Türk-Amerikan İlişkilerinde Irak Krizi

Türk-Amerikan ilişkileri tarihinin en yoğun kriz sürecinden geçmektedir. Kriz Süleymaniye’de 11 Türk subayının kaçırılması ile değil, 1 Mart’ta TBMM’nin ikinci tezkereyi kabul etmemesi ile başlamıştır ve derinleşerek devam etmektedir.

Muhtemelen önümüzdeki günlerde Kongre'de kabul edilecek olan sözde Ermeni Soykırımı tasarısı ile daha da yoğunlaşma zeminine girme ihtimaline sahiptir. Olayları ve Türkiye'ye yönelik Amerikan politikalarını bütünlüğü içinde değerlendirmek Süleymaniye saldırısını ve sonrasını değerlendirmek açısından da önemlidir.

TBMM'nin 1Mart 2003'de tezkereyi reddetmesinden sonra AKP hükümeti ABD'yi 10 Mart'a kadar ikinci tezkerenin tekrar TBMM'ne getirileceği şeklinde bir yaklaşımla oyalamış bu tarihte yapılan Bush-Erdoğan görüşmesinde ikinci tezkerenin bir daha TBMM'ne gelemeyeceği ortaya çıkmıştır. Washington'da Ankara operasyonun gecikmesi ve mutabakat görüşmelerinde "her istediğinizi aldıktan sonra neden reddettiniz?" yaklaşımından doğan büyük bir tepki belirmiştir. Savaş sırasında daha çok Irak ile meşgul olan Washington, oldukça soğukkanlı görünerek, Türkiye ile ilişkilerini olumlu bir eksen üzerinde sürdürmüştür. ABD, Irak operasyonunu Türk topraklarını kullanmadan gerçekleştirmiş ve kısa süre içinde başarmıştır.

ABD savaşın hemen sonrasında, Washington'da Türkiye'ye karşı savaştan sonra bilinçli bir baskı, cezalandırma ve intikam politikası izlemeye başlamıştır. Başkan Bush, savaşın sona ermesinden sonra Türkiye'nin Kuzey cephesini engellemesinin ABD'nin "şok et ve korkut" stratejisini engellediğini ileri sürmüştür.[1] Bu politika örtülü bir cezalandırma politikası olarak adlandırılabilir. Çünkü Washington'da kimse Ankara'nın cezalandırıldığını söylememekte hatta aksi ileri sürülmektedir. Türkiye'yi "cezalandırmak" amacı ile Ankara'nın ileri sürmüş olduğu bütün kırmız hatlar KDP ve KYB' ye ihlal ettirilmiş ya da ihlal edilmesine ses çıkarılmamıştır.

Oysa Washington'da Ankara'ya karşı büyük bir "hayal kırıklığı" ve "kızgınlık" yaşandığı söylenirken, Bush Yönetiminin belirli bir Ankara politikasının olmadığını söylemek gerçekçi değildir. Irak savaşı öncesinde Ankara ile Washington arasında yapılan görüşmelerde Ankara'nın yaptığı pazarlığın ABD açısından sert bir pazarlık olmasını Washington kabullenememiş görünmektedir. Üstelik "bizi dizlerimizin üzerinde çökerttiniz" dedirten bir pazarlıktan sonra, tezkerenin kabul edilmemiş olması Washington'u daha da kızdırmışa benzemektedir. Washington'da Türkiye taraftarı olarak tanınan Wolfowitz ve Richard Perle'ün kişisel prestijleri de ağır darbe almış durumdadır. Bu da bu kişileri özellikle ikinci tezkerenin geçmemesinden sorumlu tuttukları TSK' ya karşı büyük bir kin beslemeye itmektedir.

Çünkü özellikle Wolfowitz, Amerikan Dış İşleri Bakanlığı ve Türk Dış İşleri Bakanlığını aşarak yapmış olduğu gayri resmi görüşmelerle, Ankara'nın kararını belirlemiş olduğunu düşünür ve durumu Bush Yönetimine böyle yansıtırken, tezkerenin reddedilmesi, kişisel konumunu zayıflatmış durumdadır. Üstelik Pentagon ile Amerikan Dış İşleri Bakanlığı arasındaki rekabetin bir parçası olarak Wolfowitz'in Türkiye'de yanlış kişi ve gruplarla yanlış temaslar yapmasının neticesinde yanlış beklentiler içine girdiğinin ileri sürülmesi, Wolfowitz'in Türkiye'ye kızgınlığının önemli bir nedeni olsa gerektir.

Washington'daki kızgınlık ve hayal kırıklığı şimdi Ankara'nın Washington'la gelecekte bu tür yoğun pazarlıklar yapmasını engelleyecek bir şekilde psikolojik operasyonun sürdürülmesine neden olmaktadır. Psikolojik operasyon çerçevesinde Ankara'nın ne kadar yanlış yaptığı, Türkiye'nin Irak'ta ne kadar zayıf ve zor duruma düştüğü, Washington ile çatışmanın Türkiye'ye ne kadar zarar vereceği başta TSK olmak üzere Türk karar alıcıların beyinlerine kazınmak istenmektedir.

Bu süreçte, özellikle, ABD taleplerine yeterince destek vermediği düşünülen Türk Silahlı Kuvvetleri hedeflenmektedir. Türkiye'ye karşı yürütülen psikolojik operasyonun merkezinde Pentagon bulunmaktadır.[2]

Bütün bu süreç devam ederken, Washington'da Pentagon dışındaki bütün yetkililer, böyle bir sürecinde varlığını reddetmekte, böyle bir politikanın var olmadığı, geçmişin unutulamaması gerektiğini ama artık ileri bakmanın zamanı geldiğini (move beyond the past) söylerken, sürekli geriye bakarak ileri bakmaktan bahsetmektedirler. Pentagon ise böyle bir politikanın varlığını ne doğrulamakta ne de yanlışlamaktadır.

Ankara'nın 1 Mart sonrasında bozulan Türk-Amerikan ilişkilerini düzeltme çabaları Washington'a Türkiye'ye yönelik etkili bir baskı politikası geliştirme fırsatı vermiştir. Türkiye'nin bütün bir Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında Türk-Amerikan ilişkilerini Türkiye'nin "jeopolitiğinin satılmasına" dayandırması, diğer bir ifade ile "benim önemli bir jeopolitik konumum var" merkezli dış politika yapması, ABD'nin bu noktaya vurgu yaparak Türkiye'ye "artık benim için jeopolitik önemin bitti" mesajını vermesini cevabına neden olmuştur. Washington, Türkiye'ye Avrasya'da işbirliği alanı daraldı, Balkanlarda işbirliği yapılacak konu yok, Irak ve Orta Doğu'da sizinle işbirliği yapmamız söz konusu değil. Geriye sadece terörizme karşı savaş ve kitle imha silahlarının yayılmasının engellenmesi konusunda işbirliği kalıyor, yaklaşımını sergilemiştir.

Bu yaklaşım, Ankara'da büyük bir paniğe neden olmuş ve "ABD ile işbirliği yapmak için neler yapmamız lazım?" sorusunu gündeme getirmiştir. Bunun üzerine ABD Türkiye'ye ilişkileri tekrar düzeltmek ve stratejik ortaklığı tekrar tesis etmek istiyor ise neler yapması gerektiğini sıralamıştır.ABD'nin Türkiye'ye yönelik anılan baskı politikasının üç ayağı var. Bunlar sırası ile a) Ankara'yı çözmek için yapılan psikolojik operasyon, b) Irak merkezli ekonomik ambargo ve c) Irak'ta Türkmenlerin bilinçli olarak dışlanması ve Kürtlerin ön plana çıkarılması politikalarından oluşuyor. Aşağıda psikoloji operasyon süreçleri teker teker ayrıntılı olarak ele alacağız.

a) Psikolojik Operasyon

ABD'nin Türkiye'ye yönelik psikolojik operasyonun dört aracı ve iki amacı var. Psikolojik operasyonun üç aracı şu şekilde sıralanabilir. a) Ermenistan ile İlişkilerin düzeltilmesi, b) Kıbrıs Sorununun Çözümü İçin Annan Planının kabul edilmesi, c) İncirlik askeri üssünün geleceğinin Türkiye tarafından belirlenmesi, e) Türk Silahlı Kuvvetleri'nin hususları Türkiye'nin önüne konulmaktadır.

Operasyonun bir amacını Türkiye'nin cezalandırılması diğer amacını ise bir daha ABD'nin isteklerine direnmemesinin sağlanması oluşturuyor.Ancak, Türkiye'nin önüne konulurken, eğer Washington ile bozulan ilişkilerinizi düzeltmek istiyorsanız yapmanız gereken şeyler olarak tanımlanıyor, Ermenistan, Kıbrıs ve İncirlik meseleleri. Oysa bu konuların hiç birisinin Türk-Amerikan ilişkilerinde önemli bir kriz noktası olduğunu söylemek mümkün değil.

aa)Ermenistan ile İlişkilerin düzeltilmesi

Washington'da Dışişleri Bakanlığından Senato'ya Senato'dan thin-tanklere uzanan bir çizgide dile getirilen hususların birisi Ankara'nın Ermenistan ile ilişkilerini düzeltmesi üzerine kurulmuştur. ABD, görünürde Kafkasya'da yeni bir atılıma geçtiği bu dönemde Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkileri gerginliğinin bu ülkeyi Moskova'ya yaklaştırdığından hareket ile Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin düzelmesi durumunda Erivan'ın Moskova'dan uzaklaşacağı ileri sürülüyor. Washington'da Bakü'nün Ankara'nın Ermenistan politikasını rehin aldığı ileri sürülmekle birlikte, Türk tarafının gündeme getirdiği, Ermenistan'ın Türkiye-Ermenistan sınırını tanımaması, Azerbaycan'ın % 20'sini işgal altında tutması, Gürcistan'a yönelik saldırgan politikaları ve Ermeni yönetiminin saldırgan politikalarının en çok Ermeni halkına zarar verdiği hususlarına itiraz etmiyorlar. Washington'da Ermenistan ile ilgili tutarsız bir yaklaşımda Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ'ı Ermenistan'a vererek diğer topraklarını geri almayı kabul etmesinin en iyi çözüm olacağı ifade edilmektedir. Burada kullanılan"oldu bir kere, bunu değiştirmek mümkün değil. Üstelik burada yaşayanlar Ermeni" yaklaşımını savunanların, hemen bunun arkasından Kıbrıs'ta Türkiye'den çözüm istemeleri büyük bir tutarsızlık içeriyor.

Dış İşleri Bakanlığı'nda Ermenistan-Türkiye sınırının açılmasından bahsedilirken bu talep, Senato'da Türkiye'nin Ermeni Soykırımını tanıyarak yola çıkması gerektiğine kadar uzanıyor. Türkiye ile ABD arasında önümüzdeki dönemde Ermenistan ve Ermeni meselesini önemli kılacak olan husus Temmuz 2003 içinde Ermenilerin başarılı bir manevra yaparak, Ermeni Soykırım yasa tasarısını gündeme getirmek yerine içinde sözde Ermeni soykırımınında anıldığı "Cenevre Soykırım Konvansiyonu'nun kabul edilmesinin 50. Yılının Kutlanması" yasa tasarısını Kongre'ye getirmiştir. Bu tasarının geçmesi durumunda ABD Ermeni soykırımını dolaylı bir şekilde kabul etmiş olacaktır.[3] Ancak, Washington'un yakın bir gelecekte Ankara'nın Erivan politikasının değişmesini beklemediği fakat Ankara üzerinde baskı için bu konuyu kullandığı gözlemlenmektedir.

ab)Kıbrıs Sorununun Çözümü İçin Annan Planının Kabul Edilmesi

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde yaşamsal bir nitelik taşımamakla birlikte Washington, Ankara ile ilişkilerini düzeltmek için ikinci olarak gündeme Kıbrıs meselesinin Annan planı doğrultusunda çözülmesi talebini taşınmaktadır. Annan Planı'nın kabul edilmemesinin Washington'da büyük hayal kırıklığına neden olduğu ifade edilmektedir. Planın üçüncü şeklinin küçük değişikliklerle Türkiye tarafından kabul edilebilecek hale geleceğini düşünen Amerikalı yetkililer şimdi esas tehlikenin Güney Kıbrıs'ın Annan Planı'ndan çekilmesini engellemek olduğunu ifade etmektedirler.

ac)İncirlik askeri üssünün geleceğinin Türkiye tarafından belirlenmesi

Amerikan tarafının Türkiye ile yapılan görüşmelerde gündeme getirdiği hususlardan birisi de İncirlik askeri üssünün geleceği. Soğuk Savaş döneminde ABD'nin Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkaslara yönelik uçuşlarında önemli bir nokta olan İncirlik Soğuk Savaş sonrasında ancak Huzur Operasyonu ve Kuzey Keşif Gücü operasyonları sayesinde önemini korumuştur. Anılan iki operasyon ile Kuzey Irak üzerinde 120.000 sorti yapan Amerikan uçakları Saddam Hüseyin'in Irak'ın Kuzeyine dönmesini on sene boyunca engellemiştir.

Irak savaşı sonrasında Washington'da ortaya çıkan "İncirlik'i boşaltacağız ve üsleri Balkanlara ve Kafkasya'ya taşıyacağız" söylemi Ankara'yı baskı altına almak için geliştirilmiş bir söylemdir. Çünkü Washington'da herkes ABD'nin Irak'ta kuracağı üslerle İncirlik'i Amerikan stratejisi için gereksiz hale getiremeyeceğini bilmektedir. İncirlik stratejik bir üs olarak her an önem kazanacak/kazanabilecek, büyük bir askeri yatırımın yapıldığı askeri bir üs konumundadır. Ancak, Washington şimdi Ankara'nın kendisinden İncirlik'te kalmasını istemesini beklemektedir. Böylece, ABD'nin kırılan gururu okşanmış olacaktır.

Ancak, Washington'un Türkiye'ye yönelik politikalarında kullandığı diğer faktörler ise ekonomik baskı ve Türkmen faktörü ile iç içe geçmiş Kürtlere sağlanılan ayrıcalıkları olarak özetlenebilir.

b) Irak'ın Ekonomik Yeniden Yapılanması ve Türkiye

Meselenin ekonomik ambargo boyutuna bakınca ambargo kısa süreli ve Irak ile sınırlı gibi görünmektedir. Washington, Türkiye ekonomisinde her hangi bir çökmeye izin vermek istemediğini 25 Mart 2003'de Bush'un Türkiye'ye yardım amacı ile 1 milyar Dolarlık bir hibeyi (8 milyar Dolar kredi olarak da kullanılabilecek) imzalamıştır.[4] Üstelik bu ambargonun da etkisiz olduğu söylenebilir. Amerikan Kongresi'nin Bush Yönetimine Irak için ayırdığı 39 milyar Dolar'ın ancak 2,5 milyar Doları Irak'ın yeniden yapılanmasına aktarılacak. ABD bu parayı USAID aracılığı kullanacaktır. Ayrıca 2,5 milyar Dolar'ın ancak 1 milyar Dolar'ı yabancılara verilecektir. UNESCO gibi örgütlere de pay veriliyor.USAID bu parasının büyük bir bölümünü kullanmaya başlamıştır. Örneğin Petrol projeleri UBL'e verildi Havaalanları Skylink'e verildi. ABD firması Brektel'e 680 milyon Dolar'lık projeyi ihalesiz verdi. Becktel, aldığı ihalenin % 90'ını alt gruplara verecek. ABD yönetimi, Becktel'in bu işi parçalamasını ve 500 bin–1 milyon Dolar çerçevesinde küçük ihaleler vermesini istiyor. Özetle, ABD herkesi biraz mutlu etmek istiyor. Bu rakamlar büyük Türk firmalarını Irak pazarına çekmez.

Türkiye'nin peşinde olduğu para ise Irak'ın yeniden yapılanması için harcanacak olan para. Ancak bunun için ne kadar para harcanacağı bilinmiyor. Çünkü ABD henüz yeniden yapılanmanın sınırın belirlemiş değil. Yeniden yapılanma son on yılda gerçekleşen yıkımımı kapsayacak yoksa sadece son savaşta gerçekleşen yıkımımı bilinmiyor. Ancak, her halükarda çok büyük bir yeniden yapılanma olacak ve bu yapılanma yıllara yayılacak. Bu yapılanma için Irak'ın petrol gelirleri kullanılacak. Bugün Irak'ın petrol gelirleri çok düşük. Irak'ın OPEC'in Irak'a verdiği izin günde ancak 2,8 milyon/varil petrol çıkarmasını öngörüyor. Irak, bu kotaya İran-Irak savaşı sırasında itiraz ederek,nüfus/rezerv/üretim kapasitesi ile belirlenen kotasının artırılmasını talep etmiştir.(3.2.1979 sonunda Irak'ın zirve üretimi 3,5 milyon varil/gündü)

Bugün ise mevcut kapasite ancak 600 bin varil/gün çıkarıyor. Sene sonu hedefi 1,8 milyon varil/gün olarak açıklanmış durumda. Bu gerçekleştiğinde Irak'ın yıllık geliri 13 milyar Dolara ulaşacak. Bazı kaynaklar, Irak'ın günlük petrol üretiminin 6 milyon varile kadar çıkacağını söylüyorlar. Ancak, bunun için 7–10 seneye ihtiyaç var. Ayrıca 55 milyar Dolar yatırım gerekiyor böyle bir üretime ulaşmak için. Bu durumda Irak'ın yıllık geliri de 45 milyar Dolara kadar yükselecek.

Türkiye'nin ilk aşamada gelecek yıldan itibaren ortaya çıkacak olan 13 milyar Dolar (-)yeniden yapılanma sürecinden pay almak istiyor. 13 milyar Dolar (-) deniliyor, çünkü Irak bütün petrol gelirini yeniden yapılanmaya aktarabilecek durumda değil. Türkiye özellikle İnşaat sektörünü, ticaret ve nakliye sektörlerinde ön plana çıkacağını düşünüyor.

Öte yandan Türkiye'nin sahip olduğu coğrafi pozisyon, Washington tarafından dışlandığında bile Irak piyasasında iş yapmasını sağlıyor. Örneğin, Dünya Gıda Programı Irak'a yardım yapıyor. Mersin, Akabe, Hayt limanları yardımın ulaştırılmasında kullanılan ana limanlar olma niteliğini taşıyorlar. Yardımın %85'i Türkiye üzerinden Irak'a gidiyor. Türk kamyonları 4 Nisan-Haziran 2003 başı arasında navlun gelirlerinden 28 milyon ABD Doları kazanmış durumda. Öte yandan, Dünya Gıda Programının satın alarak Türkiye'ye getirdiği buğday Türkiye'de un haline getiriliyor ve Irak'a aktarılıyor. Türkiye 7 milyon ABD Doları kazanmış durumda son aylarda bu işlemelerden.

Özetle, Türkiye'nin sahip olduğu coğrafi konum ve ekonomik kapasiteler, Türkiye'yi Irak'ın en önemli potansiyel ticari ortaklarından birisi haline getiriyor. Bundan dolayı, Ankara'da Irak'ın yeniden yapılanmasının dışında kalacağız şeklinde bir panik asla olmamış durumda. Türk iş adamları da büyük bir yaratıcılık ile Ürdün ve Lübnan üzerinden Arap ortaklar bularak Irak pazarına Saddam heykellerinin devrilmesinden hemen sonra girmiş durumdalar.

1991 yılını izleyen süreçte Kuzey Irak'ta politik bir boşluğun ortaya çıkması ve PKK'nın K.Irak'ı etkin bir cephe-gerisi olarak kullanmaya başlaması üzerine Türkiye bölgede sürekli gelişen ve derinleşen bir sivil-askeri istihbarat ağı oluşturmuştur. Irak-Türkiye sınırında bir tampon bölge resmen oluşturulmasa dahi sayıları 5000'e varan komando ve özel kuvvet güçleri ve zırhlı birliklerle kuzey Irak'a yerleşmiştir. Bu birlikler K. Irak'ta yol kontrolü dahil günlük hayatın bir parçası olacak ve otorite oluşturacak şekilde örgütlenmişlerdir. Bu yapının oluşturduğu askeri-siyasi güç bir yandan PKK'yi Türk sınırlarının ötesinde durdurmayı hedeflerken öte yandan da K. Irak'ın siyasal yaşamında ağırlık oluşturmuşlardır. Irak savaşının sona ermesinden sonra Ankara bölgedeki Amerikan varlığı ile dikkatli bir şekilde çalışmalarını koordine etmesine rağmen ayrı bir varlık olarak bulunmaya devam etmiştir.

Süleymaniye'de 11 Türk Özel Kuvvetler mensubunun elleri bağlanarak bir adam kaçırma eylemi ile Bağdat'a götürülmesi ve Türk irtibat bürosunun yağmalanması "Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir aşamayı temsil edecektir" şeklinde yapılan yorumların doğruluğu her şart altında doğru olmayabilir. AKP hükümetinin bu haydutça eyleme tepkisi eğer olay hükümetin bugün ki anlayışı ile sınırlı kalırsa gerekli olduğu kadar sert ve etkili olmayabilir.

AKP Başbakanı 1 Mart sonrasında içine girmiş olduğu "bir hata yaptık ve bundan dolayı pişmanız" tavrı üzerine kurulu, alttan alıcı politikasını devam ettirir ve Washington ile ilişkileri germemek için elinden geleni yapar ise ilişkilerde beklenen kriz ortaya çıkmaz. AKP hükümetinin bu şekilde davranma ihtimali yüksektir. Çünkü Erdoğan Bush Yönetiminin AKP'yi desteklediğini düşünmektedir ve bunda da yanılmamaktadır. Bütün bunlar bir araya geldiğinde Türkiye'nin ABD'ye çok sert bir tepki göstermeyeceği ihtimali güçlü bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Ancak, ABD süreci tırmandırmaya devam eder ve Türkiye'yi Kuzey Irak'taki birliklerini çekmeye zorlar ise gelişmeler AKP hükümetini dahi sert bir tavır almaya zorlayabilir. Aksi takdirde, Türk devleti içinde bir kriz çıkması kaçınılmaz hale gelecektir.

Süleymaniye'deki adam kaçırma operasyonunun ilk saatlerinde ortaya çıkan husus, ABD'nin Türkiye'ye karşı "stratejik bir psikolojik operasyon" gerçekleştirdiğidir. Amerikalı yetkililer olayın başlamasının üzerinden 55 saat geçmişten hatta subaylarımız serbest bırakıldıktan sonra bile Türk devlet yetkililerine çok ciddi bir açıklama yapmadıkları görülmektedir. Bu arada Dış İşleri Bakanı Amerikan Dış İşleri Bakanı ile görüşmüştür. Genelkurmay Başkanı Amerikalı generallerle görüşmüştür. Bütün bu görüşmelerde bilinçli bir şekilde görmedim, duymadım, söylemedim şeklindeki "üç maymunu" oynayan Amerikan devlet yönetimi Ankara'ya adam kaçırma eylemi ile ilgili doğru dürüst hiçbir gerekçe bildirilmemiştir. Ancak, Ankara-Washington görüşmelerinde üç maymun oyununu oynayan ABD yetkilileri Washington'da Türk basınına yaptıkları açıklamalarla olayın perde arkası ve nedenleri konusunda bilgi vermişlerdir. Daha çok suçlama niyeti taşıyan bu açıklamalarda,"Türkiye'nin bir müttefik ülke gibi davranmadığı" ve ABD açısından bir "sorun" niteliği kazandığı, binlerce Amerikan askerinin günlerce Türk kara sularında bekletildiğini ve vurulan müttefik uçaklara dahi Türk üslerine iniş izni verilmediği suçlamaları yapılmıştır.

Öte yandan ABD'de yerel basında Ankara'ya mesaj vermek için kullanılmıştır. Güney Carolina'da yayınlanan "The State" adlı bir gazetede kimliği açıklanmayan bir subay, Türk timini yasadışı çalışmalar yaptığını (işgal altında hangi yasaların uygulandığının belli olmadığı bir ortamda) ve iş üzerinde yakalandıklarını ileri sürdükten sonra serbest bırakılmalarının ise ancak ortak bir komisyon kurarak olayın araştırılması şartına bağlandığını ileri sürmüştür. Pentagon ulusal ABD basınını da bu operasyonda yoğun bir şekilde kullanmıştır. Boston Globe'da yayınlanan bir yazıda Süleymaniye saldırısı "memnuniyet vericei ve başarılı bir operasyon" olarak nitelendirildikten sonra, "Ne var ki, Bağdat'a götürülenlerin 11'inin Türk askeri olduğu anlaşılınca başarı duygusu hızla yok oldu; zira Amerika ile ABD'ye kötü davranmak yönünde can sıkıcı bir alışkanlık geliştiren Türk hükümeti arasında yeni bir siyasi gerilim patlak verdi" Financial Times'da yayınlalan bir yazıda ise Ankara ağır bir şekilde suçlanarak, Türkiye'nin ABD'ye şükran duyması gerektiği ileri sürülmüştür.

Bu durumun bir tek nedeni vardır. Olay yerel boyutlu bir gelişme değil, bir koordine bir eylem olarak Pentagon'un bilgisi/emri dahilinde gerçekleştirilmiştir. Her halükarda, bu saldırı TSK ile Amerikan ordusu arasındaki ilişkilerde bir milat olacak, TSK, böyle bir saldırının intikamını alana kadar olay kapanmayacaktır.

Ortada iki müttefik ülke arasında gerçekleşen büyük ve stratejik bir saldırı vardır ve yapılması gereken devletin aklının bir araya gelerek bir kriz yönetimi oluşturmalarıdır. Kriz yönetimi mekanizmalarının oluşturulması ile devletin bütün mekanizmalarının bu konuya odaklanması, eldeki bütün imkanların ve muhtemel gelişmelerin değerlendirmesi yapılır. Irak'taki adam kaçırma eylemine cevap olarak da bu yapılmalı ve mesele subayların serbest bırakılması süreci ile sona ermiş olarak değerlendirilmemelidir. Çünkü asıl gerilim ve mücadelenin subayların serbest bırakılmasından sonra yaşanacağının öngörülmüş olması gerekirdi.

Aslında 11 Özel Kuvvet mensubuna yönelik Amerikan saldırısı ilk değildir. Bundan bir süre önce de Erbil'den Amerikalılara bilgi vererek ayrılan ve üzerilerinde kişisel silahlarından başka silah taşımayan 2 Türk subayı, 2 Türkmen ve 2 Kürt yardımcıları yolda durdurulmuş ve Kerkük'e silah götürdükleri iddiası ile gözaltına alınmışlardır. Time dergisine bu konuda bir Amerikalı komutan tarafından yalan bilgi verilmiştir. Daha sonra Türkiye'den bu konuda özür dilenmiştir. Ancak, nedense bu konuda Türk kamuoyu yeterince bilgilendirilmemiştir. Böyle bir olayın ikinci kez gerçekleşmesi,ikinci kez ancak çok daha ağır ve "onursuz" bir saldırının gerçekleştirilmiş olması ve saldırı sonrasındaki Amerikan tutumunda hareket ile durumun bir kriz yönetimini gerektirdiği görülmeliydi. Ancak, yapılmamış, belki de bu yüzden Türk subaylarının ABD'nin elinde kalma süresi uzamıştır.

Süleymaniye'de gerçekleşen saldırı uzun süre planlanmış, muhtemel sonuçları analiz edilmiş ve birçok hedefe bir saldırı ile ulaşmayı hedefleyen bir stratejik saldırıdır. Bu niteliği ile saldırıyı planlayanlar saldırı sonrası içinde bir iç içe geçmiş bir dizi önlem geliştirmişlerdir. Bu önlemler krizin devamı sürecinde gündeme getirilecektir, hatta getirilmeye başlanmıştır. ABD'nin bu stratejik saldırıyı gerçekleştirmesinin temel nedenlerini şu başlıklar altında toplayabiliriz.

a) Türkiye'nin Bölgesel Bağımsız Politika Üretmesinin Önlenmesi

a) TSK'yı K.Irak'tan Çekilmeye/Amerikan Mutlak Denetimini Kabule Zorlamak,

b) Pentagon'daki Yeni-Muhafazakar Ekibin TSK'dan İntikam Almak,

c) TSK'da Bulunduğuna İnanılan Anti-Amerikancı Ekibe Gözdağı Vermek,

d) Türkmenlere Türkiye'nin Kendilerini Koruyamayacağını Anlatmak,

e) Türkmen Cephesi'ni Irak Siyasetinden Tasfiye Etmek,

f) Müttefik Olunan Kürt Gruplara Yanınızdayız Mesajı Vermek,

g) PKK'ya TSK'nın Bölgede ABD'siz Etkin Olamayacağı Mesajını Vermek,

Bu dört hedefe ulaşmak için Pentagon'daki grubun Beyaz Saray'ın örtülü veya açık onayı ile harekete geçerek, NATO içinde moral sarsıntı yaratacak bir bu saldırıyı gerçekleştirmiştir.

a) Türkiye'nin Bağımsız Bölgesel Politika Üretmesinin Önlenmesi

Bir süreden bu yana ABD'de Türkiye uzmanları arasında ortaya çıkan bir yaklaşım Türkiye'nin askeri anlamda gittikçe güçlendiği, iddialı hale geldiğini (more assertive) güçlendikçe ve iddiaları artıkça tek başına (on his own) Orta Doğu'ya yönelik politikalar geliştirmeye başladığını ve daha güçlü Türkiye'nin daha zor ve hatta daha güvenilmez bir müttefik haline geldiği ileri sürülmektedir. İlginç olan bu çalışmaların daha çok askeri kuruluşlar veya ABD ordusuna yakın kuruluşlar tarafından yayınlanmış olmasıdır. Bu doğrultuda ilk çalışma Michael Robert Hickok tarafından ABD Kara Kuvvetlerinin resmi yayın organı olan Parameters dergisinde 1999 yılında yayınlanan "Yükselen Hegemon: Türk Stratejisi İle Askeri Modernizasyon Arasındaki Uçurum" adlı makaledir.

Makalede savunulan temel görüşler burada önemine binaen ayrıntılı olarak özetlenecektir. Dr. Hickok'a göre, Soğuk Savaş boyunca NATO stratejileri çerçevesinde silahlanan, eğitilen ve NATO konseptine bağlı olan Türkiye NATO dışında "inandırıcı şekilde gücünü yansıtamadığını" gördü. Bundan dolayı Türkiye Kafkaslar ve Balkanlar'da etkisiz kaldı. Öte yandan Soğuk Savaş sonrasında "Türk karar alıcılar, Batı ve NATO ile olan ilişkilerinde bir değişiklik olmaksızın, Atatürk'ün Türkiye'nin geleceğinin sadece Batı'da olduğu yolundaki sözlerini yumuşatmaktadır(...)Resmi askeri belgeler günümüzde, Türkiye'yi bir Avrasya ülkesi olarak nitelemekte ve hem Batı hem de Doğu'yla ilişkilerini korumak ve geliştirmek zorunda olduğunu belirmektedir. 70 yıllık alışılmış politikadaki bu sapma, Türk stratejik düşüncesinde önemli bir dönüm noktası" olarak nitelendirilmektedir.

Farklı bir jeopolitik algılama geliştiren ve NATO konseptinini bu jeopolitik algılama için yetersiz olduğunu gören Türkiye Amerikalı uzmana göre savunma konseptini değiştirmiştir. 1998'e kadar, caydırıcılık ve kollektif güvenlik ilkelerine dayanırken, 1998'de ilerden savunma ve kriz yönetimine askeri katkı ilkelerinin de eklenerek köklü bir değişim gerçekleştirilmiştir. Dr. Hickok'a göre "daha aktif politika izleme girişimi, (her tür siyasi görüşten sivil ve askeri lideri yeni politikalar denemeye teşvik etmiş olmakla birlikte),büyük ölçüde orduya aittir ve eski Osmanlı toprakları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Yazar, Türkiye-İsrail ilişkilerinin de bu iddialı politikanın bir parçası olduğunu ileri sürmektedir. 1990'lı yıllar boyunca gerçekleştirilen "ihtiraslı ulusal güvenlik stratejisi ve kanıtlanmış askeri yetenekleri, tüm bölgede yeniden bir jeopolitik yapılanmayı zorlarken"[5] "Türk ordusu, sadece sınırları dışında faaliyet gösterme gücüne sahip değil, aynı zamanda bu konuda isteklidir de" denilmektedir.

Ancak, "Türkiye'nin bölgede bağımsız bir güvenlik aktörü olarak yükselmesi komşuların dikkatinden kaçmaz iken" [6]" Türkiye'nin bölgesel hakim güç olarak ortaya çıkma olasılığı, Batı için müspet ve menfi tarafları olan karmaşık bir durumdur. Washington, uzun zamandan beri Türkiye'nin uluslar arası alandaki en güvenilir müttefikidir, ancak, Amerikalı karar alıcılar, Türkiye'nin dış politikada ve güvenlik konularında giderek daha aktif olmasına hazırlıksızdır....Türkiye'nin müttefik olarak gerçek değeri artarken, Ankara daha az güvenilir bir güvenlik ortağı olmuştur" yargısı gündeme getirilmektedir.[7]

Dr. Hickok " Türk ordusu, Türk halkından büyük askeri modernizasyon programı için fedakarlık isterken, halkın seçtiği liderlere de güvenmemektedir" dedikten sonra eklemektedir : " Modern silahlara ve gelişmiş kabiliyete sahip olan Türk ordusu, ülke içinde kültürel ve anayasal gücünde önemli değişiklikler yapılmadıkça, ne kısa vade de komşularına ne de uzun vade de Türkiye halkına rahat yüzü gösterecektir."[8]

Dr. Hickok'un çalışması kadar önemli bir diğer çalışma ise Amerikan Hava Kuvvetleri'nin mali desteği ile çalışan ve ona bağlı olan, RAND Ulusal Güvenlik Araştırmaları Bölümü'nün, 2002 sonunda tanınmış iki Türkiye uzmanına yaptırmış oldukları "Turkish Foreign Policy in an Age of Uncertainty" adlı kitaptır.[9]

Bu çalışmada da Türkiye uluslar arası planda gittikçe daha iddialı ve bağımsız hale geldiği, bunun en çok Ortadoğu bölgesinden kendisini gösterdiğini ileri sürülmektedir. Yazarlar eskiden sadece Batı'ya bakan Türkiye'nin şimdi Doğu ve Güney'e de çekildiğinden bahsetmektedirler.[10]Yazarlar, Türkiye'nin, 1990'lı yıllarda Kafkasya, Orta Asya ve Balkanlar'da ABD işbirliğine girerek "anahtar bir stratejik müttefik" olduğunu; ama iki ülkenin Irak ve İran konusundaki farklı algılamalarının iki ülkenin "gerçek bir stratejik ortaklık" kurmalarını engellediğini belirtmektedirler.[11]Yazarlara göre, Türkiye, artık Ortadoğu'ya uzanmak için ne bir köprü, ne de Ortadoğu yolunu kapatan bir bariyerdir. Gittikçe güçlenen ve bağımsızlaşan önemli ve muhtemelen çok daha zor bir müttefiktir.[12]

Bu iki çalışmadan çıkan sonuç, ABD'nin ama özellikle de Amerikan Silahlı Kuvvetleri'nin içinde bir grubun, Ortadoğu politikalarında bağımsız ve kendi amaçlarını gerçekleştirmek amacı ile hareket eden bir Türkiye'den rahatsız olduğudur. Bu anlamda Süleymaniye'deki saldırı eylemi, sadece Irak Savaşı ve sonrasının dinamikleri içerisinde değil, onu çok aşan ilişkilerdeki yapısal bir sorun çerçevesinde değerlendirilmelidirler. ABD, Türkiye'nin bağımsız hareket etmesine, Washington'a hayır demesine razı değildir. Bu açıdan bakıldığında son olayda Türkiye'den intikam almak isteyen yeni-muhafazakar ekibin konjektür ile ilgili rolünün yanında, daha köklü gerekçelerin en azından böyle bir eylem için uygun politik-psikolojik alt-yapı hazırladığı göz önünde tutulmalıdır.

b)TSK'yı Kuzey Irak'tan Çekilmeye/Mutlak Amerikan Denetimini Kabule Zorlamak

Bu saldırı ve adam kaçırmanın amacı, bir boyutu ile Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kuzey Irak'ta konuşlanmış 3–4 bin civarında askerini çekmeye ve mutlak bir Amerikan kontrolünü kabul etmeye zorlamak için yapılan bir baskı operasyonudur. Bu muhtemel nedenlerden sadece bir tanesidir ve Kuzey Irak'taki Türk askeri varlığı, taciz edilerek baskı altına alınmaya çalışılmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri, eylemlerinden Amerikan askeri yetkililerini haberdar etse de aslından bağımsız bir askeri yapılanma olarak yer almaktadır. Amerikanların kendileri dışında bir güç odağı olarak Türk askeri varlığından hoşlanmadığı anlaşılmaktadır.

Bölgede Türk askeri varlığının nedeni ise Kuzey Irak ve İran sınırında yerleşik bulunan PKK'dır. PKK halen bölgede yoğun bir faaliyet içindedir. Ancak, PKK, Irak'ta kaldıkça Türkiye askeri varlığını bölgede tutmak için gayret edecektir.

Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal'in Washington ziyareti sırasında Washington'un TSK'nın Irak'tan çekilmesi talebini gündeme getirdiği, basında ileri sürülmektedir.[13] Keza, AKP üst yönetimine dayanılarak verilen haberlerde, ABD'nin Türkiye'den askeri varlığını çekmesini talep ettiğini, askerin yerine Türk tüccarlarının yollanmasını istediği kaydedilmektedir. Ankara bu isteğe "PKK ne olacak ve Kuzey Irak'ta Kürt devleti kurulmayacağına dair bir yazılı güvence verir misiniz?" cevabını vermiştir. Washington, PKK üyelerinin hapse atılacağı ve Kürt Devleti'nin kurulmayacağını konusunda ancak sözlü güvence verilebileceğini söyleyince; Ankara, Türk birliklerinin Irak'tan çekilmemesi kararını almıştır. Buna Washington'un tepkisi, Türk birliklerinin Amerikan ordusu tarafından taciz edilmesi emrinin verilmesi olmuştur. Ve Türk özel timlerine yönelik baskı politikaları başlamıştır.[14]

Süleymaniye Baskını olmasa idi; Ankara'nın bu talebi reddetmesi durumunda Washington talebini açık olarak tekrarlayacaktı. Türkiye açık bir Amerikan talebine karşı fazla direnmeyecek ve birliklerini Kuzey Irak'tan geri çekecekti. Bu geri çekilmenin Türkiye ve Washington'un Ortadoğu politikaları için ciddi sonuçları olacaktı.

Olayların gelişmesinden çıkarılması gereken sonuç, Washington'un Türk Silahlı Kuvvetleri'ni bölgedeki askeri varlığını azaltmaya ve kalan unsurlarını da Amerikan denetimi içinde çalışmaya zorlamayı hedeflediğidir. Washington'un Süleymaniye'deki olayları tahkik etmek için kurulmasını önerdiği ortak komisyonun çalışmaları içine Türkiye'nin Kuzey Irak'taki bütün askeri faaliyetlerini inceleme altına alınmasını teklif etmesi ve bunun Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından arzu edilmese de kabul edilmiş olması, operasyonun, önceden planlanmış, hangi adımların izleneceği öngörülmüş bir stratejik saldırı niteliği taşıdığını gösterir.[15]

Ancak, Süleymaniye baskını ve sonrasında kurulan ortak komisyon Türk birliklerinin Amerikan birlikleri ile ortak çalışma koşullarını belirleyerek TSK'nın Irak'taki varlığına mevcut koşullar çerçevesinde meşruiyet kazandıracaktır. Son günlerde, Türk Dışişleri kaynaklı bazı haberlerde, Türkmenlerle temas için bundan böyle Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin görevlendirilmesi ve Özel Kuvvet mensuplarının geri çekilmesi projesi olduğu belirtilmektedir. Eğer böyle bir proje var ise bunun bölge gerçekleri ile en ufak bir ilgisinin olmadığının altı çizilmelidir.

c) Pentagon'daki Yeni Muhafazakar Ekibin TSK'dan İntikamı

Süleymaniye Saldırısı'nın gerçekleştirilmesinin başka nedenleri de vardır. Bu nedenlerin başında, Pentagon'da duruma hakim olan Rumsfeld-Wolfowitz ekibinin Türk Silahlı Kuvvetleri'nden intikam alma ve Türk Silahlı Kuvvetlerini Türk halkının gözünde küçük düşürme isteği gelmektedir. Rumsfeld-Wolfowitz ve ekibi, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 1 Mart'da ikinci tezkerenin geçmemesinin gerçek nedeni olduğu şeklindeki inançlarını sürdürmektedirler. Washington'da birçok çevre, kurduğu yanlış bağlantılardan dolayı, Wolfowitz'i ikinci tezkerenin geçmemesinden sorumlu tuttuğu için, Wolfowitz'in Türk Silahlı Kuvvetleri'ne olan hıncı daha da artmıştır. Bu hınç Washington'da karışıklıklara neden olmakta; ABD Dış İşleri Bakanlığı Ankara'ya olumlu mesajlar verirken, Pentagon içine kapanmaya devam etmektedir.

Operasyonda, müttefik bir ordunun diğer orduya karşı kullanmaması gereken tutuklama tekniklerinin uygulanması ve özel kuvvet unsurlarına terörist muamelesi yapılması, TSK'nın onurunun kırılmasının özellikle hedeflendiğini göstermektedir. İki ordunun belki de en çok birlikte eğitim ve operasyon yapan birlikleri olan özel kuvvetlerinin karşı karşıya getirilmesinin ötesinde, Türk subaylarına aşağılayıcı olunması baştan sona planlanan muamele ile intikam alınmak istendiğindendir. Operasyonun özellikle bu hedefine ulaştığı görülmüştür. TSK üst yönetimi, saldırının Türk ordusunun onuruna yönelik bir saldırı olarak yorumlandığını açıklamıştır. Son olarak Rumsfeld tarafından Başbakan Erdoğan'a Başkan Bush adına yazıldığı ileri sürülen mektup, Pentagon'un konumunda ısrar ettiğini ve Bush Yönetimi'nin bu konuda bir birlik içinde olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Ancak, bu yüzeysel bir bütünlüktür.Yönetim içinde farklı görüşlerin varlığı devam etmektedir.

d) TSK'daki Anti-Amerikancı Ekibe Gözdağı Vermek

Pentagon'daki yeni-muhafazakar ekip, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde komuta kademesinde anti-Amerikancı bir grubun olduğuna inanmaktadır.[16] İkinci tezkerenin geçmesini engelleyenlerin de bu ekibin üyeleri olduğunu düşünmektedir. Şimdi, bu ekip Silahlı Kuvvetler'i küçük düşürerek, iki amaca birden ulaşmaya çalışmaktadır. Birinci hedef, Türk halkının gözünde Türk Silahlı Kuvvetlerini gözden düşürmektir. Türk halkının en güvendiği kurum olan ve gücüne güvendiği ordusunun, aslında güvenilmeyecek, o kadar güçlü bir kurum olmadığını Türk halkına anlatmak istemektedirler.

e) Türkmenlere TSK'nın Kendilerini Koruyamayacağı Mesajını Vermek

Bir diğer hedef ise Türkiye'nin Kuzey Irak'ta bir güç olmadığını Türkmenlere göstermektir. Esasen Türkmenler Irak Savaşı'ndan önce de Ankara'nın bütün ısrarlarına rağmen inatla Washington tarafından görmemezlikten gelinmişler, hatta yok sayılmışlardır. Amerikan ordusunun akademik organı olan National Defence University tarafından Irak Savaşı'ndan hemen önce yayınlanan "The Middle East in 2015-The Impact of Regional Trends on U.S. Strategic Planning" adlı çalışmada yer alan ve Irak'ın geleceğini inceleyen "Iraq: Another Saddam on the Horizon" başlıklı makalede Türkmenlerden bir kelime ile dahi bahsedilmemiş olması ilginçdir. Kaçırılan Türk subaylarının önce Kerkük'e getirilip sonra Bağdat'a götürülmelerinin nedeni Kerkük Türkmenlerine yönelik psikolojik operasyondur. Amaç, Kerkük'te olayın yoğun bir şekilde duyulmasını sağlamaktır. Bunda büyük ölçüde başarılı olunmuştur. Kerkük'te Türkmenler arasında bu olaydan sonra büyük bir moral bozukluğu başlamıştır.

f) Türkmen Cephesini Irak Siyasetinden Tasfiye Etmek

Washington, 1 Mart'tan bu yana daha önce birçok belgede Irak muhalefetinin meşru parçası ve Türkmen halkının temsilcisi olarak kabul ettiği Türkmen Cephesi'ne Türkiye'nin casusu ve beşinci kolu muamelesi yapmakta, birçok görüşmede bu kavram dile getirilmektedir. Oysa birisinin casusu ve beşinci kolu olmak, casusu olunan unsurun veya beşinci kolu olarak faaliyet gösterilen unsurun dost olarak algılanmamasını gerektirir. Türkiye'nin Türkmen Cephesi'ni desteklemesi Washington tarafından düşmanca bir eylem olarak görülmektedir. Oysa eğer Türkiye ile ABD NATO çerçevesinde müttefik iseler birbirlerinin çalıştıkları unsurları düşman olarak görmemelidirler. Üstelik Dış İşler Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal, Washington ziyareti sırasında önemli bir geri adım atarak, "Türkiye için Kürt, Türkmen, Arap yok, Irak vatandaşları var" demiştir.

Böylece Türkiye Irak politikasında büyük bir dönüşüm gerçekleştirmenin mesajını vermiştir. Arapların arkasında Arap dünyası, Kürtlerin arkasında ABD ve İngiltere, Hıristiyanların arkasında ise bütün bir Batı'nın olduğu düşünülür ise, Türkiye'nin Türkmenlerin arkasından desteğini çekmesinin ne kadar akıllıca olduğu ayrıca tartışılması gereken bir husustur.

Ancak bu da Washington'u tatmin etmemiş, ABD Türkmen Cephesi'ne karşı büyük bir dışlama süreci içinde olmaya devam etmiştir. Türkmenlere yönelik olarak "eğer Türkmen Cephesi ile çalışırsanız sizinle her hangi bir ilişkiye girmeyiz" mesajı verilmektedir. Süleymaniye'de gerçekleştirilen saldırıda Türkmen Cephesi'ne bağlı Türkmenlerin ve Türkmen tesislerinin basılması operasyonun alt hedeflerinden birisinin de Türkmen Cephesi olduğunu göstermektedir.

Süleymaniye saldırısının gerçekleşmesinden hemen sonra 7 Temmuz 2003'de Selahhaddin'de bir araya gelen ve savaştan önce Saddam'a karşı muhalefeti oluşturan "7'ler Konseyi"nin toplantısına Türkmen Cephesi'nin davet edilmemesi de göstermektedir ki, ABD Türkmen Cephesi'ne Irak'ın geleceğinde yer vermek istememektedir. Öte yandan oluşturulan 25 kişilik Yönetici Konsey'de de Türkmenlere sadece bir kişi ile temsil hakkı verilmiştir. Bu kişinin de Türkmen Cephesi ile hiçbir ilişkisi yoktur. Önümüzdeki günlerde de Türkmen Cephesi'nin silahtan arındırılacağı haberleri yayılmaktadır. Her hangi bir anlaşma sağlanamaması durumunda Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir kriz yaşanması muhtemeldir.

f) Kürt Gruplara Yanınızdayız Mesajının Verilmesi

Süleymaniye saldırısına yüze yakın KYB'li militanın katılmasının amacı, yeni Amerikan-Kürt silah arkadaşlığının sergilenmesi, 1991'den bu yana TSK'nın ezici gücü altında ezilen KDP ve KYB'ye artık yalnız değilsiniz denmesi ve bölgede dengelerin değiştiğinin gösterilmesidir. Bunun için normal şartlarda bir Türk subayına el sürmeye dahi cesaret edemeyen peşmergeye Özel Kuvvet mensupları bağlatılmıştır. Olayların gelişmesi neticesinde KYB'nin saldırıya neden olan suikast ihbarının arkasında olduğunun ortaya çıkmasına rağmen, Talabani hızla saldırıdan uzaklaşmış ve saldırıya karşı "Türk Özel Timi bizim misafirimizdir" şeklinde tavır almıştır.

Ancak, bu açıklamaların Ankara'yı yeterince ikna etmediği ortadadır ki, Talabani'nin Türkiye ziyareti iptal edilmiştir. Ayrıca Talabani'nin oğlunun bütün baskını bir saat öncesinden baskın mahalline yerleşerek filme aldığı meydana çıkınca, Talabani'nin neden Orta Doğu'nun en güvenilmez ve yalancı politikacısı olduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Türk Özel Kuvvetleri'ne karşı düzenlenen saldırıya Amerikan askerlerinin yanlarına KYB'li peşmergeleri alarak gitmiş olmaları ayrıca Türkiye'yi küçük düşürücüdür. Bunun ileride KYB'den hesabının ayrıca sorulması gerekmektedir.

g) PKK'ya TSK'nın Bölgede ABD'siz Etkin Olamayacağı Mesajını Vermek

Süleymaniye saldırısının bir amacı da PKK terör örgütüne Türkiye'nin bölgede ABD'nin bilgisi ve izni olmadan hareket edemeyeceği mesajı vermektir. Türkiye, "Eve Dönüş Yasası"nın uygulanabilmesi amacı ile son dönemde ABD ile PKK'ya karşı bir psikolojik operasyon süreci içine girdiği imajını vermiştir. Basında çıkan haberlere göre Irak'taki Amerikan subayları PKK ile değişik seviyelerde görüşmelerde bulunarak "Eve Dönüş Yasası"nı kabule ikna etmeye çalışmaktadırlar. Ancak durumun bununla sınırlı olmadığı, ABD-PKK ilişkilerinin başka boyutları olduğu da anlaşılmaktadır. MGK'ya sunulan bir bildiride ABD ile PKK arasında Türkiye'nin onayı dışında üç temasın gerçekleştiğini, Cemil Bayık, Osman Öcalan ve Ali Haydar Kaytan ile Dolakoga Kampı, Musul'daki Opravil Oteli'nde ve Halis kasabasında görüşüldüğü değerlendirmesi yapılmıştır. Diğer taraftan hükümet kaynaklarından sızdırıldığı ileri sürülen bilgilere göre PKK, ABD güçlerinden TSK'ya karşı koruma istemiştir. Bunun sonucunda PKK liderlerinden Cemil Bayık, Türk Özel Timlerinin bir operasyonundan yaralanarak kurtulduktan sonra Süleymaniye Operasyonu gerçekleştirilerek Türkiye'ye gözdağı verilmek istenmiştir.

ABD'nin yaptığı baskıdan dolayı Irak'ı terk etmek zorunda kaldıklarını ileri süren PKK'lı unsurlar İran Silahlı Kuvvetleri ile çarpışmaktadırlar. PKK'nın ilk kez İran'a saldırdığı düşünülür ise akla ilk gelen bugünlerde gerçekleşen ABD-PKK temasları göz önünde tutulduğunda acaba PKK'nın İran'a saldırılarının arkasında ABD mi var sorusudur. ABD'nin terörist bir örgüt olarak ilan ettiği Halkın Mücahitleri ile de Irak'ın işgalinden sonra İran'a karşı işbirliği geliştirdiği düşünülür ise PKK-ABD işbirliği hiçte şaşırtıcı değildir.



[1] The Weekly Standart, 29 Nisan 2003, "Bush Says Iraqi War was Extended Because Of Turkey"

[2] Ancak, Pentagon'da da esas Türkiye'ye operasyon boyutunu oluşturanların askerler değil, Wolfowitz ve etrafındaki siviller olduğu görülüyor. Askerler ise Türkiye'nin yaklaşımına üzülmüş olmak ile birlikte olabilir böyle şeyler mantığı içinde olaylara bakıyorlar.

[3] Washington'da Ermeni meselesinin Türkiye'nin sözde soykırımı kabul etmesinin dahi sorunu çözmeyeceği, Ermenilerin tazminat ve sonra toprak taleplerini gündeme getireceği uzmanlar tarafından ifade edilmektedir.

[4] Mark Parris:Starting Over:US-Turkish relations in the Post Iraq War Era, Policy Watch, No 732, 26 Mart 2003

6 a.g.e, s.70

7a.g.e., s. 68

[8] a.g.e., s.77

[9] F.Stephan Larrabee ve Ian O.Lesser: Turkish Foreign Policy in an Age of Uncertainty, RAND, 2002

[10] a.g.e., s.1

[11] a.g.e., s.6; Yazarların stratejik müttefik ile stratejik ortak kavramlarını birbirlerinin yerine mi yoksa farklı anlamlarda mı kullandığı açık değildir.Washington'da yazarlardan F.S. Larrabee ile yaptığım özel görüşmede de kavramsal düzeyde çok belirgin bir anlam farklılığının Amerikalı yazarlardan tarafından kavramlar yüklenmediğini ama yine de ortada büyük bir nitelikte olmadığını tespit etmiştim.

[12] a.g.e, s.157

[13] Vatan, 8 Temmuz 2003; Öte yandan Dışişleri Bakanı Powell 16 Mart 2003'de ABC televizyonunda yaptığı açıklamada " Türkiye ile Kuzey Irak'taki Kürt nüfusu arasında krize yol açacak herhangi bir şey görmek istemediğimizi de biliyorlar. Orada durumun istikrarsız olduğunu ve gerçekleştirilebilecek herhangi bir operasyonun parçası olarak hiçbir Türk gücünün orada bulunmasının daha iyi olacağını açıkça anlattık."

[14] Radikal, 10 Temmuz 2003

[15] Cumhuriyet, 8 Temmuz 2003

[16] Esasen ABD'de gittikçe yayıldığı anlaşılan bir görüş Türkiye'nin ABD'den giderek koptuğu ve AB'ye yaklaştığıdır. Keza Türkiye'de anti-Amerikanizmin yaygınlaştığı da düşünülmektedir. Amerikalı düşünür Fuad Ajami 7 Temmuz 2003'de Wall Street Journal'de yayınlanan makalesinde şöyle demektedir:" Türkiye'ye bakın. Türklerdeki bu Amerikan karşıtlığı şaşılacak şey. Türkler, modern tarihlerinde ciddi ve sağduyulu olmuş, Fransa'de veya Üçüncü Dünya entellektüelleri arasında Amerikan karşıtlığını pekiştiren duygular silsilesine kapılmamıştı. Mustafa Kemal Atatürk, yıllar önce Türkiye'ye Batı'yı işaret etmiş, ülkeye yenilenmeve kendi başına ayağa kalkmayı hedef alan bir rüya vermiş, Türkiye ile Arap-Müslüman hinterlandı arasına mesafe koymuştu. Ama bunlar geçti artık, Kemalizm dağıldı. Türkiye'nin laik ve modern rüyası çatırdadı. Ve Arap ülkelerinden, Brüksel ve Berlin'den Türkiye'ye Amerikan karşıtlığı rüzgarlığı esiyor." Milliyet, 10 Temmuz 2003

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 22-08-2019

Kıbrıs'ta Türk kimliğini silme operasyonu

2007 sonrasında başlayan açılım politikalarının Türkiye'yi getirdiği nokta, Ocak 2013'te başlayan sözde çözüm süreci gerçekte büyük bir yıkım süreci olan PKK terör örgütüyle müzakereler olmuştu.