O’nu Anlamak

Yazan  10 Kasım 2013

Büyük adamların ortak kaderi;  kendi çağlarında ve takip eden birkaç kuşak boyunca anlaşılamamış olmalarıdır. Onların tarihteki sayısız örnekleri arasında peygamberler başta gelir. “İnkâr edenler peygamberlerine, ‘Andolsun, ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız, ya da bizim dinimize dönersiniz’ dediler.” (İbrahim: 13) ayetinde de belirtildiği gibi peygamberlerin ortak kaderi baskı, tecrit, sürgün ve ölüm cezası ya da tehdidi olmuştur. Uzak çağlar bir yana, Hz. Musa’nın, Hz. Zekeriya’nın, Hz. İsa’nın ve Hz. Muhammed’in sürgünlükleri aynı zamanda canlarına kastedilen/edilmek istenilen bir süreçtir. Peygamberlerin bu trajedilerine benzer durumları Sokrates’ten Galileo’ya ve Nietzsche’ye; İmam-ı Azam’dan Nizamü’l Mülk’e ve Hallac-ı Mansur’a birçok düşünür, bilim ve siyaset adamı yaşamıştır. Onların hepsinin ortak özelliği çağını aşan bir düşüncenin önderleri oluşlarıdır. Anlaşılmazlığın doğal bir sebebi vardır: Önderler yeni ve bilinmezi sunarlar; kalabalıklar var olanı yaşar; sürüp gidenin rahatlığına alışmıştır ve yeni karşısında daima tepkilidir. Her çağda, kurulu düzenler bu gerçeği kendi lehine bir avantaja dönüştürme çabası gütmüş ve çoğunlukla başarılı olmuştur.

Mustafa Kemal bu tür önderlerden biridir; ne çağında, ne de aradan geçen yetmiş beş yıla rağmen, bugün milletin büyük çoğunluğu tarafından anlaşılamamıştır. Üstün yetenekli bir asker olarak Trablusgarp’ta tarih sahnesine çıkan Mustafa Kemal, otuz sekiz yaşında, Samsun’a giden yolda üstlendiği önderlik sorumluluğunu ölünceye kadar sürdürmüştür. On dokuz yıllık bu süreçte, askerî ve siyasi önderliğinin yanında sosyo-kültürel bir değişime de öncülük eden bir aydın olan Mustafa Kemal’in, askerî ve siyasi başarısı sosyo-kültürel alanda karşılığını bulmamıştır. Çünkü askerî ve siyasî mücadele kaçınılmaz olarak kısa sürede gerçekleşmesi gereken, biri diğerinin zeminini hazırlayan alanlar; sosyo-kültürel değişim ise uzun süreli ve onlarla ilişkisi olduğu kadar onlardan bağımsız gelişen bir süreçtir. Savaşlar kazanılır ya da kaybedilir; yenisine hazırlanılır; devletler kurulur, yıkılır; yenisi inşa edilir. Nitekim Cihan Harbiyle birlikte devletini de kaybeden bir millet kısa bir sürede Milli Mücadeleyi kazanarak yeni bir devlet inşa etmiş; buna karşılık sosyo-kültürel alanda istenilen başarıya ulaşamamıştır. Keza, savaş ve siyaset kalabalıklarla yapılan ve kazanılıp ya da kaybedilen mücadelelerdir; sosyo-kültürel mücadele ise kaçınılmaz olarak kalabalıklara rağmen verilen bir savaştır. Öyle olmasaydı “Habibullah” şerefine erişmiş, âlemlere rahmet olarak gönderilen; altı yıllık mücadeleye rağmen sadece otuz dokuz kişinin kendisine iman ettiği yüce Peygamber  “Allah’ım! Bana iki Ömer’den birini nasip et.” Diye dua eder miydi?

Atatürk’ün gerçekleştirmek istediği sosyo-kültürel değişimin esası bir zihniyet “inkılâbını” içeriyordu. İnsan-tabiat-Tanrı ilişkilerini yeniden düzenlemeyi amaçlayan bu değişimin özünde, Muaviye-Yezid zihniyetinin ihdas ettiği “din” ve bu dinin biçimlendirdiği siyaset ve toplum hayatı vardı. Sıffîn’de Kur’an’ı istismar ederek yola çıkan Muaviye’nin “Ortodoks İslam”ı, “din’i devletin aracı” haline getirmiş; devletin temeline de soy asabiyetini koymuştur. Arapçılığı kutsayan; Arap dilini, kültürünü ve geleneklerini İslam adına tescil eden bu tutum zaman içinde Osmanlı devlet ve toplum düzenine de sirayet etmiş; içeriğinden koparılmış bir Kur’an, şekilciliğe dönüştürülmüş bir sünnet, vicdanlara hitap etmeyen bir ibadet anlayışı toplumun bütün katmanlarını sarmıştır. Kendi dilinde okuma-yazma oranı tarihinin hiçbir döneminde ortalamanın üzerine çıkmamış bir toplumda bütün ibadetlerin sözel kısımlarının Arapça icra edilmesi; ezanın, hutbenin, duanın bile Arapça okunması; namaz başta olmak üzere bütün ibadetlerde Arapça kullanılması; Kur’an’ın sadece hıfzedilmesi ve bunların geniş yığınlar tarafından asla anlaşılamaması aklın ve dinin kabul edebileceği bir durum olamaz. Tanrı’ya yakaran, ondan bir şeyler dileyen, ona tapındığını iddia eden bir insanın onunla kendisinin anlamadığı bir dilde konuşması ancak ve ancak orta çağ Hıristiyan dünyasının Latince tekelli din anlayışı olabilirdi. Bu durumu ortadan kaldırmanın iki yolu olabilirdi: Ya bütün Müslümanlara çok iyi derecede Arapça öğretmek, ya da Kur’an ve ibadetlerin dilini Türkçeleştirmek. Ancak, bu imkânlar hiç bir zaman kullanılmadı. Bu şekilde dinin özünden uzak tutulan geniş kitleler bir takım görsel ve geleneksel unsurlara din adına sıkı sıkıya bağlandı. Bu yüzden, fes, ceket ve setre pantolon giyen, sakalını kesen “halife” II. Mahmut “gâvur padişah” ithamına maruz kaldı. Buna karşılık, hepsi Mahmud’un çocukları ve torunlarından ibaret olan; hepsi onun yeniliklerini daha ileriye taşıyarak hayata geçiren; hepsi “fesli” son altı padişah (Mecid, Aziz, Murat, Hamid, Reşat ve Vahdettin) ne dönemlerinde ne de günümüzde bu ithama uğramadılar. Bilakis, kalabalıklarca ve Ortodoks İslamcılarca rahmet, minnet ve şükranla anıldılar. Buna karşılık, Atatürk aynı çevrelerce, 1919’dan beri birçok ithama maruz kaldı. Oysa bu tutularının inanılmaz bir çelişkiler yumağı oluşturduğunun farkına varmadılar. Şöyle ki:

1.      Kıyafet ve takvim başta olmak üzere birçok alanda “devrim” yapan İkinci Mahmut “gâvur” ise, onun bu yöndeki yeniliklerini daha da ileriye götürerek devam ettiren varisleri neden kutsanır. Buna karşılık aynı tutumu benimseyen Atatürk, neden II. Mahmud düzeyinde anılır.

2.      Atatürk, Harf inkılâbını yaptığında Türkiye’de okuma yazma oranı en iyimser tahminlere göre %10 olup halkın yüzde doksanından fazlasının kendi dilinde; %99,99’unun da Arapça okuma yazma bilmediği; Kur’an’ı ve dinî metinleri okumaktan ve anlamaktan uzak olduğu; bu konunun Osmanlının son dönemlerinde sıkça gündeme geldiği ve II. Abdülhamid’in bu meseleyi düşündüğü ve araştırmalar yaptırdığı göz ardı edilir. Atatürk’ün bir yandan Latin alfabesine geçişi sağlarken diğer yandan Kur’an meali ve tefsiri yazımı için bizzat emir verip dinin halk tarafından anlaşılmasını sağlayacak Türkçeleştirme çalışmaları neden tekfir edilir.

3.      Atatürk’ün, resmi ve eğitim dilini Türkçeleştirmesi eleştirilirken, daima yüceltilen “Cennetmekân” II. Abdülhamid’in yazdırdığı ilk anayasamız olan Kanun-ı Esasi’de aynı kararın lâfzî ve zımni olarak yer aldığı neden görmezden gelinir.

4.      Saltanat’ın kaldırılması konusunda Atatürk eleştirilirken bu gidişatın Tanzimat Fermanıyla başlayan bir “yetki devri ve paylaşılması” sürecinin devamı olduğu niçin anlaşılmak istenmez. Keza saltanatın Muhammedî bir yol olmadığı neden düşünülmez.

Buna karşılık Atatürk’ün yolunda yürüdüğünü iddia eden bir kesim de benzer çelişkiler yumağı içinde boğulmuştur. Bilhassa onun sağlığında, onun çevresinde yer tutabilmek için; ölümünden sonra da isminden yararlanarak siyaseten ve madden kazanç temin etme çabası içine girmiş çıkarcılar müstesna tutulmak kaydıyla, samimi olarak kendisini “Atatürkçü” diye nitelendirenler, onun inşa etmek istediği yeni toplum modelini asla kavrayamamış; “gardırop Atatürkçülüğü” ile yetinmiştir. Onun ortak bir milli kimlik inşası yolundaki çabalarını geliştiremeyen bu zümre; tarih, kültür, ülkü birliği ile eğitim, sağlık, güvenlik ve istihdam politikaları oluşturamamış, Cumhuriyet’i “kimsesizlerin kimsesi” haline getirmemiştir. Onun ölümünden bu yana yönetime gelen tüm iktidarlar, “tam bağımsızlık” idealinden adım adım uzaklaşmış, ülkeyi emperyalizmin pençesinde bölünme tehdidiyle yüz yüze bırakmışlardır.

Büyük adamların kaderi çağlarında ve takip eden birkaç kuşak boyunca anlaşılamamaktır. “Batı beni yaşayacağı bir dünya savaşından sonra anlayacak”, diye feryat eden ancak iki dünya savaşından sonra kısmen anlaşılacak Nietzsche’nin; “Beni öldürebilirsiniz ama dünya dönmeye devam edecek.” diyen Galileo’nun kaderini yaşayan Mustafa Kemal Atatürk’ün değerini, millet olarak daha büyük felaketlere düşmeden kavrayabilirsek ne mutlu bize.

Mümtaz Sarıçiçek

Kayseri’de 1963 yılında doğdu. Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (1986) ve Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü’nde lisans eğitimi gördü (1993). Yüksek Lisans (1988–1990) ve doktora (1991–1995) eğitimimi Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalında tamamladı.

Elazığ Ortaokulu’nda öğretmenlik (1986–1994), Malatya İl Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde İlköğretim Müfettişliği (1994–1996) görevlerinde bulundu.

Muğla Üniversitesi (1996–1998) ve Erciyes Üniversitesinde (1998–2010) Yeni Türk Edebiyatı yardımcı doçenti olarak çalıştı. Halen, Erciyes Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Edebiyatı doçenti olarak görev yapmaktadır.

Kitapları:

1. Romantik Bir Toplumcu Gerçekçi Öncü: Reşat Enis Aygen, MEB Y, Ankara 2009.

2. Huzur’dan Yeni Hayat’a Çağdaş Türk Romanında Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Laçin Y., Kayseri 2009.

3. Safvet Nezihi, Kadın Kalbi, Yayına Hazırlayan: Mümtaz Sarıçiçek, Laçin Y., Kayseri 2009.

Uluslararası ve ulusal bilimsel çalışmalarından bazıları:

  1. Bahtiyar Vahapzade’nin Tiyatrolarında Arketipsel Benlik Kurgulamalarının Estetik Değeri, I. Uluslararası Bahtiyar Vahapzade Sempozyumu, Qafkaz Üniversitesi, Bakü, 2012.
  2. Mehmet Akif’in Şiirlerinde Ümmet, Millet, Irk, Kavim Kavramları, Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu, Kahire Üniversitesi, Kahire, 2011.
  3. Molla Nesreddin Mecmuası’nın Azerbaycan’ın Modernleşmesindeki Yeri,1. Uluslararası Nasreddin Hoca Sempozyumu (Bilgi Şöleni), 463-470, Akşehir, 6-7 Temmuz 2005.
  4. Kirkor Ceyhan’ın Öykülerinde Türk Ermeni İlişkileriHoşgörü Toplumunda Ermeniler, I. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Sempozyumu, Cilt III, 355-363, Kayseri, 2007.
  5. Yakup Kadri’nin Romanlarında Cumhuriyet İdeali ve Düş Kırıklıkları,Erdem, 54, 189–200, (2009).
  6. Ulysses ve Tutunamayanlar’ın Karşılaştırmalı İncelenmesiTurkish Studies, Yeni Türk Edebiyatının Kaynakları Özel Sayısı4/1-I, 529–560, (Winter 2009).
  7.  Şehriyar’a Selam: Héydér Baba’ya Selam’ın Ontolojik Tahlili, Turkish Studies, Türkiye Dışındaki Türkler Dosyası, 3/7, 580–591, (Fall 2008).
  8. Schrödinger’in Kedisi’nde Yabancılaşma,Türk Yurdu, 257, 108–111, (2009).
  9. Huzur Romanının Kuruluşunda Yerli ve Yabancı Tesirler,Türk Yurdu, 153–154, 235–240, (2000).
  10. Türk Romanında Modernist/Postmodernist Yönelişler ve Ulysses’ten Aydaki Kadın’a Romanda Anlatma Problemi, Türk Yurdu, C: 31, S: 292, s. 103–115, Aralık 2011.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 12-02-2024

Kahire Ziyareti Sisi’nin Ocağına Düşmek mi?

Türkiye 2022 yılından beri Mısır ile bozulan ilişkilerini düzeltme çabası içinde. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Mısır gezisinin hala bu kapsamda düşünülmesi ve bugüne kadar gibi sonuçlar alındığının değerlendirilmesi gerekir.

Error: No articles to display