ABD ve İsrail Arasındaki Özel İlişki

Yazan  21 Kasım 2011
Stephen M. Walt’un 9 Kasım 2011 tarihinde Foreign Policy Dergisi’nin internet sitesinde yayımlanan yazısının Türkçe çevirisi

Washington Yakın Doğu Çalışmaları Enstitüsü (WINEP) geçen hafta "İsrail: Amerika için Stratejik Bir Varlık" başlıklı kısa bir rapor yayımladı. Bu tür bir olay pek de manşet haber niteliği taşımamakta, zira rapor tamamen WINEP gibi "İsrail lehtarı" bir düşünce kuruluşundan beklenebilecek nitelikte bir analiz ortaya koymaktadır. Burada esas ilginç olan ise bu çalışmanın yazarları: Robert Blackwill ve Walter Slocombe. Blackwill Amerika'nın Hindistan eski büyükelçisiydi (ve Kennedy School'dan eski meslektaşımdı); Slocombe ise Washington'un iç yüzünü iyi bilen ve muhtemelen Irak işgalinin kötü yönetilmesindeki payıyla tanınan biridir.



Bu kişiler tarafından hazırlanan rapor 17 sayfalık kısa bir rapordur ve Orta Doğu uzmanlarının daha önce duymadıkları birkaç argüman içermektedir.Rapor, Amerika-İsrail ilişkisi ve Amerika'nın Ortadoğu politikası tartışmasına hala nüfuz eden birçok yanlış anlmalayı göstermesi dışında, pek de önemsenecek bir rapor değildir. Ama yine de, raporu esas alarak kısa bir eleştiri getireceğim.


Blackwill ve Scolombe (bundan sonra B&S olarak ifade edilecektir) rapora Amerika ve İsrail'in birbirlerine ortak değerler ve Amerika'nın Yahudi devletini koruma konusundaki "ahlaki sorumluluğu" çerçevesinde bağlı oldukları şeklindeki bilindik tezi tekrarlayarak başlamaktadır. Fakat, raporu kaleme alanlar "genellikle göz ardı edilen" üçüncü bir gerekçe de olduğunu ileri sürmekteler. Bu üçüncü gerekçe, İsrail ile Amerika'nın ortak stratejik menfaatlerinin olduğu ve Amerika'nın bu menfaatlerini gerçekleştirebilmesi için İsrail'in önemli bir varlık olduğu şeklindeki düşüncedir. Raporu kaleme alanlar, İsrail'in Amerika için gerçekten de ne kadar önemli bir varlık olduğunu göstermek için mutad birtakım faydaları (örneğin istihbarat paylaşımı, askeri teknoloji, terörle mücadele konusundaki uzmanlık, karşı zenginleştirme faaliyetleri ve benzeri) sıralamaktalar. Daha sonra, Amerika'nın İsrail'e olan desteğinin özellikle Suudi Arabistan gibi Arap ülkeleriyle yakın işbirliğine engel olmadığından hareketle, İsrail'e olan desteğin Amerika'ya çok da fazla maliyeti olmadığını ileri sürmekteler. Amerika'nın milli menfaatlerinin geliştirilmesinin yolu olarak ise İsrail ile işbirliğinin artırılması gerektiği şeklinde bir sonuca varmaktalar.


Peki bu durumda yanlış olan ne?


İlk olarak, Blackwill ve Slocombe Amerika-İsrail işbirliğinin iddia edilen faydalarının iki ülke arasında şu an mevcut olan eşi benzeri görülmemiş "özel ilişki" gerektirip gerektirmediği hususunu değerlendirmemişler. Esas tartışma, Amerika'nın İsrail ile işbirliği yapıp yapmaması veya İsrail'in bölgedeki varlığını destekleyip desteklememesi değildir, zira Amerika'nın politikasını eleştiren tanınmış kişiler bile (şahsımın ve John Mearsheimer'ın da içinde bulunduğu cenah) Amerika'nın İsrail'in bölgedeki varlığını (1967 öncesi sınırlar şeklinde) desteklemesi ve tehlike altında olması durumunda İsrail'e yardım etmesi gerektiği hususlarında hemfikir durumdalar. Daha doğrusu asıl tartışma, Amerika ile İsrail arasında, İsrail ne yaparsa yapsın kendisine cömert ekonomik, askeri ve diplomatik desteğin verildiği ve Amerikan politikacılarının İsrail lobisinden gelen politik baskıya ve yoğun tacize maruz kalmaksızın İsrail'e yönelik ılımlı eleştiri bile getiremediği bir "özel ilişki" içinde olup olmaması gerektiğidir.


Günümüzde İsrail önde gelen Amerikan siyasetçilerinin (ve dışişleri bürokratlarının birçoğunun) açıkça eleştiremediği dünyadaki tek ülkedir. İsrail dünyada Amerikan başkanlarının üzerinde kayda değer ölçüde baskı kuramadığı tek ülkedir. Amerika ne Birleşik Krallık, ne Japonya, ne Güney Kore, ne Kanada, ne Fransa, ne Danimarka, ne de dünyada başka bir ülke ile bu tür bir ilişki içinde değildir. Ancak, İsrail ile Amerika arasında öyle bir özel bir ilişki var ki Lyndon Johnson'dan beri her Amerikan başkanı resmen karşı çıkmasına rağmen İsrail'in bölgedeki yerleşim yerleri kırk yıldan fazla süredir genişlemeye devam etmektedir. Bu "özel ilişki" Oslo sürecinin başarısız olmasında ve Barack Obama'nın uygulanabilir "iki devletli çözüm" çabalarının boşa çıkmasında da temel nedendir. (B/S hatalı olarak Amerika ve İsrail'in iki-devletli çözüm için ortak bir arzuyu paylaştığını ifade etmektedir; zira Benjamin Netanyahu'nu Likud Partisi bir Filistin Devleti'ne resmen karşıydı ve Israil'in o zamanki mevcut hükümeti uygun gördükleri "Filistin devletinin" ancak parçalı ve devamlı İsrail kontrolünde sürdürülemez "Bantustan"lar[1] şeklinde olabileceğini açıkça ifade etmişti)


Bu nedenle, asıl mesele Amerika'nın diğer müttefikleriyle işbirliğinden sağladığı yararlar gibi, İsrail ile işbirliğinden belli yararlar sağlayıp sağlayamadığı değildir. Bundan ziyade asıl mesele, Amerika tarafından kayıtsız şartsız desteklenen mevcut "özel ilişkinin"Amerika'nın milli menfaatine olup olmadığıdır.


Bu soruya verilecek cevap hayırdır. Öncelikle, B&S İsrail'de geliştirilen askeri teknoloji örneğinde olduğu gibi bazı sözde yararları Amerikan firmaları yerine İsrail firmalarına yapılan mali desteklerinden bahsetmeyerek abartmaktadır.Fakat daha da önemlisi, B&S'nin ifade ettiği stratejik faydaların birçoğu, Amerika'nın İsrail ile normal bir ilişki içinde olması halinde de mevcut olabilirdi. Nihayetinde, eğer Amerika'nın menfaatleri B&S'nin iddia ettiği gibi İsrail ile bu kadar çok uyumluysa, birtakım askeri teknoloji ve istihbarat bilgisini paylaşmak ile kitle imha silahlarınınyaygınlaşması veya terörle mücadele gibi ortak sorunlara karşı koordineli hareket etmek her durumda iki ülkenin de menfaatine olacaktır. Ancak, bizim (Amerika'nın) İsrail ile normal bir ilişkimiz olsaydı, Amerikan liderleri yerleşim yerlerinin sürekli genişlemesi ve Filistinlilerin haklarının reddedilmesi örneklerinde olduğu gibi mantıklı olmayan ve Amerikan menfaatleriyle örtüşmeyen İsrail politikalarını eleştirmekten de çekinmezlerdi. Ayrıca, normal bir ilişkide (yani, diğer demokrasilerle olan ilişkilerimize benzer şekilde), Amerikan liderleri üzerinde mutabık olmadığımız politikalarını değiştirmesi için İsrail'e baskı yapmak noktasında serbest hissedebilir.


İkinci olarak, B&S büyük ölçüde bu özel ilişkinin maliyetini olduğundan az gösteriyor. Raporu kaleme alanlar bunu, İsrail'in Amerika'nın gelişmiş teknolojisini Çin gibi rakiplere satmasını ve Çin'in Amerika içindeki kapsamlı casusluk faaliyetleri gibi konuları kısmen görmezden gelerek ya da önemsemeyerek yapıyor. Ancak raporu kaleme alanların temel hatası, bu özel ilişkinin Amerika'nın terör sorununu nasıl etkilediği hususunu dikkate almamalarıdır. Raporu kaleme alanlar bu kadar önemli bir mevzuda "Amerika'nın İsrail'e verdiği destek, İslami teröristlerin Amerika'yı hedef alması için birincil sebep olmadığı gibi, muhtemelen önde gelen sebeplerden de değildir" diyerek tek bir cümle etmişler. Bu argüman 11 Eylül'den bu yana alışılmış bir lobi unsuru oldu, fakat bu görüş Amerika'nın İsrail'e olan desteğinin terör sorunumuz açısından temel bir sebep (her ne kadar tek sebep değilse de) olduğu hususundaki birçok delille uyuşmamaktadır.


Örneğin, 1993 Dünya Ticaret Merkezi'nin bombalanmasının planlayıcısı Ramzi Yusuf birçok gazeteye Amerika'ya eylemlerini düzeltmesi için süre tanıyan ve Amerika'dan İsrail'e desteğini kesmesini talep eden mektuplar göndermişti. Ödül kazanmış Hayalet Savaşları kitabının yazarı Steve Coll'a göre, Yusuf Pakistan'da yakalanmasının ardından kendisini Amerika'ya götüren yetkililere, "Arapların İsrail askerleri tarafından öldürülmesinin durması noktasındaki yüksek arzusunun", kendisinin masum sivilleri öldürme konusundaki çekincelerinden ağır bastığını ifade etmiştir. Coll'a göre, Yusuf "uçuş boyunca başkaca bir sebepten veya Amerikan dış politikasına ilişkin kendisini ilgilendiren herhangi bir konudan bahsetmemiş".


Benzer şekilde, Filistin meselesinin Usame Bin Ladin'in politik kariyerinin erken dönemlerinden son dönemlerine kadar önemli bir yer tuttuğunu birçok delil teyit etmektedir. Aile üyeleri de Usame'nin genç bir adam olarak Filistin meselesinden dertli olduğunu ve ilk dönem politik açıklamalarında da bu konuyu öncelikli olarak ele aldığını teyit etmekteler. Economist Dergisi'nden Max Rodenback'in Bin Ladin'in yazdıklarına dayanılarak hazırlanmış iki kitabın eleştirisinde belirttiği gibi; "Filistinlilerin maruz kaldığı adaletsizliklerin intikamının alınması fikri, muhtemelen Bin Ladin'in konuşmalarında en sık vurgulanan husustur."


11 Eylül Komisyonu da 11 Eylül saldırılarının "temel planlayıcısı" olarak tanımladığı Khalid Sheikh Muhammed'in (KSM) esasen Filistin meselesinden motive olduğu tespitini yapmaktadır. Komisyonun ifadesiyle; "Kendi söylediğine göre KSM'nin Amerika'ya yönelik nefreti kendisinin öğrenci olarak Amerika'da yaşadıklarından değil, fakat daha ziyade İsrail'i kayıran Amerikan dış politikasına şiddetle karşı olmasından kaynaklanıyor." Komisyon, Bin Ladin'in 11 Eylül saldırılarının planlanması sürecine, saldırıların Amerika'nın İsrail'e olan desteğiyle daha yakından ilişkilendirilmesini sağlamak amacıyla birçok kez müdahalede bulunduğunu da belirtiyor.


Şüphesiz, Bin Ladin ve KSM gibi teröristlerin Amerika'nın Suudi Arabistan'a ve Mısır'daki Mübarek rejimine olan desteği gibi daha başka şikayetleri de vardır, fakat bu konular da İsrail ile olan "özel ilişkiyle" bağlantısız değildir. Trita Parsi ve Ken Pollack'ın her ikisinin de gösterdiği üzere, Clinton yönetiminin stratejisi olan "ikili çevreleme" stratejisi (WINEP kurucularından Martin Indyk'in ortaya attığı fikirdir) kısmen İsrail'i rahatlatmak için kabul edilmiştir. İkili çevreleme stratejisi, Amerika'nın 1990'lar boyunca Suudi Arabistan'da yüksek sayıda askeri birlik bulundurmasına yol açmış ve Amerika'nın oradaki varlığı Bin Ladin'in Amerika'ya saldırmaya karar vermesine yol açan en temel sebeplerden biri olmuştur.


Bu nedenle, bu özel ilişki terör problemimizi –ve teröre karşı yürütülen mücadeleyle bağlantılı tüm maliyetleri- iki farklı şekilde önemli ölçüde etkiliyor. Ayrıca, önceki başkan Bill Clinton'un yakın çevresine "İsrail-Filistin meselesini çözmenin, sadece bölgedeki değil, tüm dünyadaki şiddetin yarısını sonlandırabileceğini ve bunun yapılabilecek olan diğer şeylerden çok daha fazla etkisi olacağını" söylemesinin bir sebebi de budur.


Üçüncü olarak, B/S İsrail'in yardımının faydalı olduğu birtakım sorunların aynı zamanda İsrail'in yarattığı veya şiddetlendirdiği sorunlar olduğu hususunu da göz ardı ediyor. İsrail, Suriye reaktörünün bombalanması ve İran'ın zenginleştirme faaliyetlerini etkileyen STUXNET virüsünün geliştirilmesi gibi birtakım silahlanmayla mücadele faaliyetlerinde katkısı olmuştur, fakat İsrail'in kendi nükleer santrali (Amerika'nın baskısına karşı gelerek geliştirdiği) Suriye ve İran gibi ülkelerinöncelikle kitle imha silahlarıyla ilgilenmelerine sebep olan faktörlerden biridir. Ayrıca Amerika, İsrail'in Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması'na (NPT) katılması veya kendi nükleer tesislerini kapatması hususunda İsrail'e baskı yapmak yerine, Kuzey Kore veya İran gibi devletlere yaptırım uygulamak ve bu devletleri izole etmek için elinden gelen herşeyi yaparken İsrail ile ilgili hususların Uluslararası Atom Enejisi Kurumu'na gelmesine yönelik çabaları istikrarlı bir şekilde engelledi. Maalesef, bu apaçık çifte standart diplomatik çabalarla çözüm bulunmasını da önemli ölçüde zorlaştırdı.


Dördüncü olarak, B&S Amerika İsrail ile normal bir ilişki içinde olsaydı, Amerika'nın katlandığı külfetler oldukça az olabilecekken,bu özel ilişkinin yol açtığı diğer külfetler konusunda sessiz kalmaktadır. Başarısız olan Oslo sonrası "barış süreci" için harcanan o kadar büyük emek göz önünde bulundurulmaksızın, sadece Amerikan başkanlarının ve danışmanlarının on yıllardan beri bu konu için harcadıkları mesai ve çabalarını düşünmek bile bunu anlamak için yeterli. Amerika'nın Birleşmiş Milletler nezdindeki temsilcisi Susan Rice'ın bu yılın başlarında itiraf ettiği üzere, Birleşmiş Milletler'de İsrail ile ilgili konularla uğraşmak "işimin önemli bir parçasını oluşturuyordu. Zamanımın büyük bölümünü almıyordu…fakat asla az mesai harcadığım bir husus olmadı. Her zaman gündemdeydi..Çok fazlaydı." Bu durum açıkça gösteriyor ki, Susan Rice tepkileri karşılamak için İsrail adına bu kadar çok çaba sarfetmeseydi, Amerikan dış politikası gündeminde olan diğer konularda daha iyi bir noktaya gelinebilirdi.


Ayrıca, normal bir ilişki, Amerika'nın aslında resmi politikasıyla uyumlu da olan ve İsrail'in yaptığı işgali eleştiren Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarını veto etmesini gerektirmezdi. Normal bir ilişki, Amerika'nın politik gücünün Filistinlilerin UNESCO'ya katılmasına izin veren karar çıkarılması gibi girişimlere muhalefet etmeleri için diğer devletlere baskı yapmak amacıyla tüketilmesini de gerektirmezdi. Bir şeye kızıp hıncını tamamen ilgisiz bambaşka bir şeyden çıkarmak durumunda olduğu gibi, bu karar lobi faaliyetleri sonucunda Kongrenin Filistinlileri tanıyan BM birimlerinin fonunun kesilmesini öngören kanun çalışması başlatmasına yol açtı. İşte Amerikan Senatörü Lindsay Graham'ın konuyla ilgili söylemek durumunda kaldıkları:



"Bu Amerika-Birleşmiş Milletler ilişkisi için bir felaket olabilir. Bu bir kırılma noktası olabilir….Bunu yapan herhangi BM kuruluşunun fonlarının kesilmesi hususunda iki tarafı da destekleyen tutumlar söz konusu…..Nihayetinde yol açacağınız şey, Birleşmiş Milletler'deki üyeliğimizle ilgili kongrenin desteğini kaybetmek olacaktır. Risk altındaolan budur. Bu büyük bir kayıp olacaktır. Bunun kısa ve uzun dönem menfaatimize uymadığını düşünüyorum, fakat olacak olan budur, gidilen yön bunu göstermektedir."



Graham kısaca bu özel ilişkinin Amerika'nın menfaatine olmayan durumlara yol açtığını söylemektedir. Fakat B&S'nin kaleme aldığı raporu okuyarak bunu öğrenemezsiniz.


Beşinci olarak, B&S'nin Amerika'nın İsrail'e olan kayıtsız şartsız desteğinin Amerika'nın Arap ülkeleriyle olan yakın bağlarını engellemediği şeklindeki iddiası yanıltıcı ve aynı zamanda gittikçe de demode olan bir iddiadır. Arap halklarının görüşünü yansıtan çok sayıda anket, Amerikan politikasının Arap dünyasında hiç kabul görmediğini ve Başkan Obama'nın Kahire konuşmasında "iki toplum için iki devlet" şeklindeki taahhüdünden geri adım atmasının Amerika'nın bölgedeki imajını 2008 George W. Bush döneminden bile aşağıya çektiğini teyit emektedir. Bu durum bazı Arap devletlerinin Washington ile çalışmasını engellememektedir, fakat Amerika ile açıkça işbirliği yapmak bu işbirliğini yapanlar açısından siyaseten maliyetli hale getirmektedir.


Peki bu neden önemlidir? Geçmişte Amerika Arapların ne düşündüğüne aldırış etmeyebiliyordu çünkü Amerika vatandaşlarının görüşünü yansıtmayan otoriter Arap rejimleriyle temel stratejik ilişkisi içindeydi. 2011 yılındaki Arap uyanışı bu tarz Amerikan politikasını savunulamaz hale getirdi. Bu devrimlerin sonucunun ne olacağı tam olarak bilinmemekte, fakat birçok Arap devleti büyük ihtimalle halkın duyarlılığını şimdiye kadar olduğundan daha fazla dikkate alacak. Bu durum, yeni Arap demokrasilerinin ortaya çıktığı bu dönem için kesinlikle doğru, fakat iktidarını sürdüren otokratların bile ortaya çıkabilecek ayaklanmalar konusunda daha endişeli olması ve vatandaşlarının görüşlerine daha duyarlı şekilde ülkelerini yönetmesi beklenmektedir. Eğer Amerika Arap devletlerinin politikalarının kendi temel menfaatleriyle uyumlu olmasını istiyorsa, politikalarını sadece iktidarı elinde bulunduran bir avuç dolusu kişiye göre değil, Arap toplumuyla da daha uyumlu bir hale getirmesi gerekmektedir.


Her ne kadar Arap dünyasında yaşanmış gösteriler anti-İsrail veya anti-Amerikan karşıtı düşüncelerle değil de esasen yerel sebeplerden kaynaklanmakta ise de, Amerika'nın İsrail'e olan desteği ve İsrail'in Filistinlilere muamelesi konusunda müsamahalı olması hala İsrail'e yönelik Arap kininin güçlü bir kaynağı olmaya devam etmektedir. Şu hususu da unutmamamız gerekir ki, Mısır'daki Hüsnü Mübarek gibi liderler Washington'un uşağı ve İsrail'in Gazze ablukasındaki suç ortağı olarak görüldüklerinden kısmen nefret edilmekteydi. İşbaşında AKP hükümetinin olduğu Türkiye'nin tavrı da göstermektedir ki, halkın görüşlerine karşı daha hassas hale gelen hükümetler muhtemelen geleneksel Amerikan politikalarına ters düşen politikaları daha fazla destekleyeceklerdir. Bu devletlerin özellikle Batı Şeria ve Gazze'deki statükonun kabullenilmesi hususunda daha gönülsüz ve Washington'un önceliklerine daha az saygılı olmasını bekleyebiliriz. Bu da özel ilişkinin maliyetinin azalmayacağı, aksine artacağı anlamına gelmekte olup, B&S artan biçimde izole olmuş İsrail ile daha yakın işbirliği yapılmasını Amerikan nüfuzunun giderek aşınmasına karşı bir çözüm olarak görmektedir.


Son olarak, B&S tüm bu olayların nereye gittiğini ve bu özel ilişkinin İsrail'in kendisi için iyi olup olmadığını hiç sorgulamamaktadır. 1993'teki Oslo Anlaşmasıyla açılmış fırsat penceresi kapanmıştır ve çok açıktır ki Amerika bir tarafla "özel ilişki" içindeyken barış sürecinin etkili bir organizatörü olamaz. Bu nedenle, iki devletli bir çözüm olmayacak ve bu gerçek anlaşılır hale geldiğinde Amerika'nın mevcut alternatiflerden hangisini destekleyeceğine düşünüp karar vermesi gerekecek. Amerika, İsrail Devleti Arap azınlığına ikinci sınıf insan muamelesi yapmaya devam etse ve Filistinlilerin Batı Şeria'daki tüm politik haklarını reddetse bile, giderek katılaşan İsrail'e daha sıkı bir şekilde ve kayıtsız şartsız kendisini endekslemeli mi? Bunun yerine Washington İsrail'e kontrol ettiği topraklarda "bir kişi, bir oy" prensibini kabul etmesi için ve dolayısıyla "Yahudi Devleti"nin sonunu hızlandırmak için baskı mı yapmalı? Yoksa Amerika, yerleşim yerlerinin genişlemesi, zorla çıkarmaların istikrarlı şekilde sürmesi, evlerin yıkılması ve bu politikanın gerektirdiği diğer zorlamaları görmezden gelmeye devam mı etmeli?


Kayıtsız şartsız Amerikan desteğinin yol açabileceği felaketin Amerika'nın menfaati şöyle dursun, İsrail'in menfaatine olup olmadığını kestirme bile zordur. İsrail'e normal bir ülke gibi davranmak ve İsrail ile normal bir ilişki içinde olmak daha doğru bir yaklaşımdır. Bir başka ifadeyle, Amerika'nın İsrail'e olan desteğini İsrail'in davranışlarına bağlı hale getirin ve bizim menfaatlerimizle gerçekten örtüşen alanlarla sınırlayın. Bir başka ifadeyle, İsrail ile dünyadaki diğer demokrasilerle nasıl anlaşıyorsanız o şekilde anlaşın. Maalesef, mevcut bakış açısı giderek Amerika ve İsrail'i aynı şekilde kötü etkiliyor olsa bile, WINEP gibi kuruluşlar bu özel ilişkiyi hayatta tutmak ve Amerikan liderlerinin daha akıllı bir yol izlemelerini engellemek için oluşturuldu.


Çeviri Yusuf Uslu tarafından yapılmıştır.








[1] Çevirmen notu: Bantustan; ırkçılık politikasının bir parçası olarak Güney Afrika ve Güney Batı Afrika'da bulunan zenci Afrikalıların yaşadığı toplam yirmi kabile bölgesinin her biridir.Bantustanlar'ın bazıları bağımsızlığını ilan etmiştir, diğerleri ise kısmen özerktir. Ancak, tüm Bantustantlar ekonomik altyapıları olmadığı için Güney Afrika Devleti tarafından kontrol edilen kukla devletler olmaktan öteye geçememektedir.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 15-11-2019

Türkiye-ABD arasına S-400 girdi

Çok kritik, hayati, önemli denilen Trump-Erdoğan zirvesini dağ fare doğurdu diye tanımlamak bile mümkün. Fare bile doğurmadı.