Süleymaniye Baskını’ndan IŞİD Tutsaklığına: Türk Dış Politikasında Caydırıcılık Yitimi Üzerine

Yazan  12 Haziran 2014

Ulusların tarihlerinde yaşanan kilometre taşları sırasında, bazı önemli gelişmelerin gölgede kalmasına sıkça rastlanır. Asıl büyük olayın yarattığı etki ve heyecan, normale döndüğü zaman, gölgede kalmış gelişmeler de birer birer kendilerini hissettirmeye başlarlar. Türk dış politikasında da AKP iktidarıyla birlikte başlayan Neo-Osmanlıcı ve Neo-İslamcı değişim ve dönüşüm sırasında ortaya çıkan popülist, oportünist, idealist, romantik ve iyimser hava ve eğilim, AKP’nin Türk dış politikasında yarattığı tutarsızlıkların, yalpalamaların, provokasyonların, gerilimlerin, hesapsızlıkların, kırılmaların ve en nihayetinde caydırıcılık yitimlerinin hep gölgede kalmasına yol açtı. Bu anlamda AKP’den önce realist/neorealist çizgide ilerleyen Türk dış politikasının temel dinamiklerini oluşturan statükoculuk, pragmatizm, ölçülülük, ihtiyatlılık, denge, meşruiyet ve caydırıcılık gibi unsurların birer birer kaybolması, Türk dış politikasında gelecekte yaşanacak kötü gelişmelerin habercisiydi aslında.

Dolayısıyla IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti) terör örgütünün başlattığı saldırı sonucunda Musul’un önemli bir bölümünü ele geçirmesinin akabinde, 11 Haziran 2014 günü sabah saatlerinde Musul’daki Türkiye Başkonsolosluğu’na bir baskın gerçekleştirmesi ve başkonsolos da dahil 49 personelin ve aile fertlerinin konsolosluktan çıkarılarak başka bir yere götürülmesi ve tutuklanması hadisesi benim için sürpriz bir gelişme olmadı. Zira bu olay da, AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin dış politikada yaşamak zorunda kaldığı, “geliyorum” diyen diğer kötü olaylar silsilesinin doğal bir uzantısıydı. Bu bağlamda, uzun zamandan beridir AKP iktidarı eliyle dış politikada ideolojik hezeyan ve maluliyetin pençesinde, adeta acz içerisine düşürülen, ulusal çıkarlarını doğrudan ilgilendiren olaylar ve gelişmeler karşısında dahi tepki veremez hale getirilen Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı bu “IŞİD Baskını ve Tutsaklığı”, ne yenidir ne de son olacaktır. Bu olayın ve bu olaya karşılık AKP Hükümeti ve Dışişleri Bakanlığı’nın gösterdiği tepkinin ortaya koyduğu tablo şudur: Dış politikada caydırıcılığını (özellikle siyasal boyutta) yitirmiş ve bu noktada dibe vurmuş bir Türkiye…

 

Caydırıcılık ve Türk Dış Politikasında Caydırıcılık Yitimi

“Caydırıcılık”, uluslararası ilişkilerin kadim bir olgusu olup, tarih boyunca sorunların çözümünde gereğinde başvurulan dış politika araçlarından bir tanesi olagelmiştir. En yalın anlamıyla “caydırıcılık” “rakibin zarar verebilecek bir davranışı sergilemekten vazgeçmesini sağlayacak tutum ve davranışı açık ve kararlı bir şekilde ortaya koymak” olarak tanımlanabilir. Caydırıcılığın başarıyla uygulanabilmesi için birinci koşul bir devletin belli bir sorun hakkında çözüme yönelik siyasi bir iradeyi açık ve net olarak ortaya koymasıdır. İkinci koşul bu siyasi iradeyi gerçekleştirebilecek yeterli askeri gücün oluşturulmasıdır. Üçüncü koşul ise, ortaya konulan siyasi iradenin, belli bir davranışı sergilemesi engellenmek istenen devlet ya da uluslararası aktör tarafından, açık ve net olarak anlaşıldığından emin olunmasıdır.

Türk dış politikasındaki caydırıcılık yitiminin ve dibe vurumunun izdüşümlerini tespit edebilmek için dış politika uzmanı olmaya gerek yoktur. AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte Türk dış politikasında yaşanmaya başlayan caydırıcılık yitiminin 12 yıllık tarihsel seyrinin ana noktaları aşağıdaki gibidir:

 

1) Başlangıç:  4 Temmuz 2003 Cuma günü saat 15:00 sıralarında Kuzey Irak’ta Süleymaniye kentinde karargâhı bulunan Türk Özel Kuvvetleri Komutanlığı’na, Amerikan 173. Hava İndirme Tugayı’na bağlı 60 ila 90 arasında Amerikan askeri tarafından (yanlarında ayrıca Talabani’nin liderliğini yaptığı KYB’ye bağlı 150 peşmerge de var) yapılan bir baskın sonucu, 11 Türk askeri (1 yüzbaşı, 2 üsteğmen, 8 astsubay) tutuklanıp ve başlarına çuval geçirilmek suretiyle önce Süleymaniye’deki Atadi Parkı’na, ardından da Kerkük’te cezaevi gibi kullanılan Amerikan üssüne götürülüp, 60 saate yakın bir süre alıkonulması.

2) Kırılma: İnsani Yardım Vakfı’nın (İHH) önderliğinde uluslararası düzeyde organize edilen ve İsrail’in ablukası altındaki Gazze’ye insani yardım götürmeyi amaçladığı açıklanan 6 yardım gemisinden oluşan filo Akdeniz’de uluslararası sularda iken, 30 Mayıs 2010 günü 22:30 sıralarından itibaren filodaki “Mavi Marmara” gemisine (çoğunluğu Türk vatandaşı olan gemide 557 kişi bulunmaktaydı) İsrail donanması tarafından çağrı yapılarak filonun rotasını İsrail’e doğru değiştirmesi istenmiştir. Yapılan çağrılara ve tacizlere olumsuz cevap verilmesi üzerine, 31 Mayıs 2010 günü 04:30 sıralarında İsrail donanmasına ve hava kuvvetlerine bağlı askeri unsurlarca uluslararası sularda seyretmekte olan “Mavi Marmara” gemisine gerçekleştirilen baskın ve saldırı sonucunda, 9 Türk vatandaşı hayatını kaybederken, 54 yolcu da (53’ü Türk vatandaşı, 1’i Endonezya vatandaşı) çeşitli şekillerde yaralanmışlardır. Olay sonrasında gözaltına alınan yolcularla beraber gemi Aştod Limanı’na götürülürken, 2 ve 3 Haziran 2010’da “Mavi Marmara” yolcuları uçaklarla Türkiye’ye getirilebilmiş, “Mavi Marmara”yla birlikte filoda yer alan “Defne-Y”gemisi ise 7 Ağustos 2010’da Türkiye’ye dönebilmiştir.

3) Dibe Vurma: IŞİD terör örgütünün başlattığı saldırı sonucunda Musul’un önemli bir bölümünü ele geçirmesinin akabinde, 11 Haziran 2014 günü sabah saatlerinde Musul’daki Türkiye Başkonsolosluğu’na bir baskın gerçekleştirmesi ve başkonsolos da dahil 49 personelin ve aile fertlerinin konsolosluktan çıkarılarak başka bir yere götürülmesi ve tutuklanması olayı.

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana bölgesel güç olarak kendini tanımlama, konumlandırma çabası içerisinde olan Türkiye’nin bu çabası 2002 öncesinde nispeten istikrarlı ve tutarlı bir görünüm arz ederken, AKP iktidarıyla birlikte Türkiye’nin dış politikada bu bağlamda karşılaştığı en önemli sorun sert gücünün (askeri gücünün) kullanımı noktasında dış politika iddiaları/söylemleri ile pratiğinin örtüşmüyor olmasında yatmaktadır. Bundan dolayıdır ki 90 yıllık cumhuriyet tarihinde özellikle Ortadoğu’da ve Akdeniz’de daha önce hiç olmayan işler Türkiye’nin başına gelmeye başlamıştır. Aradaki makasın ne kadar açık olduğunun en son örneğini de 22 Haziran 2012’de Suriye’nin bir Türk savaş uçağını düşürmesi sürecinde yaşamıştı Türkiye. Dolayısıyla, 2003 Temmuz’undaki “Süleymaniye Baskını”ndan 11 Haziran 2014 günü gerçekleşen “IŞİD Baskını ve Tutsaklığı”na uzanan olaylar silsilesi, AKP Hükümeti’nin sadece yumuşak güce dayanarak izlediği politikalarla “Türkiye’nin gücünü sorgulatmaya fırsat veren”, “proaktiflik”ten (ön alıcılık) ve “caydırıcılık”tan uzak dış politikasının doğal sonuçlarıdır. Diğer bir deyişle, Türkiye’nin dış politikada bu hezimetlerle karşı karşıya kalması, ne Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ne de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kamuoyuna yansıtmaya çalıştıkları gibi “Türkiye güçlü olduğu/güçlendiği için” değil; aksine, AKP Hükümeti’nin “caydırıcılık”tan ve” proaktiflik”ten uzak izlemekte olduğu dış politikanın bir sonucudur.

AKP Hükümeti’nin hem iç politikada hem de dış politikada artık karakteristiği haline gelen “gücünü abartmak”, “bana kimse dokunamaz”, “her şey bizden sorulur” türündeki hezeyanlarının dibe vurmasının çok açık ve net bir kanıtı olan “IŞİD Baskını ve Tutsaklığı” bir kez daha göstermiştir ki, “güç” dediğimiz olgu “güçlüyüm” demekle elde edilen ya da öyle algılatılabilecek bir olgu değildir. “Güçlü devlet” olayları yapan, yönlendiren, kontrol eden, askeri ve siyasal caydırıcılığı en üst düzeyde olan devlettir. Ve ne yazık ki dış politikada söylemin eylemle desteklendiği müddetçe bir kredibilite, bir nüfuz ve caydırıcılık aracı olabileceğinin hala farkına varamayan AKP Hükümeti, Türkiye’yi dış politikada adeta “gardı düşmüş boksör “ ya da “gücünün üzerinde vurmaya çalışan boksör” durumuna getirmiştir bugün. Dolayısıyla, Türkiye’nin bugün başta Ortadoğu olmak üzere Kafkaslar, Ege ve Akdeniz’de düştüğü bu çıkmazı tersine çevirebilmesinin yolu askeri gücün kullanımı ve “caydırıcılık” noktasında dış politika iddiaları/söylemleri ile pratiğinin örtüştürülmesinden geçmektedir.

Sonuç Yerine: Türk Dış Politikasının Ateşle İmtihanı

Yukarıda söylenenlerin ışığında bugün AKP yönetiminde Türk dış politikasının geldiği nokta şudur:

Birinci olarak, AKP iktidarının fazlasıyla katılaşmış [siyasal] Neo-İslamcı, Sünnici ve Neo-Osmanlıcı ideolojisiyle malul dış politikası, Türk dış politikasını “ulusal” olmaktan çıkarıp tam anlamıyla “ümmetçi” bir çehreye büründürmüştür. Oysa ki, Türkiye’nin ne tarihi ne de coğrafyası geçmişte olduğu gibi, bugün de dış politikada “idealist”, “ideolojik” ve “oportünist” yaklaşımlara prim verecek bir mahiyette değildir, zira Türkiye bu tür maceraların bedelini ağır ödemiş bir ülkedir.

İkinci olarak, AKP iktidarının izlediği dış politikanın teorik kısmı (söylem) ile pratik kısmı (eylem) çoğu zaman çelişmektedir. Bu da izlenen dış politikanın uluslararası alandaki görüntüsünün kırılgan, tutarsız, dengesiz ve ciddiye alınmayacak bir yapıda olmasına yol açmaktadır.

Üçüncü olarak, AKP iktidarı “proaktif” ve “caydırıcı” bir dış politika izleme hedefi ile onu üretebilmek arasındaki farkı hala ayırt edemediği için, “proaktiflik”[ğ]in ve “caydırıcılık”[ğ]ın kendisini bir hedef haline getirmiş, “proaktif ve caydırıcı dış politika üretebilmenin asgari koşulları” üzerinde nesnel bir sorgulama ihtiyacı içerisine asla girmemiştir.

Dördüncü olarak, dış politikanın AKP iktidarı eliyle bu derece iç politika malzemesi haline getirilmiş olması Türk dış politikasında ciddi anlamda bir “güven” ve “irade” sorununu da ortaya çıkarmıştır. Dış politikada, içerden yönelen hiçbir eleştiriyi kabul etmediği gibi, en küçük eleştiriyi dahi neredeyse “vatan hainliği” ya da “dış güçlerin işbirlikçisi” sıfatlarıyla itham eden, özeleştiri dahi yapmayan AKP iktidarıyla birlikte Türk dış politikası ve onun kaynakları (özellikle istihbarat) oldukça dar bir kesimin yönlendirdiği (hatta sadece Başbakan Erdoğan’ın isteği ve yönlendirmesinde) sığ bir alana hapsolmuştur.

Beşinci olarak, dış politika alanında Türk devlet geleneğine oldukça yabancı AKP iktidarının [siyasal] Neo-İslamcı kadrolarının mevcut birikimleri, uluslararası ilişkilerin doğasını anlamaktaki çelişkileri, dış politika alanında kendilerine biçtikleri bireysel misyonlar ve bu kadroların devlet adabı ve diplomatik nezaketle bağdaşmayan olur olmaz fevrilikleri ve demagojileri Türk dış politikasında bir “lümpenleşme”ye de yol açmıştır. Bu durum, Türk dış politikasını ve onun kurumlarını toplumun nezdinde sıradanlaştırmaya başlamıştır.

Bütün bu tablonun ortaya çıkardığı yegâne gerçeklik, gelinen nokta itibariyle Türk dış politikasının mutlak surette derin bir özeleştiriye tabi tutularak, “ulusal”, “realist”, “pragmatist” ve “caydırıcı” bir konseptte güncellenmesi ihtiyacının kaçınılmaz olduğudur. Aksi takdirde, “ideolojik”, “ütopik”, “romantik” ve “oportünist” heveslerle AKP iktidarının elinde adeta bir test alanı haline dönüştürülen ve dibe vurmuş vaziyetteki Türk dış politikası, tamiri belki de on yıllar alacak derin bir yapısal kriz içerisine sürüklenmenin eşiğinde sonu belirsiz tehlikeli mecralara sürüklenme riskiyle artık karşı karşıyadır. Ve bu konuda atılması gereken adımları atmayanlar hem millete karşı hem de tarihe karşı büyük vebal altında kalacaklardır…

Doç. Dr. Bülent Şener

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışmanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü   - 21-09-2019

1. Ermenek Tarih-Toplum-Devlet Çalıştayı İcra Edildi

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü ve Ermenek Belediyesi’nin işbirliği ile Prof. Dr. Mustafa Kafalı anısına Ermenek’te düzenlenen “Türklerde Devlet Felsefesi ve Yönetimi” konulu I. Ermenek Tarih-Toplum-Devlet Çalıştayı’na Ermenek halkı yoğun ilgi gösterdi.