Müzakere Sürecinde Mülkiyet Davaları: Aleksandru Kararı Ne Getirir?

Yazan  01 Ağustos 2009

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), KKTC’deki malına ilişkin başvurusu bulunan Andromahi Aleksandru’nun KKTC Taşınmaz Mal Komisyonu[1] ile vardığı anlaşmayı onayladığı 29 Temmuz 2009’da açıklandı. Kıbrıslı Rum Aleksandru’nun, 1990 yılında Türkiye aleyhine AİHM’de açtığı 16162/90 sayılı dava geçtiğimiz Ocak ayında Türkiye aleyhine sonuçlanmış ancak mahkemece henüz tazminat belirlenmemişti. AİHM’ce tazminat belirlenmeden hemen önce KKTC Mal Komisyonu ile Aleksandru’nun anlaşmaya vardı ve anlaşma AİHM’de onaylandı. Bu, Aleksandru’nun başvurusunun AİHM dava listesinden çıkarılması, dolayısıyla verilmiş bir hükmün üzerine yeni bir sonuç bağlanması anlamına geliyor. AİHM’’in geçerliliğini onayladığı anlaşma, Girne’ye bağlı Karşıyaka (Vasilya) köyünde bulunan 234 dönümlük arazisinin Aleksandru’ya iadesini ve 1,5 milyon Sterlin tazminat ödenmesini öngörüyor.[2] Söz konusu gelişme, KKTC Mal Komisyonu’nun Aleksandru ile vardığı anlaşmanın “malın iadesi ve tazminat” formülünü temel alması nedeniyle taraflar bakımından “özel” bir farklılık yaratmamakta ancak Türkiye’nin AİHM’de “bir kez daha” mahkûmiyet almamasıyla sınırlı bir farklılığı Türkiye için doğurmaktadır.

“Dostane Çözümler”in, “İç Hukuk Yolu” Seyri

AİHM’in söz konusu kararının en önemli sonucunun, KKTC Taşınmaz Mal Komisyonu’nun yasallığının ve komisyon kararlarının geçerliliğinin onaylanması olduğu iddia edilmektedir.  Buradan yola çıkarak KKTC’nin bir kurumunun onaylanmasının, KKTC’nin varlığının hukuken tanındığı anlamına geldiği yorumları da yapılmaktadır. Şüphesiz ki burada önemli olan AİHM’nin usul hukuku bakımından istediği “iç hukuk yolu”nun oluşturulmasıydı. Mahkemeye başvurmanın ön şartı, “iç hukuk yolunun tüketilmesi” idi ve tüketilecek iç hukuk yolunun oluşturulması görevini AİHM, Mira Ksenides-Arestis davasında verdiği bir kararla Türkiye’ye yüklemişti. Dolayısıyla AİHM, Kıbrıslı Rumların kuzeyde kalan malları için açtığı davalarda muhatap olarak hala Türkiye’yi görmektedir ve komisyonu da Türkiye’nin “iç hukuk yolu” olarak değerlendirmektedir. Nitekim Aleksandru Davası’na ilişkin son kararında da AİHM, “Türkiye ile Andromahis Aleksandru arasında, Taşınmaz Mal Komisyonu aracılığıyla yapılan dostane anlaşmayı” kabul etmiştir. Şu aşamada KKTC’nin varlığının hukuken tanındığı söylemi, bu nedenle gerçekçi olmayacaktır. Yani ne statüde ne de statükoda bir değişim henüz gerçekleşmemiştir.

KKTC Taşınmaz Mal Komisyonu’nun geçerli bir “iç hukuk yolu” oluşturmasından da ancak AİHM’in önüne gelen tüm davaları Komisyon’a yönlendirmesi durumunda söz edilebilir. O zamana dek süreç, Komisyon’la anlaşmaya varan bir başvuru sahibinin AİHM’den açtığı davayı geri çekmesi ve bunun AİHM’ce onaylanması şeklinde işleyecektir. Yine de gerek Aleksandru’nun gerekse de Timvios’un[3] AİHM’deki davalarında Taşınmaz Mal Komisyonu’nun taraflarla vardığı anlaşmanın geçerli kabul edilmesi, Komisyon’un iç hukuk yolu oluşturması bakımından önemli birer aşamadır. 8 Kıbrıslı Rum’un davasının ele alınacağı 18 Kasım tarihli mahkeme ise, böyle bir aşamaya ulaşılıp ulaşılamadığı sorusunun cevabını biraz daha netleştirecektir. Sistemin AİHM standartlarına uygun işletilmesi durumunda mülkiyet başvuruları için Komisyon’un işlemlerinin hukuki yeterliliğe ve güvene sahip olabileceğinin kabul edilmesi de mümkün olacaktır. Ancak, AİHM’in Komisyon’u da, KKTC’yi de Türkiye iradesi altında –alt yönetim birimi- görme tutumunda bir değişiklik olması ihtimal dışı tutulmalıdır. Dolayısıyla kararların sorumluluğunu Türkiye taşır, muhatap da yine Türkiye’dir.   

AİHM’in Güvenilirlik Testinden Geçerken

AİHM’e mülkiyet konulu Rum başvuruları için “iç hukuk yolu” oluşturulması ön plana alınacak olursa, KKTC Mal Tazmin Komisyonu’nun bu yolda başarılı çalışmalar yaptığını ifade etmek gerekir. Kıbrıslı Rumlardan, 1974 öncesinde Kuzey Kıbrıs'ta kalan malları için başvuru kabul eden ve ilgili yasada belirlenen kıstaslara göre tazminat, iade veya takas yönünde bağlayıcı kararlar veren KKTC Taşınmaz Mal Komisyonu’na üç yılda 390 Rum’un başvurması dahi tek başına bir başarıdır.[4] Özellikle Rum Yönetimi’nin “sahte devlet”in kurumuna (ya da “Denktaş’ın komitesine”[5]) başvuru yapacak vatandaşlarına hapis ve para cezası getirme girişimine varan “yasakçılığı” düşünüldüğünde bunun önemi artmaktadır. Komisyon, AİHM’de onaylanan kararıyla AİHM standartlarını yakaladığını da bir anlamda ispat etmiş oluyor. Nitekim AİHM  Nisan 2008 tarihli kararında Komisyon’un Mike Timvios davası için oluşturduğu “takas ve tazminat”[6] çözümünü[7], Temmuz 2009 tarihli kararında da Timvios’un “kayınvalidesi” Aleksandru davası için oluşturduğu “malın iadesi ve tazminat” çözümünü kabul etmiştir. Özellikle “malın iadesi” formülünün AİHM bakımından Komisyon’un inandırıcılığını arttıracağı kesin. Çünkü her ne kadar, satılması, devredilmesi, bağışlanması imkansız olan EVKAF malını takasa esas alıyorduysa da Timvios için öngörülen “takas çözümü”, Kıbrıs Türk tarafının Ada’daki anlaşmazlığın giderilmesine ilişkin temel tezlerinden “iki kesimliliğin ve iki toplumluluğun korunması” ilkesine aykırılık oluşturmuyordu. Aleksandru için öngörülen “malın iadesi çözümü” ise, Komisyon’un Türk tezlerini boşa çıkaran ve hatta Rum tezine işlerlik kazandıran bir yöntemi benimseyebileceğini göstermesi yönüyle Kıbrıs Türkleri açısından olumsuz bir karar olduğu ölçüde AİHM’in gözlemlemekte olduğu kriterlere uyumlu olmaktadır. Yani Komisyon bir anlamda AİHM’in istediği “iç hukuk yolu”nu oluşturma konusunda önemli bir adım atarak “güvenilirlik testi”nde artı puan almıştır. Ne var ki, AİHM’in güvenilirlik testinden geçerken mülkiyet sorununda Rum tezlerine işlerlik kazandırıldığı da yadsınamaz bir gerçektir.

Mülkiyet Sorunu Bireysel Davalarla Çözülüyor

Acaba tüm bu süreç bakımından tek önemli nokta “iç hukuk yolu”nun oluşturulması mıdır? Kıbrıs Türkleri açısından bu kararlar silsilesi ne anlama gelir? Adil ve kalıcı barış arayan kapsamlı çözüm planlarının tümünde bütünlüklü olarak ele alınan mülkiyet sorununun  artık bireysel davalara teslim edildiği yadsınamaz bir gerçek. AİHM’in, Kıbrıs’taki mülkiyet davaları hakkında verdiği her bir karar bu yöndeki yeni bir adımdı. Rum tarafının benzer davaların sonuca ulaşması için oluşturduğu 15 pilot davada şu ana dek aslında hep Rum tarafının kendi tezlerini güçlendirecek türde kazanımlar elde ettiği kesindir. Aslında 1995 tarihli Loizidou kararı ile, Loizidou’nun mülkiyet haklarının Türkiye tarafından ihlal edildiği, dolayısıyla Türkiye’nin “işgalci” olduğu karara bağlanmış ve Türkiye’nin 2003’te tazminatı ödeme kararı vermesiyle bu tez işlerlik kazanmıştır. 2005’te alınan Arestis kararı ise, Türk tarafının vahim bir hata ya da umursamazlık yapması nedeniyle aslında kazanılabilecek bir davanın kaybedilmesi anlamına gelmektedir. Nitekim Arestis’in “zaten olmayan” tapu belgesini göstermeksizin hak iddia ettiği mülkün aslında Abdullah Paşa Vakfına ait bir mülk olduğu ispatlanmış, belgelenmiş, ilgili tapu kayıtları açıklanmıştı ancak AİHM’e bu belgelerin sunulmasında “zafiyet gösterilmiş” ve haklı olunan bir dava kaybedilmişti. Orams davası ise,[8] Rum tarafının yine özenle yürüttüğü pilot davalardan birisiydi ve İngiltere Yüksek Mahkemesi’nde kaybettikleri ve İngiliz İstinaf Mahkemesi’nde de kaybetmek üzere oldukları dava için ABAD’a gitme taleplerine Türk tarafının onay vermesi ile zemin Rum tarafı lehine değişmişti. Sonuçta Yunan bir hakim başkanlığındaki ABAD, 29 Nisan 2009 tarihli kararıyla Rum tezine bir kez daha işlerlik kazandıran bir yorum yaparak Rum mahkemelerinin sadece İngiliz Orams ailesinin mülküne ilişkin aldığı kararın değil KKTC'deki sivil ve ticari meselelerle ilgili tüm kararlarının diğer AB üyelerinde tanınabileceğine hükmetti.

Timvios ve Aleksandru davaları ise, aslında AİHM tarafından karara bağlansaydı Türk tarafının itiraz edebileceği hükümlerinin KKTC Taşınmaz Mal Komisyonu’nca yürürlüğe sokulması çerçevesinde değerlendirilebilir. Evet, Türkiye’nin “ihlal yaptığı”na ilişkin bir AİHM kararının oluşması engellenmiş oluyor ancak yine AİHM’in Türkiye’nin idaresinde ve yönetiminde gördüğü bir Komisyon, bir anlamda Türkiye’nin “ihlali”ni başından kabul ederek çözümü de AİHM denginde oluşturuyor. Ancak bu arada Türk tarafınca;

  • 1975’te yapılan ve iki halkın gönüllülük esasında ve BM Barış Gücü yardımıyla yer değiştirmesini öngören “Nüfus Mübadelesi Anlaşması”[9] çerçevesinde güneye giden Arestis, Louzidu ya da diğer Rumların bugün Türkiye’nin engellemesi nedeniyle açtıkları davaların ve tazminat taleplerinin reddinin gerektiği,

 

  •  1977-1979 Doruk Anlaşmaları’nda “iki kesimlilik” ilkesinin kabul edildiği, mal iadesi kararlarıyla iki kesimliliğin bozulmaması gerektiği,

 

  • Her iki anlaşmanın da BM şartı çerçevesinde, BM aracılığı ile yapılması nedniyle BM Birincil Hukuk sayılması gerektiği ve BM Anlaşması’nın 103. maddesi gereği AİHM’in BM’nin birincil hukuku niteliğindeki bu anlaşmaları dikkate alması gerektiği yönündeki savunmalar yapılmamış olmaktadır.

Bu savunmaların yapılmamış olması ise, öncelikle haklı ve hukuki temele dayanan bir zeminden çıkılması anlamına gelir. Davaların seyrinin bu şekilde değişmesi, AİHM’in bugüne dek baz aldığı temel görüş ve dolayısıyla Rum tarafının “Rumların zorla Güney Kıbrıs’a gönderildiği ve mülklerin zorla gasp edildiği” tezine Türk tarafınca onay verilmesi anlamına da gelir. Böylesi bir yaklaşım, 1974 öncesi mülkiyet ve yerleşim düzenine “kısmen” dönülmesi sonucunu doğuracaktır. “Kısmen”; çünkü, katliamlar sonrasında BM gözetimi ve onayı ile oluşan ve hukuki zeminde olduğuna da şüphe olmayan iki kesimlilik tamamen Rum lehine ortadan kalkacaktır. Rum Yönetimi’nin Güney’de kalmış Türk mallarına ilişkin davaları bir şekilde sonuçlandırmaması ya da hükme bağlananların da doğurması gereken sonuçları “çözüm” sonrasına ertelemesi[10] ve zaten Güney’de kalan Türk malları için KKTC eliyle mülk sahiplerinin organize edilmemesi ve davaların açılmaması nedeniyle Rumlar topraklarına dönebilse bile Türkler için bu aşamada bunun yolu kapalıdır. Halbuki 1974’te yerinden olmuş bir Kıbrıslı Rumun mal-mülk sorunu, 1963/64 ve 1975’te yerinden edilmiş Kıbrıslı Türk’ün mal-mülk sorununu da çözmeden sonuca ulaştırılamamalıydı.

Türk Tezlerinden Uzaklaşıp Rum Kucağına Atlamak

 Mülkiyet sorununun, davalar yoluyla çözümlenmesine dönük her türlü girişim başta sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti” tapularının kabulünü garanti altına almak anlamına geliyor. Öte yandan bu durum, bir plan üzerinden çözüme gidilmesi durumunda iki kesimlilik ihtimalini ortadan kaldıracağı için Rum Yönetimi’nin hedefleriyle de örtüşüyor. Nitekim, Rum Yönetimi’nin bu konudaki temel hedefi, 1977-1979 Doruk Anlaşmaları’nda kabul ettiği “iki kesimlilik” ilkesini fiilen işlemez hala getirmek ve “geri dönüş hakkı” ve “malın iadesi” ilkelerini ön plana çıkarmaktır. Ne var ki, Türk kesimini tezi, BM tarafından da kabul görmüş olan, “Güney’deki Türk mülkleri ile Kuzey’deki Rum mülklerinin toplam olarak takas edilmesi ve aradaki fark için tazminat ödenmesini öngören “Global Takas ve Tazminat” ilkesi idi. Demek ki, “çözümsüzlük çözüm değildir” mantığının hakim olmasından bu yana verilmekte olan Türk tezlerinin Rum taleplerine uyumlaştırılabileceği mesajı bir kez daha doğrulanmıştır. Artık Türklerin “olmazsa olmaz”ları artık bir nevi “olmasa da olur”lar haline gelmiş gibi görünüyor.  

Aslında birleşik Kıbrıs devleti oluşturulması ve “iki toplum”un, “tek uluslararası temsiliyet”le “tek devlet” çatısı altında birleştirilmesi hedefi gerçekse, kapsamlı bir çözüme en büyük darbe söz konusu bireysel davalarla vurulmaktadır. Yani bireysel mülkiyet davaları ile mülkiyet sorunu kısmen çözülmekte ancak mevcut müzakere sürecini de sürekli bıçaklamaktadır. İki taraf arasında görüşmelerin sürmesine rağmen mülkiyet başlığı altında konuşulan her şey –ki bu şu an için hiçbir şey demektir- anlamsız kalacaktır. Bir yandan bugüne dek yürütülen tüm görüşmelerde yıllar içinde oluşturulan çerçeve/temel ortadan kalkmakta bir yandan da 2008 Eylül’ünden bu yana yürütülmekte olan son kapsamlı çözüm müzakeresinin de sürdürülmesi imkansızlaşmaktadır. Belki Hristofyas’ın ağırdan almasının ardında da, hedefledikleri her şeyi sadece “sürekli ayak diremekle” yani Türk tarafını açılım üzerine açılım yapmaya zorlayacak bir nazlılıkla nasılsa elde edebileceğini düşünmesi yatıyordur. Gerçekte ise, ortada bir çözüm planı -ve hatta ihtimali dahi- olmamasına rağmen temel sorunlardan birisi olan mülkiyet konusu, “salam modeli” diye tabir edilen yöntemlerle dilim dilim/ parça parça çözülmektedir. Üstelik her nasılsa Rum tezlerine uygun ve salt Rum lehine bir çözümdür söz konusu olan.

 


[1]Taşınmaz Mal Komisyonu, mülkiyet sorunu konusunda iç hukuk oluşturma hedefiyle 19 Aralık 2005'te Kuzey Kıbrıs Cumhuriyet Meclisince yasalaştırılarak uygulamaya sokulan Mülkiyet Yasası uyarınca oluşturulmuştur. AİHM, komisyonun geçerliliğini kabul etmiştir. KKTC Anayasası'nın 159'uncu maddesine göre hazırlanan "Taşınmaz Malların Tazmini, Takası ve İadesi" adlı yasayla oluşturulan Komisyon, Kuzey Kıbrıs'ta kalan Rum malları için tazminat, takas ve mal iadesi öngören yasayı uygulamakla yükümlüdür.

[2]Andromahi Aleksandru’nun Lapta bölgesindeki taşınmaz mülkleri bu dosya kapsamında değildir ve talep edilen tazminat miktarı 10 milyon Euro idi.

[3] Eugenia Michaelidou Developments Ltd. And Michael Tymvios v. Turkey (application no. 16163/90)

[4]Komisyon’un, bu başvurulardan 59'unu sonuçlandırdığı, 52'si için tazminat, 2'sine tazminat ve takas, 4'ü için iade ve tazminat, 1'i için de çözümden sonra iade kararı aldığı ve yaklaşık 3 yılda Rumlara ödenen tazminat miktarının da toplam 9 milyon 906 bin 600 Sterlin olduğu açıklanmıştır. Komisyon Başkanı’nın ilgili açıklaması için bkz. “KKTC Rumlara 10 Milyon Sterlin Ödedi”, NTV, 6 Mayıs 2009; (RUM) Politis Gazetesine göre Komisyon, Aleksandru anlaşmasından hemen sonra 7 başvuruyu daha sonuçlandırarak AİHM’e göndermiştir. Bkz. “Komisyon Zincirden Boşanmışçasına”, Politis, 31 Temmuz 2009

[5]Yorgo Kaskanis, “Hatırladınız mı?”, (RUM) Politis, 25 Kasım 2008

[6]Timvios Davası’nda Mal Tazmin Komisyonu’nun verdiği “mülk takası ve tazminat” içerikli karar ve takas için KKTC devleti lehine feragat verilen güneydeki Türk araziler yerine Vakıf mallarının tercih edilmesine ilişkin değerlendirme için  bkz. Gözde Kılıç Yaşın, “Güneydeki Mülkler Rum Lehine Çözülüyor”, Cumhuriyet Strateji, S 201, 5 Mayıs 2008; Ata Atun, “Vakıf Malı Kimseye Verilemez”, (KKTC) Kıbrıs Gazetesi, 24 Nisan 2008; Sebahattin İsmail, “Vakıf Mülkünün Tazminatlı Takas Yoluyla Rum’a Verilmesi Kabul Edilemez”, (KKTC) Volkan Gazetesi, 25 Nisan 2008

[7]Ne var ki, Rum Yönetimi söz konusu çözümün uygulanmasını engellemekte; karara konu olan EVKAF malının Timvios’un üzerine geçirilmesi işlemini çözüm sonrasına erteleme konusunda ise mülk, Vasilik Yasası kapsamına girmediği için makul gerekçeyi oluşturamamakta ve Timvios’u oyalama yoluna gitmektedir. Timvios şimdi AİHM’ce onanmış bir anlaşmanın uygulanmasını engellediği gerekçesiyle Rum Yönetimi aleyhine AİHM’e başvurmaya hazırlanmaktadır.

[8]ABAD’ın Yunan mahkeme başkanı Vassilios Skouris’a ve dahi daha önce AİHM’de karşı karşıya gelinen Myra Arestis’in kocası yargıç Yorgos Arestis’in mahkeme heyetinde bulunmasına itiraz edilmemesi, reddi hakim müessesesinin işletilmemesi ve mahkeme başkanı Yunanlı Vassilios Skouris’un Rum tarafından “üstün hizmet madalyası” dahil olmak üzere rüşvet tanımına girebilecek menfaatler elde ettiğinin tespit edilmesi ve ABAD’a gidilmesine onay veren KKTC Cumhurbaşkanı Talat’ın davanın avukatlarından Cherie Blair tarafından yanlış yönlendirildiği yönündeki açıklamaları ve elbette Türk tarafının böyle bir oyunda bile bile tuzağa düştüğü yönündeki iddialar çok önemli olmakla birlikte bu makalede değerlendirilmeyecektir.

[9]Türk Temsilci Rauf R. Denktaş ve Rum Temsilci Glafkos Klerides arasında Birlemiş Milletler gözetiminde sürdürülen “Viyana Görüşmeleri”nin üçüncü etabında, 2 Ağustos 1975’te üzerinde uzlaşıya varılan “Nüfus Mübadelesi Anlaşması” ile Güney Kıbrıs’ta kalan 65.000 Türk ve Kuzey Kıbrıs’ta kalan 160.000 Rum, kendi tercihleri ve özgür iradeleri ile BM gözetiminde karşılıklı olarak göç etmelerine imkan sağlanmıştır.

[10]Örneğin Arif Mustafa Davası’nda, Rum Yüksek Mahkemesi’nin dava sonucunda mülkünün iadesi gerektiğine karar vermesine rağmen Rum İçişleri Bakanlığı’nın “Çözüm olmadıkça hiçbir Türk malı iade edilemez” müdahalesi ile hükmün gereği oluşamamıştı. Sürece ilişkin değerlendirme için bkz. Gözde KILIÇ YAŞIN, “Louzidu’ya Karşılık Arif Mustafa Davası”, Cumhuriyet Strateji, S.15, 11 Ekim 2004

Gözde Kılıç Yaşın

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Başkanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 15-11-2019

Türkiye-ABD arasına S-400 girdi

Çok kritik, hayati, önemli denilen Trump-Erdoğan zirvesini dağ fare doğurdu diye tanımlamak bile mümkün. Fare bile doğurmadı.