seni o tarikatın hastanesine almıyorlar. Burası bizim diyor adam. Şimdiye kadar böyle bir şey olmadı ama bundan sonrası benim korkum. Mutlaka bu tehlikeyi birilerinin yöneticilere göstermesi lazım. Eğer biz hala Kürt-Türk kardeştir diyorsak bunun başlangıç unsuru dindir. Ve diyanete asla tarikattan bulaştırmamalıyız. Kışla kadar temiz olmalıdır diyanet.

 

LÜTFÜ ÖZTÜRK:

 

Bir zaman geliyor düğmeye basılıyor ve siyaset devre dışı kalıyor. Şimdi neden düğmeye basıldı, Amerika'nın Irak'ı işgali için ve bizim daha fazla şehit vermemiz için mi düğmeye basıldı?

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Dünya böyle iplerle yönetilmiyor. Birileri oturup şunu şöyle yapalım bunu böyle yapalım demiyor. Benim düğmeyle kastettiğim hangi güçlerin neyi talep edebileceklerinin ve olan bitenin kime yarayacağının analizidir ve bunlar birbirleriyle çok bağlantılıdır. Siyaset güç oyunundan bağımsız değildir hatta tam tersine güç oyununun arenasıdır. O yüzden her siyasi talebin güç mücadelesindeki anlamını çözmeye çalışmak lazım.

 

SORU:

 

Ben bir asker olarak birkaç şey söylemek istiyorum. 12 Eylül olduğunda ben Kurmay Yüzbaşısıydım. Elazığ'daydım. 12 Eylül'e gelene kadar İstanbul'da akademi yıllarında anamıza güruhlar küfrettiler. Milliyetçiliği bize Atatürk getirmişti, her sabah yemin ediyorduk, sonra bize İslam-Türk sentezi diye bir elbise giydirdiler. Ve işte bugüne geldik. Şimdi de tarikatlar komisyonu var. Şimdi PKK ile savaş istiyoruz. Zaman öyle güzel seçilmiştir ki, tam kış önü, açlık-hastalık var. Tuvalet yok adamların ölüm çizgisi yok olmuş. Adam mermi yiyor ama yere yatmıyor. Şu karışıklıkta, zirvelerde zaten kar var ki birkaç güne kadar yine kar yağacak ve yine her şey süt liman görünecek. Askerin halini düşünen yok. Ama yüce milletim bu çok paralı adamlara halkımız öyle bir cevap vermiştir ki Türk-Kürt kardeştir. PKK kalleştir. Tüm dünyaya böyle güzel bir tokat oldu. Bundan sonra atılacak her adım çok dikkatli olmalıdır. Eğer savaşta Amerika'nın yanında girersek Vatikan'ın istediği gibi Müslüman Müslümanı kıracaktır.

 

FERİDUN DAĞLI:

 

Hocam bu partinin bu kadar oy almasına sebep, bizim parti liderlerimizin yetersizliği mi? O kadar seçim oluyor. Şanlı Urfa'dan geçen eski ANAP Milletvekili bağımsız olarak adaylığını koyuyor. Kazadan bir adam adayı arıyor. Kazandınız mı diye soruyor. Hayır siz bana oy vermediniz diyor. Sonra harekete geçiyorlar polisle çatışma yaşıyor, mahkemeye veriliyorlar, adam şu anda milletvekili, ikincisi liderimiz çıktı bir şey vaadi nedir millete. Şimdi yeşil kartı olmayan bir sürü insan var. Yemek götüremeyen bir sürü insan var, Habur sınır kapısını kapatın diyor. Bence burada bir oyun var. % 47'yi duyunca hayretler içinde kalıyorum.

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

% 47'ye oyun diyemem tabi böyle olsa kendi demokratik sistemimizi hançerlemiş olurum. % 47, % 47'dir. Liderlerimizin yetersizliği .. Ben ne bileyim liderler yeterli mi değil mi? Hepsi aslan gibi adamlar. Kimseye yetersiz deyip öyle bir terbiyesizlik yapmam. Eğer karizmatik lider diyorsak, bu benim alanımdır ve söylemek de sakınca görmem: Şu anda tek karizmatik lider vardır. Recep T. Erdoğan. İster beğenelim ister beğenmeyelim bu böyledir. Ciddi bir karizmatik havası vardır.

 

OSMAN SEVİMLİ:

 

O zaman burada bir çelişki vardır. "Şeyh uçmaz, mürit uçurur "Şimdi AKP'nin oy aldığı yerleri dikkatle tahlil etmek lazım. Ben siz konuştukça kendi kendime soruyorum. Ya bu aydınlarımız gerçek aydın değil, bunları aydınlatacak projektör bulmak gerekiyor. Ya da bu aydınların desibeli mi düşüktür nedir? Şimdi bu AKP'nin insanları taban o zaman bizim aydınımız tabandan kopuk bir aydın. O zaman aydın değil. Bir gün bir arkadaşımın kahvesinde otururken, o zaman AKP kurulma aşamasındaydı. Dediler ki Osman ağabeyi tanıyor musun? Ben sayın vekilimi tanıyorum dedi. Ne var ne yok. Ne iş yaparsın dedim. Ben mahalli idarelerdeyim dedi. Ne var ne yaparsınız orada dedim. Bakanlığımız bir belediyeyi vb. yetki teftişe gönderir biz de gideriz dedi. Orijinal bir şeyin var mı dedim. Recep Tayyip dedi. AKP kuruluş aşamasında. Nesi varmış adamın dedim. Nesi yokmuş efendim diyeceksiniz dedi. Bütün samimiyetimle söylüyorum. 10 defa Tayyib alsalar bedelini ödeyemeyeceği kadar yolsuzluğu var dedi. Açtı çantasını dosyasını çıkardı hakkında 37 soruşturma var dedi ve bunun 5 katı Sabih Kanadoğlu'ndadedi. E bu adamcağız nasıl bir minareler süngümüz dedi de 4 ay yatırıldı dedim. Çok enteresan bunu biliyorsunuz dedi. Türk milleti yazık canlıdır. Şiir okudu diye hapse atıldı. Vay namussuzlar deyip söylediğiniz hiçbir şeye inanmıyorlar. Kim inanmıyor % 47, neresi bu Anadolu'da okuması yazması olmayan cahil insan. Ne oldu da bu şeyh birden uçuruldu. Allah rızası için bir şey söyleyin diyorum. E 10 milyonluk İstanbul'u yönetti diyorlar. Anadolu'ya bunu anlatıyorlar. Bu düğme midir, kontak mıdır neyse bu kadar cahil halka bu nasıl yayılıyor? Sorun karizmaysa ben 10 basarım, ses tonuysa vallahi daha iyiyim. İslam tartışacaksak da varım. Nedir peki bu adamın havası?

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Aynı şeyleri düşünüyoruz aydın konusunda. Sağdan-soldan saysak 10 kişiyiz. Milletin organik aydınları bunlar geri kalan okur-yazar. Bu karizma meselesi çok önemli. Ama siz olamazsınız. Çünkü milli görüşçü değilsiniz. Şaka bir tarafa Tayyip Beyin gerçekten yüksek bir çekim gücü var, hayat hikayesi olarak da, tipoloji olarak da birçok insanın özlem ve umutlarını bünyesinde barındırıyor. Tayyip Beyi alın AKP biter.

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ:

 

Son birlikçi eylemler bunlar dediniz. Tutmazsa ne olur?

 

Doç. Dr. EROL GÖKA:

 

Sayın Başkan ya başarılı olacağız, Cumhuriyet'imizin kurucu iradesiyle yeniden bismillah deyip en baştan başlayacağız ya da birçok felaket senaryosu gündeme gelebilir. Doktor sence ne olacak derseniz, milletimizin iradesi çok güçlü, başarılı olma şansımız çok yüksektir. Ve ben Türk milletine güveniyorum. Türk milleti hiçbir zaman devletsiz kalmamıştır. Türk Milleti büyük bir millettir.

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ:

 

Hepinize katıldığınız için teşekkür ederim…

Free Image Hosting at www.ImageShack.usFree Image Hosting at www.ImageShack.usFree Image Hosting at www.ImageShack.us

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 19-08-2019

ABD himayesinde PKK-Rum işbirliği

Kurumsal karar sürecinin ortadan kalkmış olması, tek bir noktadan gelecek talimatın beklenmesi yani sistemsizlik, krizlerin kişilere emanet edilmesi devletin kurumlarının ve sorumlu makamların olaylara tepki ve karşılık vermesini de geciktiriyor veya engelliyor. Ülkeyi açmaza sürüklüyor. ...