Bir Garip “Serbest Dolaşım” Hikâyesi

Yazan  07 Aralık 2015

Soğuk Savaş’ın sona ermesi,  Batı’nın siyasi ve ekonomik değerlerinin galibiyetinin ilanı olarak değerlendirilmiştir. Batı’nın liberal siyasi ve ekonomik değerlerinin rakipsiz kalması Francis Fukuyama’nın çok bilinen “Tarihin Sonu” teziyle iki kelimede net olarak özetlenmiştir. Oysa Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, bilinen “düşman” yerini bilinmeyen belirsizliklere bırakmıştır; bu belirsizlik ortamında Batı karşılaştığı yeni tehditleri tanımlamaya çalışmıştır ve bu tehditlerle nasıl mücadele edilmesi gerektiği üzerine halen çalışmaktadır. Dolayısıyla tarihin sonu gelmemiştir;  bilakis tarih yeni tehditler ve tehditlerle mücadele ile tekrar yazılmaya başlamıştır.

Söz konusu tehditler, başlıca, ulus-içi etnik-mezhepsel çatışmalar, bölgesel etnik-mezhepsel çatışmalar, terörizm, devlet-dışı aktörlerin yükselişi ve kitle halinde göçler olarak kısıtlayıcı olmayacak şekilde sıralanabilir ve bu tehditlerin her biri, diğerleriyle iç içe geçmiş, dolayısıyla birbirlerinden soyutlanamayacak tehditlerdir. Mesela, ulus-içi ve bölgesel çatışmaların yarattığı güç boşluğu, bu güç boşluğundan beslenen, ayrıca Batı’nın Soğuk Savaş sonrası rakipsiz kaldığı ileri sürülen değerlerine baş kaldıran terör örgütlerini güçlendirmektedir. Hem iç çatışmadan hem de terör örgütlerinin şiddetinden kaçmak isteyen milyonlarca insan da komşu ülkelerinin ve Batılı devletlerin sınırlarına dayanmaktadır. Milyonların sınırlarını zorladıkları devletler ise sığınmacı akını karşısında sadece insani faktörlerle değil, kendi ülkelerinin kamu düzeni ve güvenliği gibi faktörleri de dikkate alarak politika belirlemek zorunda kalmaktadır. Üstelik terör örgütleri mensuplarının sığınmacı olarak ülkelerine giriş yapma riski de dikkate alınmak zorundadır. Şu an Suriye’deki iç çatışma ve ülkemiz de dahil Batılı devletlerin yüzleştiği sığınmacı sorunu söz konusu tablonun somutlaşmış halidir. Bu tabloda hem Avrupa Birliği düzeyinde hem de üye devletler düzeyinde alınan çeşitli önlemler, sığınmacı akınını da, terörizmi de Ortadoğu bölgesi ile sınırlamaya yöneliktir ve Birliğin ülkemiz ile Aralık 2013’de yaptığı Geri Kabul Anlaşması, bu politika kapsamında okunmalıdır.

Diğer taraftan, Avrupa Birliği’nin üçüncü ülkelerle yürüttüğü ilişkiler asimetrik ilişkilerdir. Üstelik ilişkilerdeki bu asimetri, üçüncü devlet Avrupa Birliği’ne üyelik talebinde bulunuyorsa daha da artmaktadır. Avrupa Birliği kendi koşullarını ve isteklerini, karşısındaki devletin özel koşullarını dikkate almaksızın, “üyelik havucunu” göstererek empoze etmektedir. Türkiye de, Avrupa Birliği’ne aday devlet sıfatıyla, üstelik üyelik müzakereleri fiilen donmuş olmasına rağmen, Avrupa Birliği ile asimetrik bir ilişki içerisindedir ve Geri Kabul Anlaşması da bu asimetrik ilişkinin bir tezahürü olarak okunmalıdır. Bu Anlaşma ile Türkiye, üzerinden Avrupa Birliği’ne düzensiz giriş yapan üçüncü ülke vatandaşlarını geri almak ve düzensiz geçişleri önlemek için sınır kontrollerini güçlendirmek zorundadır. Dolayısıyla Türkiye sığınmacı sorununu kendi sınırları içine hapsederek,  Birliği bu dertten kurtaracaktır. 

Burada üç noktanın altını çizelim. Birincisi geri kabul yükümlülüğü Türkiye üzerinden Avrupa Birliği’ne düzensiz girenlerin tamamı için uygulanmayacaktır;  Birlik üyelerinin sığınmacı statüsü vermedikleri için uygulanacaktır. Anlaşmanın 2. maddesi bu hususu açıkça ifade etmektedir. Kısaca Birlik “seç seç beğen” mantığıyla “beğenmediklerini/istemediklerini” geri gönderecektir. Diğer taraftan Türkiye üzerinden değil de diğer devletler üzerinden Birliğe düzensiz giren ve “beğenilmeyen” sığınmacıların Türkiye’ye iade edilmesi riski nasıl önlenecektir. Bu soru da cevapsız bırakılmıştır.  İkincisi, Geri Kabul Anlaşması sınırsız süreli akdedilmiştir.  Avrupa Birliği Roma Antlaşmalarından beri gördüğümüz sınırsız süreli antlaşma/anlaşma yapma geleneğini bozmamıştır. Oysa anlaşma sınırsız süreli olsa bile,  belirli bir süre sonrasında anlaşma hükümlerini gözden geçirmeye imkan tanıyacak bir hüküm konulabilirdi. Bu durumda Anlaşmanın uygulanmasına dair herhangi bir sorun çıkması halinde Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesi hükümleri ışığında değerlendirme yapılabileceğini varsaymamız gerekir. Üçüncüsü, ulusal basında Geri Kabul Anlaşması karşılığında Türk vatandaşlarına vize muafiyeti sağlanacağına yönelik haberler yer almaktadır. Geri Kabul Anlaşması metni incelendiğinde, Türk vatandaşlarına vize muafiyeti, hatta vize liberalizasyonu sağlanacağına yönelik hiçbir ifade yer almamaktadır. Sadece Anlaşma’ya eklenen bir ortak deklarasyon ile tarafların vize politikalarında işbirliğini güçlendireceği ifade edilmektedir. [1] Basında yer alan vize muafiyetine ilişkin haberlerin kaynağı ise, “Türkiye ile Vize Muafiyeti Rejimi İçin Yol Haritası” nın hazırlanmış olmasıdır. Aslında yol haritasının Avrupa Birliği tarafından kabul edilmiş olması,  doğası gereği asimetrik olan ilişkilere simetrik ilişki görüntüsü  verilmesi çabasıdır.

Söz konusu yol haritası uyarınca ülkemizin gerçekleştirmek zorunda olduğu bir takım kriterler bulunmaktadır ve İKV bu kriterleri 72 adet[2]olarak saymıştır. Varsayalım ki, Türkiye tüm bu kriterleri eksiksiz karşıladı. Bu durumda Türk vatandaşlarına Avrupa Birliği’nin vize muafiyeti sağlayacağından emin olabilir miyiz? Maalesef “Hayır”. Zira Türkiye üzerine düşeni yaptığında, Avrupa Komisyonu Türkiye’nin vize uygulanan ülkeleri içeren negatif listeden, vize muafiyeti sağlanan ülkeleri içeren pozitif listeye alınması için 539/2001 sayılı Tüzük’te değişiklik yapılmasını teminen öneri hazırlayacaktır.[3]Bu değişiklik önerisinin Konsey ya da Avrupa Parlamentosu tarafından, yani sadece biri tarafından reddedilmesi Türk vatandaşlarına vize muafiyeti sağlanmasını önleyecektir.  Bu durumda Avrupa Komisyonu, “biz üzerimize düşeni yaptık, ama ne yapalım, Parlamento/Konsey reddetti” diyebilecektir. Böylelikle mesele, Avrupa Birliği tarafından çözülemeyen/çözülmek istenmeyen bir iç mesele haline dönüştürülecektir. Çok mu karamsar bir tablo çizdim? Sadece işçilerin serbest dolaşımını içeren Ankara Antlaşması’nın 12. maddesi (Akit Taraflar, aralarında serbest işçi akımını kademeli olarak gerçekleştirmek için, Topluluğu kuran Antlaşma'nın 48, 49 ve 50. maddelerinden esinlenmekte uyuşmuşlardır.) ile Katma Protokol’ün 36. maddesine (Türkiye ile Topluluk üyesi Devletler arasında işçilerin serbest dolaşımı, Ortaklık Anlaşması'nın 12. maddesinde yer alan ilkelere uygun şekilde, Anlaşma'nın yürürlüğe girişinden sonraki on ikinci yılın sonu ile yirmi ikinci yılın sonu arasında kademeli olarak gerçekleştirilecektir.)  rağmen gelinen, daha doğrusu gelinemeyen noktayı düşününce bu karamsarlıkta haklıyım sanırım.

Sonuç olarak, AB’nin Türkiye ile Geri Kabul Anlaşması’nı akdetmesi ve “Türkiye ile Vize Muafiyeti Rejimi İçin Yol Haritası”nın hazırlanması, aslen Türkiye ile ilişkileri kuvvetlendirmek maksadıyla değil, 28 devletten oluşan Avrupa Birliği coğrafyasını sığınmacı sorunu ve bu sorununun terörizm, iç güvenlik ve kamu düzeniyle ilgili yan etkilerinden kurtulmak maksadıyladır. Avrupa Birliği Türkiye ile ilişkileri gerçekten kuvvetlendirmek istiyorsa, müzakere sürecini fiilen donduran sekiz fasıldaki askıyı kaldırmalıdır.

*Hazine Müsteşarlığı. Makalede ifade edilen görüşler yazara ait olup, görev yaptığı kurumla ilişkilendirilemez.



[1] Agreement between the European Union and the Republic of Turkey on the readmission of persons residing without authorisation, http://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/ALL/?uri=uriserv:OJ.L_.2014.134.01.0003.01.ENG

[2]İKV Basın Açıklaması, 30 Kasım 2015

[3]Questions and Answers on the EU-Turkey Readmission Agreement and Visa liberalisation dialogue,  http://avrupa.info.tr

 

 

Doç. Dr. Dilek Yiğit

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışmanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Dr. Cengiz Tatar   - 12-10-2019

“ANKARA, ATATÜRK İLE UYUR, ATATÜRK İLE UYANIR” ANKARA’NIN BAŞKENT OLUŞUNUN 96’NCI YILDÖNÜMÜ; 13 EKİM 1923.

13 Ekim 2019, Ankara’nın başkent oluşunun 96’ncı yıldönümü, Türk Milleti’ne kutlu olsun.