Avrupa Birliği Suriye’de Ne Kaybediyor?

Yazan  05 Eylül 2012
Suriye meselesinin AB açısından asıl önemi, Birliğin 2011’den beri uluslararası alanda ne tip bir aktör olduğunu, kısaca özgünlüğünü sorgulatan bir sınama sürecinden geçmesine yol açmasıdır.

Uluslararası alanda AB, evrensel değerlere yaptığı atıflar ve uluslararası meseleler karşısında kullandığı dış politika araçları üzerinden sivil ve normatif bir güç olma iddiası taşımaktadır. AB'nin dış politikada çoktaraflılık ilkesini yaygınlaştırma, çatışmaları önleme, zorlama yerine müzakere yönteminin kullanılmasını sağlama, bölgesel işbirliklerini teşvik etme amaçları onun hem sivil hem de normatif niteliklerine işaret etmektedir.[1] Sivil bir güç olmak için uluslararası amaçlara ulaşmada diğer uluslararası aktörlerle işbirliği, ulusal çıkarların korunması için askeri olmayan, öncelikle ekonomik olan araçların kullanılması gerekmektedir. Askeri güç ise diğer dış politika araçlarının kullanılmasında koruyuculuk işlevini yerine getirmektedir.[2] Bu çerçevede, AB'nin küresel bir sivil güç olma rolünün temel unsurları, yaptığı ekonomik ya da insani yardımlar, kurduğu ticari ve ekonomik ilişkiler, kullandığı diplomatik ve kültürel araçlardır. Bu araçların yanında, sivil bir güç olmanın, dış politikada ikna yöntemine önem verilmesi, uluslararası dayanışmanın sağlanması ve uluslararası aktörlerin diplomatik, ekonomik ve yasal yöntemlerle yönlendirilmeye çalışılması gibi koşulları vardır.[3]

AB'nin Suriye Meselesi Karşısındaki Tepkileri

Açıklanan bu öğeleri barındırması beklenen bir sivil güç olarak AB, 2008 yılından itibaren 2011'e kadar Suriye ile yapıcı bir diyalog içerisinde olmuştur. Bu süreçte Esad hükümetinin reform hareketleri doğrultusunda desteklenmesine zaman ayrılmıştır. 2011'den itibaren ise reformun insan hakları ihlalleri ve kitle imha silahlarının kullanımının ortadan kaldırılmasına dönük bölümlerinin iç işlerine karışıldığı gerekçesiyle Esad hükümetince reddedilmesi ilişkileri germeye başlamıştır. Arap Baharı sürecinden Esad hükümetinin de nasibini almasıyla AB-Suriye ilişkileri askıya alınmıştır. İlişkilerin askıdaki haliyle AB'nin tutumunun, Suriye ile ilgili olarak yaptırımların kararlaştırılıp uygulanması, Esad hükümetinin devrilmesi ve yeni bir yönetime geçişin sağlanması, sonraki dönemde de ülkedeki yeni yönetim aktörleri ve şeklinin planlanması ayaklarından oluştuğu çıkarımı yapılabilir. Her şeyden öte, Suriye'de Esad sonrasında ne olacağı sorusu, Irak ve Libya gibi deneyimlerin de etkisiyle AB ülkelerini oldukça meşgul etmektedir. Bunu Suriye'deki ayaklanmaların başlangıcından günümüze kadar geçen sürede İngiltere, Almanya ve Fransa'nın tutum ve girişimlerinden anlamak mümkündür.

Yerli ve yabancı basına yansıdığı üzere, ABD ve Avrupalı müttefikler Esad hükümetinin yıkılmasının ardından Suriye'deki kimyasal ve biyolojik silahların ve tesislerinin kontrolünü sağlamak için askeri bir kara gücü oluşturmanın planlamasını yapmaktadırlar. Ülkedeki olası durumlarla ilgili senaryo çalışmalarını yürüten ABD ve önde gelen AB ülkeleri Suriye'ye askeri güç gönderme konusunda ise temkinli bir yaklaşım sergilemektedirler. Hatta İngiltere, Almanya ve Fransa dışındaki çoğu AB ülkesi askeri koruma gücü oluşturma fikrine dahi karşı çıkmaktadır.[4] ABD, İngiltere, Fransa, Almanya dışişleri bakanları Suriye'deki iç savaşın sonlandırılması ve halka insani yardımların ulaştırılması yönünde aralarındaki koordinasyon ve işbirliğini geliştirmek için Türkiye'nin de katıldığı toplantılar yapmaktadırlar. Bu toplantılarda ülkedeki iç savaşa atıfla Esad sonrasına odaklanılmaktadır. El-Kaide ve PKK gibi terör örgütlerinin Suriye'deki iç karışıklıktan yararlanmaları, etkinliklerini artırmaları, silah kapasitelerini geliştirebilmeleri ve bu durumun yarattığı güvenliksizliğin Suriye'den çevre ülkelere ve bölge geneline yayılması karşısında BM düzeyinde Rusya ve Çin'e rağmen nasıl durulacağına kafa yorulmaktadır. Bu doğrultuda Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius, adeta AB'nin sivil güç olduğunu hatırlatırcasına 30 Ağustos'ta gerçekleşen BM Güvenlik Konseyi toplantısına hazırlık amacıyla Ürdün, Lübnan ve Türkiye'deki mülteci kamplarında incelemelerde bulunmuştur.[5]

Çalışmalar sadece görüşmeler ve incelemelerle de kalmamaktadır elbette. İşin bir de istihbarat yönü vardır. ABD, İngiltere, Fransa, Almanya arasında Suriye'deki koşullarla ilgili istihbarat paylaşımı yapılmaktadır. AB, ülkedeki koşullara daha hakim olan Rusya'dan da istihbarat bilgisi alabilmektedir. Hatta, alınan bilgilerin Suriyeli muhaliflerle paylaşılması da söz konusudur. Almanya'nın dış istihbarat servisi olan BND'nin (Bundesnachrichtendienst) Başkanı Gerhard Schindler bundan sonraki süreçte dış istihbarat servisi olarak Suriye ve Afganistan'a odaklanacaklarını açıklamıştır.[6] İngiliz istihbaratının da Suriye'yi ağırlıklı olarak Güney Kıbrıs'tan izlediği, aldığı bilgileri ABD ve Türkiye'ye verdiği, bu bilgilerin Özgür Suriye Ordusu'na ulaştırılmasını da onayladığı haberleri yerli ve yabancı basında yer almıştır.[7]

Suriye ile ilgili istihbarat bilgisi toplanmasının ve bunun Suriyeli muhaliflerle paylaşılmasının AB ülkelerinde tartışma konusu olduğuna dair örnekler de ortaya çıkmaya başlamıştır. Örneğin, Almanya'da muhalefet konumundaki Yeşiller Partisi ve Sol Parti Merkel Hükümetinin parlamentoya danışmadan ya da bilgi vermeden Suriye meselesiyle ilgili olarak Almanya'yı olası bir çatışma ve ya savaş içine sokabileceğinden kaygı duymaktadır. Bunun gerekçesi de Türkiye'deki Alman ajanlarının ve Akdeniz'de konuşlanıp Özgür Suriye Ordusu'na aktarılmak üzerine bilgi topladığı düşünülen Alman deniz kuvvetlerine ait askeri geminin varlığına bağlanmıştır. Bu durum karşısında Almanya Savunma Bakanlığı bir açıklama yapmış ve geminin Doğu Akdeniz'de bilgi toplamak amacıyla tutulması şeklinde bir uygulamanın uzun süreden beri var olduğuna işaret etmiştir.[8]

AB'nin tutumu ortaklık noktasında yaptırım ve yardım kararlarıyla sergilenmektedir. Detaylar ise İngiltere, Almanya ve Fransa'nın Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı düzeyindeki açıklamalarıyla anlaşılmaktadır. Gelinen nokta itibariyle AB, Suriye'deki geçişe odaklanmış görünmektedir. Fransa Cumhurbaşkanı Francois Hollande'ın Suriyeli muhaliflere geçici hükümet kurmaları çağrısında bulunması ve bunun gerçekleşmesi durumunda o hükümeti tanıyacaklarını açıklaması bunun ilk göstergelerindendir. Aynı zamanda Fransa, Suriye ile ilgili bir tampon bölgenin oluşturulması ve sınırlı bir uçuşa yasak bölge ilan edilmesi fikrini benimsemekte ve önermektedir. Almanya ve Fransa Esad iktidarının tüm yasallığını kaybettiği konusunda artık mutlak bir fikir birliği içerisindedir.[9]

Suriye'de geçişe odaklanıldığının ikinci göstergesi ise Ocak 2012'den itibaren Almanya'da ABD merkezli Birleşik Devletler Barış Enstitüsü ve Almanya merkezli Bilim ve Politika Derneği'nin Suriyeli muhaliflerle ortaklaşa yürüttükleri toplantılardır. Bu toplantılarda Suriye'nin Esad sonrası döneme hazırlanması ve ülkenin şekillendirilmesi için görüşmeler yapılmıştır. Toplantıların sonuçlanmasıyla birlikte Ağustos ayında 'Ertesi Gün' başlığı altında bir rapor yayınlanmıştır. Raporda Suriye'de hukukun üstünlüğü, adalet, güvenlik sektöründe reform, seçimlerin düzenlenmesi, anayasal düzenin kurulması ve ilgili çalışmaların yapılması, ekonomik yeniden yapılanma ve sosyal politika reformu konularında tavsiyelerde bulunulmuş, risk tespitleri yapılmış ve geçiş için süreler öngörülmüştür.[10] Bu çalışma AB'nin Suriye'de Esad sonrası kurulacak düzen için referans aldığı bir belge konumunda kabul edilebilir.

Suriye'nin AB'ye Kaybettirdiği Özgünlük ve Sonuç

Tüm bu hususlar ışığında, Suriye meselesinin AB açısından asıl önemi, Birliğin 2011'den beri uluslararası alanda ne tip bir aktör olduğunu sorgulatan bir sınama sürecinden geçmesine yol açmasıdır. Genelde Arap Baharı, özelde ise Suriye meselesi AB'nin sivil ve normatif güç niteliğini yeniden tartışmaya açan bir etki yaratmaktadır. Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki gelişmeler AB açısından çelişki noktalarının oluşumuna sebep olan kıvılcımlar halini almıştır. Bilindiği üzere, tarihsel süreçte AB'nin Ortadoğu ile ilişkisi emperyal ilişkiden yumuşak güç odaklı ilişkiye kaymıştır. Hatta AB kendisini tanımlarken bu özelliğini öne çıkarmış ve ABD'den ayrılan yanını yine bu özelliğine bağlamıştır. Arap ülkelerindeki rejim değişiklikleri ve değişikliklerle sonuçlanan süreçler ise AB'yi, yumuşak gücünün teoriden pratiğe aktarılmasını sağlayacak zeminlerden yoksun bırakmaktadır. Çünkü değişiklikler, gerek uluslararası aktörlerde gerekse de yerel aktörlerde güvenlik kaygıları yaratmakta ve terör eylemlerinin önlenmesi, istikrarın sağlanması gibi hususlar öncelikli hale geldiğinden baskıcı ve askeri güce de dayanan uygulamalarını öne çıkarmaktadır.[11]

Suriye meselesinin çözümü için başta Annan Planı'nın desteklenmesi AB'nin askeri müdahale dışında seçenekler aradığını göstermiştir. Sonrasında ise durum değişmiştir. Örneğin, Fransa'nın önerileri, beraberinde askeri bir operasyonu getirebilecek nitelikte olmaya başlamıştır. Öneriler hayata geçirilmese de (ki Libya'da askeri operasyon yapılmıştır), düşünülmesi dahi sivil güç olarak ilkesel duruşun güvenilmez hale gelmesi için yeterlidir. Eğer koşulların tutum değişikliğini gerektirdiği düşünülüyorsa, ABD'nin askeri müdahale seçeneğini Esad yönetiminin kimyasal silah kullanmasına bağlaması ve bunun dışında böyle bir müdahaleye yanaşmayacağını net bir şekilde açıklaması dikkate alınmalıdır. AB ise şartlarını belirlemek açısından böyle bir netliği sağlamada zorlanır görünmekte, tutumunu daha çok ABD'nin etkisi altında belirlemekte ve değiştirmektedir. Sivil güç olmanın uluslararası aktörlerle işbirliğini gerektirdiği göz önünde tutulduğunda AB'nin Suriye meselesinde uluslararası bir dayanışma da sağlayamadığı görülmektedir. Diyalog kanalları açıktır; bunları kullanmaktadır, fakat uzlaşı sağlanamamaktadır. Tampon bölge ve uçuşa yasak bölge konularında Fransa ile ABD arasındaki uyuşmazlık, Rusya ve Çin ile yapılan görüşmelerde tarafların Suriye ile ilgili tutumlarında herhangi bir değişikliğe sevk edilememesi bunu açıkça göstermektedir. Bundan sonraki gelişmeler AB'nin sivil ve askeri güç arasında bir denge sağlamasını gerektirecek gibi görünmektedir. Ekonomik kriz koşullarında dahi savunma sektörünü geliştirmeye yönelik girişimlerde bulunan, ulusal düzeylerde orduların reformlara tabi tutulduğu süreçler yaşayan AB, dengeyi sağlayamadığı takdirde ise askeri güce ağırlık verme potansiyeli taşıdığının sinyallerini vermektedir.



[1] Helene Sjursen, "What Kind of Power?," Journal of European Public Policy, Vol.13, No.2, 2006, s.172.

[2] Helene Sjursen, "Security and Defence," Contemporary European Foreign Policy içinde, derl., Walter Carlsnaes, Helene Sjursen ve Brian White, London: Sage Publishers, 2004, s.68; Roy H. Ginsberg, The European Union in International Politics, Oxford: Rowman and Littlefield Publishers, 2001, s.39.

[3] Ian Manners ve Richard G. Whitman, "The 'Difference Engine': Constructing and Representing the International Identity of the European Union," Journal of European Public Policy, Vol.10, No.3, 2003, s.388; Karen E. Smith, European Union Foreign Policy in a Changing World, Cambridge: Polity, 2003, ss.2,3.

[4] "Suriye'ye 60 Bin Asker Planı", Cumhuriyet, 18.08.2012, s.12.

[5] "Esad'a Karşı Beşli Telekonferans", Cumhuriyet, 21.08.2012, s.17.

[6] "Alman Dış İstihbaratı Suriye'ye Yoğunlaşıyor", 11.08.2012, http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=222527 , (Erişim: 13.08.2012)

[7] "İngiliz İstihbaratı Gerillaları Destekliyor", 19.08.2012, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/08/120819_paper_syria_ingelligence.shtml, (Erişim: 20.08.2012)

[8] "Alman Muhalefeti Ayakta", Cumhuriyet, 21.08.2012, s.9.

[9] "Paris Washington'la Ters Düştü", Cumhuriyet, 29.08.2012, s.12.

[10] "The Day After Project: Supporting a Democratic Transition in Syria", The Day After an Independent Syrian NGO , August 2012, ss.3-9.

[11] Raymond Hinnebusch, "Europe and the Middle East: From Imperialism to Liberal Peace?", Review of European Studies, Vol.4, No.3, 2012, ss.20,21.

Dr. Sezgin Mercan

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Avrupa Birliği Araştırmaları Merkezi Başkanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Ümit Özdağ   - 21-11-2019

Süleyman Soylu’ya Sorular

Türk milletinin Anadolu’daki milli kimlik, kültür ve egemenliğine yönelik en büyük dördüncü tehdit, modern bir kavimler göçü şeklinde 2011-2019 arasında ülkemize gelen kayıtlı-kayıtsız 5.3 milyon Suriyeli sığınmacıdan kaynaklanmaktadır.