3 Ekim ve Sonrasında Türkiye-AB İlişkileri

Yazan  03 Kasım 2005
3 Ekim 2005, AB ile tam üyelik görüşmelerinin “sözde” başlaması, “yeni bir zafer”, Avrupa’nın yeniden fethi, Türk halkına yeni bir viraj olarak sunuldu.

Türk halkı Avrupa Birliği ile ilişkiler sürecinde kaçıncı zaferi kazandığını dahi unuttu. 3 Ekim'de Türk halkının sevinmeye ikna edilmeye çalışıldığı şey 17 Aralık 2004'de AB'nin 25 üyesinin Türkiye'ye gerçekleştirmeye söz verdiği şey değil mi zaten? AB ülkelerinin yalan söylemek için ellerinden geleni yaptıktan sonra nihayet yine yalan söylememelerine mi bu kadar seviniyoruz? Neresinden bakarsak bakalım, tarihçilerin yüz sene sonra incelediklerinde şaşkınlığa düşecekleri, Türk milletinin moral değerlerini ve yüksek menfaatlerini tehdit eden stratejik bir kıskacın içerisine sıkı sıkıya yerleştiriliyor.

3 Ekim 2005'de yaşanan "planlanmış" gerilimden sonra15-25 sene sürecek ve sonucunda ülkemizin bütün talepleri yerine getirdikten sonra bile tam üye olup olmayacağının belli olmadığı Türkiye-AB müzakere sürecinin başlaması için ilk adım atılmıştır.Ancak yukarıda altını çizdiğimiz gibi 3 Ekim 2005'de AB ile Türkiye arasında AKP Hükümetinin ve basın organlarının sunduğu gibi müzakereler değil, sadece tarama süreci başlamıştır.

AB, Türkiye'nin etkilemediği bir süreçte AB üyeleri tarafından hazırlanan Müzakere Çerçeve Belgesi ileTürkiye-ABmüzakere sürecini başlatmak için Türkiye'nin Kıbrıs ile ilgili Ek Protokolü imzalamasını şart koşmaktadır. Diğer bir ifade ile TBMM'de yapılacak oylama sonucunda Ek Protokolün imzalanması reddedilirse, Türkiye-AB tam üyelik görüşmeleri başlamayacaktır. İşte 3 Ekim 2005'de elde edilen sonuç budur.

Sırası ile "Gümrük Birliği", "AB Uyum Paketleri" ve "17 Aralık 2004"den sonra "3 Ekim 2005" dede "Nihayet Avrupalı olduk" başlıkları atan yazılı basın ve kendi halkına karşı psikolojik savaş aracı haline gelen televizyonlar, Türk halkına yönelik olarak gerçekleri perdelemeye yönelik bir yayın süreci başlatmışlardır. Hale devam edenbu süreçte, televizyonlarda AB'ci lobinin tek taraflı beyin yıkama faaliyeti başlamıştır. AB'ye ilkesel olarak karşı olanları değil, "bu şartlar" ağır diyenlerin bile "ultra demokrat AB'ciler" tarafından, "üçüncü dünyacı", "statükocu", "izolasyoncu", "faşist", "ahmak" veya "derin ve karanlık ilişkiler yumağı" olmakla suçlandığı, "AB faşizmi süreci" güçlenerek devam etmiştir. Halen ülkemizde demokrasi adına ağır bir anti-demokratik atmosfer hakimdir. Televizyonların büyük bölümü komünizm döneminde SSCB'de yayın yapan televizyon ve radyoların ruh hali ile yayın yapmaktadırlar.[1]

AB lobisinin önde gelen mensubu olan bir gazeteci AB sürecine zarar verebilecek haberlerin "sansür edilmesini" talep ederken, AB fatihi olarak sunulan demokrasi önderi Başbakan Erdoğan kendisi gibi düşünmeyenlerden bahsederken, "Bunların dünyadan haberi yok", "Dar kafalılar", Fosilleşmiş zihniyet", Sermaye ırkçıları", "Bunlar iki koyunu güdemezler", "Bunların okur yazarlıkları da yok", "Bize içerideki düşmanlıklar yeter", "Bu zihniyet sadece çöp üretir" ve "Bunlar marjinaller" gibi kavramlar kullanmaktadır.[2] Anlaşılan AB sürecinde ülkemize demokrasi gelmektedir.

Tarihsel Arka Plan

3 Ekim 2005'e geliş sürecinde Türk kamuoyuna yönelik olarak katlanılması zor bir çok taciz yapan Avrupalılar son tacizlerini, 3 Ekim 2005'den hemen birkaç gün önce gerçekleştirmişlerdir.İngiliz parlamenter ve Türkiye-AB parlamentolar arası komisyon eş başkanı, "Türkiye'nin AB'ye girmek için Atatürk resimlerini devlet dairelerinden indirmesi gerektiği", "federal devlet modelini benimsemesinin gerekli olduğunu" ileri sürmüştür. Bir başka AB yetkilisi, "Orhan Pamuk'u yargılayan Türkiye'nin AB üyesi olmak için yeterli olamayacağını" iddia etmiştir. Bu haberler, 3 Ekim öncesinde AB-Türkiye ilişkileri ile ilgili çıkan birkaç haberden sadece göze çarpanlardır. Bütün bunların nedeni nedir? AB-Türkiye ilişkilerindeki en temel belirleyici etken nedir?

Türkiye-AB ilişkileri 1000 hatta Atilla ile başlatır ise 1500 senelik tarihsel bir arka plan ve bu arka planın psikolojik yükü olmadan anlaşılamaz. Batı, Türkleri bütün insanlık tarihi boyunca kendisini yenen tek güç olarak görmektedir. Üstelik, batılı anlayışa göre Türkler, Batıyı, Batının gidip onları kendi coğrafyasında bulması neticesinde Türklere ait coğrafyada yenmemişlerdir. Aksine, Türkler Batıyı kendi coğrafyaları olan Asya'nın içlerinden kalkarak gelmiş ve Batıyı, Batıya ait coğrafyalarda 1071'den 1774'e kadar geçen zaman içinde 703 sene boyunca yenmişlerdir.

Batı için Türkiye tarihinin derinliklerinde yatan bir korkudur ve adı "Doğu Sorunu" olan psikolojik bir sorundur. Onun için Batının küstahlıklarının gerisinde korku ve aşağılık duygusu vardır. Türklerin Batının sahip olduğu korku ve aşağılık duygusu ile yaşaması mümkündür. Ancak bizim için sorun bizi yönetenlerin zavallılığı ve Batı karşısında içine girdikleri aşağılık duygusudur. 3 Ekim öncesi olduğu gibi ve sonrasının belirleyicisi de bu korku olacaktır. Ancak 3 Ekim 2005'ı doğru anlayabilmek için 17 Aralık 2004 öncesi ve sonrasını doğru değerlendirmek gerekmektedir.

17 Aralık 2004 Öncesine Bir Bakış

Türkiye'nin hayati menfaatlerini tehdit eden AB'nin talepleri 17 Aralık 2004 öncesinde AB yetkilileri değişik zaman ve yöntemlerle Türkiye'nin önüne yeni şartlar getirmişlerdir. Türk siyasal seçkinlerinin çok büyük bir bölümünün akılcı değerlendirmeden uzak olan "AB tutkusu" içinde olduğunu anlayan Brüksel, bu zaafı sürekli istismar etmiştir. AB Komisyon üyelerinden Fransız Komiser Türkiye'den 17 Aralık 2004 öncesinde "sözde "Ermeni Soykırımını" tanımasını istemiştir. Rum ve Yunan Komiserler ise 17 Aralık öncesinde Türkiye'nin Rum kesimini tanımasını, KKTC'de konuşlanmış askerlerimizi çekmesini gündeme getirmişlerdi. Almanlar ve Fransızlar Türklerin serbest dolaşım haklarının engellenmesini talep etmekte idi. Keza, Hatay gündeme getirilmiş, Türkiye-Suriye sorununun çözülmesi talep edilmiştir.

AB'nin Türkiye'ye yönelik saldırgan, dışlayıcı, aşağılayıcı ve çifte standartlı politikaları kendisini yaşamın her alanında ortaya koyuyor. Türkiye'de bir süre önce gerçekleşen ve örgüt üyesi kadınların düzenlediği izinsiz gösteri yürüyüşüne müdahale eden polise yönelik olarak Avrupa Parlamentosu dahil bir çok AB kuruluşundan sert eleştiriler gelmişti. Şimdi benzer olaylar Fransa ve Almanya'da gerçekleşti. Alman ve Fransız polisi hem de çok daha sert bir şekilde sadece lise ve üniversite öğrencilerine müdahale etti.

Türkiye'de bazı aklı başında insanlar haklı olarak AB'nin Fransa ve Almanya'ya karşı da ayni tavrı almasını beklediler. AB'den gelen cevap ise çok öğretici ve bir o kadar aşağılayıcı oldu. AB, "Türkiye'nin imajı farklı" yorumunu yaparak, Almanya ve Fransa'nın eleştirilmeyeceğini ortaya koydu. Haysiyetli bir dış politikaya sahip bir ülke sadece bu cevap üzerine AB ile bütün ilişkilerini keserdi.

Yeni Azınlıklar

Bunlardan daha da vahimi ve 2004 AB İlerlemeRaporu'nda yer alan husus, Lozan'da tanınan azınlıkların dışında azınlıkların üretilmesi ile ilgili talep olmuştu. İlerleme Raporu'nda şöyle denilmektedir:" Türk yetkililere göre 1923 Lozan Anlaşması altında Türkiye'de azınlıklar yalnızca üç gayri müslim topluluktan oluşmaktadır. Ancak, Türkiye'de Kürtlerin de aralarında bulunduğu öteki topluluklarında kültürel ve dinsel kimliklerini muhafaza etme haklarının, ayni şekilde uluslar arası hukuk çerçevesine düştüğünü düşünüyoruz."

AB, 17 Aralık öncesine değin uluslar arası hukukta azınlık tanımı almadığından hareket ederek ve Kopenhag Kriterlerinin sadece bireysel haklar verdiğini öne sürerek, Türkiye'nin Kopenhag Kriterlerini kabul etmesi durumunda ortada bir sorun kalmayacağını ileri sürmüştü. Ancak, 17 Aralık öncesinde AB'nin etnik azınlık politika ve talepleri geliştirmeye başladığı açık bir hale gelmiştir.

Türkiye İçin Referandum

1999'da Türkiye'ye önerilen diğer aday üyelerle tam eşitlik ilkesinin bir diğer ihlali ise Fransa'nın Türkiye'nin tam üyeliğinin oylamasının Fransız halkına bir referandum ile sunulması kararını alması olmuştur. Fransızların bu kararı daha sonra AB Komisyon Başkanı olan İspanyol Jose Manuel Borroso tarafından da desteklendi ve aslında bütün AB üyesi ülkelerin Türkiye için referandum yapılması gerektiği ileri sürüldü. Oysa, Fransız Hükümetinin Türkiye ile AB çerçevesinde masaya otururken Fransız halkından yetki almış olması gerekir.

Nüfuz Ajanları

AB'nin Türkiye'ye yönelik, çifte standartlı dayalı, ahde vefa ilkesini çiğneyen, ahlaken kabul edilemez politikaları sürerken, en elim ve vahim gelişme Türkiye'deki AB'ci lobinin bilinen adamları, diğer bir ifade ile ülkemizde sürmekte olan AB faşizminin Goebbels'leri Türkiye için ileri sürülen şartların ya diğer tam üye adayları içinde ileri sürüldüğünü iddia etmiş ya da "tabii ki Türkiye için özel şartlar ileri sürülecekti, Türkiye farklı bir ülke" diyerek, AB'nin ahlaki suçlarını Türk kamuoyu önünde doğrudan veya dolaylı nüfuz ajanları olarak aklamaya çalışmışlardır.

Kürdistan

17 Aralık öncesinde Türkiye-AB ilişkileri sadece Türkiye'ye yönelik yeni şartlar ile sınırlı kalmamış, ülkemize hakaret, taciz boyutuna ulaşan ve aşağılama içeren Brüksel kaynaklı psikolojik operasyonlar da yaşanmıştır. AB Komisyon Başkanı, "Ankara'dan Kürdistan'a geçeceğini" söylemiş, buna rağmen bu zat TBMM'de konuşturulmuş ve alkışlanmıştır. Bu zat ülkesine döndükten sonra, "İnsanlar istedikleri devletle birleşmek veya bağımsız devlet istediklerini söylemeliler" demiştir.17 Aralık 2004'e bu koşullar altında ulaşılmıştır.

17 Aralık 2004:Psikolojik Operasyon

17 Aralık 2004 televizyonlarda Türk kamuoyuna yönelik olarak gerçekleri saklama, perdeleme ve kamuoyunu yanlış noktaya yönlendirme hedefini içeren dezenformasyon süreci olarak gerçekleşmiştir. Kıbrıs, sorun olarak ön plana çekilmiş, dikkatler Kıbrıs üzerinde yoğunlaştırılırken esas noktalar üzerinde hiç durulmamıştır.Faşist tek kanal anlayışı ile yapılan televizyon yayını ve AB lobicilerinin bildik yorumları artık basın içindeki namuslu ve vatansever bütün vicdanları ayağa kaldırmış durumdadır.

17 Aralık sonrasında Türkiye-AB ilişkileri yeni bir zemine oturmuştur. Basında yapılan yanlış bilgilendirmeye rağmen ilişkilerin "gerçek yeni zeminini" aşağıdaki gibi özetlemek mümkündür. Tam üyelik müzakerelerinin Türkiye'nin çifte standart uygulamasına maruz kaldığını gösteren temel göstergeleri şunlardır.

1)Görüşmelerin ucu açıktır, hem ne zaman biteceği belli değildir hem nasıl, yani tam üyelikle bitip bitmeyeceği belli değildir. Bu cümleyi takip eden ilk cümlede"müzakerelerin tam üyelikle sonuçlanmayacağı durumda" denilerek, "açık-uçluluğun çifte anlamına vurgu yapılmaktadır. İlk paragrafın üçüncü maddesinde AB ile Türkiye arasında tam üyeliğin gerçekleşmemesi durumunda, "Türkiye'nin AB'ye sağlam bağlarla bağlanacağı" kaydedilmektedir. Neden Türkiye daha baştan kendisine on-on beş sene yalan söyleyerek, tam üyelik müzakereleri yapan ve sonuçta kendisini tam üye kabul etmeyen bir kuruluşa sonunda tam üyelik dışında sağlam bağlarla bağlanmayı kabul etsin. AKP Hükümeti bunu kabul etmiştir.

2)AKP Hükümeti sürekli görüşmelerin "doğası gereği" ucunun açık olduğunu ileri sürmektedir. Bunun doğru olması için diğer adaya ülkelere de ucu açık bir üyelik sürecinin uygulanması gerekmekteydi. Oysa, diğer adaya ülkeler, müzakereler sonunda tam üye olacaklarını bildikleri gibi hangi tarihte tam üyeliklerinin gerçekleşeceğini biliyorlardı. "Ucu açık" süreç kavramı ilk kez Türkiye'ye uygulanmaktadır ve bunu Türk halkına görüşmelerin doğası gereği diye "satmaya çalışanlar" yalan söylemektedirler.

3)Görüşmelerin "tam üyelik" ile biteceği kesin değildir. Gerçi, metne, "özel statü" kavramı girmemiştir ama görüşmelerin tam üyelik ile sonuçlanmaması durumunda Türkiye'nin isteği ile bir başka ilişki biçimi kurulacağı açıklanmıştır. Tam üye olmak isteyen bir ülkenin normal şartlarda tam üyelik dışında bir modeli talep edeceğini düşünmek akla aykırıdır. Bu maddede ilk kez Türkiye'ye uygulanmıştır.

4)Müzakere sürecinde de Türkiye'ye diğer adaya ülkelere uygulanmayan farklı bir uygulama yoluna gidilmiştir. Diğer aday ülkeler müzakereler başladığında bir kez "Hükümetlerarası Konferans" toplanmakta, daha sonra teknik görüşmeler Avrupa Komisyonu tarafından yürütülmektedir. Oysa Türkiye ile görüşmeler sırasında Hükümetlerarası Konferans her müzakere başlığı için ayrı ayrı görüşecektir. Bu aşamada AB üyesi her ülke Türkiye'nin görüşülen dosyanın gerçekleştirildiğine dair onay verecektir. Aksi takdirde görüşmeler kesilecektir. Bu süreç Türkiye'yi baskı altına almak ve şantaj uygulamak için dayatılmış özel bir uygulamadır.

5)Diğer aday ülkeler sadece 31 müzakere başlığı çerçevesinde müzakereleri yürütürken Türkiye için sayı 35 başlığa çıkarılmıştır.

6)Tam üyeliğin ruhuna kesinlikle aykırı olarak Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının serbest dolaşım hakkına sürekli olarak kısıtlama getirilmiştir. Burada bir kelime oyunu yapılarak "AB üyeleri gerekli gördüğü sürece" denilmiş, böylece kısıtlamanın daimi olduğu intibaı ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Öte yandan Birlik yurttaşları Türkiye'de serbest dolaşım hakkına sahip olacaklardır. Bu kabul edilmesi imkansız şartı dahi Türk halkına "AB bir gün Türk iş gücünü kendisi isteyecek" diyerek pazarlayan AB lobicilerine raslanmaktadır.[3]

7)Türkiye'ye diğer aday ülkelere yapılan yapısal fonlar ile ilgili mali yardımlar yapılmayacaktır. Türkiye'ye gelecek on yılda yapılacak olan mali yardım 5.5 milyar Euro ile sınırlıdır.

AKP Hükümeti ve basın birlikte bir gerçek algılaması operasyonu yaparak gelişmeleri Türk halkına olduğu gibi değil ama görünmesini istedikleri gibi göstermeye çalıştılar. 17 Aralık Belgesi ortaya büyük bir zafer gibi konuldu ve 17 Aralık Ankara'da düzenlenen AKP mitingi ile televizyonlardan naklen yayınlanarak kutlandı. Ancak kısa bir süre sonra Türk Dış İşleri Bakanlığı AB'ye bir nota vermek zorunda kaldı. 17 Aralık 2004'ü ve sonrasını anlamak için 3 Ekim 2005'den sonra Kasım 2005 içinde yayınlanacak olan Katılım Ortaklığı Belgesi üzerinde büyük etki yapacağı belli olan AB'nin hazırladığı Türkiye 2004 İlerleme Raporu'nun incelenmesi gerekmektedir.

2004 Türkiye İlerleme Raporu

AB 2004 İlerleme Raporu'nda Türkiye'yi bir çok acıdan AB standartlarının gerisinde kalmakla suçlayan bir belgedir. Ancak burada üzerinde en fazla durulması gereken husus belgenin ön plana çıkardığı Türkiye'nin etnik yapısına yönelik taleplerdir.AB, Türkiye'de azınlık olarak nitelediği Kürtlerin sayısının 15 ile 20 milyon arasında olduğunu, Alevilerin ise Türk kimliği dışına itilerek, 12 ile 20 milyon arasında olduğunu ileri sürmektedir. Çerkezler 3 milyon, Boşnaklar 1 milyon, Romanlar 500 bin olarak nitelendirilmektedir. Hristiyan azınlıkların ise 100 bin civarında olduğu ileri sürülmektedir.

Bazıları, Rapordaki azınlık kavramının önemli olmadığını, Avrupalılar ile bizim azınlık anlayışlarımızın farklı olduğunu ileri sürerek konuyu önemsiz göstermektedir. Oysa bir sosyoloji kitabı değil uluslar arası ilişkiler belgesi olan Rapordaki azınlık kavramı BM'in temel aldığı tanıma yakındır. Yani "azınlık, sayısal olarak bir devletin nüfusunun geri kalanına göre az olan, egemen olmayan konumda bulunan, üyeleri etnik, dinsel ya da dilsel açıdan nüfusun geri kalanından ayrılan özellikler taşıyan ve kültürlerini, geleneklerini, dinlerini ya da dillerini korumak amacıyla üstü örtülü bir dayanışma duygusu gösteren bir gruptur."

Bu açıdan bakıldığında Türkiye'de "sunni Türkler",egemenliği gasp etmiş, diğer etnik grupları egemenlik dışına itmişlerdir. Sunni Türkler, azınlıkta bulunmalarına rağmen devleti kontrolunda tutarak haksız yere egemenliği gasp etmiş gösterilmektedirler. Böylece sunni Türkleri "Yugoslavya'nın Sırpları" veya "Irak'ın sunni Araplar" konumuna oturtulmaktadır.

AB, azınlık olarak tanımladığı gruplarla ilgili olarak haklar talep etmektedir. Hangi grupların azınlık olarak tanınacağı konusu tamamen AGİT'in Helsinki Bildirisine (1975) göre devletlerin karar alanına bırakılmasına rağmen AB Türkiye'ye bu hakkın tanınmamaktadır. Kopenhag Kriterlerinin kabul edilmesinin grup hakları değil, bireysel haklar doğuracağını söyleyen AB şimdi devletler ve anayasa hukuku tarafından tanınan azınlık gruplarının kabul edilmesini talep etmektedir. Bireysel hak ve özgürlükler alanı aşılarak azınlıkların grup hakları alanına girilmiştir.

AB Türkiye Raportörü M. Oostlander'in hazırladığı ve Mart 2004'de kabul edilen raporda Türkiye'nin yeni bir anayasayı yürürlüğe sokması ile Lozan Anlaşmasında tanınan azınlıklarla ilgili düzenlenmenin değişeceğini ve Ankara'nın Lozan'ın ilgili maddelerinin minimalist yorumundan vazgeçeceğini kaydetmiştir. Oostlander'in neden bu kadar kesin konuştuğu belli değildir.

Keza AB daha önce hiçbir ülkeden talep etmediği "BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi"ne Türkiye'nin koyduğu çekinceleri kaldırmasını talep etmiştir. Fransa gibi AB üyelerinin imzalamayı reddettiği "Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesini" Türkiye'nin kabul etmesi talep edilmektedir.AB'nin Türkiye'den azınlık olarak kabul etmesini istediği grupların çoğunluğu oluşturması gibi sakat bir yaklaşımın yanındaazınlık olarak kabul ettiği Kürtlerin "kendi kaderini tayin hakkını" Avrupa Parlamentosunun kabul etmektedir.

BM 2625 sayılı kararı ile kendi kaderini tayin hakkını,"Hükümeti, halkının tümünü temsil eden ülkelerin toprak bütünlüğü ve siyasi birliğini bozucu hiçbir eylem yapılamaz" denilerek sınırlandırılmıştır. AP, 15 Aralık 1994 tarihli kararında "Türk hükümetinin ülkenin tamamını temsil etmediği kararını alarak Kürt halkınınkendi kaderini tayin hakkı olduğunu kabul" etmiştir. Oysa, bütün Türk halkı gibi Kürtçe konuşan yurttaşlarımızda İstiklal Harbi ve Lozan Anlaşması ile kendi kaderlerini tayin hakkını kullanmışlardır ve bir halk her elli senede bir kaderini tayin hakkı kullanmaz. Bu bir kez yapılan bir eylemdir.

AP, 2004'de ise Öcalan'ın tekrar yargılanmasını, "Azınlık Partilerinin" %10'luk seçim barajından muaf tutulmalarını ve Kürtçenin Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelerde ikinci resmi dil olmasını talep etmiştir. "Azınlık partileri" için barajın düşürülmesi talebi Avrupa Komisyonu İlerleme Raporunda da tekrar edilmiştir. Kopenhag Kriterleri öne sürülerek etnik dillerde televizyon yayını gündeme getirildiğinde, bu yayınların sadece, TRT'de ve haftada 30 dakika süre ile gerçekleştirileceği söylenmişti. Ancak şimdi yeni girişimlerin gerçekleştirildiğini görüyoruz. 16 Eylül 2004 tarihli Milliyet gazetesinde yer alan şu haber önümüzdeki süreçte olacakları anlatmıştır.

"Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), anadilde yayın yönetmeliği kapsamında, başvuru yapan 4 yerel yayın kuruluşuna 'yönetmelikle öngörülen yükümlülükleri yerine getirin' mesajı gönderdi. Dün toplanan RTÜK, Diyarbakır, Aktüel Radyo ve Televizyon (ART), Batman Çağrı TV, Diyarbakır Söz TV ve Diyarbakır Gün TV'den gelen talepleri ele aldı. Üst kurul, kuruluşların yükümlülüklerini yerine getirmelerine ve gerekli belgeleri RTÜK'e iletmelerine karar Verdi. RTÜK, izin konusunu karara bağlamak için tekrar toplanacak."

Bu haberden de anlaşıldığı gibi, Türkiye'nin etnikleştirilmesi projesi hızla yürümektedir. Yerel televizyonların Kürtçe yayına başlaması ile birlikte, özellikle Güneydoğu Anadolu'da Türkçe öğrenimi hızla gerilemeye başlayacaktır. Haftada 30 dakika etnik dilde yayın şimdi kontrolu hemen hemen mümkün olmayan 24 saat yayına doğru hızla ilerlemektedir.

Kopenhag Kriterlerine uyacağız diye etnik dil ve lehçelerde televizyon yayını yapmaya başlayan Türkiye şimdi yeni bir gelişme ile karşı karşıya bırakılmaya hazırlanmaktadır diye yazmıştım "Almanya bir süre sonra Almanya'da yaşayan Kürtlere Kürtçe eğitim imkanını Alman okullarında sağlıyacaktır. Almanya'nın bu imkanı sağlamasından sonra BM Kürtçeye "yaşayan etnik dil" statüsü verecektir. Bunu takiben AB bizden Kürtçeyi eğitim dili yapmamız talebinde bulunacaktır.Aralık 2004'de 15 sene sonra (belki) AB'ye tam üye olacağı umudu (belki) verilecek olan Türkiye'de AB'ci çevreler, "AB'ye girdik"naraları ile "sözde Ermeni soykırımının" kabul edilmesinden "Kürtçenin eğitim dili" yapılmasına kadar bir çok sürecin zararının olmadığı televizyon ve gazete köşelerinden bize satmaya başlayacaklardır".

AB-Türkiye Komiseri Verheugen, Türkiye ziyareti sırasında Güneydoğu Anadolu'da PKK'nın gerçekleştirdiği terörü görmemezlikten gelerek, terörün durması için daha fazla kültürel ve kimlik hakkı verilmesi gerektiğini ifade edilmiştir. Verheugen, Türkiye'den bölge için bir kalkınma planı gerçekleştirmesini istemiş veTürkiye bu planı gerçekleştirir ise AB'nin çok ciddi fonlar sağlayacağını ifade etmiştir.

Verhuegen, "Köye Dönüş Projesi"ne de AB'nin verdiği önemden bahsederek, 1990'lı yıllardaPKK veya güvenlik güçleri tarafından köylerinden uzaklaştırılan köylülerin köylerine dönmesine destek vermiştir. Her ne sebeb ile olur ise olsun köyden kente göç, sosyolojik anlamda ileri bir aşamaya geçişi temsil eder. Tersine göç tarih içinde talidir ve tali olacaktır. AB'nin sosyolojik bir gelişme sürecinin karşısında yer alması sadece "bu insanlar köylerinde oturmak istiyorlar onlara yardımcı olalım" şeklindeki saf ve iyiniyetli bir yaklaşımdan kaynaklanamaz. AB, köye yerleşim planını, ilerde başlıyacak bir terör sürecinde PKK'nın kırsalda başlatacağı teröre sosyal zemin oluşturmak için talep etmektedir.

Butalebin diğer bir nedeni, köylerinden ayrılan insanların Batıda büyük kentlere yerleşmelerinin GüneydoğuAnadolu'da "Kürt homojenliğini" ortadan kaldırmasından duyulan endişedir. AB'nin Türkiye'ye önümüzdeki dönemde İngiltere, Belçika ve İspanya'yı çözüm örneği olarak göstermesi bugün ki gelişmeler ışığında şaşırtıcı kabul edilmemelidir.

Özetle Türkiye, 3 Ekim 2005 öncesinde orta ve uzun vade de kendisini etnik bir travmaya doğru sürükleyecek bir yapıyı oluşturmak isteyen bir sürecin içindeydi.

AB'nin 3 Ekim 2005'de Çıkardığı Engellerin Stratejik ve Taktik Boyutu

3 Ekim öncesinde çıkan bütün zorluklara rağmen AB'nin Türkiye ile müzakerelere başlayacağı yüzde yüze yakın bir kesinlik taşımaktaydı. Çünkü, AB, 1999 Helsinki sonrasında Türk iç ve dış politikasında sağladığı mutlak hakimiyetin farkındaydı. AB'ye hiçbir maliyeti olmayan ancak getirisi büyük olan bu kontrolün terk edilmesi akla aykırı görülmekteydi. AB'nin açık bir "hayır" demesi ile Türkiye üzerindeki kontrolü sona erecek ve uluslar arası itibarı ağır yara alacaktı.[4] İngiliz gazetesi Guardian, Türkiye-AB ilişkilerini izah etmek için, "ABD'nin Irak'ta işgal ederek yaptığı biz Türkiye'de tam üyelik süreci ile gerçekleştiriyoruz" diyerek açıklamaktadır. [5]Üstelik, AB tarafından bu şekilde dışlanma neticesinde Türkiye'nin yeterince zayıflamadan Anadolu'da "Batı karşıtı" bir güç olarak toparlanması ihtimali Avrupa Birliği'ni ürkütmekteydi.

AB'nin siyasi ve hukuki kararlarının menfaatleri karşısında ne kadar çürümüş olduğu, 3 Ekim 2005'de bir kez daha ortaya çıkmıştır. Avusturya'nın Türkiye'ye karşı Hırvatistan ile müzakerelerin başlaması talebinin önündeki en büyük engel olan Hırvatistan'ın savaş suçlusu bir generalin yakalanması konusunda AB ile işbirliği yapmamasıydı. Konu ile ilgili olarak mahkeme baş savcısı Carla del Ponte Hırvatistan'ı işbirliğine yanaşmamakla suçlayan bir rapor vermişti. Ancak 3 Ekim 2005 günü Carla del Ponte görüşünü değiştirerek "Hırvatistan'ın mahkeme ile yakın işbirliği içinde" olduğunu bildiren ikinci bir rapor hazırlamıştır. Bu hususun altını çizmemizin nedeni gelecek 15 yıl içinde müzakere süreci içinde bulunacağımız yapının siyasi ve hukuki hiçbir kararının altında ahlaki bir endişenin olmadığını göstermektedir.

AB ile 3 Ekim öncesinde yaşadığımız krizin niteliğini doğru tespit etmez isek gelecekle ilgili yapacağımız çözümlemeler doğru olmaz. Yaşanan ve aşıldığı ileri sürülen krizin iki boyutu vardır. Bu iki boyuttanbirisi stratejik boyutu ve bu anlamda AB-Türkiye ilişkilerinin özü ile ilgilidir. Kendi hakkında federasyon mu yani yoksa konfederasyon mu olacağı kararını vermemiş ve içinde iki kanadın yoğun bir mücadele verdiği bir AB'nin Türkiye'ye tam üyelik sözü vermesi mümkün değildir.

Stratejik boyuttaki muhalefete Fransa ve Hollanda'da Avrupa Birliği Anayasası için yapılan referandumda "hayır" çıkması çok önemli yeni bir boyut eklemiştir. Fransa'da Avrupa federasyonunu yani bir süper güç olmayı hedefleyen "Avrupa Birleşik Devletlerini" savunan Cumhurbaşkanı ve Fransız Hükümeti, referandumda "hayır" çıkmasında Türkiye ile 3 Ekim'de başlayacak görüşmelerin etkisi olduğunu düşünmüş ve "referandumu tekrarlatmak" üzere kurdukları siyasetlerinde Türkiye'ye karşı açık ve kapalı muhalefete başlamışlardır. Bazı yazarlara göre "hayır" diyenlerin %40'ı Türkiye'nin tam üyeliğine karşı oldukları için Anayasaya "hayır" dediler.[6] Avusturya, bu stratejik krizi kendi menfaatleri doğrultusunda değerlendirmek için ön plana çıkmış, arkasında federasyoncu-Türkiye karşıtı cephenin desteğini hissetmiştir.

3 Ekim öncesinde Türkiye'ye muhalefetin taktik boyutunu ise "3 Ekim'de başlayacak olan/başlayacağına inanılan tarama süreci" oluşturmuştur. 3 Ekim'de müzakereler başlayacak deniliyor ise de başlayacak olan sadece başka aday ülkelerde 3-4 ay, Türkiye söz konusu olunca iki sene sürecek olan tarama sürecidir. Bu aşamada yapılan muhalefet görüşmeleri durdurmaktan çok Türkiye'nin tam üyeliğinin önüne yeni şartlar ekleyerek geleceğe yönelik daha güçlü engeller oluşturmaktır.

AB içinde muhalefeti gerçekleştiren Avusturya'nın muhalefeti sadece 2 Ekim 2005'de yapılan seçimlerle ilgili bir iç seçim manevrasına bağlamamak gerekir. İktidardaki Muhafazakarların bu politikasını muhalefetteki sosyal demokratlarda desteklediklerini açıklamışlardır. Tarihsel olarak Türkiye'ye karşı en tepkili ülkelerin başında Avusturya'nın gelmesi hiçte şaşırtıcı değil.[7]

Avusturya'nın Türkiye'ye yönelik muhalefetinin sadeceHırvatistan ile ilgili olduğunu düşünmek yanlış olur. Bazı üye ülkeler adına Avusturya'nın temsilci olarak oluşturduğu taktik krizin nedeni ise aslında Türkiye ile taramayı/müzakereyi durdurmak olmamıştır. Mesele öne çıkarıldığı gibi müzakere çerçeve belgesine Türkiye ile müzakerelerin özel statü ile bitebileceğini yazdırmak hiç değil.

17 Aralık 2004'de imzalanan belgenin birinci maddesi ile Türkiye tam üyelik sürecinin önünün zaman ve görüşmelerin sonucu açısından açık olacağını ve tam üyeliğin gerçekleşmemesi durumunda da Türkiye'nin Birliğe güçlü başlarla bağlı olacağını kabul ederek, kesin belirginleştirmemekle birlikte özel statünün önünü açmıştır. 17 Aralık 2004 belgesine göre yıllarca sürecek müzakerelerin sonucu koca bir hiçte olabilir.

Bu anlamda 3 Ekim 2005 öncesinde ortalıkta dolaşan imtiyazlı ortaklık/özel statü veya şartlı üyelik hatta önce savunma, adalet ve iç işlerinin halledilerek diğer konuların zamana yayılmasını öngören "aşamalı bütünleşme" yaklaşımı gibi kavramlar Türkiye üzerinde oluşturulmaya çalışılan psikolojik baskının bir parçasıdır.

AB içindeki Türkiye karşıtı grup 3 Ekim öncesinde Avusturya aracılığı ile çıkardığı taktik krizle dikkatleri başka yöne çekerken, müzakere çerçeve belgesine ilişkileri orta ve uzun vade de zorlaştıracak yeni şartlar ekletme oyunu sergilemiştir. 1999'dan bu yana AB'nin yayınladığı İlerleme Raporları ve nihayet 17 Aralık belgesi ile yeni şartların eklendiği düşünüldüğünde AB'nin bu ahlak ve ilke dışı oyunu hiçte yeni değildir. 1999'da Türkiye'ye diğer üye ülkeler ile ayni şartlara sahip olacağı sözü verildiği halde o günden buyana sürekli yeni şartlar gündeme getirilmektedir.

Bu çerçevede Türk kamuoyunun dikkatleri İmtiyazlı Ortaklığa yöneltilirken,ortaya "AB'nin Türkiye'yi hazmetmesi" şartı getirilmiş ve Türkiye'ye kabul ettirilmiştir. Esasen, Kopenhag Kriterleri belgesinde bu hususun altı çizilmiştir. Yani bir ülke Kopenhag Kriterlerini yerine getirse de AB tam üyeliği güvence altına alınmamaktadır. Ancak burada köklü bir fark vardır. Türkiye, tam üyelik müzakereleri sona erdiği zaman Kriterleri yani ön şartları yerine getirmiş olmanın dışında tam üyelik sürecini tamamlamış yani bütün şartları tamamlamış bir ülke olacaktır. Bu anlamda "AB'nin Türkiye'yi hazmetmesi" Türkiye'nin önüne konulmuş yeni bir şarttır.

3 Ekim sonrası ile ilgili olarak ise kısa vade de Türkiye'nin önüne konulacak olan hususları aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.

1)KKTC'nin yok olmasına yol açacak, Güney Kıbrıs Rum Kesiminin müzakereler bitmeden siyasi olarak tanınması,

2)2006 yılında GKRK'ne Türk liman ve havaalanlarının açılması[8] ve NATO'ya girmesine veto koyma hakkından vazgeçmesi gibi şartlar sadece giriş niteliği taşımaktadır. Büyük Britanya tarafından "Konsey'in Onayı" ile verilen ve bir kelime oyunundan başka bir şey ifade etmeyen AB Belgesinin Helsinki'den sonra Finlandiya Başbakanı Lipponen'in Kıbrıs ve Ege'nin şart olmayacağına dair 57. Hükümete verdiği mektupdan daha fazla değer taşımadığıkısa zaman içinde görülecektir.

3)Sözde Ermeni soykırımının kabulü, (Bu noktada Avrupa Parlamentosu'nun aldığı soykırım kararını küçümsemek yanlıştır. Çünkü çerçeve belgesinin 8. maddesine göre AP kararları ve deklarasyonları Türkiye için bağlayıcı nitelik taşımaktadır. Unutulmamalıdır ki, Kıbrıs meselesinde de AP'nin kararları ilk çerçeveyi çizmiş daha sonra Kıbrıs AB tam üyeliğinin temel şartlarından birisi haline gelmiştir.)

4)Saldırgan bir devlet olan ve komşu Azerbaycan'ın topraklarının % 20'sini işgal altında tutan Ermenistan ile sınırların açılması,

5)Kürtçe'nin eğitim dili haline gelmesi,

6)Kürtlerin, Zazaların, Arapların, azınlık statüsüne sahip olmayan hristiyanların, Alevilerin azınlık statüsüne sahip olması,

7)AB Müktesabatında yer almayan ırk temelli azınlık tanımlamalarından hareket ederek, Türkiye'ye federal devlet veya bölgesel özerklik statüsünün dayatılması,

8)Dicle ve Fırat nehirlerinin içinde İsrail'in de temsilcisinin bulunduğu bir heyet tarafından yönetilmesi,

9)Ege Denizinde Türk-Yunan ihtilafının çözülmesi,

10)Müzakere Çerçeve Belgesi'nin 11. maddesi Türkiye'nin daha önce imzaladığı uluslar arası anlaşmaların AB müktesebatına uydurulmasını istemektedir. Bu madde Türkiye'nin özellikle KKTC ile imzaladığı bütün anlaşmaları ortadan kaldırmaktadır. Çünkü Türkiye'nin KKTC ile imzaladığı anlaşmalar doğal olarak AB müktesebatına aykırıdır.

Bütün bunların sıra ile gündeme gelmesi ile beraber Birlik ile Türkiye arasındaki ilişkiler büyük bir gerilime girecektir. AKP Hükümeti ile basının kurmuş olduğu ittifak her ne kadar Türk halkına yönelik bir perdeleme çalışması gerçekleşirse de kaçınılmaz olarak gelişmeler kamuoyuna sızacaktır. AKP'li eski Dış İşlerine Bakanı ve TBMM AB-Türkiye İlişkileri Komisyon Başkanı Yaşar Yakış, AKP'nin gelecek programı ile ilgili ipucu verecek şekilde "Rum gemileri ve uçaklarına Türk liman ve havaalanlarının açılmasının dünyanın sonu olmadığı" değerlendirmesini yapmıştır. Özetle, AKP, Türkiye'yi bir bilinmeze sürüklemektedir. Bu noktada olayları bütünlüğü içinde görebilmek için geriye doğru bir bakış gerekmektedir.

3 Ekim 2005 Sonrası

3 Ekim neyin müjdecisi, niye bu kadar seviniyoruz acaba diye kendi kendimize sorduğumuz zamanmesele Milliyet gazetesinden aldığımız cevap, "1)Çöp dağlarına son, 2)Eğlence yerlerinde yüksek sese sınırlandırma, 3) Atık suların temizlenme zorunluluğu, 4)Gıdaların pakete gireceği, 5)Çiftçi kadınların sigortalanacağı, 6)Taksi ve dolmuşlara makyaj yapılacağı (Milliyet, 5 Ekim 05) 7) Örgütlenme özgürlüğü gelişecek, 8) Hava ve su daha temiz olacak, 9) Açıkta yiyecek satılmayacak, 10) Otoyollar daha dayanıklı olacak, 11) Yükler demiryoluyla taşınacak, 12) Yollara akustik duvar çekilecek, 13) Yabancı dil eğitimi gelişecek, 14) Kayıt dışı ekonomi dönemi bitecek, 15) Köyler cazip hale gelecek (Hürriyet, 5 Ekim 06)

İşte Türkiye'nin en fazla satan iki gazetesinin AB tam üyeliğinin Türkiye'ye hediye edeceğini düşündüğü ve ön plana çıkardığı hususlar bunlardır. Bunların gerçekleşmesinin için Türkiye'nin AB tam üyesiolmasının gerekip gerekmediği sorusu bile sorulmamıştır. Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül'ün yorumu ise Türkiye'nin artık çok daha öngörülebilir bir ülke haline geldiğidir. Bir yazar bunu "istikrar ve refah" olarak yorumlamaktadır. Oysa öngörülebilir olmanın ilk özelliği istikrar ve refah değil, "kontrol edilebilirliktir."

3 Ekim tarihi otuz sene sonra incelendiğinde Türkiye'nin aslında 17 Aralık 2004'de sona eren tam üyelik macerasının sona erişinin çok boyutlu olarak teyit edildiği tarihtir. Tam üyelik sürecinin sona ermesinin açığa kavuşması ile birlikte, önümüzdeki günlerde/aylarda ve yıllarda AB'nin Türkiye'ye karşı yaşama geçireceği saldırgan tavır, ülkemize "istikrar ve refah" değil, aksine huzursuzluk getirecektir.[9] Müzakerelerde çıkacak büyük engellerin yaratacağı siyasal ve toplumsal huzursuzluklar, AB Müzakere Sürecinden beklenen hızlı ve sürdürülebilir ekonomik kalkınma hayalini tamamen ortadan kaldıracaktır.

AB ile Müzakere sürecinde AB'nin Türkiye'den yapmasını istediği yapısal dönüşümler için gereken paranın yılda 30 milyar Avro olduğunu Avrupa Komisyonu hesaplamıştır. [10] Bu paranın AB kaynaklarından Türkiye'ye aktarılmayacağı ve Türkiye tarafından bulunması gerektiği ortadadır. Türkiye gibi yüksek borçlu bir ülkede bu sadece yeni huzursuzluklar anlamına gelecektir.

Bazılarının sandığı gibi AB tam üyelik görüşmelerinin başlaması ile birlikte Türkiye'ye büyük ölçüde yabancı yatırım gelmeyecektir. Benzer bir beklenti Gümrük Birliği süreci öncesindeki tartışmalarda da ortaya atılmış ve boş olduğu anlaşılmıştır. İşgücünün pahalı, enerjinin pahalı, bürokratik yapılanmanın ise yatırımı güçleştirdiği bir ülke olduğu Türkiye'de Türk işadamlarının Balkan ülkelerine kaçtığı düşünülür ise dışarından sermaye yatırımının geleceğini beklemek bir hayal gibi görünmektedir.

AB tam üyelik sürecinin beklenin aksine huzur değil huzursuzluk getireceği şimdiden anlaşılmaktadır. Çünkü, AB, 3 Ekim 2005 sonrasında hemen yeni taleplerle zemin yoklanmasına başlandı. Fransız politikacıları, Avrupa Komisyonu'na verdikleri öneri ile İstanbul ve Çanakkale Boğazları'nın kurulacak bir Boğaz Kurumu aracılığı ile AB ve Türkiye tarafından ortak kontrolünü önerdiler. Ayni önergede Türkiye ve AB'nin göç akımlarını ve Türkiye'nin sınırlarını beraber kontrol etmesi gündeme getirilmiştir. Önerge, Türkiye'nin Kafkaslar, Orta Doğu ve Karadeniz bölgesinde önemli bir istikrar unsuru olarak bloklardan ve AB'den özerk olması gerektiğini, AB ile özel dış ve savunma politikası bağları oluşturulmalıdır denilmektedir. Böylece, AB, hem Türkiye'yi savunmasında kullanacak hem de yükü paylaşmak zorunda kalmayacaktır.

Ek ProtokolunTBMM'de Onaylanması

Kasım 2005'de AB, Türkiye'nin önüne geçtiğimiz yıllarda hazırladığı ilerleme raporlarına dayanarak yeni Katılım Ortaklığı Belgesi'ni koyacaktır. Son müzakereler ve sadece 2004 İlerleme Raporu göz önüne alındığında Türkiye'nin önüne sadece gelecek beş yıl içinde gelecek talepleri aşağıdaki başlıklar altında sıralamak mümkündür. Esasen Müzakerelerin başlaması için imzalanması gereken Ek Protokol ile birlikte, AB'nin Rum Kesiminin Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıma talebi kabul edilmiş olacaktır.

Üstelik AKP Hükümeti büyük bir ihtimal ile AB'nin isteği çerçevesinde Ek Protokolu imzalarken yayınladığı ve Rum kesimini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak kabul etmediğini belirten deklarasyonu TBMM'nin onayına sunmayacak veya Ek Protokol ve deklarasyon TBMM'de ayrı ayrı onaylanacaktır. Öte yandan Avrupa Parlamentosu Ek Protokolu eğer TBMM Ek Protokolü AKP Hükümetinin yayınladığı deklarasyonu onaylamadan onaylar ise kabul edeceğini açıkladı. [11]

Ek Protokolün TBMM tarafından onaylanması meselesi bile başlı başına Türkiye'ye karşı kurulmuş bir tuzak niteliğini taşımaktadır. 1963 tarihli Ankara Anlaşması'nın bir parçası olan Ek Protokolün TBMM tarafından onaylanmasına gerek yoktur.Sadece Resmi Gazetede de yayınlanarak yürürlüğe girmesi gereken Ek Protokol TBMM'e de onaylatılarak, Anayasa'nın yeni 90. maddesi gereği uluslar arası anlaşmaların iç hukuka üstünlüğü çerçevesine oturtularak bir başka iktidar tarafından iptali mümkün olmaktan çıkarılacağı gibi, Hükümetin yaptığı deklarasyon da uluslar arası bir anlaşmanın üzerinde olamayacağı için geçersiz olacak.[12]

Sonunda üye olup olmayacağı belli olmayan bir sürecin içine itilen Türkiye'den Avrupa Birliği önümüzdeki 15 yıllık süreç içinde Türkiye'nin geri adım atması mümkün olmayan adımlar atmasını istemektedir. Yani Türkiye kendisinden istenen bütün şartları yerine getirecektir. Bu çerçevede örneğin bütün hukuk sistemini değiştiren, Ermenistan sınırını aşan, sözde soykırımı kabul eden, Kıbrıs Rum kesimini tanıyan, KKTC'nin yok olmasına ses çıkarmayan, Türkiye'nin politik-idari düzenini üniter devlet yapısı dışına iten bunu kabul eden, NATO'da Rumlarla ortak olan ve daha bir çok geri dönülmez konuda adım atan bir Türkiye'ye sonunda "kusura bakmayın, biz sizi hazmedemeyeceğiz" dendiğinde bu ülkenin nasıl bir tepki vermesi beklenmektedir.

Ara Değerlendirme

AB yetkililerinin mesela "Türk dostu" Alman şansölye Schröder'in "Türkiye'ye kapıyı açık tutmak ulusal çıkarlarımız açısından gereklidir. Türkiye'yi tam uzaklaştırarak başkalarının kucağına, bize karşı kullanılmaz üzere düşmesini engelleyelim, tam üyeliğinin de bir felaket olduğunu unutmayalım" derken, tam üyelik masallarını AB'nin Türkiye'ye attığı kazıkları Türk halkına affettirecek bir tarzda anlatan eski büyükelçiler, gazeteciler ve akademisyenler içlerine nasıl sığdırıyorlar?

Bu vatana karşı duydukları sevgi bu kadar mı az? Yoksa hayatta sürekli yanılanlar sınıfına mı giriyorlar? Öyle ya AB'cilerin % 90'ının eski sosyalistler olduğu ve sosyalizm konusunda ne kadar yanılmış olduklarını düşününce bu sefer haklı olmaları için hiçbir gerekçe bulamıyorum. Ve tarih kendisini akılı zannedip sürekli yanılan ahmakları affetmiyor.

Türkiye'yi aşağılayan bu bakışın Türkiye politikası ise doğal olarak düşmancadır. AB'nin Türkiye düşmanı çizgisini, Avrupa Birlikçi Başbakan, "AB'nin Türkiye'de Kürt milliyetçiliğini tahrik ettiğini" açıklayarak, ortaya koymaktadır. Genelkurmay Başkanı Org. Özkök'de Harp Aakdemilerinde yaptığı konuşmada "AB'nin Türkiye Anayasası'nın 3. maddesini ortadan kaldırarak, federal bir devleti hedeflediğini, bunun Türkiye'de bir iç savaşa yol açacağını" ortaya koymaktadır.

Herhalde bizim sahip olmadığımız belge ve bilgilere sahip olan Başbakan ve Genelkurmay Başkanı, durumun ne kadar vahim olduğunu görmüşler ki, AB'nin politikalarını açık bir şekilde açık bir dille eleştirmeye başladılar. Hale cereyan eden sözde Ermeni soykırımı tartışmalarının arkasında da Avrupa Birliğinin izini görmemek mümkün değil. Özetle, artık bu halka yalan söylemeyelim. Onurlu veya onursuz, AB tam üyelik politikasında israr etmek, Türkiye'yi bir iş savaşa sürüklüyor.

Türk halkı her geçen gün bir az daha fazla bunun farkına varıyor. Türk milliyetçilerinin görevi, Türk halkına yönelik AB adlı beyin yıkama faaliyetinin sonuçlarını ortadan kaldıracak ve onlara doğruyu anlatacak bir karşı propoganda ve bilgilendirme faaliyetinin altına imza atmaktır. "Halk önce AB karşıtı olsun, biz ondan sonra AB karşıtı oluruz"şeklinde bir yaklaşımın doğru ve ahlaki olmadığı, Türk milliyetçiliğine yaraşmadığı ortadadır.

AB politikasının "devlet politikası" olması gibi bir bahanenin arkasına da sığınamayız. Devlet politikası olsa ne olur? Bu devlet hiç mi yanlış yapmıyor? Devlet politikası olsa da yanlış olmasa da yanlış. Aslında bu devlet baştan aşağı yanlıştır.Çünkü, devletin kurucu ideolojisi olan Türk milliyetçiliği 1944'de devletten çıkarılmıştır. Bu tarihten sonra yapılan hiçbir şeyden geliştirilen hiçbir politikadan Türk milliyetçileri ve Türk milliyetçiliği ideolojisi sorumlu tutulamaz.

Türk milletinin bugün ki durumundan çoğu zaman zaten yanlış devlet politikaları sorumlu olmuştur. Eğer bu devlet politikalarına meydan okumayıp, onları değiştirmeyecek isek nedenTürk milliyetçilerinin bir siyasal partisi olsun ki? Nasıl olsa birileri devlet politikalarını uyguluyor zaten? Artık, "amaların" arkasına sığınma dönemi sona ermelidir. Ülkemiz, AB bölücülüğü tarafından bir felake sürükleniyor. MHP, bölünmenin onurlusu olmadığını anslamak ve halka anlatmak zorundadır.

MHP, açık, keskin ve sert bir "AB tam üyeliğine hayır" politikası ile Türk halkının gerçek özlemini olan "bağımsız ve zengin Türkiye modelinin" temsilcisi olmalıdır. Halkın şu anda %35'i "Türkiye'nin AB tam üyesi olmasını ister misiniz?" sorusuna "HAYIR" demektedir. Halkın % 82'si "Ermeni soykırımını tanıma pahasına AB tam üyeliği istermisiniz?" sorusuna "HAYIR İstemeyiz" demektedir.[13]

Türkiye'de "herşeye rağmen AB tam üyeliği" diyen taban % 10'u geçmez. MHP, bu gerçeği görerek, Türk halkına sokulmak istediği çemberden dışarıya yolu göstererek öncü olmalıdır. Ülkücü Hareket, Türklüğü Ergenekon'dan çıkaran Bozkurt gibi, 21. yüzyılın başında stratejik bir kıskaç içine alınmış olan Türk milletini bu kıskaçtan dışarı çıkaracak atılımı gerçekleştirmelidir. Türk milliyetçileri, Ülkücü Hareket,MHP'nin bu tavrı karşısında büyük bir inanç, çoşku ve kararlılıkla partilerini arkasında yer alacaklardır.

"AB Tam Üyeliği" sürecine açık bir şekilde "Hayır" demek, AB ile ilişkileri sona erdirmek veya ilişkileri mevcut ve bağımsız bir ülkenin kabul etmesinin mümkün olmadığı Gümrük Birliği modeli üzerinde bırakmak mümkün değildir. Bu noktada Türk milliyetçileri, AB ile ilişkiler konusunda ortaya yeni bir model koymalıdırlar.

AB-Türkiye İlişkilerinde Yeni Model:Serbest Ticaret Bölgesi

Türkiye bu tavizleri sonu belli olmayan bir süreç adına gerçekleştirirken Türk iç politikasında da AB düşmanlığı gittikçe yoğunlaşacaktır. Görüşme sürecinde ortaya çıkacak zorluklar, AB'ye karşı bugün manipule ile bastırılmaya çalışılan toplumsal zeminin genişlemesine ve radikalleşmesine neden olacaktır.

AB'nin 1999'da Türkiye'ye aday adaylığı önermiş olması Türkiye'nin tam üyeliğine duyulan arzu ve inançtan değil, Birliğin Türkiye'nin iç ve dış politikası üzerinde hakimiyet kurma arzusundan kaynaklanmıştır. 17 Aralık dahil olmak üzere görüşme sürecinde karşılaşılan uygulamalarda Ankara'nın zaman zaman "çifte standart" diyerek yumuşattığı "ahlaksal zeminden yoksunluk" sürecini kanıtlamaktadır.

Yaşanan süreç, AB'nin Türkiye'nin iç ve dış politikasını mümkün olan en uç noktaya kadar kullanıp Ankara'yı bıktırarak geri çekilmeye zorlama veya Türkiye üzerinde tam denetim isteğinden değil, Türkiye'nin çılgınca bir tutkuya dönüşmüş olan tam üyelik isteğinden da kaynaklanmaktadır. Ancak, Türkiye'nin yaklaşımı ne kadar yanlış ise AB'nin mevcut samimiyetten uzak yaklaşımı da o kadar tehlikelidir. Her şeyi yapmasına rağmen AB tam üyesi olamayan bir Türkiye kendisini ihanete uğramış hissederek sadece Avrupa Birliği'nin değil AB'nin temsil ettiği herşeyin düşmanı olacaktır. Bu Türkiye ile Avrupa arasında Lozan ile gerçekleşen barışın zihinlerde sona ermesi anlamına gelebilir.

Bu sürecin durdurularak Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin hızla sağlıklı bir zemine oturtulması için her iki tarafında şimdiye kadar olduğundan daha akıllı ve dürüst bir ilişki modeli üzerinde çalışmaya başlamaları gerekmektedir. AB-Türkiye ilişkilerinin sadece tam üyelik modeli çerçevesinde oluşabileceğini düşünmek büyük bir hatadır. Aksine böyle bir modelin sadece Türkiye ve AB üzerinde değil, bütün bir Orta Doğu ve Avrasya üzerinde olumsuz etkileri olacaktır.

Türkiye'nin AB üyeliği kaçınılmaz olarak Türkiye'nin komşularından başlayarak büyük bir coğrafyada ergeç AB tam üyeliği arzusunu uyandıracaktır. AB yanlış bir algılama ile "demokrasi-insan hakları-serbest piyasa ekonomisi ve modernleşme" dörtlüsünü gerçekleştirmenin tek aracı olarak görünecektir. Oysa bu doğru değildir.

Türkiye'de modernleşme Avrupa Birliği sürecinden bağımsızdır ve AB tam üyeliği dışında da gerçekleşen bir projedir. Türkiye'nin AB tam üyeliği dışında "demokrasi-insan hakları-serbest piyasa ekonomisi ve modernleşme" süreçlerini gerçekleştirmesi, AB ve Batı'nın geri kalan kısmı ile sağlıklı ilişkiler içinde olması Orta Doğu ve Avrasya'da önemli bir doğru örnek oluşturacaktır. Modernleşmenin AB tam üyeliği dışında da gerçekleştiğinin görülmesi ile uygarlıklar arası iletişim ve etkileşim çok daha etkili bir temel üzerine oturacaktır.

Tam üyelik dışında, Türkiye ile AB arasında sağlıklı bir ilişki modelini serbest ticaret bölgesi modeli çerçevesinde oluşturmak mümkündür. Böylece, kendi geleceği hakkında bir karar verememiş olan AB'nin üzerinden Türkiye'nin manevi ağırlığı kalkmış olacaktır. Brüksel, bugün izlediği yanlış politikalar ile Türkiye'yi bıktırma ve vazgeçirme adına Türkiye'de kendisine düşman bir halk ve devlet oluşturmaktan sürecini durdurur.

Tam üyelik sürecinin durması ve serbest ticaret anlaşmasına geçilmesi ile birlikte AB'nin Kıbrıs, Ege, azınlıklar gibi şartlar öne sürmek hakkı kalmayacağı gibi Türkiye'nin AB tam üyeliği için AB'ye Ulusal Program'da taahhüt ettiği yükümlülüklerden arınmış olacaktır. Ankara, Ulusal Programı tekrar gözden geçirerek tadilat yapmalı, milli dinamiklerden kaynaklanan bir yeniden yapılanma süreci içinyaşama geçirilmelidir.

Serbest ticaret bölgesi anlaşmasının gerçekleştirilmesi için mevcut Gümrük Birliği anlaşmasının tam üyelik sürecinin iptal edilmesi gerekmektedir. Türkiye, AB ile serbest ticaret bölgesi modeli çerçevesinde ilişkilerini yeniden şekillendirilirken Birlik ile Türkiye arasındaki ilişkilerin özel niteliği gözönüne alınarak Türkiye'ye bazı ayrıcalıklar sağlanması gerekmektedir. Türkiye, AB ile Serbest Ticaret Bölgesi oluşturacak olmasına rağmen,2004 ve 2008'de tam üye olacak olan ülkelerin faydalandığı mali katkıların ciddi bir bölümünden faydalanmalıdır. Türkiye, Birliğin Komisyonlarında temsil edilmelidir. Türkiye ile AB arasında özel bir komisyon kurulmalı ve Birliğin Dış İlişkiler ve Savunma konularındaki çalışmalarını Türkiye ile koordine etmesi sağlanmalıdır. Yeni model, hem Birlik-Türkiye ilişkilerine hem bölgeye hem küreye çok olumlu katkılarda bulunacaktır.

Sonuç

Cumhuriyetimiz, Osmanlı İmparatorluğu'nun 19. yüzyılı ile karşılaştırabileceğimiz bir dönemden en uzun on yılından geçmektedir. AKP başta olmak üzere Türk siyasal seçkinlerinin "yılan karşısında hipnotize olmuş tavşan" ruh hali ile devleti yönetmeleri ülkemizi büyük bir felaketin sınırına getirmiş durumdadır. İçinden geçtiğimiz günlerde AKP'nin teslimiyetçi ve federasyoncu zihniyetinin medya ile yoğun bir işbirliği halinde anılan felaket sürecini sürdürmekte kararlı olduğu görülmektedir. TBMM içindeki ve dışındaki muhalefet etkisizdir. Bu durumda Türk halkı çaresiz görünmektedir.

Bu noktada aksiyoner Türk milliyetçisi aydın ve kurumlara büyük görev düşmektedir. Varlıkları ile milli tepkinin öncüsü ve milli duruşun temsilcisi olması gerekenler, aksine milli tepkinin tıkacı haline gelirler ise Türk milliyetçilerine düşen görev bir yandan onları harekete geçmeye itmek ama harekete geçmelerini beklemeden harekete geçerek onların tepkisizliklerini aşarak milli görevi üstlenmek olmalıdır.

Türk milliyetçisi aydınların, Türk milletine, bu aziz soyun tarihine, kültürüne, varlığına ve Cumhuriyeti kuranlara karşı üstlerine düşen görevi tekrar hatırlayarak, içlerindeki kırgınlığı bir yana atarak, kızgınlıklarını milli bir uyanışın ilk yakıtı haline getirmelidirler.Bu çerçevede bulundukları il, ilçe, kurum, kuruluşta sözde Ermeni soykırımından Dicle ve Fırat'ın kontrolunun AB'ye terk edilmesine kadargündeme getirilen bütün AB taleplerine karşı yoğun bir aydınları ve halkı bilgilendirme çalışması yapmalıdırlar.

Tek parti rejiminin ve faşist bir televizyon-gazete yayıncılığının hakim olduğu bir ülkede milliyetçi aydın ve kitleler bir şeyi değiştirebilirler mi? Sovyet yönetimi altında daha da zor koşullarda mücadele eden rahmetli Elçibey veya Mustafa Cemiloğlu gibi isimleri örnek almanın zaruri olduğu günlerden geçmekteyiz. Verdiğimiz mücadelenin zor olduğunu biliyorum ancak ne kadar zor olursa olsun, milli haysiyet adınaverilmesi gereken bir mücadeledir bu.



[1] AB'nin kendisi de AB üyesi ulus-devletlerle karşılaştırıldığı zaman anti-demokratik bir yapılanmadır. Avrupa Dostlar Derneği Genel Sekreteri Giles, Merrit International Herald Tribune adlı gazetede yazdığı makalede şöyle demektedir. "Avrupa ülkelerinin büyük bölümünde seçmenlere bırakılamayacak kadar önemli meseleler var; idam cezası bunlardan biri, Türkiye'nin AB üyeliği ise bir diğeri. Her iki konunda da ana siyasi partiler arasında sıkı bir konsensus var; halbuki bu konuları seçmenlere danışsalar, onlar yanlış karar verebilir."International Herald Tribune, 9 Ekim 2005

[2] Hasan Pulur, "Haberlerden esinlenerek", 19 Ekim 2005, Milliyet

[3] Semih İdiz, „AB Türkİşgücünü kendisi isteyecek", Milliyet, 10 Ekim 2005

[4] Le Figaro, 14 Ekim 2005, Douglas Alexander, "AB daha güçlü olacak"

[5] Üstelik müzakere sürecinin başlaması, AB için Türkiye'yi başta tarım olmak üzere büyük bir Pazar haline getirmiştir. Gümrük Birliği'nin dışında tutulan tarım ve hizmetler sektörüne AB üreticileri müzakereler sürecinde girecektir. Le Monde 14 Ekim 2005, Jean Antoine Giansily "3 Ekim kararının olumlu yanları"

[6] bkz. Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 4 Haziran 2005

[7] Bir yandan Avusturya-Macaristan imparatorluğunun mirası üzerinde bir milliyetler ve dinler hoşgörüsü gerçekleştirmiş olan Viyana öte yandan bilinç altında kendisini yüzlerce yıl tehdit eden 157 yıl ara ile başkenti Viyana'yı iki kez muhasara eden Türk ordusunu unutamamış olabilir. Öyle ki, Viyana belediyesinde 19, yüzyılın ortalarına kadar görevi bir kuleden güneye bakarak Türk ordusunun gelip gelmediğini haber vermek olan bir görevli vardı.

[8] Eski AB Genel Sekreteri Büyükelçi Murat Sungar, AKP'nin havaalanları ve limanları 2006 yılı içinde açmaya hazırlandığını ima etmektedir. Bkz. Cumhuriyet, 10 Ekim 2005

[9] AB sürecinin baş mimarlarından olan İsmail Cem dahi 3 Ekim Müzakere Çerçeve Belgesinin Türkiye ile AB arasında olduğu gibi Türkiye içinde de sorunlar çıkarmaya aday olduğunun altını çizmektedir. Cumhuriyet, 18 Ekim 2005

[10] Jorg Reckmann, "Genişleme nereye?", Frankfurter Rundschau, 5 Ekim 2005

[11] AB komiseri Rehn, 7 Ekim 2005'de TBMM'nin Ek Protokol ile birlikte deklarasyonu da kabul etmesi halinde müzakerelerin başlamayacağını açıklamıştır.

[12] Sadi Somuncuoğlu, "Kıbrıs'ta maskeler düşsün", Yeni Çağ 19 Ekim 2005

[13] Türkiye'deki AB faşizminin yaratmak istediği sahte AB heyecanı konusunda Avrupa'da da bazı tereddütlerin başladığı anlaşılıyor. Bir Alman gazetesinde "seçkinlere ve kamuoyu yoklamalarına inanılacak olursa, Türkler bu zorluğu göğüs germeye hazır" diyerek Türkiye'deki durumla ilgili şüphe dile getiriliyor.Gerold Büchner, "AB'nin değişmesi lazım", Berliner Zeitung, 5 Ekim 2005

Alaettin Parmaksız

1951 yılında Karaman Ermenek kazasında doğdu. İlk ve orta öğrenimi orada tamamladıktan sonra o dönemde Ermenek kazasında lise olmadığı için Liseyi EDİRNE'de okudu. 1970 ylında Kara Harp Okulu'na girerek, 1973 yılında Kara Harp Okulu'ndan, 1974 yılında Piyade Okulu'ndan mezun oldu. 1975 yılında Komando İhtisas Kursu'nu bitirdikten sonra tayin olduğu Erzurum'da 1980 yılında Kara Harp Akademisi'ni kazanarak, 1982 yılında Kara Harp Akademisi'ni bitirdi. 1992–1993 yılında NATO Savunma Koleji'ni, 1996 yılında Silahlı Kuvvetler Akademisi'ni bitirdi.

Kara Harp Akademisini bitirdikten sonra1982–1984 yıllarında KIBRIS'ta, 1984–1990 yıllarında Genelkurmay Karargâhı Harekât Başkanlığı'nda görev yaptı 1990–1992 Yıllarında HAKKARİ'de Dağ ve Komando Tabur Komutanlığı, 1992–1993 Yıllarında Genelkurmay Karargâhı Anlaşmaları İzleme Şubesi'nde proje subaylığı, 1993–1995 yıllarında Güney Kore Askeri ataşeliği, 1995–1996 Dağ Komando Okulu ve Eğitim Merkez Komutanlığı Kurmay Başkanı ve AZERBAYCAN 887 Tugay Eğitim Komutanlığı, 1996–1997 Kara Kuvvetleri Psikolojik Harekat Şube Müdürlüğü, 1997–1999 Gökçeada 5. Komando Alay Komutanlığı görevlerinde bulundu.

1999'da Tuğgeneralliğe terfi ederek Dağ ve Komanda Tugay Komutanlığına atandı. Hakkâri'de iki yıl tugay komutanlığını müteakip, 2001 yılında Edremit'te bulunan 19. Piyade Tugay Komutanlığı'na atanarak, iki yıl bu görevi yaptı. 2003'te Tümgeneralliğe terfi eden ve Genelkurmay İstihbarat ve İstihbarata Karşı Koyma Daire Başkanlığı görevine atanan Emekli Tümgeneral Parmaksız, 2004 yılında Tümgeneral rütbesindeyken istifa ederek emekli oldu. 

4 yıl boyunca görev yaptığı Hakkari anıları ile bitirilemeyen terörün nedenleri, çözüm için uygulama modelleri ve terörle mücadelenin analizinin yapıldığı “BURASI HAKKARİ ANKARADAN GöRüNDüĞü GİBİ DEĞİL” adlı kitabı yayınlanmıştır. Parmaksız, evli ve iki erkek çocuk babasıdır.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Bircihan D. Dilek   - 13-12-2019

Balistik Füze Tehdidi ve Türkiye

Son birkaç yıldır F-35 ve S-400 konuları ülkemizin gündemini işgal ederken, stratejik bir saldırı silahı olan Balistik Füze tehdidi hızla etrafımızı sardı.