Türkiye’nin “Köprüden Önce Son Çıkış”ı: 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Yazan  24 Haziran 2014

Giriş

        Birinci tur oylaması 10 Ağustos 2014’te gerçekleştirilecek olan ve ilk tur oylamada geçerli oyların herhangi bir aday için salt çoğunluğu (%50.001’i) sağlayamadığı durumda ikinci tur oylaması 24 Ağustos 2014’te yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin günlerdir merak konusu olan “Çatı Aday” belli olduktan sonra tartışmalar daha da arttı. 16 Haziran 2014’de CHP ve MHP’nin Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı konusunda anlaştıklarını açıklamalarıyla birlikte Türkiye −daha doğrusu Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısındaki %50-55’lik muhalefet− yeni bir tartışmanın daha içine savruldu. “Çatı Aday”ın kimliği, ideolojisi, mesleki kariyeri, tanınırlığı üzerinden yürütülen bu yeni tartışmayla birlikte, siyasal muhalefetin ve Erdoğan’ın karşısındaki kamuoyunun önemli bir bölümü cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin esas noktayı bilerek ya da bilmeyerek gözden kaçırmaya başladı.  

          Bu cumhurbaşkanlığı seçimi siyasal [Neo]İslamcı Erdoğan ile yine siyasal İslamcı olduğu en azından önemli bir kesim tarafından düşünülen İhsanoğlu arasında değil, otoriter “Başkanlık Sistemi” ile liberal parlamenter demokratik sistem arasında yapılacaktır. Bu nedenle de Erdoğan’ın olası bir cumhurbaşkanlığının, otoriter “Başkanlık Sistemi”nin siyasal ve hukuksal temellerinin oluşturulması için büyük bir adım olacağı muhakkaktır. Hal böyleyken, siyasal muhalefetin ve Erdoğan’ın karşısındaki kamuoyunun önemli bir bölümünün “Çatı Aday” konusunda derinleşmeye müsait bir tartışma içerisine girmesi ve bu bağlamda bölünmesi Erdoğan’ın işini kolaylaştırmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır. Oysa ölçü çok basit: Ekmeleddin İhsanoğlu’nun cumhurbaşkanlığının Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığından daha fazla Türk demokrasisine zarar vereceğini ortaya koyan hiçbir emare olmadığı sürece “Çatı Aday” konusunda görüş ayrılıklarına girip sandığa gitmeme, başka bir adayı ya da Erdoğan’ı destekleme kararı almanın gelecek açısından hiçbir pozitif anlamı yoktur. Bu seçim belki de Türkiye Cumhuriyeti’nin “köprüden önce son çıkış”ı olacaktır.

  

          Erdoğan’ın, iki aydan bile kısa sürede cumhurbaşkanı olacağı bir seçim ve ardından Mart 2014 yerel seçim verileri ışığında tespit ve tayin edeceği “dar bölge modeli”yle  tek başına anayasa yapabilecek sayıda milletvekili çıkaracağı bir genel seçim. Sonra da, kafasına göre kurgulayacağı otoriter (belki de post-modern bir tarzda totaliter) bir “başkanlık sistemi”ni  içeren demir kaplı bir anayasa... Demokrasi açısından tam bir siyasal felaket! Ve ne yazık ki bugün geldiğimiz noktada o siyasal felaketin kapısını yalnız AKP değil, onun karşısındaki siyasal muhalefet ve kamuoyu da açmış olacak cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde yaşanan/yaşanacak tartışmalarla ve seçimde Ekmeleddin İhsanoğlu’na karşı alacağı tavırla…

 

           Siyasal Felaketin Başlangıcı: Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı

           Birinci Dünya Savaşı sonrası ünlü İngiliz ekonomist J. M. Keynes 1919’da insanlığın içinde bulunduğu ruh halini şöyle ifade etmekteydi: “Kaderlerimizin ölü mevsimindeyiz. Kendi maddi refahımızın acil sorunlarının dışında hissetme ve aldırma gücümüz geçici olarak köreldi… Daha şimdiden dayanma gücümüzün ötesine geçtik ve dinlenmeye ihtiyacımız var. İnsan ruhundaki evrensel unsurun ışığı, şu anda yaşayan insanların ömürleri boyunca hiçbir zaman böylesine donuklaşmamıştı.”[1]

             Öyle zannediyorum ki, eğer Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçilirse, Türkiye olarak önümüzdeki 10 yılda yaşayacaklarımız ve içinde bulunacağımız durumlar Keynes’in yukarıdaki sözleriyle örtüşüyor olacak. Aslında bunu doğrulamak için önümüzdeki 10 yılı bile beklemeye gerek yok, zira, Erdoğan’ın yaratacağı siyasal felaketin gelecekten bugüne düşen gölgesine ilk defa, AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu’nun onur konuğu olarak katıldığı ve bir konuşma yaptığı 31 Mart 2013 günü İstanbul Suriçi Derneği tarafından Eresin Otel’de (Topkapı) düzenlenen “İstanbul Toplantıları” programında yaptığı konuşmada şahit olmuştuk. Şöyle diyordu Babuşçu: “…Bu ülkede biz çok şey yaptık ama yaptıklarımızı bu devletin kurumsal hafızasına yazmadığımız sürece bertaraf edilmesi çok kolaydır. 10 yıllık süreç on yılların taşıdığı bir anlayışı bertaraf edebilme anlamında çok kısa bir süreçtir. Devletin kurumsal hafızasına düşülecek notlar açısından AK Parti daha çok daha uzun süre iktidarda olmak durumundadır. Bir parti olarak değil, bu milletin aydınlık yarınlarını inşa edebilmek adına böyle olmak durumundadır. …10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Çünkü bu geçtiğimiz 10 yıl içinde, bir tasfiye süreci ve bir tanımlama özgürlük, hukuk, adalet söylemi etrafında yaptıklarımıza paydaşlar vardı. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak. Dolayısıyla o paydaşlar bizimle beraber olmayacaklar. Dün bizimle beraber şu ya da bu şekilde yürüyenler, yarın bizim karşımızda olan güçlerle bu sefer paydaş olacaklar. Çünkü inşa edilecek Türkiye ve ihya edilecek gelecek onların kabulleneceği bir gelecek ve bir dönem olmayacak. Onun için işimiz çok daha zor.”[2]

           “Neo-İslamcı” ve “Neo-Osmanlıcı” görünümde olma iddiasını taşısa da özünde İslam’dan ve Osmanlı’dan çok uzak, otoriter bir devlet ve toplum yapılanmasına gidiş yolunda artık “son viraj”a girmiş durumda bulunan ve Erdoğan’ın şahsında bütünleşen AKP siyasal hareketi ve iktidarı, önümüzdeki cumhurbaşkanlığı ve 2015 yılında yapılacak olan milletvekili genel seçimleriyle birlikte elde edeceği sonuçlarla birlikte parti-devlet bütünleşmesini tamamlayarak kurumsallaşacak ve mutlaklaşacaktır. Aziz Babuşçu’nun da açıkça itiraf ettiği gibi, bu inşa edilecek Türkiye ve ihya edilecek gelecek kendilerine paydaş olmuş liberaller tarafından bile kabul edilmeyecektir. Nitekim, “Taksim Gezi Parkı Olayları”ndan bu yana yaşanan sürece baktığımızda, AKP’nin 10 yıllık zorunlu bir beraberlikten sonra aslında siyasal genetiğiyle hiç de uyuşmayan liberal ve seküler safralarından kurtularak, kendi özü olan anti-demokratik, gerici muhafazakâr, anti-seküler ve ideolojik olarak marjinal bir siyasal hareket olmaya doğru ilerlediği bir vakıadır.

          Kendinden Menkul Bir İktidar: Erdoğan ve AKP

           Demokratik bir toplumda siyasal iktidarın işlevi sanıldığı gibi halkı yönetmek değildir, aksine, halka hizmet edecek devlet organlarını yönetmektir. Bu nedenledir ki demokratik bir devlet yapısında ister “seçilmiş” olsun ister “atanmış” olsun bunların hiçbirisinin amir gibi değil, hizmetli gibi davranmaları gerekir. Bu açıdan bakıldığında, siyasal iktidar ve onu bütünleyen ideoloji de birbirini besleyen bir “meşruiyet arayışı”dır aslında. Meşruiyet, siyasal iktidarın “niçin”liğini belirleyen en önemli üst anlamlandırmadır. Diğer bir deyişle meşruiyet, siyasal iktidarın varlık sebebi ve devam etmesinin tek güvencesidir. Siyasal iktidarın yasa, emir ve eylemlerinin birey ve toplum nezdinde kabul görüp uyulmasının tek dayanağıdır. Bu yüzden siyaset, devlet, iktidar ve egemenliğin konuşulduğu her alan aynı zamanda meşruiyet alanıdır.[3] Bu sayede güç, iktidarın kullandığı bir araç olarak onun normatif değerleri, ilkeleri ile donanır ve meşruluk kazanır.

            Siyasal ve sosyal dengelerin oturmamış olduğu toplumlarda, siyasal iktidarın meşruiyet arayışı Erdoğan’ın şahsında temsil edilen AKP iktidarında da görüldüğü gibi siyasal iktidarın en küçük alanı olan “bireysel tercih” ve “özgürlükler dünyası”nı belirlemeye kadar indirgenebilmektedir. Bu çerçevede meşruiyet, bireyin ve toplumun kendini siyasal sistemin ideolojik yapısına adapte etme sürecine dönüşür ki, bunun doğal sonucu bireyin ve toplumun siyasal iktidarın “öznel”liği karşısında “nesne”leşmesidir. Diğer bir deyişle, doğası gereği bireysel hak ve özgürlüklere dayalı toplumsal rızanın “siyasal iktidarı belirleme meşruiyeti” tersine dönerek, meşruiyeti kendinden menkul bir iktidar yapısı ve söylemi ortaya çıkmaktadır. İşte bu “mutlak iktidar”dır ve bütün “mutlak iktidar”larda bireysel tercihleri, hak ve özgürlükleri ve toplumsal rızanın ölçütlerini “mutlak iktidar”ın kendisinin belirlemesi gerektiği meşruiyeti bu şekilde kabul görmüş olur.

             Türkiye’de de hem 30 Mart 2014 Yerel Seçimleri öncesinde ortaya çıkan “17 ve 25 Aralık Süreci” ve bugün geldiği nokta, hem 30 Mart 2014 Yerel Seçimleri sonuçları, hem de Ağustos 2014’te gerçekleşecek olan cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin gerek Erdoğan’ın gerekse AKP kurmaylarının ortaya koyduğu söylem ve eylemler, toplumun en azından %50’sine yakın bir bölümünün siyasal iktidarın “öznel”liği karşısında “nesne”leştiğini açıkça ortaya koymaktadır. Peter Hamilton’un “bireyin nesneleştirilmesi” olarak tanımladığı bu süreçte meşruiyet tek biçimli, mutlak doğru ve tek gerçek olarak bireysel gerçekliğin ve toplumsal varlığın tek siyasal gerekçesi olur ve meşruiyetleri sadece iktidara bağlılığa endekslenir.[4] Bundan dolayıdır ki, Erdoğan’ın ağzından hiç düşürmediği “milli irade”nin Erdoğan ve AKP için hedefe ulaşmakta kullanılan bir araç olmaktan ileri gitmediği gerçeğiyle artık karşı karşıyayız.

            21. yüzyıl Türkiye’sinde aklınıza gelebilecek her konuda ve her meselede önemli olan başbakanın yani Erdoğan’ın ne dediği ve ne düşündüğüdür. Erdoğan’ın şahsında toplanan siyasal iktidar, her geçen gün meşruiyetini kendinden kaynaklı hale dönüştürerek toplumsal rızayı teslim almaktadır. “Doğru”nun da, “yanlış”ın da, “vatansever” olmanın da, “vatan haini” olmanın da yegâne ve mutlak ölçüsü artık Erdoğan’ın iki dudağı arasından çıkacak söze göre tescil edildiği bir ülke haline dönüşen Türkiye’de artık her şeyin Erdoğan’ın siyasi ve cismani varlığına ve onun kaygılarına bağlı hale gelmesi sizce yeni bir tehdit ve sorun alanı oluşturmuyor mu Türk demokrasisinin geleceği konusunda? Özellikle “demokrasi”, “hukuk devleti”, “kuvvetler/erkler ayrılığı” ve “milli irade” konularında kendi irrasyonalitesini sanki rasyonelmiş gibi topluma empoze etmeye çalışan bu siyasal zihniyet, Çankaya’nın aşağısında kalan AKP de dahil her şeyi ama her şeyi önümüzdeki dönemde bürokrasiye dönüştürüp toplum üzerinde mutlak bir tahakküm kurmanın peşinde olduğunu anlamamak için herhalde aklen ve vicdanen kör olmak gerekiyor. Zira, “17 Aralık ve 25 Aralık Süreci”yle gördük ki Erdoğan rüşvet ve yolsuzluk iddialarını seçim sandığına taşımaya çalışarak seçim sandığını yargı erkinin yerine geçirmeye çalıştı ve bunda da başarılı oldu. Çağdaş demokrasilerde olmayacak bir şeydir bu ve nitekim “17 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk Soruşturması” kapsamında aralarında eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar ve işadamı Ali Ağaoğlu’nun da bulunduğu TOKİ dosyasında toplam 60 kişi hakkında takipsizlik kararı verildi. TBMM’de de “17 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk Soruşturması” dosyası ve AKP’li 4 eski bakanla ilgili kurulması kararlaştırılan ve 50 gün geçmesine rağmen AKP’nin engellemesiyle üyelerinin hala belirlenmediği soruşturma komisyonunda da bir şey çıkmayacağını şimdiden söylemek mümkün AKP’li üyeler çoğunlukta olacağı için. Aksi halde Erdoğan’ı yalanlamış olurlar. O halde soru: Bir siyasal iktidar eğer sırf yasama dokunulmazlığı nedeniyle yargıdan ve hukuktan münezzehse onun hukuka aykırı eylemlerini nasıl ortaya çıkarılabilir iktidardayken? Böyle bir anlayış hangi demokraside ve hukuk devletinde var? Türk siyasal sistemi ve “kuvvetler/erkler ayrılığı” ilkesi bu manada çok ciddi bir ontolojik kriz yaşıyor her şeye hükmetmek isteyen Erdoğan’ın zihniyeti yüzünden.

       Türkiye’nin “Köprüden Önce Son Çıkış”ı…

        Prof. Dr. Nurşen Mazıcı’nın da dikkat çektiği gibi, başta AKP seçmeni olmak üzere siyasal ve toplumsal muhalefetin önemli bir kesimi de önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminin, 1876’dan beri kurumsallaşmış parlamenter sistemin ya devamı ya da dünyada örnekleri görülen diktatörlüğe yatkın “Başkanlık Sistemi”nin seçimi olduğunun farkında değiller.[5] Bugün artık malum olduğu üzere, cumhurbaşkanlığına çıkmaya hazırlanan Recep Tayyip Erdoğan seçim sisteminin değiştirilerek yasalaşması için de kurmaylarına gerekli talimatları vermiş bulunmaktadır. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte, fiili bir “Başkanlık Sistemi”ne geçilirken (hatta “17 ve 25 Aralık Süreci”nden bu yana Erdoğan’ın anayasanın 138. maddesini askıya almış olmasından dolayı fiili “Başkanlık Sistemi”ne geçilmiş durumdadır), önümüzdeki beş yılda bu fiili durumun hukuksal altyapısı mevcut anayasa kökünden değiştirilerek, bütün yetkilerin doğrudan ya da dolaylı olarak Başkan’da toplandığı, yasama ve yargının Başkan’a bağlılığının organik bağlarla güçlendirildiği otoriter mahiyette bir “Başkanlık Sistemi”ne (Türk tipi Başkanlık Sistemi) geçilecektir.

           Bu süreçte AKP anayasayı tek başına değiştirebilecek çoğunluk elde edemediği taktirde (ki seçim kanunu değiştirilerek “dar bölge” seçim sistemine geçildiği taktirde AKP bu çoğunluğu elde edecektir) anayasanın referanduma götürülmeden değiştirilebilmesi için AKP’nin BDP’nin/HDP’nin desteğine ihtiyaç duyacağı açıktır. Esasen “Çözüm Süreci”nin BDP’nin/HDP’nin ve Abdullah Öcalan’ın/PKK’nın istediği gibi sonuçlanabilmesi de buna bağlıdır. Bu bağlamda AKP ve BDP’nin/HDP’nin yakın bir gelecekte AKP’nin hazırladığı yeni anayasanın “rejim” boyutunda ittifak kurmaları sürpriz bir gelişme sayılmamalıdır. Zira, tarihsel materyalizmin doğal sonucu olarak AKP ve BDP/HDP, cumhuriyet rejiminin ve onun üzerine oturduğu temel felsefe ve yaklaşımların (ulus-devlet, laiklik, Kemalist devrimler) tasfiyesi konusunda mutabıktırlar. Diğer bir deyişle, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesi konusunda AKP ve BDP/HDP son kertede mutabıktırlar. Bu bağlamda önümüzdeki beş yıl ya da en iyi ihtimalle 2023 yılına kadar olan zaman dilimi Türkiye Cumhuriyeti devletinin ömrünün son yılları olacaktır.

            Bu zaman diliminden sonra hatta bu zaman dilimi içinde, Türkiye Cumhuriyeti devleti ulus-devlet, üniter devlet, laik devlet ve seküler toplum olma çizgisinden uzaklaşarak post-modern bir çoğunluk diktatörlüğüne (demokratik faşizm) dönüşürken, Güneydoğu Anadolu’nun ise Abdullah Öcalan’ın/PKK’nın otoriterliğine terk edildiği bir federasyona gidilecektir.

 

             Hal böyleyken, cumhurbaşkanlığı makamı için Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını beğenmeyip oy vermeyecek olan ya da başka bir aday daha çıkarmayı düşünen siyasal muhalefetin bir kısmının ve sırf bu nedenle başka bir adayı destekleyecek olanların/Erdoğan’a oy verecek olanların ya da sandığa gitmeyecek olanların, bu seçimin otoriter “Başkanlık Sistemi” ile liberal parlamenter demokratik sistem arasında yapılacağını bir kez daha hatırlamalarında fayda vardır. Bu bağlamda, siyaseten aklını yitirmiş, adalet duygusunu kaybetmiş, genetiğine kadar anti-demokratik, nobran, ötekileştirici, Catonist[6], devlet adamı olma vasıfları zayıf, entelektüel kapasitesi sıfır ve Türkiye’yi siyasal bir felakete sokacak Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmaması için onun karşısındaki %50-55 oy oranına sahip siyasal ve toplumsal muhalefetin kesinlikle tek bir adayda birleşmesi tarihsel, siyasal ve sosyolojik bir mecburiyettir. Dolayısıyla Ağustos 2014’te gerçekleşecek cumhurbaşkanlığı seçimi Türkiye’nin ve Türk siyasal sisteminin “köprüden önce son çıkış”ı olacaktır. Bu çıkış kaçırıldığı taktirde, “kaderlerimizin ölü mevsimi”ni uzunca bir süre yaşamak zorunda kalacağız belki de…


[1] J. M. Keynes, The Economic Consequences of the Peace, Macmillan and Co. Limited, London, 1919, p. 278-279’dan aktaran J. M. Roberts,  J. M., Yirminci Yüzyıl Tarihi, Sinem Gül (Çev.), Dost Kitabevi, Ankara, 2003, s. 246.

[2] “Babuşcu: Gelecek 10 Yıl, Liberaller Gibi Eski Paydaşlarımızın Arzuladığı Gibi Olmayacak”, 1 Nisan 2013, http://t24.com.tr/haber/babuscu-onumuzdeki-10-yil-liberaller-gibi-eski-paydaslarimizin-kabullenecegi-gibi-olmayacak/226892 Ayrıca bkz. Bülent Şener, “Aziz Babuşçu’nun Sözleri Üzerinden Türkiye’nin Gelecek On Yılı: AKP Catonizmi ve Post-Modern Diktatörlüğe Geçiş Süreci”, 3 Nisan 2013, http://www.21yyte.org/tr/arastirma/milli-guvenlik-ve-dis-politika-arastirmalari-merkezi/2013/04/03/6931/aziz-babuscunun-sozleri-uzerinden-turkiyenin-gelecek-on-yili

[3] Halis Çetin, “Siyasetin Evrensel Sorunu: İktidarın Meşruiyeti-Meşruiyet İktidarı”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, C. 58, Sayı: 3 (2003), s. 62.

[4] Peter Hamilton, Knowledge and Social Structure: An Introduction to the Classical Argument in the Sociology of Knowledge, Routledge and Kegan Paul, London and Boston, 1974, p. 141’den aktaran Çetin, “Siyasetin Evrensel Sorunu: İktidarın Meşruiyeti-Meşruiyet İktidarı”, s. 71.

[5] Nurşen Mazıcı, “Siyaset Bilimci Nurşen Mazıcı’dan İhsanoğlu’na Karşı Çıkan CHP’li Elitistlere Tepki”, 19 Haziran 2014, http://www.haberfedai.com/haber/17146/siyaset-bilimci-nursen-mazicidan-ihsanogluna-karsi-cikan-chpli-elitistlere-tepki

[6] Adını Roma İmparatorluğu döneminde “sansür yüksek memurluğu” yapan Romalı devlet adamı ve karizmatik bir hatip olan Marcus Porcius Caton’dan (M.Ö. 234–149) alan “Catonizm” olgusu, gelenekçi, ahlakçı ve dinsel sofuluğa dayanan muhafazakâr bir dünya görüşünün anti-elitisizm ve anti-entellektüelizmle harmanlanıp, bunun “ilerici reformist bir iktidar projesi” diye –amiyane tabirle– kitlelere yutturulmasına dayanan siyaset anlayışını ifade etmektedir. Bu siyaset anlayışında ve tarzında ne kadar kibirli, ben bilirimci, küstah ve agresif bir üslup kullanılırsa, yığınlar üzerinde o ölçüde etkili olduğu kabul edilmektedir. Bkz. Bülent Şener, “Taksim Gezi Parkı Olayları ve Yeni Rejim Kodları”, 4 Haziran 2013, http://www.21yyte.org/tr/arastirma/milli-guvenlik-ve-dis-politika-arastirmalari-merkezi/2013/06/04/7035/ taksim-gezi-parki-olaylari-ve-yeni-rejim-kodlari 

Doç. Dr. Bülent Şener

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışmanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Sabahattin İsmail   - 14-05-2024

Kıbrıs Yeni Bir Müzakereye Zorlanıyor

Milli çıkarları savunurken 2 konu hata kaldırmaz:

Error: No articles to display