Karla Canlanan Anılar ve Çağrıştırdıkları

Yazan  16 Şubat 2021

İstanbul'da kar dün gece dona çevirdi. Bugün şehir kışa esir. Ama böyle kışların baharı hem güzel, hem de bereketli olur. Tabii baharla birlikte her şeyin düzelmesini beklemek hata. Ama umut umuttur.

Yıpratılarak içi boşaltılan kurumları yeniden yapılandıracak, ülkeyi ayarlarına döndürecek irade ve ivmeyi yakalayıp, nereden başlamak gerektiğini düşünmek önemli. Güncel hepimizi fazlasıyla oyalıyor. Olaylar, yorumlar, hatta yorum üzerine yorumlarla boğuşup duruyoruz.Cami avlusuna atılan mısır tanelerine üşüşen güvercinler gibi apansız uçurulan balonların peşine düşüp, önemli olanları gözden kaçırıyoruz. Oysa geleceği düşlemek için, güncelden palamar çözüp biraz bildiğimiz geçmişi hatırlamak insana iyi geliyor. Neyi, neleri, nasıl yitirdik? Hangilerini geri kazanabiliriz? Bireyler için olduğu gibi ülkeler için de korunması gereken nirengi noktaları, sağlam tutulması gereken ana direkler yok mu? Ya fırtınalı denizde, elektronik donanım arıza yapınca elimizde olması gereken mekanik bir pusulaya ne oldu? İşte günün karanlık saatlerinde, bu sabah karın yarattığı aydınlıkla bunları düşünmeye başladım.

Belleğimdeki İzlenimler

1950'lerin sahte bolluk günlerinin soluğu çabuk tükenmiş, Türkiye 1954-55 itibarı ile kahve, yağ ve peynir kuyrukları yanı sıra fena halde kamplaşan siyasetin öksesine yakalanmıştı. Etrafımızda olan biteni, çok küçük yaşta olsak bile konuşulanlardan öğreniyor, henüz adı TRT bile olmayan radyodan dinliyorduk. O zamanlar kötü haberleri önce gazetelerin kararan manşetlerinden anlardık. Ulusal veya yabancı kökenli kötü haberlerin başlıkları hep kara olurdu. İşte henüz ilkokula bile başlamadığım bir dönemde, 1956 yılının bir sonbahar ayında Macaristan’a Sovyet tankları girdiğinde yine gazete ana başlıkları karalar bağlamıştı. Ankara’ya yılın ilk karı düşmüştü. Bu kara haber o zaman belleğime derin bir çentik açmaya yetmişti. O günlerde, bir süreliğine günlük siyasetin zorluklarını unutulup, Türkiye’nin de başına gelebilecek bir felaket olarak bir Sovyet müdahalesi olup olamayacağı konuşulmuştu. Açıkçası soğuk savaşın soğuk kışında dışarıda olan bitenden de nem kapıyordu insanlar. Yine o sıralarda Mısır ile Türkiye arasına kara kedi gibi giren Süveyş krizinden bu kadar etkilenildiğini hatırlamıyorum. Batıya yakın durmak ne pahasına olursa olsun, Türkiye’yi bir Sovyet tehdidine karşı koruyacak bir kalkana kavuşturdu diye düşünülüyordu herhalde. O yıllarda Araplaşma arzusu yoktu Türkiye’de. Yakın tarihlerde bu oldu da nereye vardık? Bu da beni bir an için yine bugünlere döndüren bir parantez. Araplara neleri sattık! Ama yine yaranamadık. Tersine sadece yeni bir karşı kamplaşma yarattık.Üstelik Süveyş’i hiçbir zaman unutmayan Mısır’ı yabancılaştırıp, en önden Doğu Akdeniz’de yeni ittifak arayışlarına iterek.

Karlı ve “Kırk İkindi” li Günlerde “Andımız”

Ankara’nın karlı günleri ve güvenli sokak aralarında kızak kaymak hep güzeldi. Hele uzun kıştan sonra gelen baharın kokusu hala burnumun direğini sızlatır. Kırkikindilerin gökkuşağı ile sonlanan damlaları Filbahri ve Akasya kokularını havaya saçınca zaten kış aylarında bile vazgeçmediğimiz bahçelerden eve girmez olurduk. Derken okul başladı. Ankara Bahçelievler’de 80 kişilik kimisi baraka sınıflarda üç tedrisat olarak yapılan eğitimle, Nisan gelmeden hepimiz okuma ve yazma, toplama ve çıkarmayı öğrenirdik. Nasıl? Bilmem. O hüner öğretmenin ve belki de bilgisayar oyunları yerine, zihin açıklığı veren bahçe oyunlarınındı. O zamanlar çok şey ezberlerdik. Bunun düşünme ve analiz yapma yeteneğimizi körelttiğini hiç düşünmezdik. Yapmadı da zaten.Her gün söylenen“andımız” da bu ezberlerden biri olarak bizim 6-7 yaşından 10-11 yaşına kadar birlikte yapmaktan hoşnut olduğumuz bir şeydi. Aynı beslenme saatinde birlikte içtiğimiz Amerikan Marshall yardımı sütleri ve yediğimiz Amerikan peynirleri, ezberlediğimiz çocuk şiirleri, şarkıları ve marşlar gibi. Hala çok çocuk şarkısı bilmeyi bir ayrıcalık, çok şiir yarışmasına girmiş olmayı ise gurur sayarım. Öğrendiğimiz marşlar ise çeşit çeşitti. Özellikle 1960 yılında önce Plevne marşını, Nisan ayı sonundan itibaren de Mülkiye marşını öğrenip söyledik. Galiba bulunduğum ortam olayların gidişatında kamplaşmayı kınayıp, değişime destek veriyordu.

Ve Hitabe

O günlerde yine çok sık yaptığımız bir şey “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi”ni okumaktı. Biz o zaman hitabeyi sular seller gibi okur, içinde geçen eski Türkçe sözleri de anlardık.Bu genellikle 29 Ekim’den itibaren başlayan, hep en iyi ezbere okuyanın aferin ve bir kırmızı fiyonkla ödüllendirdiği bir gurur olurdu. Resmi bayramlarda İstanbul’un işgali gibi tarihi filmlerin ardından Ata’nın davudi sesinden duyduğumuz hitabe çoğumuzun gözlerini yaşartırdı. Yine de o yıllarda hitabeyi özümsediğimizi sanmıyorum. Ata bize vatanı emanet edip, gerektiğinde bir şeyler yapmaya hazır olmamamızı öğütlüyordu. Başka çocukları bilemem. Ama henüz “genç” bile olmadığım bir yaşta“Gençliğe Hitabe” de en fazla kulağıma takılan, hatta beynime çakılan cümleler vardı.Şimdi metni biraz kısaltarak, yorumlu ve yorumsuz biçimde hatırlatayım. 

  • “Ey Türk Gençliği!”hitabı, o günlerde küçük kız çocuğu için, kendini büyümüşte küçülmüş bir genç gibi hissetmenin beratı gibiydi. Ama bugün bana hala kendimi genç hissettiriyor.
  • “Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir”. Evet, o zamanlar bu bir çekiç gibi kafama vuruyordu. Bugün bir de laikliğin muhafaza ve müdafaası endişesi buna eklendi.
  • “İstikbalde dahi, seni en kıymetli hazinenden mahrum etmek isteyecek, dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır”. Aslında o zaman dabunun ne olduğunu düşünürdüm. Evde özellikle harici bedhahların hangi ülkeler olabileceğini sorunca, bunun yine Sovyetler Birliği olabileceği cevabını alırdım. “Batının maşası”Yunanı denize dökmüşlerdi, gözlerinde hiç büyütmüyorlardı. ABD yeni bir müttefikti. Çin zaten henüz ortalarda yoktu.
  • “Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir”.Bu ihtimalden hepimiz korkardık. Bugün tersanelere, satılan askeri fabrikalara, ordu ile ilgili gelişmelere, dayatılan veya dayatılması ihtimali olan yaptırımlara aynı uyarı ile bakıyorum.
  • “Bütün bu şerâitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler”uyarısına dikkat edip, hitabenin uz görüşünü düşünüyorum.
  • “Ey Türk istikbalinin evlâdı!”hitabını hala üstüme alıyorum. Çünkü ben aynı evladım. Artık genç değilim. Ama yaşlı da hissetmiyorum. Hayatımın sonuna kadar bu hitabeyi unutmayacağımı biliyor, günün gelişmeleri muvacehesinde takdir edelim diye paylaşıyorum.
  • “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” üstelik yüreğimizde ve aklımızda. Biz Ata’nın Gençliğe Hitabesini unutmadık değil mi?

 

 

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Misafir Yazar

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Deniz Berktay   - 13-10-2021

Fener Patrikhanesi ve Asimilasyon

Dünyanın pek çok yerinde, dinle siyaset, iç içe geçmiş durumda. Hıristiyanlığın Ortodoksluk mezhebi de, siyasetin yoğun müdahalesine maruz kalmakta.