Macaristan 5. Turan Kurultayı İntibaları

Yazan  20 Eylül 2014

Macaristan Turan Kültür Vakfı tarafından ilki 2010’da Kazakistan’da yapılan Dünya Turan Halkları Kurultayı’nın 5. si bu yıl Macaristan’ın Bugaç ovasında 8-10 Ağustos 2014 tarihlerinde gerçekleşti. Turan halklarını temsilen gelen resmi delegasyon dışında tahminen 300 bin kişinin katıldığı kurultayın şölen tarafını oluşturan organizasyon ve koreografi bir yana bırakılırsa, kurultayın kültür-politik açıdan çok önemli bir dönüm noktası teşkil ettiğini söylemek mümkündü. Zira kurultayın gerek mevcut Macar hükümeti tarafından desteklenmesi gerekse kurultaya katılan delegelerin kurultayın maksadına uygun ortak bir kültür atmosferi yaratması, geleceğin dünyasının şekillenmesinde olduğu kadar, “lanetlenmiş” “Turan” kavramıyla, “Turan halklarının” dünya siyasi hayatında lâyık oldukları yeri alacaklarının ilk sinyalleri olarak algılamak da mümkündür. Nitekim kurultayı takip etmeye gelen Batılı ajans temsilcileriyle, politik gözlemcilerin yarı magazinleştirme çabaları yanında kurultaya katılanlara sordukları yönlendirilmiş sorularla, yaptıkları yorumlar kurultayın Batılı çevreler tarafından ne kadar ciddiye alındığının işareti gibiydi. Elbette bu kurultayı özel bir dikkatle takip eden, Alman gözlemciler açısından, tarihi Alman - Macar ilişkileriyle, elan Almanların Orta Avrupa’ya kadar sarkmış olmalarıyla, yine aynı şekilde Batı’nın, Doğuya yönelik değişmeyen ve değişecek gibi de görünmeyen çatışmacı, indirgemeci ve emperyal tavırlarının özel bir önemi vardı.

Turan kavramının, modern zamanlarda jeopolitik bir tez olarak ilk defa Macar entelektüelleri tarafından siyâsî ve kültür hayatına sokulduğu dikkate alındığında bu durum en azından bizim açımızdan çok da şaşırtıcı değildi. Zira modern dünya sistemiyle, Batı emperyalizmine karşı paradigma kurma aşamasında Rusya dışında bu paradigmayı kurabilme yeteneğine sahip Doğu menşeli tek millet Macarlar olmuştu.

Kurultay açılışının olacağı gün (8 Ağustos, 2014 Cuma) kuzeyden Bugaç’a doğru yol alırken, yolların çoktan yükünü almış olduğunu fark ediyoruz. Sanki herkes Atilla’nın buyruğuyla büyük bir göç için Bugaç’a doğru yol alıyormuş hissi uyandırıyor. İki saatlik yolu, beş saatte alıp, Atilla’nın cenazesinin defnedildiği Tissa nehri üzerinden geçip, Bugaç ovasına vardığımızda akşam karanlığı çökmek üzereydi. Alacakaranlıkta ovaya kurulan büyük çadırlar, at kişnemeleri ve atılan naralarla inliyordu.  Ancak asıl heyecanı yaşamak için ertesi günü beklemek gerekiyordu. Nitekim ertesi sabah (resmi açılış) ovaya geldiğimizde göz alabildiğince uzanan ova ufkunu sisler içinde bir dizi ağaç kesiyor, üzerlerinde taşıdıkları zırhlar, kalkanlar,  sırtlarında sadaklarında ok ve yaylar, başlarında börkler, ellerinde bayraklarla 325 süvarinin geçit törenini takiben Turan Vakfı Başkanı Andraş Biro’nun yaptığı hoş geldiniz konuşmasıyla şölen başlamış oluyordu. Mükemmel bir koreografi ile her süvarinin taşıdığı Turan halklarının bayraklarıyla yaptıkları atlı gösteri ve meydanda yakılan dev bir ateş Bugaç’ta toplanmış binlerce (300 bin) insanı heyecanın zirvesine taşırken, şölen boyunca ovada kurulan dev çadırlar Turan dünyasıyla ilgili kimilerinde panellerin ve tartışmaların yapıldığı, kimilerinde resim ve arkeolojik malzemelerin sergilendiği, kimilerinde uzak diyarlardan gelmiş müzik topluluklarının icra edildiği bozkır kültürüne ev sahipliği yapıyor.

İlki beş yıl önce Kazakistan’da yapılan bu kurultayın teşkilat başkanı Macaristan Turan Kültür Vakfı’nın kurucusu, genç bir antropolog olan Andraş Biro.  Geçtiğimiz yıl Türkiye’ye gelip, çeşitli üniversitelerde bir dizi konferans veren Andraş Biro’nun temel referansı, (Türkiye’deki milliyetçilerden farklı olarak) Doğu dünyası ve Turan halkları. Andraş, bu halkların, dünya kültür politiğinde konumlanmasında öncü rolü üstlenebilme kabiliyetine sahip unsur (göçebe/çoban) Turanî kavimlerin dünya siyasetinde taşımış oldukları tarihi ve kültürel mirasla, bu mirasın yeniden ihya edilmesiyle ilgilidir. Bu anlayıştan hareketle Biro, Kazakistan başta olmak üzere, Turanî kökenli hemen hemen bütün halkları bir araya getirerek, bu şuurun gelişmesini ve pekişmesini sağlamaya çalışıyor.

Macaristan’ın ev sahipliğinde gerçekleştirilen bu büyük toplantıya Kazakistan (Kültür Bakanı seviyesinde) başta olmak üzere, Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Kıbrıs, Dağıstan, Tataristan, Adige-Çerkeş, Başkurdistan, Doğu Türkistan, Kerkük, Makedonya, Tuva, Yakut, Altay, Hakas, Güney Azerbaycan, Kırım ve Sekellerin yanında Koreliler, Moğollar ve ilk olarak da Bulgarların da katılımıyla 375 resmi delege iştirak ettiler.

Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki, Kurultay öncesi, Kıbrıs Türkleriyle, Doğu Türkistanlıların (Uygurlar) ve kurultaya katılacağını öğrenen Yunanistan ve Çin’in diplomatik misyonu, Macar parlamentosu nezdinde girişimde bulunarak Kıbrıs Türkleriyle, Uygur Türklerinin kurultaya katılmamaları için epey çaba sarf etmişse de Çinlilerin ve Yunanlıların istekleri gerek Kurultay Komitesi, gerekse Macar Parlamentosu tarafından kesin bir dille reddedildi.

Nitekim kurultaydan bir gün önce bütün delegelerin resmi davetlisi olarak bulunduğumuz Macar Milli Meclisi’nde, Meclis Başkan Vekili olarak hoş geldiniz konuşması yapan Sandor Leslak başta olmak üzere, Başbakanlık müsteşarı ve Turan Kültür Vakıf Başkanı A. Biro yaptıkları konuşmalarda bu toplantıya katılımlar konusunda bir takım sıkıntılar yaşanmış olmasına rağmen, bunları aştıklarını ve asırlardır ayrı coğrafyalarda yaşayan Turan kavimlerinin yeni yüzyılı inşa etmede bir araya gelerek gösterdikleri dayanışma ve kardeşliğin her şeyin fevkinde olduğunu ifade etmişlerdir. Ve daha önemlisi, Meclis Başkan vekiliyle, Başbakanlık müsteşarının “Doğu- Batı” ilişkilerinde “Turan halklarıyla”, Macaristan arasındaki ilişkilerin geleceğe yönelik kalıcılığına yapmış oldukları vurgu, bu kurultaya daha da önem katmıştır.

Elbette burada genelde Batı’nın, özelde Alman emperyalizminin 1. Dünya Savaşı arifesinde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun “Doğuya açılış” (Drang nach Osten) politikası hatırlandığında, böylesi büyük bir toplantıya üstelik devlet desteğiyle ev sahipliği yapan Macaristan’ın, yeni “Doğuya açılış” politikasının Macar  sürümü (versiyon) olarak düşünülebilir mi sorusu akla gelebilir. Nitekim bu sorunun genellikle kurultayı takip eden Batılı gözlemcilerin fantastik sorularından biri olduğunu burada ayrıca belirtmeliyiz. Fakat Macaristan’ın mevcut politik konumundan, nüfusuna, ekonomisinden, uluslararası rolüne kadar bir dizi reel-politik veri göz önüne alındığında, böylesi bir emperyal genişleme politikasının fanteziden başka bir şey olmadığının anlaşılması güç olmasa gerek.  Diğer yandan gerçek olan bir durum varsa, o da Macarların, tarihi bozkır mirası üzerinden jeopolitik bir vizyon oluşturma çabası içinde olmalarıdır. Bu vizyon belki de 1. Dünya Savaşı’ndan beri hiç bir Doğu halkının telaffuz etmeye bile cesaret edemediği  “Turan Jeopolitiği”dir.

Bu tez, 1. Dünya Savaşı öncesinde, dünyanın yeniden paylaşılmasına matuf çabalardan olmak üzere Doğu’nun tamamen sömürgeleştirilme ve köleleştirilme ameliyesinde ilk defa Macar entelektüeller tarafından “Turancılık” adıyla gündeme getirilmiş, ancak Türklerin de (Osmanlı Devleti) müttefiki oldukları “Üçlü İttifak’ın” yenilenmesiyle, Macaristan, Osmanlı Devleti ve Almanya’nın parçalanmasıyla son bulmuştu. Aradan geçen yaklaşık 90 yıllık süre içinde meydana gelen 2. Dünya Savaşı’nın etkileri, ardından Sovyet rejiminin uzun süren yazının 90’lı yıllarda son bulmasıyla, modern dünya ikinci bir buhrana girmiş ve buhranı aşmak için kapitalizm yeni sömürgecilik için harekete geçmiştir. Pek tabii olarak hareketin temel dinamosu yine ABD önderliğinde, Anglo-Sakson emperyalizmiydi. Bu hareketin hedefi, sadece enerji kaynaklarıyla, enerji hatlarının bulunduğu Doğu ülkeleriyle sınırlı olmayıp, özellikle milli kimliği koruma peşinde olan Orta Avrupa ülkeleriyle, Macaristan ve Orta Asya ülkeleridir.  Batı emperyalizminin atağa geçtiği yeni hedefler karşısında, üstelik Asya’nın bozkır/çoban kökenli Turan halklarından olan ve bugüne kadar Batı’nın hudut jandarması görevini üstelenen Macarlar için milli kimlik, hürriyet ve bağımsızlığı koruma açısından çok daha önemli. Denize çıkışı olmayan ve coğrafi konumu itibariyle bir ova devleti olmakla stratejik açıdan tarih boyunca açık saldırılara maruz kalan Macarların, Turan coğrafyasının en batısında, Doğu’ya yönelik bir söylem (Turan/Turancılık) geliştirmeye çalışmaları bu yönden son derece anlaşılabilir bir durumdur.

Nitekim, Macar siyasi hayatında olduğu kadar, AB Parlamentosu ve komisyonlarında, Batının iki yüzlü politikalarıyla, Doğu’nun Batılılar tarafından acımasızca saldırılara maruz kaldıklarını kendilerine özgü bir üslupla dile getiren ve Batılı/Yahudi çevreler tarafından faşistlikle itham edilen Jobbik Partisinin Genel Başkanı Vano Gabor’un kurultayda ve muhtelif zamanlarda belirttiği gibi “Batı’nın Doğuya karşı saldırıları 1. Dünya Savaşı’ndan beri kesintisiz olarak değişik adlar altında halen devam etmektedir.” Şu anda bu saldırının açık hedefi eski Sovyet Cumhuriyetleri ile sıcak çatışmaların yaşandığı Orta Doğu ülkeleridir. Batının hedefi, Orta Avrupa’dan, Çin sınırına kadar Doğu halkları arasında etnik ayrıştırmayı derinleştirmek ve modern tüketim programına uygun Anglo/Sakson kültürü içinde eritmektir. Tam da bu politikaya uygun şekilde Orta Avrupa’da ve Macaristan’da yerli, milli ekonomi çökmüş, insanlar yüzyıllık ata topraklarını, baba ocaklarını terk ederek ya büyük şehirlere yahut yabancı ülkelere göç etmektedirler”.

Gabor’un açıkça ifade etmekten çekinmediği üzere Avrupa çevrelerinin Macar Jobbik Partisi ve taraftarlarına saldırılarının ardında, yerli ve kendi yeten milli ekonomileri özelleştirme ve yabancı yatırımcılar adı altında ülkenin milli kaynaklarını talan edilmesi, insanların topyekûn kapitalist tekellere amele yapma gayreti yatmaktadır.

Gerek Gabor’un yaptığı açıklamalarda olsun, gerekse çeşitli vesilelerle görüştüğümüz Macar aydınlarının olsun, yeni emperyal Batı sisteminin bu tekelci ve köleleştirici politikalarını anlatırken meselâ diye başladıkları sözlerini, şu örnekler teyit ediyor:  “Biliyorsunuz Macaristan genel olarak bir tarım ülkesidir. Ve kendi kendine yeten bir ülkedir. Bir bakıyorsunuz bir gün bir Alman firması, bir Fransız veya bir İngiliz firması gelip, milletin bunca yıldır ihtiyacını karşılayan en büyük süt tesisini, et kombinasını veya hububat çiftliklerini satın alıyor. Herkes tabi olarak bu tesislerin daha da geliştirilip, modernize edileceğini beklerken, bir de bakıyorsunuz, satın alınan tesisler bir ay veya iki ay sonra hiçbir açıklama yapılmadan toptan kapanıyor. Ve, bir de bakıyorsunuz ki, bundan sonra sütümüz Almanya’dan, patateslerimiz Fransa’dan, etlerimiz Danimarka’dan, yünlü giysilerimiz İngiltere’den gelmeye başlamış. Pek tabii olarak, ucuz ithalat rejimi karşısında rekabet gücü olmayan yerli Macar işletmeler de bir müddet sonra işyerlerini kapatmak zorunda kalıyorlar”. Gün geçtikçe büyüyen işsizlik, kapanan işletmeler, tasfiye edilen çiftlikler, köylerden şehirlere doğru göçler bunların somut göstergeleri. Böyle olduğundan mıdır bilinmez ama, Macar başşehri Budapeşte’de çoğu harab olmuş ve ciddi bir restorasyonu bekleyen Sovyet periferi mimarisinin hüznünü taşıyan geniş caddelerde, gülmeyen yüzleriyle, zaten melankoliye eğilimli  Macar insanının genel profilinin merkezden çevreye doğru gittikçe nispeten değiştiğini görmek mümkün. Ve taaccüple karışık; “ Sizi Avrupa Birliği almamakta direnirken, siz neden AB’ye girmekte bu kadar ısrar ediyorsunuz, anlayamıyoruz” diyorlar. Elbette, biz AB’ne girmeden, çoktan yabancı şirketler tarafından Türkiye’nin zaten talan edildiğini,  AB’ye girsek bile artık talan edilecek bir şey kalmadığını söyleyemiyoruz.  Bu arada yarı sitem, yarı suçlayıcı ifadeyle; “Hani sizin Adriyatik’ten Çin denizine kadar bir Türk Dünyası projeniz vardı, o ne oldu?” sorusuna da cevap veremiyor, başımıza öne eğmekle yetiniyoruz.  Zannederiz ki, ne demek istediğimizi onlar anlamış olmalılar, tıpkı bizim de onları anladığımız gibi.

Doğrusu bizim hamasetten öte gidemeyen hoşluğumuza ve boşluğumuza karşı, onların yüzüme karşı acı gerçekleri hatırlatmalarıyla, günübirlik gittiğim bir Sekel köy kampında (asıl nüfus yoğunluğu Romanya’da Sekelistan bölgesidir)  gördüklerimle, bir gün sonra göreceğim Bugaç ovasındaki olağanüstü Turanlılar şöleni, Macar aydınlar tarafından suratıma çarpılan bir şövalye eldiveni gibiydi. Şövalye eldiveni gibi yani dışı ipek; içi ezici, yakıcı, yıkıcı, yürek burkan ve mağrur bir eda idi.

Budapeşte’den yaklaşık 300 km mesafede davet edildiğimiz Sekel köy okuluna gece saat 24:00’te vardığımda, okulun öğrenci ve öğretmenlerini tam kadro bizi beklerken bulduk. Tanışma faslından sonra (bizdeki yatılı bölge okulları benzeri) okulun direktörü yaşlı Andraş Bey, okul ve eğitim hakkında bilgi verirken, öğrenciler yaptıkları el zanaatlarını gösteriyorlar. Bu okulu tanımlamak gerekirse, aslında burası tam anlamıyla bir kültürel antropoloji okuludur. Zamanın bir takım kolaylaştırıcı alet edevatından yararlanarak, klasik Sekel sanatlarını yaşatmaya çalışıyorlar ki, bu zanaatlar aslında Sekel milli kimliğini ayakta kalmasını sağlayan hemen hemen yegane somut olgu. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, Sekeller milli alfabe olarak Orhun alfabesini kabul ettikleri gibi, Macaristan içinde hemen hemen her yerleşim birimini gösteren tabelalarda Macar Latincesinin yanında, milli Sekel alfabesiyle yazılı yer isimleri de yer alıyor. Üç yıllık eğitim veren ve bizim bir zamanların Köy Enstitüleri’ni hatırlatan bu okulda, öğrenciler ustalar tarafından demircilikten, marangozluğu, deri işçiliğinden, kepeneğe, sepetçilikten, semerciliğe, flütten, kemana kadar pek çok zanaat ve sanat öğreniyorlar. Öğrenciler bizim Türk olduğumuzu öğrendiklerinde, bize celile olmak üzere ünlü “Plevne” marşını söyleyip dinletiyorlar. Yaşlı Andraş Bey, okuldan sabaha karşı ayrılırken bize, “Her ne kadar bu topraklarda kalsalar, dinleri ayrı olsa da, kendilerini her zaman Türkiye Türklerinin unuttukları kardeşleri olarak hatırlamamızı” söylerken, gözünden süzülen yaşlara hakim olamıyor. Nitekim aynı duygu ve yakınlığı bir gün sonra Bugaç’ta karşılaşacağımız (birbirimizi gıyaben tanıyorduk) tanınmış bir Sekel kadın ressam olan Julia David’de de görecektim. Elbette bu arada evlerinde misafir kaldığım Macar dostlarımdan Andrey’in Türkiye politikalarını yakından takip etmesine ve aynı zamanda kadim Türk-Hun tarihi hakkındaki tahlil ve terkip kabiliyetine de hayran olmamak elde değildi.

Şehirleşmenin ve şehir kültürünün yozlaştırıcı, kozmopolit etkisi sosyolojik bir vakıadır. Ancak, görüp, algılayabildiğim kadarıyla başşehir Budapeşte’den uzaklaştıkça, şehir kültürünün yozlaştırıcı yanı gittikçe zayıflamakta, (tarımla uğraşmalarına rağmen) Macar toplumunun iç dünyasını, davranış ve tavırlarını, hayvancılığa dayalı çoban/ göçebe dünyasının bozkır ruhu biçimlendirmektedir. Gerçektende evlerinde kaldığım Tisa’nın yukarı mecrasındaki Andrey’in bulunduğu bölgenin adı Türkçe’de “Yörük” manasını taşıyan bir Macar yerleşim yeri olduğunu sonradan öğreniyorum. Bu sebeple olmalı ki, “Kızıl Tilki” adıyla anılan Kuman Bölgesi Karczak Müze Müdürü Antropolog Dr. Julia Barhta Anadolu’da özellikle Yörük- göçerler arasında yaptığı saha çalışmalarını, Macar Kumanlarıyla- Türkiye Türkleri arasındaki mukayeseli tezinde, ortak göçebe/çoban kültür motiflerini inceleyerek Macaristan’da “Lâle” adıyla yayınlamıştır.

                Hiç şüphesiz Macar-Türk buluşmalarında, hemen her Macar’ın ilk aklına gelen ve hatırlatılan, Macar istiklâl ve hürriyet kahramanlarından Tökeli İmre, M. Kelemen, Kont Rakoçsi ve efradının Osmanlı Devleti’ne sığınmalarıdır. Ancak geleceğin dünyasının kurulmasında referanslar, Osmanlı veya Cumhuriyet Türkiyesinden ziyade, uzak geçmişte kök birliğinden hareketle geleceğin yeniden inşasıdır. Bu bağlamda Türk-Macar ilişkilerinin restorasyon kaldıramayacak kadar ağır hasarlı olduğunu anlamak zor olmasa gerek diye düşünüyorum. Zira Mohaç Meydan Savaşı’yla, onu takip aşamada Macar kale ve palangaların Osmanlılar tarafından zaptedilmesi Macar tarihi açısından gerçekten de bir kırılma noktası olmuş. Macaristan’da takriben 160 yıl süren Osmanlı hâkimiyetinin ardından Macarlar bir daha doğru dürüst ayağa kalkamamışlar. Ardından Habsburg/Alman egemenliği, 1. Dünya Savaşı’nı müteakiben Sovyet egemenliği, şimdi yine Batı Avrupa egemenliği.  Ne var ki, nezaketten mi yoksa zarafetten mi olduğunu bilmediğim bir husus var ki, o da sohbet ettiğimiz Macar dostlardan hiç biri, tarihi kırılma noktası olan bu trajik geçmişten mümkün olduğunca söz etmiyor veya etmemeye çalışıyorlar. Macarların gösterdikleri bu ince hassasiyetin yüksek bir ahlak, derin bir tarih ve kültür şuurundan kaynaklandığını düşünüyorum.

Netice itibariyle, söz konusu bu kurultayın göze ve gönle hitabeden görsel yanı bir yana bırakıldığında, Macarlar Türk halklarıyla kurdukları ciddi ilişkilerle, şimdilik iktisadi, siyasi olmasa da en yüksek derecede temsil yetenekleriyle Turan dünyasının önderliğini almış bulunuyorlar.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 12-12-2019

Libya'da savaşa girmek ve ABD'den YPG'ye açık çek

Libya ile imzalanan deniz sınırını belirleyen bir mutabakata ilişkin medyada yer alan  yorumların abartılı olduğunu düşünenlerdenim.