Küresel Oyuncular Dünyayı Küresel Dönüşüme Zorluyor

Yazan  30 Nisan 2020

Gelişmiş ekonomiler kriz öncesindeki temel stratejilerinden tamamen çark etti.  Aslında daha önceki krizlerde de kısmen bu tip örnekleri mevcuttu. Ancak yaşadığımız “sağlık krizi”nin boyutu yani ortaya çıkardığı “talep ve arz şokları” ve yakın zamanda özellikle gelişmiş olmayan ülkelerde yaşanması muhtemel  “finansal şoklar” ile birlikte, 2020 yılında küresel ekonominin işleyişinde pek çok şeyi değiştirecek gibi görünmektedir.

Ülkelerin şuanki tutumları ve davranışları, şimdiden neoliberal liberal anlayışı ve onun alan uygulayıcısı görünümünde olan küreselleşmenin temel ideolojilerini; serbestlik, özgürlük, piyasa, karşılıklı etkileşim ve dayanışma, vb. sloganları hiç olmadığı kadar ortadan kaldırmış vaziyettedir.  Böylece gelişmiş ülkelerin savundukları ve yaymaya çalıştıkları neoliberal politikalar dramatik olarak değişti, farklılaştı. Ve öyle bir noktaya geldi ki, bu ülkeler uluslararası alana kendilerini kapattılar. Örneğin küresel finansın son çare borç veren rolünü tek kutuplu dünya düzeninde üstlenen ABD’nin sadece belli bir grup ülkeye bu imkanı vermesi, küresel dönüşümün bence en etkin sinyali olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı ABD, ekonomik anlamda daha önce mal, hizmet ve sermaye ticareti yaptığı pek çok ülkenin ihtiyacını karşılayacak imkanları da onlara kullandırmadığı unutulmamalıdır. Geçen yüzyıldan günümüze, dünya küresel ölçekte çok fazla küçük/büyük krizler ile test edilmiştir. Ancak her kriz dönemi sonrasında küresel piyasalar yeni tecrübeler elde etmiştir. Ancak neredeyse herkesin fikir birliğine gelmeye başladığı nokta, küreselleşme artık sağladıklarından daha fazla aldığıdır. Bu söylem artık pek çok stratejistin yüksek sesle değerlendirmesine neden olmuştur. Voth(2020), çalışmasında küreselleşme ile dünya ekonomisinin ciddi kazanımlar elde ettiğini ancak doğrudan ekonomik kaynaklı veya salgın gibi dolaylı ekonomik etkileri olan krizlerde küreselleşmenin kendinden beklenen dengeleyici hareketler ortaya koyamadığını, bundan dolayı salgın sonrası küreselleşmenin varlığının tartışılmaya başlanacağını savunmuştur.[1]  Voth, “küresel dünya hangi miktarda bir hareketliliğe sahip olabilir ya da olmalıydı?  Veya “salgının sorumlusu 1720’deki açgözlü tüccarlarda olduğu gibi bizler, yani küresel dünya mı? sorusuna cevap aramıştır.  Küresel dünyanın modern tıp imkânları ilginç bir biçimde salgının yayılmasında ve hastalığın tedavi edilmesinde (aşıyı bulamadığı için) neredeyse 1720 yılı salgın dönemi kadar çaresizdir. Bu durum abartılmış küreselleşmenin istikrarsız formundan düşüşün ilk adımları olup olmadığını sorgulamaktadır. Ona göre malların ve insanların serbest dolaşımının sağladığı büyük kazançlar ile söz konusu kısıtlamaların oluşturduğu maliyetler karşılaştırılmak zorundadır. Örneğin küreselleşme, 1980 yılında Çin nüfusunun yarısından fazlasının günde 2 doların altındaki gelirini artırarak 2020 yılında bu derin yoksulluğun azaltılmasını katkı sağlamıştır. Dolayısıyla küresel çapta malların ve insanların serbest dolaşımının mümkün olduğu yerlerde insanlar gelirlerini artırma imkanı elde etmiş ve “fakirlik tuzağından” kurtulmasına yardım etmiştir. Buna ilave olarak zenginlerde şaşırtıcı biçimde bu hareketlilikten kazançlar elde etmeye devam etmiştir. Ancak bu durum küreselleşmenin geldiği boyutlardan dolayı birkaç yılda bir salgın olma ihtimali ve sonuçlarının maliyetini de gözden kaçırılmaması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu maliyeti şuan için tam olarak hesaplamak mümkün olmamakla birlikte gelecekteki salgınların daha kötü olup olmayacağı gibi çok ciddi bir sorun vardır. Bir sonraki salgın coronavirüs kadar bulaşıcı, SARS (%10), MERS (%30), Ebola (%60-90)  kadar öldürücü olabilir. Bir sonraki yeni virüs sürecinde büyük çaplı karantinalar ile hastalık durduruluncaya ya da yeni tedavi yöntemi bulununcaya kadar binlerce değil milyonlarca insan hayatını kaybedebilir. Böylesine bir salgının oluşma ihtimali çok mümkün değilse bile en küçük bir olasılığın dahi fayda-maliyet analizlerinde ele alınması gerekmektedir. Bu çeşit bir salgının oluşma ihtimalinin çok küçük bir oranda da olsa azaltılması, her türlü bedeli ödemeye değerdir.[2] Mauro(2020) ise,  şirketlerin, bireylerin ve hükümetlerin yaşadıkları sıkıntılar böylesine bir “sağlık şoku” karşısında küreselleşmenin ve entegrasyonların risk altında olacağını ifade etmiştir. Çünkü önceki krizler ile yavaş yavaş kaybolan güveninin salgın ile birlikte tamamen yok olma sürecine girmiştir. Bu yüzden salgının bazı etkileri daha da kalıcı olabilir. Örneğin gelişmiş ülkelerin merkantilist koruma anlayışının bile daha ötesine geçerek üretimin daha fazla millileştirilmesine yönelik politikalara yoğunlaşacakları hissedilmektedir. [3]  Dünya ticareti komşuyu fakirleştirici politikalar ile yine karşı karşıyadır. Aslında bu politikaları salgın öncesi dönemlerde de uyguluyorlardı. Ancak bu sefer birbirilerine karşı da uygulaması küresel ekonomideki görünürlüklerini belirginleştirdi. Bu durum neoliberal ideologların küreselleşmesinin risk altına olduğunun göstergesidir. Diğer taraftan entegrasyon süreçlerinde de tehditler ve endişeler gözükmektedir. Örneğin, Avusturya’nın komşu ülkedeki salgına gösterilen tepki anlamında İtalya’ya yaptığı gibi sınırları kapatmak ve tren seyahatlerini askıya alması gibi uygulamalarda entegrasyonların geleceğini tehdit edecektir. Hatta bu durum, AB entegrasyonunu Brexit sürecinden daha fazla etkileyebilir. Estrada(2020), küreselleşmenin üç ayağının salgınla sarsıldığını savunmuştur. Birincisi kurumsallık, hukuki ve siyasi reformların normal işleyişlerini terk ettiğini, ikincisi büyük ulaşım sistemleri ve bilgi iletişim teknolojilerinin neredeyse askıya alındığını ve üçüncüsü ise, neoliberal politikaların en çok görünen yüzü olan ticaretin liberalleşmesi ve emek hareketliliği teorisinin iflas ettiğidir. Sonuç olarak COVID-19 salgınının bu denli büyük etki yaratmasının sebebinin dünya üzerindeki küreselleşme olduğu ve bu süreç sonrası küreselleşmenin yeniden değerlendirilmesine neden oalcaktır.[4] Baldwin ve Mauro(2020), pandemi ile birlikte uygulamaya konulan malların, hizmetlerin ve özellikle de insanların hareketliliğini kısıtlayıcı politik reaksiyonların deglobalizasyona (küreselleşmenin zıttı durum) dönüşmesinin ihtimaline vurgu yapmıştır.  Salgın şoku ile birlikte şirketler, bireyler ve hükümetler arası tedarik zincirinin kesilmiş ve ülkeler arz ve talep şoklarıyla karşı karşıya kalmıştır. Ayrıca ülkeler sınırlarını her türlü etkileşime kapatarak,  diğer toplumlara karşı güvensizliklerini ve hatta düşmanlıklarını açıkça ortaya çıkardırlar. Başka bir ifade ile özellikle küresel ekonominin asıl oyuncularının herhangi bir küresel sorun karşısında, ulusalcılık ve popülizmi artırdığını dolayısıyla “diğerlerine” yönelik şüphe ve korkularını ortaya çıkaran uygulamalar, dünyayı dezentegrasyona ve deglobalizasyona doğru itmektedir.[5] Gelişmiş ülkelerde sağlık krizi ile başlayan sürecin, insan sağlığının ötesine geçerek ekonomik kaygıların yoğunlaştığı bir hale dönüşmüştür. Bu anlamda gelişmiş ülkeler bir taraftan sağlık şokunu atlatmaya çalışırken, diğer taraftan bu şokun ekonomide meydana getireceği güç kaybını en aza indirecek uygulamalara ağırlık vermiştir. Bu durum küreselleşmenin savunucusu konumundaki ülkeleri, neoliberal politikalardan uzaklaştırmış, daha korumacı ve milli politikaları uygulayan bir forma dönüştürmüştür. Buradan anlaşılan, parasal kaybın insani ve vicdanı kaybın önüne geçmesidir. Paranın böyle bir ortamda dahi en önemli unsur olarak belirginleşmesidir. Böylece küresel ekonomi veya lider dünya ülkeleri varolan ikilemden tercihi yapmıştır. Bu tercih, yine geçmiş deneyimlerde olduğu gibi bilgi ve kaynakları ortak fayda olarak kullanmak yerine düşman algısı ve korku fırtınası eşliğinde, tüm dünyaya yayılımını mümkün kılan korumacı tedbirler yani “güç”ü, finansmanını korumaktır.  Bu koruma anlayışının ilk bulaştığı yer ithalat ve ihracat politikalarıdır. O zaman şimdiye kadar devletler hangi ticaret politikaları uygulamışlardır?.[6] İşte bu sorunun cevabı, neoliberal ideologların savunduğu serbest ticaretin mantığının çöküşünün yani küreselleşmenin çöküşüdür. Çünkü önceki dönemlerdeki uygulamalar hatalıdır, yanlıştır ve vazgeçilmeli sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden küresel dönüşüm ihtimali kuvvetlenmiştir.

Küreselleşme savunuculuğunu yapan ülkelerin korumacı uygulamaları öyle bir noktaya geldi ki; özellikle tıbbi ürünlerin ihracatını yasakladılar veya sınırladılar. Örneğin bir devlet ülke içinde üretilen bütün tıbbi ürünlerin sadece devlet tarafından satın alınabileceğine yönelik bir kararname çıkarırsa aynı zamanda bu ürünlerin yabancılara satışını yasaklamış olur. Aynı zamanda devletler telif hakkı yasasını kullanarak da bir ilacın yurtdışına satışını engelleyebilir. Bakanlar yerli üreticileri malları yurtdışına göndermemeleri için tehdit edebilir veya devletler üreticilerin yurtdışına göndereceği ürünlerde belli bir yüzdenin üzerine çıkmamalarını zorunlu tutar veya ihracat iznini vermeden önce zorlu bir bürokrasiye tabi tutar. Tüm bu uygulamalar küreselleşme ideolojisinin kabul etmediği ve hatta yok etmek için mücadele ettiği uygulamalardır. Ancak bunların tekrar ortaya çıkması, hem neoliberal politikaları hemde onun uygulayıcı vitrini küreselleşmenin artık küresel sorunlara çözüm üretemediğinin göstergesi olarak algılanmaktadır. Çünkü bu tür uygulamalar ile hem yurtiçi üreticilerin kapasitelerine müdahale edilmesine hem de bu sektöre sağlanan mali teşviklerin kamu finansmanında yükün artmasına neden olacaktır. [7]  Bu durum neoliberal ideologların her zaman karşı çıktıkları bir yaklaşımdır. Özellikle gelişmiş ülkelerin uyguladıkları korumacı ve hatta komşuyu fakirleştirici politikalar artık “komşunun canı çıksın” politikalarına dönüşmüştür. Örneğin  Alman yetkililer 240.000 maskenin İsveçlilere olan teslimatına el koyması, Fransızların emri ile Valmy SAS adlı şirket İngiliz Ulusal Sağlık Hizmetleri ile milyonlarca maske üretimi için yaptığı anlaşmayı geri çekmesi, bazı Kuzey Amerikalı şirketler coronavirüs yayılmaya başladıktan sonra Çin yapımı tıbbi cihaz siparişlerinin teslim edilmediğini ifade etmesi, Hindistan’ın 26 adet tıbbi malzemeyi ve paracetamol gibi o malzemelerle yapılan bazı ürünlerin ihracatını yasaklaması, Trump’ın Ticaret ve İmalat Politikası Ofisi direktörü Peter Navaro’nun yaptığı gibi korumacı sanayi politikaları çağrılara  bunlara sadece birkaç örnektir. Bu durumun ön saflarda yer alan sağlık çalışanlarının zaruri tıbbi cihazlara erişiminin engellenmesi ve yurtdışında enfekte olan insanların tedavilerinde sorunlar yaşanmasına neden olmuştur. Ayrıca ihracatı yasaklanan tıbbi ürünlerin ithalatçısı olan ülkeler ile varolan işbirlikleri bozulmakta ve güven bunalımına girilmektedir. Bundan dolayı ülkeler yeni arayışlar içerisindedir. Sırbistan başkanının AB’nin ihracat yetki belgesi yoluyla koyduğu yasağa gösterdiği kızgın tepki bu duruma bir örnektir. Sırbistan şimdi tıbbi ihtiyaçlarını karşılamak için Çin ile yakınlaşmıştır ve Sırbistan başkanı Xi Jinping’ten “arkadaş ve kardeş” olarak bahsetmektedir. İhracatı engellemek tek taraflı bir eylemmiş gibi görünebilir ancak misilleme yapılırsa bumerang etkisi göstereceği kesindir. [8] Bu engellemelerin sadece dış ticaretteki yasaklamalar ile kalmayacağını işaret etmektedir.  Her ne kadar kriz “sağlık şoku” olarak çıksa da, bunu “talep ve arz şokları” takip etmiştir. Ve küresel ekonomi “finansal şok”a doğru hızla ilerlemektedir. Merkez bankaları ve mali yetkililerin çöküşü yavaşlatmaya yönelik tüm çabalarına rağmen gelişmiş ekonomilerdeki varlık piyasaları çöktü ve gelişmiş olmayan ülkelerden nefes kesici hızda sermaye çıkışları yaşanmaktadır.  Derin bir ekonomik çöküş ve kaçınılmaz finansal kriz ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Hatta ekonomik toparlanma başladıktan sonra bile finansal krizin firmalar ve borç piyasaları üzerindeki etkisi geçmek bilmeyecektir. Şimdi en önemli sorunlar resesyonun ne kadar kötü olacağı ve ne kadar uzun süreceğidir.[9] Bunun cevabı, oluşan yüksek işsizlik potansiyelini firmaların salgın sonrası absorbe edilme kabiliyetine ve maliyet artışları nedeniyle yükselen enflasyonun ne kadar hızla kontrol altına alınacağı ile ilgilidir.

Küresel sermaye ve onların propagandistleri olan neoliberal ideologlar, tıbbi ürünlerin ihracatını yasaklayan ve yerli üretimine yönelik korumacı yaklaşımlarına yani komşunun canı çıksın politikalarına sessiz kalmaktadır. Böylece gelişmiş olmayan ülkeler imkansızlıklar içerisinde salgın ile uğraşmaya itilmiştir. Ancak neoliberal ideologlar, özellikle bu ülkelerde salgın sonrası muhtemel “finansal şok” ilgili çözümsel bir öneri de getirmemesi, küresel ekonominin belirsizliğinin uzamasına neden olacaktır. Her ne kadar yaşanan ekonomik kayıpları sınırlamak için G20 blogu küresel ekonomiye 5 trilyon dolar enjekte etme taahhüdü veya IMF’nin krizle başa çıkmak için 1 trilyon dolarlık kredi kapasitesini uygulamaya istekli olduğu beyan etse de, temenni boyutunu geçememiştir. Çünkü bu sermayenin kim tarafından nasıl karşılanacağı, sermayeyi karşılayanların hangi şartları teklif edeceği de bilinmezliğini korumaktadır. Ayrıca IMF’nin kambiyo denetimi veya sermaye kontrollerinin bir politika olarak kullanılabileceğine yönelik beyanları, küresel sermayenin özellikle gelişmiş olmayan ülkelerden çıkış hızını artıran veya gelmesine engel olan bir etmen olmuştur. Özetle küresel ekonominin öncü ülkeleri ve onların etrafında toplanmış küresel finans oyuncuları, bu zamana kadar bilinen tüm doğruları yok etmiştir. Başka bir ifade ile yaşanan “sağlık krizi” küresel güçler tarafından “insanlık krizi” ne dönüştürülmüştür. Küresel finans bir şekilde yine, salgının arkasına gizlenerek hükümetlere uygulattığı politikalar ile kendine tam koruma sağlarken, karşılıklı etkileşim içerisinde olduğu gelişmiş olmayan ülkelerin sorunlarını daha da derinleşmesine yardımcı olmuştur. Adım adım “finansal şok”a doğru ilerleyen gelişmiş olmayan ülkelere bir taraftan doğrudan veya dolaylı  “finansal sıkılaştırması” yaparak diğer taraftan varolan dış borç geri ödeme sorununu çözümsüz bırakarak,  krizin derinleşmesine katkı yapmaktadır. Dolayısıyla bu sıkıntılar sona erdiğinde küresel dünya veya daha önce neredeyse koşulsuz şekilde küresel güçlerin peşinden giden ülkeler, değişimi sağlayacak ana taban hareketi olacağa benzemektedir. Bu durum her anlamda yalnızlaştırılan ülkelerin, yaşadıkları sıkıntıların boyutu, süresi ve ülke içerisindeki siyasi bedelleri nispetinde karşılık göstermesine neden olacaktır. Bu karşılık geçmişte uyguladıkları her türlü politikaların tekrar gözden geçirilmesine ve revize edilmesine neden olacaktır. Gerek gelişmiş gerekse gelişmiş olmayan ülkelerdeki bu yeni yapılanma süreci, bir taraftan neoliberal politikaların ve küreselleşmenin(ticaret, üretim emek açısından) bir daha aynı sisteme dönmeyecek şekilde sarsılmasına diğer taraftan küresel finansın artık kontrol edilemeyen özelliğinin ortadan kalkmasına zemin hazırlamıştır. Artık dünya eskisi gibi olmayacaktır. Artık dünyada ulus devletlerin bile üzerinde kendini gören ve ulus devletlerin gücünü kullanan kontrolsüz bir ekonomik silah görümünde olan küresel finans oyuncuları olmayacaktır. Bunun sinyallerini küresel ekonomi bugün net bir şekilde veriyor. Bugün dünya küresel finansın ana kaynağı olan “doların rezerv para olmaktan çıkabilir mi?”, “Altının rezerv para olarak kullanılması nasıl etkinleştirilir?”, “Bitcoin gibi altın madenciliği yeni sistemin temeli olur mu?”, “ülke içinde tasarrufları nasıl artırabilirim?” gibi pek çok konuyu tartışmaya açmıştır. Bu sorular içerisinde en fazla tartışma alanı bulan, ülkelerin dolar yerine altını rezerv para olarak kullanıp kullanamayacağına yönelik olandır. Küresel ekonomi net bir şekilde 1990’lı yılarda başlayan tek kutuplu ABD düzenine ve rezerv para olan dolara karşı tutum göstermektedir. ABD dolarının rezerv para olma etkinliği,  ikinci Dünya Savaşı sonrasında altına dönüşebilen tek para birimi olarak kabul edilmesini sağlayan “Bretton Woods Anlaşması”  yani “Uluslararası Para Anlaşması" ile başlamıştı.  1946 yılından sonra ABD, bütün dünyaya bu sistem ve buna bağlı geliştirdiği planlar üzerinden uluslararası ödemelerde bulundu. Özellikle bugünün gelişmiş ülkelerinin önemli bir kısmının finansal ihtiyaçlarını karşıladı ve doların küresel ekonomideki etkinliğini yani rezerv para olma gücünü sağlamlaştırdı. 1971 yılına gelindiğinde ABD’nin içinde bulunduğu ekonomik güçlükler ve küresel piyasalara verilen doların karşılığında Merkez Bankasında altın karşılığının olamadığının anlaşılması, sistemin çökmesine neden olmuştur.  Ve altın sadece dolara endekslenen bir emtia olmaktan çıktı. Ancak her ne kadar ABD’ye olan güven sarsılmış olsa da dolar, rezerv para olma gücünü devam ettirmiştir. Çünkü, küresel ekonomiye sürekli finans sağlayacak başka bir güçlü rezerv para oluşturulamamıştı. Son yıllarda AB para birimi Euro, uluslararası ticarette kısmen etkin rezerv para olarak kabul edilse bile, küresel finansal sistemde doların ezici gücü hala bulunmaktadır. Bugün geldiğimiz noktada, hala doları rezerv para olma özelliğini zayıflatacak bir küresel finansal güç bulunmamaktadır. Ancak gelecek on yıl içerisinde bunun çıkma ihtimalinin olduğu varolan bir gerçektir. Çin ve tekrar Japonya gibi ülkeler buna aday ülkelerdir.

            1989 yılında Berlin duvarının yıkılması ve 1991 yılında SSCB’nin dağılması ile ABD,  tek kutuplu güç haline gelmişti. Bu yıllardan sonra ABD, İngiltere ve Japonya’nın da desteği ile küresel ekonomilerdeki kaybettiği(Bretton Woods sistemi) ekonomik, finansal, siyasi ve askeri gücünü tekrar ele geçirmeye başlamıştı.  Ancak ABD, izleyen yıllarda dünyada yaşanan değişimleri ve bu değişimlerden faydalanan ülke/ülkeleri iyi analiz edememiş veya gözden kaçırmıştır. Özellikle Japonya ve Çin, bu dönemde yoğun şekilde küresel ekonomilerde daha önce hiçbir ülkenin -bu kadar kısa sürede- başaramadığı bir ekonomik değişim göstermiş, zenginleşmiştir. Bu zenginliklerini ABD tahvillerine ve altına dönüştürmüşlerdir.  Aslında 1990’lı yıllarda yaşanan krizler, bir çok gelişmiş ülke merkez bankalarının düşük düzeyde de olsa altına hücuma başladığı dönemdir. Çünkü gelir fazlalıkları olan ülkeler, geçmişte deneyimlerini de hatırlayarak, rezerv para dolara bağlı bir sepetin çıkaracağı endişelerden dolayı altın rezervlerini artırmışlardı. 2008 yılında ABD’de ortaya çıkan ve küresel boyuta taşınan Mortgage krizi, altın rezervlerini artıran ülkeleri haklı çıkarmıştır. Bu yıldan itibaren ülkeler açık bir şekilde rezerv para dolardan uzaklaşmaya ve rezervlerini altına dönüştürmeyi ana politikaları haline getirdiler. Hatta pek çok ülke Almanya, Hollanda, Çin gibi, küresel ekonomide başka ülkelerde varolan altınlarını kısmen geri çağırdılar. 2018 yılında Dünya Altın Konseyi rakamlarına göre, merkez bankalarının altın rezervleri rekor seviyeye ulaştı. Bu anlamda şunu söylemek doğru bir tespit olacaktır. Gelir fazlalığı olan ülkeler rezervlerinde daha fazla altın tutmaktadır. Rezerv para olan ABD dolarından kaçış ve altına hücum başlamıştır. Yaşanan küresel kriz sonrasında öncelikle merkez bankaları olmak üzere ekonomik oyuncuların neredeyse tamamı; rezerv, tasarruf ve değerlendirme aracı olarak “altın” hâkimiyetinin kabul eden bir küresel finans dönemini başlattılar.  Artık eskiden olduğu gibi zenginliğin ana kaynağı, daha fazla altına sahip olmaktan geçecek gibi gözükmektedir. Bu durum, küresel piyasalardaki doların güçlü rezerv para olma özelliğini zayıflatacağı muhakkaktır. Bunun birkaç nedeni şu şekildedir:

  1. ABD, 2. Dünya savaşı sonrasındaki kozlarına, gücüne ve varolan küresel güvene şuan sahip değildir. Ayrıca dünya ülkeleri, o dönemdeki gibi çaresizlik içerisinde de değildir.
  2. 1989 Berlin duvarı ve 1991 yılında SSCB yıkılması ile kurmaya çalıştığı tek kutuplu ABD dünya sisteminin(siyasi, askeri, sosyal, ekonomik vb) başarısız olması.
  3. Son otuz yılda yeni küresel güçlerin oluşması.
  4. ABD’ye olan “küresel güven”in kaybolması.
  5. Neoliberal politikaların başarısızlığının sadece ABD’ye kesilmesi.

Tabiat kanunu gereği, oluşan boşluk affedilmeyecektir. Dolayısıyla güçlü rezerv para doların yerini altın almakta ve tek kutuplu dünya çok kutupluluğa dönmektedir. Diğerleri ile birlikte bu işaret küresel dönüşüm sürecin başladığını göstermektedir. Bu dönüşüm süreci her anlamda yoğunluğunu artırarak devam edecek gibi görünmektedir. Bu süreçte çok kutuplu yeni dünyada önümüzdeki on veya yirmi yıl içerisinde Japonya, Çin veya İngiltere gibi ülkeler,  doğru ve daha fazla insani özelliği içinde barındıran politikalar yardımı ile “küresel güven”i elde edeceği yıllar olacaktır.  İşte o zaman küresel dönüşüm tamamlanacağa benzemektedir. Bu anlamda küresel dönüşüm biraz uzun olacaktır. Çünkü şuanki dünyanın tek çaresizliği küresel ekonomiyi bu boyutta finanse edecek ülkelerin olmayışı veya muhtemel Çin gibi ülkelerinde “küresel güven”inin, ABD’ye olan güvenden daha düşük olmasıdır. Veya Japonya ile İngiltere gibi ülkelerinde küresel ekonomiyi sürekli finanse edecek zenginliğinin bulunmayışıdır. Bu yüzden önümüzde dönemde merkez bankaları altın rezervlerini daha da güçlendirmeye devam edeceklerdir. Buna karşılık küresel ekonomi, çok kutuplu yeni dünyada yine rezerv paralar üzerinden dönmeye devam edecektir. Ancak kesinlikle bölgesel işbirlikleri veya ticaret ortaklıkları arasında, diğer rezerv para olma potansiyellerinin kullanılacağı yani doları eskisine oranla daha az kullanmaya özen göstereceği bir döneme giriyoruz. ABD’ye bağlı tek kutuplu dünya sisteminden çok kutuplu dünyaya geçerken, çok kutupluluğun yeni unsurları etkinliklerini artıracaktır. 

Ayrıca bir kısım çevreler, çok kutuplu yeni dünyada kripto para madenciliğine endekslenen bir finansal sistemin gelebileceğini tartışmaktadır. Kripto para türü oluşumlar kontrolün mümkün olmadığı yapılardır. Bu alan sıkı sıkıya hem devletlerin hemde küresel finans oyuncuların kontrolünde değildir. Uluslararası piyasalar devletlerin kontrolsüzlüğüne alışkın ama küresel finans oyuncularının da kontrolünde olmayan bir yapıya alışkın değillerdir. Bu yüzden yapı dönüştürülmediği sürece kabul edilebilirliği olmayacaktır. Salgın süresinde bir diğer belirginleşen durum ise, küresel finans gibi kontrolsüz ekonomik unsurların yol açtığı ekonomik tahribat deneyimleri ülkeleri, kendi kontrolünde olmayan bu yapılara uzak duracağını gösteren başka bir nedendir.

Son olarak küresel dönüşüm sürecini hızlandıracak başka bir konu da,  820 milyondan fazla insanın açlık tehlikesi altında ve 736 milyon insanın da sağlıksızlıktan sosyal huzursuzluğa, göçe zorlamalardan artan eşitsizliklere, küresel sıcaklıklardan dolayı oluşan çevresel yıkımlardan sağlık krizlerine kadar bir çok sorunu çözümsüz kalmıştır. Mevcut salgın çoğunlukla kırsalda yaşayan bu insanların gıda güvenliğini tehdit etmekte ve yoksulluklarının artmasına neden olmaktadır. Ayrıca dünya nüfusunu %63’ü küçük çiftliklerde tarımda çalışmaktadır. Hastalığın yayılması genellikle kırsalda tarım ile uğraşan, yetersiz beslenen, kaynaklara ve hizmetlere sınırlı erişim gibi zorluklarla karşılaşan küçük ölçekli çiftçiler üzerinde etkisi büyük olacaktır. Çünkü bu insanların tarımsal üretimi gerçekleştirmek için gerekli olan tedarik zinciri de kesinti uğramıştır[10].  Uluslararası tarım kalkınma fonunun ise, en çok ihtiyaç duyan nüfuslara doğrudan destek verme yönünde bir somut adımının olmaması küresel dönüşümün sağlanması gerektiğine başka bir işarettir. Yani küreselleşme kendinden beklenen dengeleyici hareketleri ortaya koyamamıştır.

 

[1] Joachim Voth,  Trade And Travel In The Time Of Epidemics, Zurich University and CEPR

[2] Joachim Voth,  Trade And Travel In The Time Of Epidemics, Zurich University and CEPR

[3] Beatrice Weder di Mauro,  Macroeconomics On The Flu, Graduate Institute, Geneva and CEPR

[4] Mario Arturo and Ruiz Estrada Is Globalization Responsible of the Wuhan-COVID-19 Worldwide Crisis?,Social Wellbeing Research Centre (SWRC), University of Malaya, 50603 Kuala Lumpur, Malaysia

[5] Baldwin, R., & Weder di Mauro, B. (2020). Economics in the Time of COVID-19. London: CEPR PRESS.

[6] Evenett, S. J. (2020, March 11). Tackling Coronavirus The Trade Policy Dimension. Switzerland: Global Trade Alert team University of St. Gallen, Switzerland.

[7] Evenett, S. J. (2020, March 11). Tackling Coronavirus The Trade Policy Dimension. Switzerland: Global Trade Alert team University of St. Gallen, Switzerland.

[8] Evenett, S. J. (2020, March 11). Tackling Coronavirus The Trade Policy Dimension. Switzerland: Global Trade Alert team University of St. Gallen, Switzerland.

[9] https://www.weforum.org/agenda/2020/04/mapping-covid19-recession/

[10] https://www.ifad.org/en/covid19

Prof. Dr. Mehmet Alagöz

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Ekonomi Araştırmaları Merkezi Başkanı

21. Yüzyıl Türkiye Buluşmaları

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Mehmet Alagöz   - 06-06-2020

“Sağlık Şoku”ndan “Finansal Şoka” Yolculuk (2): Türkiye

Öncelikle Türkiye ekonomisinde herkesin kabul edeceği bazı tespitleri net bir şekilde ortaya koymak gerekmektedir. Türkiye ekonomisinin makro ekonomik göstergeleri 2014 yılından beri istikrarsız bir seyir gösterdiği herkes tarafından kabul edilmektedir.