BEYİN FIRTINASI

TÜRKİYE'DE DOĞALGAZ, KÖMÜR, PETROL, NÜKLEER, JEOTERMAL VE ELEKTRİK ENERJİ PROGRAM VE POLİTİKALARININ GENEL DEĞERLENDİRİLMESİ

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

I- GİRİŞ

 

MUSTAFA GÖCEK- …ben enerji politikalarını enflasyondan sorumlu başlıca hareketler olarak da gördüm. Mensubu bulunduğum Türkiye Elektrik kurumunda örneğin, ambargoların da belki etkisiyle, linyit projelerine gerektiğinden fazla ağırlık verilmiştir. Bizim linyitlerimiz son derece kalitesiz, elektriğe çevirmek için büyük yatırımlar, ilave yatırımlar ihtiyacı içinde olan kaynaklardır, bunlardan bir tanesi de Elbistan'dır. Elbistan Ağır Santraliyle hepimiz gurur duymuşuzdur da, paranın arkasına hatta resmini basmıştır, ama Elbistan Ağır Santrali dünya tarihinin yüzkarası projelerinden biridir; yani 4 yılda bitmesi gereken proje, Mustafa hocam da söylesin, 13 yılda bitmiştir. Bu o günlerde kurumu yöneten insanların tercihlerinden de kaynaklanmıştır. O günlerde insanlar, şimdi pek çoğumuza da makul gelebilecek, "bizim de mühendisimiz var, biz de mühendisleri örgütleyelim, genel müteahhitlere kâr ödeyemeyeceğimize, kaynağını biz muhatap alalım, daha ucuza jeneratör alalım, daha ucuza öbüründen türbin alalım, paket tipi yapalım" düşüncesiyle Elbistan projesini mesela, yurtdışından ithal edilecek kısımlarını 38'e, yurtiçinden sağlanacak kısımlarını 160'a bölünerek, namütenahi bir hatanın içine düşmüşlerdir. Hemen arkasından gelen personel kanunları, devletten eleman, beyin göçüne de neden olduğu için, projeleri derli toplu yürütecek bir idari ortam oluşturulmamış. Arkasından finansman güçlükleriyle, bir paketin avansını ödemişsiniz, sevkıyatını ödeyememişsiniz, ödeyemediğiniz için gerekli bilgileri alıp, öbür paketin teknik bilgilerini toparlayamamışsınız. Sonuçta, 4 senede bitecek olan santral 13 senede bitmiş. Hatta sonuncu ünite devreye girerken, birinci ünite eskimiş.

 

Bunun yanında, devletimizin maalesef, herkesi, her şeyi eşitte tutan, eşit gören, sefalette eşitlik ilkelerini âdeta pekiştiren bir eşitlik anlayışı da var. Elbistan Ağır Santralini işletmeye aldıktan sonra da, oraya kalifiye ve kaliteli elemanları gönderebilmek maalesef mümkün olamamıştır. Cahil cühelanın elinde, 13 senede yaptığımız santral, herkes 35-40 yıl çalıştırırken, şu anda elden çıkmış durumda, bir kilovat/saat enerji üretemeyecek durumdadır.

 

Devletin hesapları da çok yanlış, yani bu santralin, şu anda EİAŞ'a gitseniz, buradan 3,5-4 sente ortalama elektrik üretildiğini ortaya koyarlar. Hesaplarında haklılık da vardır aslında, çünkü Elbistan Santralinin birinci türbini 1972 yılında alınmıştır, o zaman dolar 20 liradır. 20 liradan 1 700 liraya çıktığı dönemlerde aradaki kur farkını da Hazine üstlenmiştir, o bir başka hesapta tutmuştur. Derken hidrolik santrallerin mülkiyet devri EİAŞ'a devredilemediği için, hesaplara girmez 14 milyar dolar ve dolayısıyla 0,2 sent elektrik üretiriz derler. Bu anlayış çerçevesinde onların 3 sente dediği elektrik, yani 25-27 sentin altına maalesef düşürülememiştir Elbistan Santralinde.

 

Bu yanlışlar içindeyken biz, işte doğalgaz imdada yetişmiştir, yani doğalgazı Türkiye değerlendirmiştir bana sorarsanız. İlk Hamitabat doğalgaz bulunduğu zaman, rahmetli genel müdürlerimi ben de yakından tanırdım, Hamitabat projesine önayak olduk ve o zamanki tartışmaların içinde bilim adamları da bize karşı çıktılar. Denildi ki, "doğalgaz çok önemli bir hidrokarbon kaynağı, bunu elektrik üretiminde ziyan etmeyelim, gübre üretiminde kullanalım, bu değerli bir kimya hammaddesidir" Belki hatırlayacaksınız, Kaya Erdem'in başkanlığında toplanan bir Ekonomik İşler Yüksek Koordinasyon Kurulu vardı, oralarda hep ben savundum o projeleri. Çok şükür, Hamitabat Doğalgaz Santralini yaptık, bir sürü soruşturmalara falan da ondan sonra maruz kaldım, Parlamentoda kendimizi savunmak zorunda kaldık. Niye efendim Türkiye'ye böyle büyük bir santral getirmişiz, Almanya bile böyle bir santral yapmazken falan. Neyse doğalgaz, yani çok şükür ki, o treni yakalamıştır Türkiye. Doğalgaz bugün pahalıdır, ucuzdur, o ayrı bir şey, şimdi o konunun detaylarına da geliriz, ama doğalgaz gerçekten Türkiye'yi bugünkü 39 bin megavat kurulu güç seviyesine getirebilmiştir.

 

Doğalgaz böyle, ama bir ülkenin enerjisini üretirken de, elbette kaynak çeşitlerine de önem vermek lazım. Elektrik malumaliniz, ışık hızıyla hareket eden, ama depolama imkânı olmayan bir madde. Onu üretirken çok iyi üretmeniz, çok dikkatli ve planlı bir şekilde çalışmanız gerekir. Bugünkü çerçevede doğalgaz bir de Türkiye'de maalesef çoğunlukla Rusya'ya bağlı, hani Rusya'yla bugün öyle olur, böyle olur, o ayrı konu; ama çevremizde çeşitli imkânlar da var. Doğalgazı Türkiye hiçbir şekilde reddetmemeli. Mısır'dan gelmek üzere, yolda. Irak bildiğim kadarıyla, henüz el atılmamış, doğalgaz kaynakları açısından çok zengin, oraları yakın durup, bunları çeşitlendirmekte yarar var. Bugün, eğer yanılıyorsam, Gökhan Bey beni doğrulasın, doğalgaz hâlâ kalori bazında, alternatif enerji kaynakları içinde en ucuz olanı. Örneğin, bir seramik üreticisi, doğalgazla çalışan seramik üreticisi, sıvı yakıtla çalışan ya da başka enerji kaynaklarıyla çalışan üreticilere nazaran, en az yüzde 20 ekonomik avantaj sağlıyor. Dolayısıyla doğalgaz karakteriyle itibariyle, temiz, yani uzak durulmaması gereken, birinci derecede yakın durulması gereken bir kaynak. Ama elbette, sadece Rusya'dan değil de, başka yerden almak, kendi ülkemizdeki potansiyelleri daha bir ciddiyetle araştırmak, çoğaltmaya uğraşmak açısından da üstünde durulmaya değer bir şey.

 

Ben elektrik konusunda müteakip tartışmalara açık olması için birkaç şey daha söyleyeceğim: Türkiye'de doğalgaz, yaparken önemli avantajlar sağlamakta. Örneğin, 1 kilovat kurulu gücü biz kendi santrallerimizde 400 dolara mal edebildik. Bu Bursa Santralinde 400 doların altında da olur, devletin kendi yaptığı santral, 380 dolar civarlarına. Bunu ithal kömür santrallerine dönüştürürsek, hani 6 bin kilokalorili, üstünde kükürdü filan olmayan santral, şu anda Türkiye'de bir tane çalışıyor, İskenderun'da yapıldı. Buralarda 1 000 dolara yakın bir kilovatın maliyeti. 950 dolar,1 000 dolar civarında. Kendi linyitlerimizi düşünürsek, örneğin Elbistan linyitlerine elektriği çevirelim, oralarda 1 600-1 700 dolar kilovat başına sarf etmek zorundasınız. Hidrolik kaynaklarımız da çok değişiyor tabii, ama ortalama galiba 2 500-3 000 dolardan aşağı da kilovat başına düşmüyor. DSİ çok da bir şey yapıyor, yani DSİ bilinen aksine, bana göre iyi bir kurum değil, iyi idare edilen bir kurum değil. Size güncel bir örnek vereyim: İbrahim Deriner Barajı yapılıyor. İbrahim Deriner TEK'in ilk genel müdürüdür, kurucu genel müdürüdür, onun adına yapılıyor. Nerede yapılıyor? Çoruh Havzasında yapılıyor. Projeye 800 milyon dolar diye başlandı, yani 800 milyon dolar harcandı, daha proje yerde. Tamamlanması için de galiba 1,6 milyar dolar paraya ihtiyaç var, yani 2,5 milyar dolara. 2,6 milyar dolara çıkacak deniliyor. 2,6 milyar doları oraya göm, ondan sonra enerjiyi batıya taşımak için daha başka bir de enerji nakil hatları falan da yapmanız lazım. Su akar, deli bakar, o her zaman doğru değil, her keiste doğru değil. Dolayısıyla hidrolik, buradaki arkadaşlarımın affına da sığınarak söyleyeyim ki, bunları da iyi etüt etmek lazım. Hatta DSİ'nin yaptığı pek çok etüde de güvenmeden, çünkü Türkiye'nin, dünyanın da su rejimi değişti, yani hidrolik santraller incelenirken, genellikle 50 yıllık geçmişler incelenerek, su hareketleri incelenerek hareket edilir. Ama gerçekten de son yıllarda da dramatik değişiklikler var. Türkiye bunları değerlendirmekte de maalesef, bugün de iyi idare anlayışı içinde değildir. Yenilenebilir Enerji Kanunu da bana sorarsanız eksik çıkmıştır, yanlış çıkmıştır, yani rüzgâr, koyalım, yapalım, edelim, değerlendirelim, ama rüzgâr ucuz değil bir defa, yani rüzgâr bir senede 8 760 saat var, insanlar 8 760 saat elektrik ihtiyacı içinde, rüzgâr 2 000-2 500 saat ya eser, ya esmez. Tamam, o zaman teşvik edelim, yakıt yok, kaynak çeşitliliğine aktaralım, ama buna bir önceki senenin ortalama fiyatı diye, üstelik o ortalama fiyat da böyle birtakım yanlış hesaplarla aşağıya çekilme gayreti içinde olan bir fiyatsa, 6 sent veririm ben bu rüzgâr enerjisine derseniz, ben de o rüzgâr santralini yapmam. Arkadaşlar gitmişler, EPDK'dan lisanslar almışlar, bize geliyorlar, Enka'yı zengin biliyorlar, yani Enka at şuraya bir 50 milyon dolar, hani dolar fışkırıyor Enka'nın her tarafından. Enka'da halbuki sentler hesaplanır, yani 1 dolar hesaplanır, ancak öyle bu işler döner. Bakıyorsunuz, olmuyor, projenin kurtarması mümkün değil. Nasıl kurtarır? 10-12 sent olursa herhalde kullanır, yani 12 sent olursa, yatırımcı arkadaşlar da bir riski göze alır, bir şeyler yapar. Örnek bakıyoruz, rüzgâr her yerde rüzgâr, Almanya'da 10,5-11 Euro sent bazında. Dolayısıyla onu da teşvik edemedik. Teşvik edemedik, 39 bin megavata geldik.

 

Hocam, 100 kilovattadır kilovat/saat kişi başına tüketim. Dünyada 2 600'dür, hâlâ dünya ortalamasının çok altındayız. Enerjiye ihtiyaç var, ama enerjiye ihtiyaç da, eski anlayışları da herhalde biraz değiştirmek lazım. Hepiniz bileceksiniz, günümüzde 8 silindirli Mercedes motorun, 1974 model 4 silindirli Volkswagen motorundan daha az yakıt yakıyor. Bir vakitler, televizyonlar soba giderdi, şimdi televizyonlar neredeyse enerji tüketmiyor, computer'lar, laptoplar küçücük pille çalışıyor, yani dünyada da enerji verimliliği süratle artıyor. Çok yakında göreceksiniz, şu flüoresan lambalar bile atılacak, bunlar bile gayri ekonomik bulunacak, arabalarda kullanılmaya başlayan lap teknolojili yeni aydınlatma teknolojileri gelecek. Onlar çok önemli oranda, ölçüde enerji ihtiyacını aşağıya çekecekler. Bu ortam içinde Türkiye'nin daha dikkatli, daha serinkanlı düşünmesi lazım. Biraz vakti de var. Aslında vakti var lafımı geri alıyorum, vakti kalmadı, çünkü 5 senedir yeni bir yatırım yapılmıyor Türkiye'de, yani en son bizim santraller devreye girdi 2002 yılında, ondan sonra çok takip edemiyorum, küçük çaplı hidrolik santraller var, rüzgâr santralleri var, EPDK'dan lisans alınarak yapılmaya çalışılan, ama takip edebildiğim kadarıyla 3 yaşında lisans sahibi olup da, henüz kazma vurulmamış tesisler de var. Bunlardan bir medet ummak pek mümkün değil. Fakat Türkiye'nin elinde, hocamın demin söylediği, 39 bin megavatın şu anda 25 bin megavatı aktif olarak çalışıyor ve buna ihtiyaç var, yani bu şu demek: Günün en çok enerji ihtiyacı olan akşam saatlerinde, akşam saat 8-9 sularında pik kuant ihtiyacı 25 bin megavat şu anda Türkiye'nin ve hâlâ bir 14 bin megavat kapasite var, ama bu 14 bin megavatın en az 6 bin megavatı TEK'in elinde bahsettiğim, Elbistan Ağır gibi, Seyitömer gibi, kısmen miadını doldurmuş, kısmen çalıştırılamamış, yıllardır özelleştirme listesinde bırakıldığı için, tahsisat ayrılmadığı için bakımları yapılamamış santraller var. Bunlar bilinçli kadronun elinde. Bilinçli kadro derken, bugünkü devlet kadrolarını demek istemiyorum, yani proje müdürü yapılacak, başmühendis yapılacak adam da kalmadı devlette, lütfen bunu da not edin, konuşulacak, diyalog kurulabilecek adam kalmadı. Bu sadece son iki üç yılın sorunu değil, yıllarca böyle geldi. Ama son yıllarda özellikle böyle başı bağlı olmayan insan bir yere getirilmediği için de, bu daha da hızlandı, daha da çoğaldı. Türkiye'de devlette artık bu santralleri rehabilite edecek ya da yeni santralleri yapabilecek bir kadrolaşma bulabilmek mümkün değil. O nedenle de, özelleştirmeden başka çare yok diye düşünüyoruz.

 

Özelleştirme derken de, hani böyle asker gibi, üniversite öğrencisi gibi, bir özel sektör, mütecanis bir özel sektör hayal etmek de çok yanlış, yani Türkiye'de bugün kabzımallık yapıp, yarın tekstilcilik, oradan enerjide para var deyip, oraya sıçrayan bir sürü maceracı, işadamı grubu, cesur diyoruz biz onlara, tahsilsiz, terbiyesiz, bir sürü böyle insan da var. Bütün bunları da dikkate alarak, herhalde sağlıklı bir özelleştirme stratejisi çizmek çok gerekli. Bunu bu Hükümet çizdi sanmıştık bir ara. Hocam hatırlayacaktır, Kızılcahamam'da önemli toplantılar yapıldı, biz de katıldık, katkılar koyduk, strateji belgeleri oluşturuldu, şöyle şöyle bir plan, akılcıydı, yani kâğıt üstünde iyi dizayn edilmiş şeylerdi kısmen; ama yürümedi maalesef. Dağıtım şebekelerinin özelleştirilmesi bir türlü yapılamadı. Dağıtım şebekeleri deyince, hemen daldan dala atlıyorum, kusura bakmayın, yani 100 birim elektrik üretilir Türkiye'de, al bunu, götür kardeşim, tüketiciye teslim et diye TEDAŞ'a teslim edilir. TEDAŞ bunun yüzde 25'ini yolda kaybeder, öbür yüzde 25'in de parasını tahsil edemez, yüzde 50'si ancak geri gelir, yani mekanizma da bu. Bakıyorsunuz, Diyarbakır falan gibi doğu illerinde kaçak oranları yüzde 86, yani inanılır gibi değil. Yüzde 86, yani mahallinde bir organizasyon, bir şebeke içinde olmadıkça, yani teknik olarak mümkün değil, ne kadar kötü yaparsanız yapın elektrik tesislerini, altyapınızı, yani kayıp-kaçakların yüzde 15'leri filan geçmesi mümkün değil. Belli ki, burada belediyecisinin de, oraya ruhsat verenin de, elektriğini bağlayanın da filan sorumlu tutulabileceği ya da olabileceği kayıp-kaçaklar söz konusu. Bunların kurtarmanın yolu özel sektör gibi gözüküyor, yani özelleştirme gibi gözüküyor. Ne olur, nasıl yapılır bilmiyoruz. İnsanlar elektriği bedava bulunca da, işte kuyusunu ısıtan, zaman zaman Enerji Bakanımız böyle demostasyonlar yapıyor, pek de seviyor öyle demostasyon yapmayı, ama bütün bu son 3 yıl içinde de kayıp-kaçak bütün bu mücadeleler sonucunda ancak yüzde 2 oranında iyileştirilebilmiştir. Ondan önceki bakan döneminde yüzde 5 oranında iyileştirilmişti. Bu şundan da kaynaklanıyor: Türkiye'de elektrik çok uzun yıllar, hatta bugün hukuki yapımızda sosyal yardım olarak algılanmış durumda. Nasıl okul götürüyoruz, yol götürüyoruz, su götürüyoruz, elektriği de götürelim. Devletin arazilerini işgal eden gecekondulara da pekala elektrik bağlamışız. O nedenle, bu nedenle, yani neden ne olursa olsun, ama işte biz de heyecanla Türkiye Elektrik Kurumundayken köy elektrifikasyonu, insanların hiç değilse gözünün önü aydınlansın, bir televizyon, komünikasyon imkânlarını sahip olsunlar diye, gerçekten ekonomi hiç gözetilmeden çırpınılmış konular bunlar. Ucunda iki tane lamba yanacak, bir enerji nakil hattını çalıştırmak teknik olarak da gerçekten çok güç, ilave yatırımlar, tedbirler almak zorundasınız. Onun ucundaki montajı ve frekansı staibel tutabilmek için, dengede tutabilmek için. Yapıldı bunlar Türkiye'de, yani Türkiye bütün bu harcamalara katlandı, bütün millete de ödetti enflasyon olarak bunları. Ama artık belirli bir yere de geldi. Bu yerde daha dikkatli hareket etmek imkânına kavuştu. Bundan sonra böyle dışa bağımlı diye kestirip atmadan, hangisi daha ekonomiktir, çünkü dışa bağımlılık filan da 20-30 sene önceki stratejik önemini kaybetmiş durumda artık, dolar, Türk Lirası, ülkemiz de belirli bir yerlere geldi çok şükür. Doğalgaz, uranyum, hepsini dikkate alarak, ama her halükârda kaynak çeşitliliğine, yine mümkün olduğunca kendi doğal kaynaklarımızı biraz daha öne çıkaracak şekilde stratejiler çizmek, buna bu akıllı insanların da mümkün olduğu kadar öncülük etmesi, yaygınlaştırılması ve uygulamacı kafalara sokması herhalde çok faydalı olacaktır.

Karmakarışık, hazırlıksız bu kadar anlatabildim sayın hocam. Sohbet olduğu için, ben de özel bir hazırlanma fırsatı bulamamıştım. Sorularınız da olursa, memnuniyetle cevap veririm.

Teşekkür ediyorum.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Pek çok konuya değindiniz. Müsaadenizle, Nadi Beye söz vermek istiyorum.

 

NADİ BAKIR- Sadece DSİ'ye dayalı bir projeksiyon yaparsak yanılırız, çünkü DSİ kurulduğundan bugüne 50 yıl geçti biliyorsunuz, 51 yıldı oldu ve başlangıçta gerçekten çok faydalı hizmetler yaptı, hidroelektriği Türkiye'ye tanıttı, bu konuda insanlar yetiştirdi. Ama şu anda 50 yıla dönüp bakarsanız, 50 yılda geliştirdiği ve inşaatını tamamladığı hidroelektrik santrallerin toplamı 10 bin megavatın altında. Ortalaması yıllık 200 megavatın altına geliyor. Şu anda, Mustafa Beyin de demin değindiği, örneklerini verdiği gibi, DSİ'nin yaptığı yatırımların maliyeti gerçekten çok yüksek. Eğer DSİ'yi bir özel kuruluşu sayıp, hadi sen de gel, bu piyasaya hidroelektrik yatırımı yap deseniz, DSİ 2 yıla kalmaz, iflas eder; işin gerçeği bu. Şöyle söyleyelim: Bütün bu ikili protokollerle şu anda birtakım şeyler yürütülüyor. Bunlarda mesela, toplam 1,5 milyar kilovat/saat elektrik üreteceksek, DSİ bu projeyi 2 milyar dolara veya 2,5 milyar dolara bitiriyor. Böyle bir şey söz konusu bile değil, özel sektör böyle bir şey yapamaz. Bir şekilde Türkiye'de yatırımı devlet yaptığı zaman, kurulan sistem, maalesef müteahhitleri de buna katarsak, insanları yolsuzluğa teşvik ediyor, yani bu projenin maliyetinin artması için herkes elinden geleni yapıyor. Halbuki bir özel sektör böyle bir yatırım yaptığı zaman, böyle bir şey söz konusu bile değil, yani başlangıçta biz projemizi kilovatı 500 dolara bitireceğiz diyorsak, 500 dolara bitiyoruz, en kötü ihtimalle 550 dolara bitiyoruz. Bu rakamlar da böyle, sizin dediğiniz rakamların çok altında. Mesela, biz nehir santrallerini 400 dolara falan mal ediyoruz ve yapıyoruz, birebir yapıyoruz. Barajlı santrallerde de hiçbir şekilde maliyetimizin 800 doların üstüne çıkacağını zannetmiyoruz, yapacağız yakında. Çünkü birebir uyguladık, iki tane santrali devreye koyduk, şu anda işletmede, iki tane da yapıyoruz, bu yaz sonu devreye giriyor. Onun için Türkiye bir kere ülke olarak, bu enerji yatırımlarını özel sektöre aktarmanın bir şekilde yolunu bulması gerekiyor. Bunun için de biz, devamlı şikâyet eden, bağıran, çağıran kişiler olmak yerine, bunu da yapıyoruz aynı zamanda, işte bilgilerimizi belgelere koyuyoruz, dokümanlara koyuyoruz, konferanslara gidiyoruz, bildiriler sunuyoruz; ama aynı zamanda da biz şunu yapıyoruz: Biz birebir Türkiye kriz dönemindeyken de, hidroelektrik yatırımları yapmaya devam ettik. İnsanlar "acaba önümüzdeki yıl, gelecek yıl, ondan sonraki yıl ne olacak" diye düşünürken, biz gerçekten Türkiye'nin geleceğine güvendiğimiz için bu yatırımları yaptık. Aslında hatalı olmadığımızı şu noktaya geldiğimizde anlıyoruz.

 

Bir başka mutluluk verici bir şey daha gözlemledik biz: Bu tür şeyleri yaparken, genelde hidroelektrik yatırımlar gerçekten çok zor yatırımlar, yani bir kere uygulama sırasında inşaat mühendisliğinin bütün disiplinlerini kullanıyorsunuz, elektrik mühendisi kullanıyorsunuz, makine mühendisliğini kullanıyorsunuz ve hemen hemen muhatap olmadığınız hiçbir kamu kuruluşu yok gerçekli izinleri almak için; Orman Bakanlığı, Enerji Bakanlığı, Çevre Bakanlığı. Mesela, biz ilk yatırımımızı yap-işlet-devret olarak Maraş'ta yaptık, küçük bir santral yaptık ve o santralin yapılıp, işlemeye başladığını gören Maraş'taki ne kadar sanayici varsa, şimdi hepsi enerji yatırımcısı oldu. Memnuniyetle görüyoruz, oraya yaptılar da örneğin, bir tane küçük santral yaptılar, şimdi de lisans alıp, bir sürü hidroelektrik santral yapmak üzere faaliyete geçtiler. Bu bize mutluluk veriyor aslında, çünkü Türkiye'de biliyorsunuz, insanlar bir şeyin yapılıp, işletmeye geçtiğini gördüğü zaman cesaretleniyor, "ben de yapayım" diyor. Bu arada birileri belki başarısız oluyor, ama başarılı olanlar daha çok oluyor. Bu tür insanlar arttıkça, Türkiye'de enerji yatırımlarını yapacak insanlar da artacaktır ve aslında bu yolu teşvik etmek lazım. Ben size çok açık söylüyorum: Biz nehir santrallerini 400 dolarla 600 dolar arasında mal ediyoruz. Barajlı santralleri 800 doları, maksimum 850 dolara mal ediyoruz. Bu rakamlar DSİ'nin aynı bazda yapılan hesaba göre, maliyetlerinin 5 ila 10'da 1'i. Çok sarih söylüyorum, yani genelde Türkiye'de medyada ve birçok yerde kamunun yatırım yapmasını savunan, özel sektörü genelde -tabiri maruz görün- hırsız, kapkaççı gören çok derin bir zihniyet var. Bunun bir kere değişmesi gerekiyor. Özel sektörün içinde bu tür şeyleri yapmaya çalışan insanlar da vardır, ama temelde baktığınız zaman, yatırım yapmaya niyetlenmiş insanlar ellerini taşın altına koymuş insanlardır. Bunlar maliyetlerini en düşük seviyede bu yatırımları gerçekleştirip, elbette, gayet meşru olan hakları, kâr edecekler. Biz bunları yaparken, sadece Türkiye'nin iç pazarı olarak da düşünmedik bu olayı, Avrupa Birliği perspektifini de göz önüne aldık. Türkiye Avrupa Birliğinin üyesi olsa da, olmasa da, Türkiye Avrupa iletim şebekesinin parçası oluyor, 2007 yılında UCTS üyeliği gerçekleşiyor ve böylece Türkiye'nin iletim sistemi Avrupa iletim sisteminin bir parçası haline geliyor. Bu aslında yatırımcılara şöyle bir imkân sağlıyor: Ben eğer istersem, özellikle yeşil enerjiye, yani hidroelektrik ve rüzgâr yatırımcılarına ve jeotermal, ben eğer istersem, Avrupa'da herhangi bir müşteriye de elektrik satabileceğim, Türkiye'deki herhangi bir müşteriye satıyor gibi. Bu aslında Türkiye'deki bu tür yatırımların önüne iki tür imkân sağlıyor. Bir tanesi, bu yatırımı ilk yaparken, finansman açısından, eğer siz Avrupa'daki bir tüketiciyle veya toptan elektrik ticareti yapan bir şirketle enerji alım anlaşması yaparsanız, bu size triple ağı bir garanti getiriyor, Hazine garantisinden daha değerli, çok uygun koşullarda finansman sağlamanız mümkün hale geliyor.

 

İkincisi de; bu tür enerjiyi ürettiğinizde, Türkiye inşallah Kyoto Protokolünün yakın zamanda mekanizmalarından da yararlanabilir hale gelirse, emisyon ticareti yapma şansınız oluyor, yeşil sertifika ticareti yapma şansınız oluyor, birtakım ilave marjinal gelirler imkânı doğuyor. Bütün bunlardan bahsettikten sonra, gelelim Türkiye'nin hidroelektrik potansiyeline. Resmi söylem biliyorsunuz, son zamanlara kadar Türkiye'nin yıllık elektrik üretim kapasitesinin ekonomi olarak hidroelektrik santrallerden 125 ila 127 milyar kilovat/saat olduğunu söylerdi. Bizim iddiamız, şey yaptığımız çalışmalarda, bunun 190 ila 200 milyar kilovat/saat olduğu yönündeydi. Biz bu işin için birtakım projeler filan da geliştirmeye çalıştık, maalesef Avrupa Birliği 6. Çerçeve Programında projeler hazırladık, verdik; ama Avrupa Birliği hidroelektrik bizim önceliğimiz değildir diye, bizim projemizi kabul etmedi. Ancak biz kendimiz yatırımları yaparken, genelde Devlet Su İşleri ve Elektrik İşleri Etüt İdaresinin envanterinde olmayan bölgelerde birtakım etütler yaptık kendimiz ve çok kısa bir sürede yaptığımız etütler sonucu biz Akdeniz Bölgesinin çok sınırlı bir bölgesinde, mesela yıllık 1 milyar kilovat/saatlik bir kapasite bulduk. Bunun devletin arşivlerinde filan hiçbir şekilde kaydı, belgesi filan yok. Buradan hareketle, biz dedik ki, Türkiye'nin bütün üst havzaları, küçük suları hiçbir şekilde bu hesabın içinde değil, gerçekten de değil ve biz bu iddiayla ortaya çıktık, çeşitli çalışmalar yaptık ve sonunda, şu geldiğimiz noktada, Türkiye bu özel sektöre bu hidroelektrik santralleri yapma imkânı sağlayalı henüz 1,5-2 yıl oldu. Bu 1,5-2 yıl içinde Devlet Su İşlerine bugün itibariyle 460 tane proje için müracaat var. Daha önce Devlet Su İşlerinin veya Elektrik İşleri Etüt İdaresinin envanterinde olmayan, hiç kimsenin bilmediği, Türkiye Cumhuriyetinin kayıtlarında olmayan 460 tane hidroelektrik proje müracaatı var. Bu şu demek: İnsanlar kendi bölgelerinde birtakım küçük sular var, birtakım insanların birtakım işleri yaptığını görüyorlar ve müracaat ediyorlar. Bu 460 projenin eşit yaklaşık kurulu gücü 7 bin megavat civarında ve yıllık 20 milyar kilovat/saat elektrik demek bu.

 

Buna ilave olarak, Devlet Su İşlerinin ve EİEİ'nin envanterinde olan projeler için de 200 küsur müracaat var. Bunların toplamı da 15 bin megavat ve hepsi birden toplam yıllık 53 milyar kilovat/saat elektrik üretmek üzere özel sektör şu anda bu 1,5 yıl, 2 yıl içinde müracaat etmiş durumda. Bunun ne kadarı ne kadar sürede gerçekleşir? Ama ben size şu kadarını söyleyebilirim: Eğer Devlet Su İşleri 50 yılda 10 bin megavat yapmışsa, Türk özel sektörü, biraz sabır ve anlayış gösterilirse, biraz desteklenirse, bu 15 bin megavatı herhalde 15 yıldan önce bitirir diye düşünüyorum. Birtakım insanlar tökezleyecek, birtakım insanlar belki projeyi satmak için müracaat ediyor, bu tür insanlar da var. Ama sonuç itibariyle, bu tür insanlar da eğer bu işleri yöneten kuruluşlar, EPDK falan gibi, belli bir sürede yatırımlarına geçilmeyen lisansların iptali yoluna giderse, bu tür, bu işi suiistimal etmek üzere ortaya çıkmış insanlar da çok çabuk ayıklanacaktır ve ortada gerçek yatırımcılar kalacaktır. Temelde hidroelektrik konusunda benim söyleyeceklerim bunlar.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Teşekkürler. Önümde TEİAŞ'ın 2006 için tahmini var. Barajlardan gelecek 76 milyar kilovat/saat, linyitten 37 milyar kilovat/saat, ithal kömürden 10 milyar, taşkömüründen 2,5-3 milyar kilovat/saat şeklinde ve bu arada hidrolik için de 39 milyar kilovat/saat vermiş. Aslında tabii, hidrolik kurulu güç potansiyelimiz şu anda 12 bin megavat civarında. Bunun üzerinde bir şeyi üretebilir, o Türkiye'nin dönem geçirmesine göre hesaplanmış bir rakam olacak zannediyorum, ama 40 milyar, 45 milyar kilovat/saat'in üzerinde bir elektrik üretimi söz konusu değil şu andaki kurulu gücümüzle. Dediğiniz gibi, güç eklendiği zaman, 100'lere doğru yaklaşacağız. Önemli olan, o 192, 200'lere doğru yaklaşabilmek. Biraz sonra o konuda da değer vereceğim.

 

Bir de, enerji tablomuzda 2006 yılı için 100 milyar kilovat/saat'lik rüzgâr payı belirlenmiş. Geçen bu 56 milyar kilovat/saat olmuştu. Selahattin Bey de bu son 6 yılda bu rüzgâr üzerine bayağı kafa yordu. Birlikte de çalıştık, öyküsünü Selahattin Beyden rica ediyorum.

 

ŞABAN KARATAŞ- Selahattin Bey bana bir 5 dakika verir misiniz?

 

SELAHATTİN BAYSAL- Estağfurullah.

 

ŞABAN KARATAŞ- Tabii, görüştüğünüz konu fevkalade önemli. Benim alanım değil, ama bu enerji politikası politik açıdan, … görünüşü gerçekten çok dikkat çekici ve çok … Bir defa, Türkiye iyi idare edilmiyor. Bir memleket iyi idare edilmek ister; olmadı, idare edilmeli. Türkiye idare edilemiyor. Bugün getirdim … gelişmekte olan ülkelerin alt sınırlarına doğru kaydırabileceğiniz bir hızla ancak organize oluyor ve değer meydana getiriyor. Tabii, burada devlet hantal, devlet bir yerden sonra iyice hantallaşmış, devlet rasyonel değil; bir.

 

İkincisi; bu … konularda, başka yerlere de ekonomik sahalarda, tarıma da, başka sanayi sektörüne de teşmil edilebilir. Maliyet meselesi ve prodüktivite meselesi sanki yokmuş gibi, hiç dikkate almıyoruz. Halbuki esas … orada. Bunları çıkardım ben buradan, bilhassa bu maliyet ve prodüktivite bizim çok yaya kalışımızı hatırlattı sizin bu güzel bilgileriniz.

 

Lafı uzatmadan şunu söyleyeyim: Efendim, bana ümit geldi, vardı zaten ümidim, baştaki ümitten dolayı en azından ümidim vardı, fakat bu defa güçlendi. Çünkü bu gibi kuruluşlar, bu gibi ekipler, bu gibi gruplar, Türkiye'de cereyan eden hadiseleri tespit edip, bunların çözümlerini ortaya koyarsa, devlete değil, bir firma gibi, bir danışma firması gibi çalışan gruplar, sizin yaptığınız gibi meseleyi ele alırsa ve bu özel sektörde cereyan eden yatırımlar biraz daha rekabet gücünü artırırsa, zannediyorum ki, biz bu hantal devletten birazcık yakamızı sıyırabiliriz. Ondan sonra da zaten yol açılınca gider. Buyurduğunuz hususları biz de müşahede ediyoruz, işin politik yönü, siyaset her şeye hâkim tabii. Politik yanı şöyle halledilmek isteniyor, yanlıştır. Her şeyi devletten bekleyeceksiniz, devletle cidalleşeceksiniz, o değil meselemiz. Devleti rasyonelize etmek. Nasıl ki, hükümranlık hakkının dayanağı millettir diyoruz, rasyonel devlet yapısı budur, diğer sahada da, ekonomi sahasında da aynen devletin meşru egemenlik hakkı gibi, vatandaşın karar hakkı, serbest karar hakkı; bu ikisi bir arada olmazsa, yani hem memleketimizde değer meydana getirme hususunda hantal değilseniz, hem de milletçe ve meclisçe mekanizmayı kontrol edebiliyorsanız, bunlar düzelir, ama yavaş düzelir. Biz 1950 senesinde genç yaştaydık, çok büyük hayaller kurduk ve kurduğumuz hayaller devletçilik ile devletçi olmayan iki kesimin kontrastı üzerineydi, hâlâ bu devam ediyor. Bu aldığımız mesafe de az, ama sizler gibi böyle gruplar meydana gelir, bunlar bilhassa geçerli ilim metotlarını kullanmak suretiyle meseleleri tespit eder, bunu sahaya sürerse, çünkü çok ıstırap çektiğiniz anlaşılıyor, görüyoruz. Rasyonel çözümler hem sizi, hem bizi bahtiyar eder. Ben teşekkür edeceğim, müsaade edeceğim. Çok ümitliyim, Allah yardımcınız olsun.

 

SELAHATTİN BAYSAL- Öncelikle ben teşekkür ediyorum değerli hocama, sizlere. Sözlerimin herhangi bir karşı cevap gibi algılanmamasını istirham ederim. Tabii ki, enerjinin çeşitliliği, buraya katılan herkesin belli bir bilgi birikimi, tecrübesi ve en azından enerji konusunda bir şeyi var, ona yüzdeyüz saygı duyduğumu belirtmek isterim. Ama öyle bir cevap olsun, karşı cevap olsun diye söylemiyorum, ama nereden baktığımıza çok bağlı olay, nasıl baktığımıza bağlı. Rüzgâr enerjisi veya yenilenebilir enerjilere gelmeden önce, genel enerji konusundaki birkaç hususu hatırlatmama izin veriniz. Enerjinin geçen yüzyılda çoğunlukla kömürden elde ediliyordu, daha sonra petrol 1945-50'lerden sonra devreye girdi. Daha sonra doğalgaz ve bildiğimiz şeyler geldi. Ancak bu bahsi geçen tüm fosil yakıtlar dediğimiz yakıtların dünyayı bir etkilemesi bahis konusu oldu. Ama dünya öyle bir noktaya geldi ki, artık bu fosil yakıtların etkisini dünya mas edemez, ememez, yok edemez noktaya geldi. Olaya bu açıdan baktığınız zaman, farklı bakarsınız. Genel strateji itibariyle ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek stratejisi daima Türkiye'de uygulana gelmiştir. Bakınız, bu falanca diye. Bir cevap olsun diye kesinlikle söylemiyorum, su rejimimiz değişmiştir. Neden? Çünkü dünyanın ikliminde değişiklikler var. Sebep, fosil yakıtların kullanılmasıdır veya ana sebeplerden biridir, önce böyle bakmamız lazım. Demek ki, bir ülkede enerjinin nerelerden elde edileceği meselesinde belirli faktörlerden biri çevre meselesidir artık. Ben orman mühendisi olduğumu söylerim, siz de ziraatçısınız. Herkes bilirdi ki, bir coğrafyada orman yüzde 50-60'tan fazla olursa, erozyon olmaz orada. Son yıllarda dikkatinizi çekerim, Türkiye'nin en büyük sel felaketi Rize'de oldu, yüzde 85'i orman. En büyük sel felaketi Bartın'da oldu, ülkenin yüzde 70-80'i orman. Hatay sel felaketi, Sedirkent sel felaketi, Adana sel felaketi. Kurduğun barajlar, bir gün hepsi yok olabilir. Nitekim, yani şimdi içinde yaşadığımız Edirne faciası, herhalde fazla anlatmama gerek kalmaz.

 

Diğer bir şey, hani bir sözümüz var, bir musibet bin nasihatten evladır diye. Bu kış doğalgazda, hepimizin bildiği, gerek İran'dan, gelen Ukrayna'dan gelen gazda büyük sıkıntılar yaşandı. Bu sıkıntılar, vaktiyle böyle bir entelektüellerin ilgilendiği bir mesele olan veya ilgililerin ilgilendiği, sadece o işe yatırım yapanların ilgilendiği bir mesele olmaktan çıktı, sade vatandaşın ilgisi noktasındadır enerji meselesi, yani sadece işin ilgilileri ve yatırımcıların meselesi değil artık, her siyasi partinin, her siyasi görüşün, her vatandaşın, Çankaya'da oturanın, köyde oturanın meselesi haline gelmiştir. Bu bir musibet, bin nasihatten daha tesirli olmuştur. Bu da göstermiş ki, enerjinin ikinci hadisesi güvenlik hadisesidir. Değerli konuşmacıların dışa bağımlılık vesaire diye söyledikleri, ülke güvenliği meselesidir. Burada iki değerli paşam var, bu noktada kayda girebilir, girmeyebilir, iki önemli vermek istiyorum: Geçtiğimiz günlerde bana Üşta diye bir Alman geldi, yani Başbakan Merkel'in danışmanı seviyesinde biri. Ben şok olduğum için, bu bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum: Bir ara şunlar da söylendiği için, işte dünya küreselleşti, artık ulus-devlet de önemsiz, kaynaklar da önemsiz, her şey globalleşti falan denilene cevap olsun diye söylüyorum. Adam diyor ki, "geçmiş şansölyemiz Gazprom'un müdürü oldu, yetkilisi oldu. Bu mesele bizim için o kadar önemliydi ki, aksi takdirde yüzde 100 Amerika'ya bağımlı hale gelecektik veya Rusya'ya bağımlı hale gelecektik. Ancak bu bize bir sorun getirdi: Oradan getirdiğimiz doğalgazın -anlatıyor, rakamlar hatırımda değil- sadece Baltık Denizi kıyısındaki sahildeki eyaletlerimizle bununla yapabiliyoruz. Bu eyaletlerde, esas Almanya'yı oluşturan Bavyera, -eyaletleri saydı- bunlarda ülkeden ayrılma hadisesi konuşulmaya başlandı" Hani küreselleşmişti dünya? Enerjinin ulusal güvenliğe… Bir başka olay anlattı: "Mercedes Firması bize geldi, ben enerjiyi çok pahalı elde ediyorum, Almanya'dan fabrikalarımı taşımayı düşünüyorum diye söyledi" dedi. Mercedes'siz Almanya, ben dondum kaldım yani. Bana gelişinin sebebi, ben Türkmenistan vatandaşıyım, Türkmenistan Dostluk Derneği Başkanlığı yaptım, yani Türkmenistan'la yakın diyalogum var. Diyor ki bana yana yakıla, bunu da bilgi olarak söylüyorum, "Biz Azerbaycan'ı çözdük, Azerbaycan bizimle beraber. Türkmenistan'a bizi götürün, Trabzon'u terminal yapalım, Türkmen doğalgazı, dolayısıyla hinterlandı olan Romanya, Çekoslovakya, orada bulunan diğer devletlere ve Almanya'nın esasını oluşturan güney eyaletlerine doğalgazını çözelim" dedi. Kesin bilgi olarak söylüyorum, yani adamın adı, sanı, bilgisi her şeyi bende mevcut. Ben bir şey esprisinde olmadığım için, adamın konuşmasını banda almadım, ama yüzdeyüz böyle söylüyor. Enerjinin ulusal güvenliğe, ulusal güvenliğimizle ilgisini bu Almanya örneği yeterince anlatıyor sanırım.

 

Geçmiş iktidar döneminde, Türkmenistan Devlet Başkanı beni aracı kullanarak, Türk Devletine "Azerbaycan'a yaptığınız gibi, benim milli güvenliğimi, sınır güvenliğimi sağlayacağınız garantisini verirseniz, ben Hazar Denizden geçiş için şeyi, yani Azerbaycan'dan korkmadan, İran'dan korkmadan, Rusya'dan korkmadan geçireceğim" diye haber gönderdi. Ben getiren adamım, Başbakanlığa götüren adamım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti Türkmenistan'a böyle bir garanti vermedi, ama Azerbaycan'a verdi, siz biliyorsunuz, yani oradaki BP vesairenin petrol aramalarından dolayı. Bunun üzerine Türkmenbaşı Rusya'ya gitti, teslim oldu ve bizim Türkmenistan'la olan münasebetlerimiz o tarihten bu yana gergin bir noktadadır. Amacım, bu işin uzmanları var, Armağan Paşam var, … var, yani bu konularda çok fazla etmek değil, burada vurgulamak istediğim şey; enerji politikanız, enerjiye verdiğiniz ehemmiyet, sadece başka faktörlerle ölçülecek gibi değildir, ülkenizin doğrudan milli güvenliği meselesidir. İddia ediyorum ki, elektrik enerjisinin yüzde 45'ini, diğer ısınma enerjisinin yüzde şu kadarını Rusya'ya, İran'a bağlamış Türkiye'nin milli güvenliği, milli haysiyeti olamaz; iddialı söylüyorum.

 

Diğer bir unsur, tabii ki bunların yanında, bu noktada söylenecek çok şey olabilir, ama ben sadece dokunarak geçiyorum: Diğer konu, maliyet meselesidir. Tamam, bunların hepsi güzel, ama kardeşim, söylediğiniz rüzgâr, küçük hidrolikler, büyük hidrolikler, jeotermal vesairenin neye mal oluyor gibi konuşuluyor. Ben rüzgâr enerjisi yatırımcısı olarak, hocam da bilir, rüzgâr enerjisiyle 12 senedir uğraşıyorum. Türkiye'deki bütün rüzgâr enerjisi sahalarını biliyorum, tamamını gezdim. Dünyadaki örneklerini de gezdim, dünyanın neresinde rüzgâr santrali varsa, tamamını gezdim, filme aldım, gördüm. 25 yıllık bir periyotta hiçbir enerji rüzgâr enerjisi kadar ucuz olamaz, mümkün değil, yakıtına bir para ödemiyorsun. Enka'ya ben gittim, Enka benim birlikte olsun istedim, doğru çok da arzu ettim. Neden? Çünkü Enka, Çintaş Firması aracılığıyla, hem Bozcaada'daki şeylerin kulelerini yaptı, hem de sanıyorum, epeyce bir miktar yurtdışına kule ihracı yaptı, yani bir rüzgâr türbinini oluşturan elemanların, komponentlerin en önemli bölümlerinden biri veya bir bölümü. İnanıyorum ki, Enka ve benzeri birçok firmamız var, güzide firmamız var; bunlar, bu tesisler zaten bir ensemble, bir toplama faaliyetidir. Bunları 3 ay içerisinde fabrikasını kurabilirler, dolayısıyla kuruluş maliyetlerindeki kısmi yükseklikleri de, ülkenin yerli yatırımcıları eliyle, aynen böyle hidroliklerde söylendiği gibi, 500-600 dolarlara kilovat maliyetini indirmek mümkün olabilir. Maliyetler açısından baktığımız zaman, demin hidroliklerle ilgili, gerçekten özel sektör tarafından yapılırsa nerelere gelir şeyinde durmuyorum. Maliyetlerde de eğer yerli kaynaklarımızı ciddi, kalıcı, destekleyici ve geliştirici bir üslupla yaparsanız, o zaman uzun dönemli bir vadede kesin olarak bütün enerjilerden daha ucuz hale gelir. Bununla ilgili ciddi raporlarımız var, arzu eden insanlar var ise, yani tüm nükleer dahil olmak üzere, tüm enerji kaynaklarıyla ilgili mukayese tabloları vardır dünyada ve yenilebilir enerjiler hepsinden daha ucuza gelirler. Üstelik de hiç hesaplara girmeyen, toplumsal maliyet dediğimiz, deminki o hava kirliliği vesaire gibi şeyler.

 

Değerli hocalar; ciddi bir devlet düşününüz, Yatağan'da kaymakam her gün televizyonda, her üç ayda, altı ayda bir duyuyorum, diyor ki "ey vatandaşlar, sokağa çıkmayın, zehirlenebilirsiniz" Böyle ciddi bir devlet olabilir mi? Şimdi bu EİAŞ'ın 2005 yılı bakana brifing notu, bir cümlesini size okumak istiyorum: Çok enteresan bir şey. Termik santrallerle ilgili bölümü, yani bu resmi doküman, benim veya bir başkasının şeyi değil. Termik santrallerimizin hiçbirinin açılma izni yoktur; bu nasıl bir ülkedir? Kaymakamı, valisi diyor ki, "sokağa çıkmayın, zehirlenebilirsiniz" İşte ölümü göstererek, sıtmaya razı edilmek, hep bunlar olmuştur. Demin Mustafa Bey çok güzel izah etti.

 

Bir diğer örnek, ben her zaman söylüyorum, benim projelerimden birisi Bursa bölgesinde olduğu için oraya çok iyi biliyorum, iyi etüt etmişim. Dünyada Bursa'dan daha güzel bir şehir düşünülemez. Yarım saat için 3 bin metre rakıma çıkıyorsunuz, ondan sonra yarım saat sonra sıfır denize giriyorsunuz. Biyolojiyle uğraşanlar bilirler, meşhur orman zonları, tabiat zonları dediğimiz şeylerin hepsi var, her şey var, tarih var, güzellik var. Bir Nilüfer Çayı diye, bize tarihimizi anlatan güzel bir nehri var. Sizler bir enstitü kurdunuz, bu enstitüde ülkenin ciddi, milli meselelerini etüt etmek için yaptınız. İstirham ediyorum, yani bunu biz de yapabiliriz, sizler de organize edebilirsiniz. Bu nehre gidip bir bakınız, Nilüfer Çayına bir bakınız, dünyanın en güzel coğrafyasının ortasından kıvrılarak gidiyor, diğer Susurluk vesaire gibi, Ulubat Gölünden çıkan sularla da birleşiyor ve Kocasu adını alarak Marmara'ya dökülüyor. Tam bu nehrin karşısında İmralı Adası var. Bana, "İmralı'daki hain mi daha tehlikeli, bu nehir mi daha tehlikeli?" diye sorarsanız, size samimiyetle söylüyorum, sizin bu Kürtçülük, bölücülük vesaire meselelerine çok iyi bildiğinizi, benim de en az sizin kadar hassas olduğumu biliyorsunuz, size bütün samimiyetimle söylüyorum, bu nehir devletimizin, milletimizin geleceği için ondan daha tehlikelidir. Buna izin vermek mümkün değil. Bu genel şeyleri niçin söyledim.

 

MUSTAFA GÖCEK- Affedersiniz, nehrin neresi tehlikeli?

 

SELAHATTİN BAYSAL- Kirlenmesi bakımından söylüyorum, kirlilik bakımından söylüyorum. Hani şu "radyasyona bile dayanır" dedikleri bir kara böcek vardır ya, kara böcek dahil hiçbir hayvan burnunu sokmuyor o suya ve bu bizim içdenizimiz olan Marmara'ya akıyor. Nasıl bir çevre felaketi getiriyor insan görmüyor. Bu vurguyu yapmak mecburiyetindeyim. Eğer bu vurguyu görmez isek, bunları hesaba katmaz isek, o zaman yapacağımız şeyler, yani sözüm kesinlikle meclisten dışarıdır, son zamanlarda özellikle nükleerle ilgili birçok Amerikan filminde, işte çok ışıklı, gecenin 2'sinden sonra ışıklı sokaklarda böyle … hanımlar görürüz, kendisini pazarlayan filan gibi. Bizim birçok bilim adamımız, birçok insanımızın bunlardan hiçbir farkı olmadığını görürsünüz. "A firması gelsin de, bana bir 5-10 bin dolar, 20 bin dolar danışmanlık ücreti ödesin, hele bir ihale olursa, ben de ucundan bir yerinden tutarım" filan gibi. Böyle haini bol, adisi bol bir ülkede yaşıyoruz.

 

Yenilenebilir enerjilerin, burada jeotermalin temsilcisi var, yani benden daha iyi bildiği için o noktaya söyleyemiyorum. Hidrolik çok güzel söylendi, 190-200 milyar kilovat/saat. Şu anda, şunu ifade etmeliyim: Uzun dönemli enerji planlaması noktasında TEİAŞ Genel Müdürlüğünün kendi internetinde de yayınladığı, 2020 yılı veya 2023 öngörüsünden daha ciddi, daha kalıcı hiçbir, yani Mustafa hoca da uzun yıllar uğraştı o işle, hiçbir ciddi şey yok. Ben Amerika'nın milli enerji stratejik belgesini okudum, hayatımda donup kaldığım, beni etkileyen en önemli belgelerden biri. Bir Türk milliyetçisi olarak ben böyle titrediğimi hissettim, kıskandım, ciddi bir belge. Böyle bir belgemiz yok. Ancak yine de TEİAŞ'ın yayınladığı şeylere bakıyoruz, yani iyimser senaryoya, kötümser senaryoya göre öngörülerine, ben şunu ifade edebilirim: Şimdi Türk devlet bürokrasisinde ben de 13 sene çalıştığım için, yani kendi kendimi de kritik ederek söylüyorum, bizde üstat, abi bildiğimiz birisinden birisi bir şey öğreniyor, işte o da Avrupa'ya gitmiş oluyor, Amerika'ya gitmiş oluyor, o öyle bir şey söylüyor, o da onu kullanıyor. Rüzgâr enerjisi gibi enerjileri kısıtlayan en önemli faktör nedir? Teknik bir tabir, trafo merkezlerinin veya iletim hatlarının kısa devre gücünün yüzde 5'ini uyguluyor. Niçin? Varsayıyor ki, rüzgâr Trakya'dan giriyor, Edirne'den, aynı anda Hakkari'den çıkıyor. Bir defa, rüzgâr enerjisinin maksimum çalıştığı şey 90 kilometre. Farz edelim ki, 90 kilometreyle esiyor, Edirne'den girip Hakkari'den çıktığını varsayarsak -böyle bir şey teknik olarak doğru değil coğrafi açıdan- şu kadar saat sürüyor veya rüzgâr bir anda kesiliyor, ülkede, tamamında birden, hani çocukken oynadığımız tıp oyunu vardır ya, herkes durdu, dondu gibi filan varsayılıyor. Bu ülkenin yerli, temiz kaynaklarına karşı korkunç bir tepki var.

 

Geçtiğimiz yıl, bahsi geçti, Yenilenebilir Enerji Kanunu 18 Mayıs 2005'te yürürlüğe girdi. Şimdi çok güzel söyledi, yani bu kanun çıkıncaya kadar bu ülkenin Rize'sindeki, Ordu'sundaki, Antalya'sındaki, Mersin'indeki, Kahramanmaraş'ındaki akan çayların, o düşülerin, bu DSİ'si, EAİ'si, mühendisi, işadamları farkında niye değildi? Demek ki, çok eksik çıktığını hepimizin kabul ettiği bu kanunla bile, işte şu anda 7 bin megavat kendi geliştirdiği proje, yani EAİ'nin listesinde yok, DSİ'nin listesinde yok, kimsenin bildiği bir listede yok. Ermenek'in İkizçınar Köyünde, kendi köyümdeki çayda benim müracaatım var. Yok o zaman kadar öyle bir proje, 3,5 megavat. Bir şey, yani demiyoruz ki, Türkiye enerjisinin bir anda hepsini çözer, ama bu kanun 7 bin megavatlık bir hidroliğin başvurulmasına sebep olmuştur. Atıl duran, EAİ ve DSİ'nin geliştirdiği projeler kaç yıldır var? Burada benden daha tecrübeli bilenler var. Niçin şimdi müracaatlar oluyor? Dün Kumköy diye barajın ihalesi oldu. Biliyoruz değil mi hocam, kaç liraya ihalesi, hava parası diyoruz biz buna, lisans bedeli.

 

SALONDAN- Lisans ihalesi.

 

SELAHATTİN BAYSAL- Lisans ihalesi. Hava parası, yani Kızılay'da bir dükkân alıyorsunuz, dükkânın hava parası, öyle diyelim. 43 trilyon, yani 43 milyon YTL. 100 milyon kilovat/saat elektrik üretecek.

 

SALONDAN- İflas etmeye hazır olsun.

 

SELAHATTİN BAYSAL- Alan İçtaş Firması. Bereket Enerji'nin aldığı 292 megavat, o keza 45 küsur, 47 trilyon. 15 megavatlık, yani hepimizin listelerinde var bunlar, hepiniz biliyor, buradan bir yere gelmek istiyorum. İşadamlarımız, yatırımcılarımız, yerli, yabancı ortaklar buluyor, yalvarıyor, bankalara gidiyor, yatırım yapmak istiyor, Karşınıza devlet geliyor. bir proje buldunuz, köyünüzde yapmak istiyorsunuz, müracaat edeceksiniz, 15 milyar lira müracaat parası alıyor. Projeyi ben buldum, ben geliştirdim, ben götürüyorum, diyor ki "ben senin projene bakabilmek için…" 17 Ekimde bu yönetmeliği çıkardılar, 15 milyar lira para alıyor. Bu nasıl teşviktir?

 

Rüzgâr enerjisinde çok konuşmak isterim, ama vaktinizi almak istemiyorum, sadece bir hususa değineceğim. Çıkan kanun maalesef düzgün bir kanun olarak çıkarılmamıştır. Çıkarılmayışının sebebi Enerji Bakanı değil, EPDK Başkanı değil, Başbakan değil, hiçbiri değil. Bu kanunun çıkması için Başbakana çıktık, Başbakan, Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'i görevlendirdi. Hazineden Sorumlu Bakan Ali Babacan'ı, Enerji Bakanını, Ak Partinin Enerji Komisyonu Başkanı dahil, tüm üyelerini, Ak Partinin grup başkanvekillerini Yenilebilir Enerji Kanunuyla ilgili 4,5 saat toplantı yaptılar. Sonunda bu kanundan, yani hiç nazire filan yapmak istemiyorum, sayın hocamın da bu fiyat çok yüksektir demesi de bir gerekçe, sadece bu değil de. 4,5 saat orada bu kanunun temel esasından uzaklaştırılarak çıkarıldı. Bugün rüzgâr enerjisine yatırım yapanların başına gelen eziyet, bela, işte o zaman gelmiştir. Bunu biz Sayın Babacan'a sorduğumuz zaman, ifadesi aynen şu olmuştur: "Ben Amerika'ya gittim, Amerika'da BP ve Shel'in president'leriyle görüştüm, -ifade onu ait- Amerikan Enerji Ajansı Başkanıyla konuştum. Türkiye için bu yenilenebilir enerjiler hiçbir problemi çözmez dediler, bunlar ayrıca çok pahalı dediler, bize çok uygun fizibilite yapabileceklerini ve göndereceklerini söylediler" Burada Doğan Jeotermal'in sahibi de, yani başkan, jeotermalden o da vardı orada. 8 kişiyiz, yani bir kişiye bir yerde söylenmiş bir hadise değil. Bu kanundan ilgili maddeyi, can alıcı maddesini çıkararak, bunların finanse edilmelerini imkânsız hale gelecek şeyi Sayın Babacan'ın özel gayretiyle çıkartılmış vaziyette, müsebbibi odur ve bunu da "Amerikalılar bize daha uygun ve ucuz fizibilite getirecekler" gerekçesiyle yapmaktadır. Ben haddim içerisinde, dünyada her ülkenin Amerika'yla bir şekilde iyi geçineceğine inanıyorum, ama ülkenin güvenliğini, geleceğini, enerjisini vesairesini, bir başka ülkeye bağlamak, onların insafına, bilgisine bağlamanın adı nedir, onu söylemiyorum.

 

Sonuç itibariyle, ülkemizin teorik olarak, eğer bir yerde rüzgâr enerjisi için 1 megavatlık bir potansiyel var ise, bu 1000 megavat için de var demektir, yani rüzgâr gücü sonsuz bir güçtür. Ama bunun teknik, ekonomik manaya getirdiğiniz zaman, arazilere getirdiğiniz zaman, demin söylediğimiz bağlantıların kapasitelerine, yani oradaki, tamamen teknik bir tabir olan sıcak yedek konularına getirdiğimiz zaman, yani rüzgâr olmadığı zaman enerjinin nasıl yapılacağına getirdiğiniz zaman, Türkiye potansiyelinin ilk etapta 12 ila 15 bin megavat arasında bir ekonomik potansiyelinin olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Bu bize 35 ila 45 milyar kilovat/saat arasında 1 yıllık üretim getirebilir demektir. Ancak ukte sistemine, önümüzdeki yıldaki bağlantıdan sonra, bu sıcak yedek meseleleri biraz daha hafifleyecekti, çünkü o bağlantı çok kuvvetli bir bağlantı değil. Sanıyorum, bağlantının kuvveti bakımından söylüyorum, Yunanistan üzerinden bağlanacak, o bağlantı yeterli olmayacak, ama ukte sisteminden sonra bu bir miktar daha artabilecektir, yani mesele ülkenin potansiyeli değil, söylediğim gibi, sistemin bağlantısının bir meselesidir. Zaman dilimi içerisinde ona bakacağız, yani görmek lazım. Ama ilk etapta, ilk 5 yıl içerisinde 12-15 bin megavatlık bir kurulu güç ülke gündemine konulabilir. Bu da, tekrar ediyorum, 35 ila 45 milyar kilovat/saat arasında 1 yıllık üretim demektir. Hidrolikleri koyduğunuz zaman, jeotermali koyduğunuz zaman, bunlar da yetmiyorsa, tabii ki ilave doğalgaz almalısınız, temizini seçmelisiniz onun da veya yerli kömürlerinizi daha iyi hale getirmelisiniz. Yetmiyorsa, ithal kömür yaparsınız, yetmiyorsa nükleer yaparsınız. Neden sonra? Yani enerji stratejinin temelini, ülkenizin yerli kaynaklarını yüzdeyüz hedefli kullanımına göre planlamak zorundasınız. Ben çok çabuk doğalgazı, 6 ayda yaparım filan diye, ben zamanın Enerji Bakanına, ben 30 megavatlık Çanakkale'de yap-işlet-devret rüzgâr projem vardı. Zamanın Enerji Bakanına sordum, dedim ki "Bakara Suresi 164 üncü ayette diyor ki, biz bulutları, rüzgârları, yağmurları döndürür dururuz, akıl sahipleri için bunda ibretler var. Çok hayırlı bir iş, yani bu ülkenin, senin doğalgazının filan önünde engel de değil, ama gel bunların şu engelini vesaire yapma, sonra siz çarpılırsınız" Çarpıldı mı, çarpılmadı mı bilmiyorum, ama bir bakan için Yüce Divanda yargılanmak herhalde hoş bir şey olmasa gerektir.

 

Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. Ama asla biz, yani ben doğalgaz kullanılmasın, aman ha falanca kullanılmasın gibi bir anlayışın içerisinde olamayız. Biz ülkemizin, 2000 kilovat/saat kişi başına tüketiminin, Avrupa ortalamasına, hatta Almanya 11 bin kilovat/saat, Amerika 13 bin kilovat/saatse, oraya yükselmesini arzu ederiz. Bunun için de, kaynakları, ülkeleri çeşitlendirerek, doğalgaza da devam etmeliyiz, kömüre de devam etmeliyiz, gerekiyorsa nükleer de kurmalıyız. Ama neden sonra? Tamam, ülkemizin su kaynakları bu kadardır; bitti. Jeotermali bitti, daha güneşi hiç konuşmuyoruz. Almanya son 10 yılda 30 milyar Euro güneşe para harcadı. Kaba hesapla, 1 megavat rüzgârın 1 milyon Euro olduğunu kabul edersek, 20 bin megavat, 20 milyar Euro rüzgâra harcadı. Ama güneşe harcadığı 30 milyar. Onu hiç konuşmuyoruz. Niye? Çünkü ekonomik olarak, demin söylediğimiz maliyet faktöründe henüz konvansiyonel, fosil yakıtlarla rekabet edebilir bir noktada değil güneş. Teşekkür ediyorum.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Teşekkürler. 5-10 dakika ara vereceğiz, ama çok kısa olaraktan, jeotermalle elektrik konusuna bakmanızı rica edeceğim.

 

TOLGAY BENDERLİ- Jeotermal özeline geldiğimiz zaman, tabii jeotermalle ilgili olarak, özellikle 5346 sayılı Kanun çıkma çalışmaları, yani bu kanunun hazırlık çalışmalarından itibaren, birçok kişi, kurum ve kuruluş zaten jeotermal enerjinin bu kanununda hiç yer almaması gerektiğiyle ilgili bir başlangıçla girdiler. Sağ olsunlar, Selahattin beylerin her türlü çalışmasında bizlerden destek alması, bizleri toplantılarına davet etmesi, her türlü görüşmelerinde bize de yer vermeleri neticesinde, jeotermalle ilgili bu kanunda da yenilenebilir enerji kaynaklarının arasında yer aldı.

 

Jeotermalin Türkiye'deki potansiyeli zaten rakam vermeme gerek yok, büyük oranda zaten biliniyor. Isıtma açısından potansiyelimiz ve elektrik açısından potansiyelimiz; tabii, diğer kaynaklardan farkımız, iki enerji türünü birden sağlayabilmemiz. Buradaki elektrik üretimiyle ilgili potansiyelimize baktığınız zaman, bizim yaklaşık teorik potansiyelimiz, elektrik potansiyelimiz 2000-2500 megavat civarında. Bunun da ilk etapta kullanılabilir, kaynakların sıcaklıklarına bağlı olarak da 500 megavat elektrik üretimi söz konusu. Şu anda biliyorsunuz, 20 megavat kurulu gücünde bir santralimiz mevcut, bunun dışında Aydın Germencik'te yapılan 25 megavatlık bir santral var. Bu peyderpey kuyuların açılmasına müteakiben 200 megavata kadar çıkartılacak. Bunun dışında yine Aydın Salavatlı'da, Sultanhisar'da devam edenler var. Kızıldere'nin … artı bir santralin yapılması gündemde.

 

Tabii, burada yenilenebilir enerji ve jeotermal enerjiyi bakışı görüşürken, özellikle Yenilenebilir Enerji Kanunundan önce, çeşitli bürokratları, bakanlıkları ziyaretlerimizde, burada hep yenilenebilir Türkiye için lüks olduğundan, maliyetlerimizin çok yüksek olduğundan… Biz de tabii, bunlara karşı cevabi sorularımız oldu, yani Rusya'dan çıkan doğalgazın vatandaşın evinin kapısının önüne getirilmesiyle tüm maliyeti devletin yüklendiği bir yerde, benim jeotermal kaynağı, kuyusunu dahi açıp, vatandaşın evinin önüne getirmem veya jeotermal santralinin türbinin giriş noktasına getirmem arasında bana bir destek sağlamamasının sebebi konusunda hiç kimse bizi aydınlatıcı bir cevap sağlayamadı. Tabii, bu devlet politikasıdır.

 

Bunun dışında, jeotermal kaynaklar, Türkiye'de 170 tane jeotermal kaynağımız mevcut. MTA yaklaşık 40 senedir bunlarla ilgili çalışma yapıyor. Artık bundan sonra yapılması gereken, Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi, kuyu sayısını artırmak, kaynaklarımızın dışarı çıkışını artırmak. Niye? Çünkü şu anda Türkiye'de 420 tane sondaj yapılmış MTA tarafından. Yapılan sondajlarla açığa çıkartılan potansiyelimiz, görünen potansiyelimiz olarak söyleniyor. Ama mesela, şu anda Almanya'daki kuyu sayısı yaklaşık 30-40 bini geçmiş durumda ve onların 1500-2000 metrelerde aldıkları, sıcaklıktaki suyu, biz Türkiye'de 150-200 metrelerde alıyoruz. Aydın'da, Denizli'de, İzmir'de, Kütahya'da, Manisa'da 200 derecenin üzerinde sularımız mevcut. Günümüz teknolojisiyle 110-120 santigrat derecelerde bainer sistemle elektrik üretmek mümkün. Bizim esasında 2 bin megavat dediğimiz potansiyel de, esasında bu çok daha yükselebilecek bir potansiyel. Tabii, burada maliyetlerle ilgili de, jeotermalin, biz ısı enerjisini kullanmasını şu yüzden istiyoruz: Eğer siz bir jeotermal santrali kurduktan sonra, onun atık enerjisiyle entegre bir sistem içerisinde ısıtma yaparsanız, kurutmacılık yaparsanız, bununla birlikte termal turizm, seracılık. Bakın, Türkiye'nin Ege Bölgesinde şu anda İzmir Dikili'de çok büyük sera arazileri var. Bu sera arazilerinin üzerinde organik tarım, Avrupa'nın istediği şekilde üretim yapan jeotermal ısıtmalı seralar mevcut. Jeotermal ısıtmalı seralarda maliyetler sıfır olduğu için, ürünler dış piyasayla rekabet edebilecek boyutlara gelmiş durumda. Her gün haber geliyor, 100 dönüm şurada jeotermal ısıtmalı kuruldu falan diye. Anlatmaya çalıştığım, jeotermali entegre olarak kullanırsak, elektriğin kilovat/saatinin birim fiyatını da düşürürüz, ısıtmanın birim fiyatını da düşürüz, seradaki bitkinin yetirilmesinin maliyetini de düşürürüz. Burada önemli olan, entegre kullanmak.

 

Bu açıdan ben tekrar, kanunda jeotermale destek verdikleri için, diğer yenilenebilir enerji kaynaklarıyla ilgili katılımcılara teşekkür ediyorum. Bizim jeotermal olarak, şu felsefeden kurtulmasını istiyoruz: Enerji Bakanlığı üst seviyedeki yöneticileri dahi, "Denizli'deki bir kaynağın Hakkari'de yaşayan vatandaşa ne faydası var?" Böyle bir mantık olamaz. Siz Denizli'deki kaynağı, Denizli'nin elektrik üretimi veya Denizli'nin ısıtması için kullanın, 100 bin konut mu var Denizli'de, bunun 10 bininin elektriğini jeotermalle sağlayın, 30 bininin ısıtmasını jeotermalle sağlayın, orada organik sera bölgeleri oluşturun, seracılık yapın. Bakın, Abalıoğlu Holding dün tekstili kapattı, gazetelerde okumuşsunuzdur. Niye kapattı? Çünkü rekabet edemiyor ve bunun devamı da gelecek. Jeotermali bir bölge olduğu için örnek veriyorum. Orada proses ısı kullanıyor bu tesisler. Proses ısı nedir? Örneğin, bir konfeksiyon ürünü, bir havlu, bir bornoz, Denizli'den ihracı yapılıyor. Bunlar havuzlarda, belli prosesleri var, boyaların akıtılması için havuzlara girip çıkıyor. Bunlar 40 dereceyle 120 derece arasında havuzda. Bu havuzların suyunu siz termal kaynaklardan, -Denizli'de Türkiye'nin en büyük jeotermal kaynakları mevcut- bunların ısıtmasını oradaki en düşük kuyudan aldığınız sıcaklık 150-160 derece, yani bütün prosesin suyunu karşılayabiliyorsunuz. Orada enerji maliyetlerinin düşürülmesinden bahsediliyor, ama yanı başındaki jeotermal kaynaklar kullanılmıyor. Jeotermal kaynakları kullansalar, enerji maliyetleri, en azından havuzların ısıtılması, havuzlara verilen suların, prosesin ısınma bölümünü çözseniz, enerji maliyetleri çok büyük oranda düşecek. Şu mantıktan kurtulmalı: "Benim x yerdeki jeotermal kaynağımın diğer taraftaki müşteriye veya kullanıcılara bir faydası yok" Olduğu yerde olduğu kadarıyla kullanalım, tamamen Yenilenebilir Enerji Kanunun esasında, oluşum felsefesi de buydu. Öncelikle kendi kaynaklarımızı kullanalım, daha sonra eğer gerek duyuluyorsa, diğer yatırımlara girilmeli. Benim ilk aşamada anlatacaklarım bunlar.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Teşekkür ederim. Bu birinci oturumu kapatmadan önce, şöyle kısa bir toparlama yapayım: Türkiye'nin, konuya büyük ölçüde elektrik açısından baktık; ama kaynak çeşitlendirmesi, tüm kaynakların kullanılması kaçınılmaz bir sonuç. Yalnız bu kaynaklar hangi ölçüler içerisinde kullanılacak. Bu kaynaklar elbette, fizibl olma koşuluyla ve ekonomiklik sınırları içerisinde kullanılabilir. Selahattin Bey de, "rüzgâr için Türkiye'de türbin yaparsak, bu işi geliştirebiliriz. Yapamazsak, yapamayız" diyor. Çünkü geçen gün bana gelen … 1 200 Euro istiyor 1000 megavatına, Onunla Türkiye'de rüzgâr türbini kurmak mümkün değil.

 

Müsaade ederseniz, şöyle bir toplama yapmak istiyorum, sizlerin de görüşünü almak istiyorum. Önce Sayın Göcek'ten başlayalım. Mustafa Bey, şu anda 8 bin megavat civarında termik santralimiz var, linyit.

 

MUSTAFA GÖCEK- Evet.

 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Müsaade ederseniz, bu geçen haftaki sempozyumda, Mümtaz Soysal, Zonguldak'ta çok zengin kömür kaynaklarının olduğunu ve kaynağının da çok yüksek miktarda bulunduğu ve uzun yıllar Türkiye'ye yetebilecek bir termal enerji kaynağının olabileceğini ifade etti. Daha önce Mustafa hocamdan bu konuyu dinlediğim için, aslında tekniğine hâkim olmadığından veya böyle bir şey var mı bilmiyorum?

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- 1,3 milyar ton. Onun dışında şu anda bir şey yok. 8,3-8,4 milyar ton linyit rezervi var. 8-9 bin megavat dediğimizde, Türkiye'de kullanılmayan bütün kömür sahaları üzerine kurulabilecek linyit santralleri için yapılan projeksiyon 11 megavat daha eklenebilir diyor. Etti mi size 20 bin megavat. 20 bin megavat kömür santrali ne üretir? Yılda 5 bin saat çalışaraktan, 100 milyar kilovat/saat üretir. 192 milyar kilovat/saat, Türkiye'nin … potansiyeli 400'ün üzerinde, ama teknik potansiyeli şu anda DSİ'de … Ben 192'yi de 200 alıyorum, etti size 300 milyar kilovat/saat. Selahattin Bey 35 milyar kilovat/saat dedi. DPT planlarında da 2023 yılı için 10 bin megavattır Türkiye'nin kurulu gücü. Ben bunu 30 bin alıyordum, 35 bin koyuyorum. Arkadaşımızın tabii, jeotermalle … ısıtma mümkün, ama jeoelektrik olaraktan az bir potansiyel var, 2 bin megavat, o fazla bir şey getirmiyor. Ben jeotermali, güneşi, denizi vesaire, her şeyi koyun, diğer bütün yenilenebilirleri koyun, 5 milyar kilovat/saat de oradan almaya kalktığınızı düşünün, 40-45 veyahut 50 deyin ona da. Hepsini topladığınız zaman, 350 milyar kilovat/saatlik bir potansiyel gözüküyor. Bu yalnız tüm kömürü tüketmek pahasına yapılabilecek bir işlem, bu aynı zamanda, müsaade ederseniz, ütopik bir rakam, yani bu rakam hemen birdenbire 2020 yılına kadar ulaşamazsınız, ulaşmak için bayağı bir süreç lazım. Türkiye'nin enerji talebi artıyor. Başlangıçta söyledik, 2008 yılında DPT açık var diyor. Neye dayanarak açık var diyor? 200 milyar kilovat/saati geçecek talebe göre. 2020 yılına kadar neye çıkıyor bu? Ben onu Cumhuriyetin 100. yılı için 2023 yılını almıştım. Eski iktidar, Selahattin Bey bilir, 560 milyar kilovat/saat derdi 2020 yılında. Bu iktidar geldi, … iki tane yaptılar, birisi der ki, 499 milyar kilovat/saat, diğeri der ki, 410 milyar kilovat/saat. 2020 yılında, bilemediniz, 400 diyelim ona, 400 milyar kilovat/saat elektrik talep edecek bir Türkiye'nin bütün kömürlerini tüketmek pahasına elde edebileceği enerji 350 milyar kilovat/saat, bir açığı var Türkiye'nin. Bütün kaynaklarını birden kullanamazsınız. Onun için dışa bağımlılık demeden, enerji ithal etmek durumundayız. Ama Rusya'dan ithal etmeyelim, Türkmenistan'dan alabilirsek alalım. Keşke Azeri gazı, gayet iyi bilir Gökhan Bey, 6,6 BCM denilir de, 16 BCM gelseydi, çünkü onun fiyatı hepsinden ucuzdu. Şu anda İran'dan gaz alıyoruz, ama İran Türkmenistan'dan aldığı gazı bize … ediyor. Geçen burada İran toplantısından çıkıyordum paşam, İran 2004 yılında 87 BCM gaz üretmiş, 88 BCM gaz tüketmiş gözüküyor. Buna karşı da Türkmenistan'dan 5 BCM filan almış, onu da bize göndermiş; yaptığı olay bu. Türkiye çeşitli yerlerden gaz da alacak, ithal kömür de alacak ve Türkiye nükleer enerjiye de girmek zorunda olan bir ülke; buna bu şekilde bakmak durumundayız. Çünkü tüm dünyada bugün artık nükleer santraller bir üçüncü jenerasyona doğru geçtiler. Üçüncü jenerasyon computer … santral var, çevre dostu deniliyor. Yakınımızdaki İran 2020 yılına kadar 20 tane nükleer santral kuracağını söylerken, siz Türkiye'yi nükleer teknolojiden muaf tutamazsınız. Nükleer teknolojinin Türkiye'ye girmesini engellemek, Türkiye'nin kalkınmasına veyahut Ortadoğu'daki masaya yumruk vurmasını engelleyecek bir durumdur. İran 20 tane santral kuracaksa, ben de burada santral kurabilmeliyim. Ama nasıl? Ben özel piyasayı seçmişim, İran gibi korsanlık yaparaktan değil, özel piyasanın koşullarına göre, rekabet koşulları içerisinde, bütün kaynakları optimal ölçüler içerisinde değerlendirmeliyim. Selahattin Bey fiyatı düşük buluyor, kendi projeleri açısından haklı olabilir. Mesela, biz de resisatörlü çalışma yapıyoruz, 2-3 sent daha getirebilir miyiz, getiremez miyiz diye. Biraz sonra paşama söz vereceğim, Vehbi Bey arkadaşımız, 30 megavatlık santralini yaptı, 1400 megavatlık rüzgâr başvurusu var EPDK'ya. DPT olaraktan … internet sitesinde yayınlandı, bizlere de geldi, size de gelmiştir. 1400 megavatın içerisinde yüzde 60 … bir tek Vehbi Beyin projesi var şu anda. Kendisini takdirle karşılıyoruz. Her türlü sıkıntıyı göz önüne alıp, projeyi yapıyor ve başarılı olacağım diyor.

 

Nadi beylerin ER Holding kimsenin bilmediği sular üzerinde proje yaptı, Türkiye'nin en … barajını kurdu. Şimdi orada tepenin üzerinde rüzgâr santrali kurmak için de başvuruda bulundu. Selahattin Bey de bunu yapacak, jeotermalde de olacak. Ama hepsi bir zamana yayılacağı için, ben şöyle bağlamak istiyorum: Bunları ekonomik ve optimal sınırlar içerisine getirecek bir stratejiye ihtiyaç var ki, Enerji Bakanlığında olmayan bu. Ara veriyoruz.

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- 2. tura geçelim. Buyurun Paşam.

 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Tabii ki, bu enerji konusu son derece derin, yani böyle bir toplantıyla falan bunun altından kalkmak mümkün değil. Mustafa hocam bu işin başkanlığını yapacak ve kısmet olursa bu işi sonuna kadar da götürecek.

 

Enstitü olarak bizim bazı beklentilerimiz var. Müsaade ederseniz, onu bir açıklayayım da, yani bizim çalışmalarımızın sonunda neye ulaşmak istediğimizi çok net bir şekilde ifade etmiş olayım.

 

Burada genel bir … konusu olduğu gibi, diğer konularda da toplantılar yapacağız. Mesela, haftaya da tarım konusu var. Ama enerji konusundaki çalışmalarımız tahmin ediyorum, diğerlerinden çok daha etkin ve faydalı olacak ve sonuca ulaşabileceği de şimdiden görünüyor. Biraz önce Selahattin Beyin de ifade ettiği gibi, "Amerika'nın ulusal enerji stratejisini okuduğum zaman tüylerim diken diken oldu ve kıskandım" diyor. O zaman demek ki, Türkiye'nin bir ulusal enerji stratejisi oluşturma ortaya çıkıyor ve bu ihtiyacı gidebilmek için de önce politikayı oluşturmak gerekiyor. Önce enerji politikasını oluşturup, bu politikaya uygun stratejiler ortaya koymamız ve bunun da Türkiye'nin imkân ve kabiliyetleri dahilinde olması, yani ütopik olmaması da şart. O bakımdan bizim ilk yapacağımız iş politikayı belirlemek ve buna uygun stratejiler oluşturmak ve bunun adına da Türkiye'nin ulusal enerji stratejileri, politika ve stratejileri diye bir doküman hazırlamamız lazım. Bu, o hükümet için olur, bu hükümet için olur, ama Türkiye'nin böyle objektif olarak hazırlanmış bir politika ve stratejilere ihtiyacı var. Bunun yanında, bu gibi toplantıların sonucunda, parça parça raporların çıkması lazım. Daha önce de bir ekonomi rapor çıktı, 6-7 sayfalık, 8 sayfalık, bunlar da bizim ara çalışmalarımızın olması gerekiyor. Bir bant çözümü yapılıyor, bu bant çözümleri size dağıtılıyor. Bunu bir rapor olarak kabul etmeyin, bir tutanak olarak kabul edin. Bu tutanaklar da olacak. Bu ulusal enerji politikası ve stratejileri dokümanı, arada çıkarılan raporlar, bizim çıkaracak olan, 3 ayda bir çıkacak olan dergimizin hiç olmazsa yıl içerisinde iki tanesinde birer tane makale ve bunların sonucunda da bizim projelere ihtiyacımız var. Politikayı koyacağız, stratejiler oluşturacağız, stratejilerin içerisinde de tabii bölümler olacak. Hidrolik projesi, termal proje, şu proje, bu proje gibi. Bu projelerin içinde projelere, yani projelendirmeniz de gerekiyor bunu. Politika, stratejiler ve bu stratejilere uygun projeler. Dolayısıyla bizim çalışmalarımızın böyle kısa vadeli değil, uzun vadeli olması gerekiyor ve bunun için de bazı çalışma gruplarına ihtiyaç olacak; değil mi hocam?

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Zaten her hafta değişik bir konuyu alacağız.

 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Ama başlangıçta mutlaka politika ve stratejileri tespit edip, bir doküman çıkarmamız gerekiyor ki, bizim çalışmalara sağlıklı bir şekilde devam edebilmemiz ve işin çerçevesini çizebilmemiz için. Benim kanaatim, biz Enstitü olarak bütün çalışma gruplarından bu şekilde bir çalışma bekliyoruz ve Enerji Çalışma Grubu da şu anda bunu yapabilecek kabiliyette ve kapasitede, belki de bunun üstünde. Sizlerin burada olması bizim için son derece büyük bir şans, belki de bizim en güçlü grubumuz enerji grubu olacak.

Ben sadece bunu belirtmek istedim. Teşekkür ederim.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- İyi görüşleriniz, iyi niyetleriniz için teşekkür ediyoruz. Paşam buyurun.

 

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Efendim, Armağan Paşam konuya girmiş oldu zaten. Ben, Milli Güvenlik Kurulunun zayıflatılmasından sonra, milli güvenlik siyaset belgelerini hazırlayacak Türkiye'de bir kurumun kalmadığını dikkatlerinize sunmak isterim. Evvelce bütün detaylı konularda Milli Güvenlik Kurulu bu çalışmaları organize eder ve milli siyaset dokümanını başbakan adına hazırlar ve bunları uygulamalarını takip edecek, koordine edecek bir makam vardı. Şimdi bu makam yok. Varsa da, görünürde var, hiçbir yaptırım gücü yok, zaten de çalışmıyorlar. Eski bir personeli olarak biliyorum. Dolayısıyla enerji, Armağan'ın ifade ettiği, enerji politikalarını oluşturacak bir kurum da yok. Milli siyaset belgesini hazırlamak, bu da bir kültür meselesi. Bunu hazırlarken, sadece teknik elemanlar değil, milli güvenlikten anlayan uzmanlar, dışişlerinin dış politikaları, iç politikaları yorumlayabilecek insanlar, iç güvenliği, dış güvenliği yorumlayabilecek insanlar bulunur ve bu teknik arkadaşlarla konuları paylaşırlar. Böylece bir ekip, bir grup çalışmasının neticesi ortaya çıkardı; şimdi böyle bir şey yok. İşte Armağan Paşamın çok güzel ifade ettiği gibi, bu çalışmalar bizim gibi gruplara düşüyor. Belki de böylesi daha da iyi olur. Neden? Devlet mekanizması içerisinde kaldığımız zaman, sınırlı düşünmek, güdülü düşünmek durumundaydık. Ümit hocam belirtti, ne sınırımız var, ne duvarımız var. Maksimum düşünebiliriz, şu forumda her şey sınırsız bir şekilde konuşulup, değerlendirebilir. Fevkalade önemli bir görev yaptığımızı ifade ediyorum, çünkü devlette bunu yapacak bir şey yok.

 

Şimdi takdir buyurun, hiçbir şekilde, mesela zaman zaman düşünmüşüzdür, bir bakan seçildiği zaman, önce milli güvenlik akademisine gitsin, bir 6 ay temel bilgileri alsın, milletin nasıl yönetildiğini, ne olduğunu, devletin ne olduğunu anlasın; ama böyle bir imkânımız yok. Serbest konuştuğumuza göre, Sayın Unakıtan mesela geldi, tüccar adam, devlet hakkında hiçbir deneyimi yok, milli güvenlik politikalarıyla ilgili hiçbir bilgisi yok, adam geldi, maliyemizi yönetiyor. Yönetiyor mu? Yönetip yönetmediğini Sayın hocam Şaban Karataş çok güzel ifade etti. Tabii, çok nazik insan, belli bir şeyleri söylemedi, ama yönetilemediğimizi ifade etti. Bu şimdi mi oldu? Hayır, Atatürk'ten bu yana bu süregelen bir şey. Atatürk geçti, ondan sonra bir yozlaşma başladı ve ortaya bir şey çıktı. Armağan Paşam iyi hatırlayacaktır, Ümit hocamın başkanlığında bir ekip çalışması, böyle bir beyin fırtınası çalışması yapıldı. "Acaba Türk halkına yönelik en büyük tehdit nedir?" sorusu soruldu. Armağan hatırlayacaktır, dört tane kuvvet komutanı vardı, bir genelkurmay başkanı, orgeneraller vardı, çok ünlü büyükelçilerimiz vardı, şimdi yönetimde olan büyüklerimizden ve profesör abilerimiz, çok deneyimli arkadaşlarımız ve bizler vardık. Doğu Aktulga hoca, ben sıramı bekliyordum sabırla, Doğu Aktulga -rahmetli- çıktı dedi ki, "Türk halkına yönelik en büyük tehdit, Türk Halkıdır" Nedendir efendim? Nedeni son derece aşikâr. Çünkü ehliyetli insanları yönetime getiremiyor. Arkadaşımın ifade ettiği gibi, kendine düşman adam yetiştiren bir eğitim sisteminin, herhalde Türkiye Cumhuriyetinden başka becerebilen bir ülke var mıdır bilmiyorum. Dolayısıyla böyle bir ortada bir bakış açısıyla olaya bakalım ve çok önemli görevler yapılacağını düşünüyorum.

 

Özetlemem gerekirse, kaynakları çeşitlendirmek, Mustafa Beyin ifade ettiği gibi, ülkeleri çeşitlendirmek; ama gene arkadaşımın ifade ettiği gibi, ülke için bütün kaynakları maksimum kullanmak, sonuna kadar kullanmak, ondan sonra eğer kullanamıyorsak, bir zorunlu sebebi olmalı. Ondan sonra devleti sadece planlayıcı ve yönetici sınırlı bir şekilde denetleyici olarak bırakıp, tüccar devletten de vazgeçip… Şimdi tüccar devlet görünümünde oluyor. Bilhassa sağ olsun, babalar gibi de satınca, ne var, ne yok satılıyor zannediyor herkes, kalan bütün her şeyi özel teşebbüse devretme.

 

Bizim ülkemizde bir alışkanlık var. Hani insan faktörüne getirirsek, bir yerde bir şey kuruluyor, hemen imparatorluk haline geliyor. Yusuf Bey beni duymasın, ama EPDK imparatorluğunun temelleri atıldı, kuruldu, şu anda eğer Vehbi Bilgin Bey olmazsa, somut olarak yaptırdığı bir şey yok, sıfır. Esasen Vehbi Beye madalya versinler. EPDK böyle, Enerji Bakanlığı zaten bildiğiniz gibi, bir imparatorluktu. Ondan sonra bir de şimdi başbakanların danışmanları imparatorluğu mevcut. Şimdi imparatorluklar arası bir mücadele var. Onun için de rayına oturmuyor. Eğer bir Milli Güvenlik Kurulu olsaydı, o zaman çağıracaktı Asparagut Paşa veya şimdiki arkadaş yapabilir mi, çok nazik, Dışişlerinden olduğu gibi, o yapamayabilir. "Gelin kardeşim buraya, bunu böylece halledeceğiz" Başbakan da ıgıdık, bıgıdık, ben bunları izledim, biliyorum, yani Ecevit'e kaç defa gittim, Ecevit'e ne söyledimse, bir şeyi anlatamadım ve hiçbir şeyi kabul etmedi, yani hiçbir şekilde görev yapamadım onun sayesinde, 1 sene çalıştım. Bu işler böyle gidiyor.

 

Bunları arz ettikten sonra, birkaç teknik konu üzerinde durmak istiyorum. Baktım ki, ben de 10 sene deyince, benim de 6 sene oldu, değil mi hocam? Artık yavaş yavaş bir üniversite bitirmiş olabilirim enerji konusunda sayenizde. Mustafa Bey dedi ki, su çok pahalı, yani suyla yapılan işler. Evet, çok haklısınız, eğer Devlet Su İşlerine iş yaptırırsanız, ayvayı yedi bu millet. Ben iki tane olaya şahidim. Bir tanesi, Özlüce Barajının yapımını, iki sene helikopterle üstünden gittim, geldim. Her orada silah patladığında, 2 yıl, 1997-99, orayı korumakla benim birliklerim görevliydi. 4-5 gece de barajda kaldım. 14 yıl sürdü, maksimum 110 milyon dolara bütün etütleri yapılan şey, 425 milyon dolara çıktı. Ondan sonra siz mühendis olduğunuz için, hesabı çok kolay yapabilirsiniz. Aldığımız kredilerin faizini ödemek için bir kara delik oluştu, ürettiğimiz enerji 12,5 milyon dolar, yıllık ödediğimiz 25 milyon dolar. Biz bunu ne zaman ödeyeceğiz? Enayiler para vermeseydi, ödeyemeyeceğiz yani. Bu baraj bunu ödemeye yetmiyor; bir tanesi bu. Deriner'de de bu, ötekinde de zaten söylememe gerek yok, siz benden daha iyi biliyorsunuz.

 

Ben ikinci bir proje izledim. Tunceli'ye 7 kilometre mesafede Uzunçayır Barajı yapılıyor. Ne güzel, böyle ta cemevinin önüne kadar gelecek şeyi, yolu da üstten geçirdik, bir sürü derelerin içi de su dolacağı için, Dinar Deresinden üstümüze roket atan teröristler de olmayacak o zaman inşallah, ama bir türlü su dolmuyor. Neden dolmuyor? Cemil Özgür Bey barajı yaptı yaptı, Çin'den jeneratörleri sipariş vermişler, sonra Çin'in jeneratörleri iyi değilmiş, başka birine vereceklermiş. Aradan 10 sene geçti, şimdi akıllarına geldi, hani devlet bu ya, birer birer düşünüyor, sırayla düşünüyor. Şimdi baraj bitti, ama türbinler yok. Ne su topluyor, ne milli güvenliği katkısı oluyor, vatandaşlarımız yüzerek geçmek durumunda kalacaklardı, hem de elektrik üretecekti. Cemil Özgür de biliyorsunuz, Ankara vergi şampiyonu oldu. Neden olduğunu da anladım, sonra öğrendim. Gerçi tebrik etmiş bulundum, ama tebrikimi de sonra geri aldım. Devletten aldığı paraları bir kerede gösterince, adam vergi şampiyonu oldu, Ankara vergi şampiyonu oldu. Cemil Bey de öyle, Allah ömür versin.

 

Size üçüncü bir örnek vermek istiyorum: Vehbi Beyin, Gökpınar'dan çıkan, Balaban Ovasını sulama projesi var, 110 kilometrelik bir şey, 55 kilometrekarelik bir ova sulanacak. Bu ovayı sulayabilmek için 110 milyon dolar. Demek ki, kilometresi 1 milyon dolara sulama kanalı yapılacak. Bu sulama kanalına 110 milyon doları, kıymetli müteahhit kardeşimiz almış, şu anda yüzde 32'sini bitirmiş. Biz de 31. kilometreye kancayı taktık, oradan 318 metre düşüyle, 125 milyon kilovat/saat elektrik enerjisi üretiyoruz. Bu sistemi eğer kurtaracak bir şey varsa, Vehbi Beyin hidroelektrik santrali kurtarıyor işi. Düşünün, bu 110 kilometre tamamlanana kadar harcanacak paranın miktarını hesap edin. Tabii, bu olayların ben 5 yıldır içinde yaşadığım için, bir de hangi milletvekili kardeşimizin ne kadar büyük katkıları olduğunu, öbür müteahhidin kaç tanesini arpaladığını herkes biliyor, o bölgede de herkes biliyor, herkese de büyük katkıları oluyor. Öyle bir hesap yaptık ki, bu ovada kaysı yetiştirseler veya pamuk yetiştirseler. Pamuk yerine de, Allah tarafından ola ki, pamuk yerine altın çıksa veya bilmem 35 karatlık elmas üretse, gene şeyi ödemiyor. Demin söylediğim kara delik gibi, faizini bile karşılamaya yetmiyor.

 

Bir de, sadece bilgi olsun diye, demin arada Mustafa Beye şeyi sordum, acaba 1 kilovat/saat enerji üretmek için kaç kuruşluk, kaç sentlik doğalgaz harcıyorsunuz diye. Ortalama 5 sent harcadığını ifade etti Mustafa Bey. Şimdi bizim Hazar Elektrik Santralinde ortalama fiyatımız 3,5 sent. İkinci yarıya başlıyoruz, fiyatımız 2,23 sent, yani ne kadar kost, efektif olduğunu takdirlerinize sunuyorum.

 

Müsaadenizle, rüzgâr işine geleyim: Şu anda Bandırma'da beşinci direk dikildi ve başlayalı da bu kış sezonu içinde başladı, tabiatla mücadele büyük olmasına rağmen bu sene, temeller atıldı, özel tedbirler alındı, beş direk yükseldi. Mayıs sonunda öyle zannediyorum ki, 100 milyon kilovat/saat civarında elektrik üretimine başlayacak. Yapılan hesaplarda, 4 yıl içinde kendini geri ödeyecek ve tabii bu 4 yıl içinde o borcunu, o rakamları biraz, 4 yıl diyorum da, 5 de olabilir, onu arkadaşlar daha iyi biliyor; yani deyin 6 olsun, 7 olsun, o kadar önemli değil. Hem aldığımız krediyi ödeyeceğiz, hem bir miktar da sistemi çalıştırmak için kasamıza girecek. Şimdi bu altıncı yıl bitti veya dördüncü yıl bitti, ondan sonra 10 yıl, bakım bile, yani rutin maintines yapılacak ve sistem 100 milyon kilovat/saatlik enerji üretmeye devam edecek. Eğer kıyaslarsanız, oldukça büyük bir şey. Çok cüzi bir fiyata 10 sene, 25 sene ömrü var.

 

SALONDAN- Lisanslar 25 sene yapıldı şimdi, ondan sonra 30 yıla çıkarılacak.

 

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Nadi Beyin mensup olduğu firma da çok güzel işler yapıyor. Biz de şimdi, gene benim güvenlik komutanlığı yaptığım Tunceli'de, Tunceli-Elazığ il hududunu teşkil eden, Özlüce ve Kığı barajlarının olduğu Peri Çayı üzerinde EPDK'dan üç baraj hakkını aldık. Çok hızlı bir şekilde şu anda Seyrantepe Barajını inşa ediyoruz. Maksimim 2,5 yıl içinde üretime geçeceğiz. Toplam kapasite 425 milyon kilovat/saatlik bir enerji. Düşünün, bunu 5-6 sene içinde geri ödediğini, su akacak, enerji üretilecek, memleketin kaynakları değerlendirilecek. Tabii, helal olsun böyle müteşebbise diyor insan. Bu incilikleri bulabilip de, üretiyorsa, tabii ki onun da kazancını kendisini alacak.

 

Netice itibariyle, başlangıçta ifade ettiğim gibi, ülkenin bütün kaynaklarının değerlendirilmesi için çok muntazam çalışılması lazım, ama öncelikle devletin, bunu çok iftihar ederek söylüyorum, keşke ben bunu Milli Güvenlik Kuruluna giderken öğrenebilseymişim, o zaman belki daha çok özel teşebbüse katkıda bulunabilirmişim. Devlet adamlarına güvendiği kadar, özel teşebbüsteki insanlara da güvenmemiz kaçınılmaz bir şey, çünkü bu adamlar sadece parasını ortaya koymuyor, şerefini de, haysiyetini de ortaya koyuyorlar. Ben bakıyorum patronum Vehbi Beye, böyle bazen karalar basıyor, morali bozuluyor, ya böyle bir şey olursa, ne olur diye üzüntüye kapılıyor, ama ben onu teselli ediyorum, "sen merak etme, benim emekli maaşım var, ikimize de yeter" diyorum. Teşekkür ediyorum.

 

MUSTAFA GÖCEK- Efendim, tamamlamak istiyorum: ER Holdingi de takip ederim, çok başarılı bulurum. Onların hidroliğin uzmanı, yaptıkları projelerin de ekonomik olduğuna inanıyorum. Türkiye'de yalnız bir furya da var; işte demin İçtaş dediniz, şu kadar para vermiş. Benim İçtaş'ın santralini görmeye gittim, yanında da hemen, devletin yüzdeyüz bitirdiği Çan Termik Santrali var.

 

SALONDAN- İptal oldu biliyorsun, Başbakan gidemiyor, mahkeme durdurdu.

 

MUSTAFA GÖCEK- 500 küsur milyon dolar harcanmış durumda, düğmesine bassanız, çalışacak durumda santral.

 

SALONDAN- Hangisi, İçtaş'ın mı?

 

MUSTAFA GÖCEK- Hayır.

 

SALONDAN- Çan.

 

MUSTAFA GÖCEK- Neden duruyor? 1. Bölge Mahkemesi ya da 1. İdare Mahkemesi çevre kaygılarıyla durdurmuş ve çevreye de en ufak bir zararı olması da mümkün değil santralin, o kadar da güzel yapılmış bir santral. Onun yanında hemen İçtaş var, az aşağıda, sahilde. Kirliliği bir görün, ama her türlü izni almış, müsaadeyi almış, toplama bir santrali de yaptırmışlar Çinlilere. Buna ne için gittim? Bolu Göynük'e teklif verebilmek, yani Bolu'da … ihalesi açtı, hani biz de bir santral yapalım, elektrik üretelim, devletin kaynağını değerlendirelim. Baktık, 150 megavat size artık ekonomik değil, yani herkes 2000-2500 dolar istiyor kilovat/saat başına. Çinliler "biz 850-900 dolara yaparız, işte orası da referans santralimiz" dediler. Gittik, referans santrale, bir defa çalışmıyor, yanmış, yani şeyleri yanmış, kazanın bir kısmı yanmış. Her taraf bir parmak toz, yani 20 yıllık bir santral gibi. Genel yerleşim falan fena değil, inşaat işçiliği filan da fena değil. Baktık, vananın üstünde hiçbir şey yok, hiçbir işaret yok, ne bir marka var, ne bir numara var, yani motorun üstünde yok. Biz Enka olarak, Çinliden teçhizat alıp da, böyle bir sorumluluk altına girmeye cesaret edemedik. Hesap yaptık, biz ancak yarım kuruş kilovat/saat başına ön avans ödersek, bir de 1000-1200 dolar mertebesinde bir maliyetle santrali yapabilirsek, ekonomik olur. 25 yıl içinde ekonomik olur, dikkatinizi çekiyorum, epey cepten para ödemek zorundasın. Sonuçta bu imkânları oluşturamadığımız için imkânları vermedik. Ama bir teklifler açıldı, 1,62 kuruş, yani 150 megavat kuramam dediğiniz yerde, 700 megavata kurmuşlar hocam. 700 megavat, ne bu, şimdi … bir şirketi var, Cengiz bilmem ne, Cengiz Madencilik. Cengiz Madencilik 700 megavatlık santral teklifi vermiş. Kaynaklar böyle, yani pek çok, sizin çok değerli projelerinizin yanında, gerçekten kaynağı çarçur edecek şeyler de var, dikkatli olmak lazım.

Hocam, bir tane fabrikan var, 100 birim de enerjiye ihtiyacınız var. Rüzgâr enerjisine bağlar mısınız?

 

SALONDAN- Hayır, ben de bağlamam.

 

MUSTAFA GÖCEK- Çünkü gün 24 saat, 24 saat üç vardiya çalışıyorsunuz, onun santrali 4 saat enerji verebilir. Hocama geldiniz, hidrolik santral, 12 ay sizin ihtiyacınız var, 3 ay, bilemediniz 4-4,5 ay oluyor. Demek ki, bu bir yemek gibi bir şey, yani yemeğe tuz da lazım, fasulye de lazım. Enerji kaynaklarının büyümesi elinde olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayırıp, buna göre de harmonize yapmak, buna göre bir ekonomik optimizasyon yapmak zorundayız.

 

Hocam söyledi, rüzgâr santralleri, 30 milyar kilovat/saat rüzgâr santrali. Şöyle pratik bir hesap, 28-30 milyar dolar lazım. Aynı üretim kapasitesini biz 2 milyar dolara yaptık ve 30 milyar kilovat/saat şakır şakır elektrik üretildi. Eğer 30 milyar dolarınız varsa, Arap şeyhiyseniz, para geldiyse, yapın bu rüzgâr santralini. Ama bunun yanında teknik sıkıntılar da var efendim, yani rüzgâr düzenli esmiyor, küçük küçük birimler. Biraz önce söylendi, ukte'ye bağlanacağız, ukte 2 sistemine, yani Avrupa sistemi. Avrupa sisteminin hiç toleransı yok, ne voltajı kıpırdatıyor, ne de frekansı. Bizim frekans kımıldar durur. Neden? Çünkü santrallerimiz primer frekans kontrolü denilen sistemi yapamazlar. Böyle düğmesi elinde olan santralleriniz, doğalgaz santralleriniz birinci derecede yanar. İnanın, bizim … artı/eksi 70 megavat darbe alıyor sürekli. Sizin ne rüzgâr santraliniz çalışır, ne sizin hidrolik santraliniz çalışır. Dolayısıyla bunları bir harmonizasyon içinde düşünmemiz lazım. Petrol trenini kaçırmışız, vaktiyle geç kalmışız. Doğalgaz trenini ortalarda yakalamışız. Nükleer treni çoktan kaçırdık. İnşallah, ikinci trene yaklaşırız, yetişiriz, yani mesela, hiç doğal kaynağı olmayan Fransa konuyu nükleerle çözmüştür, yüzde 80 nükleerden üretir ve son derece de ucuz üretir. Almanya'daki şeyin kayıtları geldi, 1,6 sente elektrik üretiyor adam. 25 yaşında da santral. Bunun yanında kategorik yaklaşımlar da var, çok geniş bir insan kitlesi "hayır" diyor nükleere, yani ne olursa olsun "hayır" diyor. Bizim gibi bakan mühendisler, "uzun dönemde mutlaka gerekli" diyor, farklı farklı yaklaşımlar var. Bunların hepsini güzel güzel tartışıp, bir harmonizasyon içinde ele almak lazım. Hocamın da söylediği gibi, Türkiye gelecekse, ne yapsan yapsan, yani gayri ekonomik kaynakları da değerlendirsin, işte 120 milyar kilovat/saat yetmiyor.

 

Jeotermale gelince, Kızıldere Projesinde ben de çalıştım, yani Denizli'de. Evet, sıcak su geliyor, güzel de, su sırf kalsiyum efendim. Boru döşüyorsunuz, akmaz oluyor, bütün tesisatları söküp, yeni baştan yapmak falan. Kalsiyumdan kurtulmaya kalksanız…

 

SALONDAN- Kireçlenmeye…

 

MUSTAFA GÖCEK- Ama hepsi maliyet.

 

SELAHATTİN BAYSAL- Bir iki şey söyleyeceğim, sadece düzeltme bakımından söylüyorum:Rüzgâr enerjisi için, affınıza sığınarak söylüyorum, biraz böyle onunla yatıp, onunla kalktığımız için, öyle şey yapın. Kapasite faktörü diyoruz bu söylediğiniz şeye. Demin değerli paşam da söyledi, 30 megavattan 100 milyon kilovat/saat üretim bekliyoruz dedi. Bir defa rüzgâr rejimi, su rejimi veya diğer rejimler gibi değil, daha stabil bir rejim; önce bunu bilmemiz lazım. Yıllık rüzgâr rejimi, yıllık olarak değerlendiriyorum, sezonal değişimlere uğruyor, ama mesela, Çanakkale bölgesinde, Bandırma bölgesinde, bir yerde bir rüzgâr var ise, 10 yıla, 20 yıla, 50 yıla baktığınız zaman, artı/eksi maksimum yüzde 10 değişiyor. Halbuki su rejimine baktığınız zaman, bu yüzde 100 değişimlere uğruyor.

 

İkincisi; kapasitesi faktörü diyoruz, yani 8760 saat içerisinde ne kadar saat çalıştığıyla da ölçülebilir, ama bundan daha önemli, kurulu gücünüzle ne kadar ürettiği önemli. Çünkü rüzgârın rejimi fevkalade önemli orada, yani bir örnek olsun söylüyorum. Karamigar'da yılda 5,5 metre/saniyelik devamlı rüzgâr esiyor. Kapasite brakter'ı yüzde 70-80 filan. Burada hiçbir üretim elde etmiyor, çünkü türbin çok az bir üretim elde ediyor. Bizim projelerimiz, öyle projelerimiz var ki, kapasite faktörü yüzde 56, yüzde 40, yani bahsettiğiniz Almanya'da yüzde 18 ila 22 arasında. Türkiye'de ise, Çeşme bölgesi, İzmir bölgesi, Çanakkale bölgesi, Bandırma bölgesi, Hatay bölgesinde yüzde 45-50. Aynen hidroliklerde olduğu gibi bir kapasite faktörü var.

 

Bunu sadece açıklamak için söyledim. Öyle sanıldığı gibi, rüzgâra verdiniz, öyle fabrikada almaz filan gibi değil, yani hidroliğinizden de yüzde 50 kapasite faktörü alıyorsunuz.

 

NADİ BAKIR- Müsaade ederseniz, ben ufak bir notla girmek istiyorum: Mustafa Beye katılıyorum, yalnız şu olay var: Sonuçta ekonomi çalışıyor. Serbest piyasada bugün ben ürettiğim elektriği toptan elektrik şirketine satıyorum ve gelecek sene için mesela, hem Koç'un şirketi, hem Ak Enerji peşimizde, bağlamak için. Neden? Çünkü büyük ölçüde onların aldığı kurulu güçleri doğalgazlı, doğalgazın fiyatı dolayısıyla maliyetleri arttı, müşterilerine mümkün olan en ucuz fiyata vermek için hidrolikle paçallamak istiyorlar, yani onun için hidroliğe yatırım yapmak istiyorlar. Türkiye'nin bir başka şansı daha var, çok ortalaması yüksek bir ülke, her tarafı denizlerle çevrili, onun için hidrolik kapasite çok önemli Türkiye'de. Türkiye'nin çok büyük depolama kapasitesi de var, yani özellikle Fırat Havzasındaki barajlar, 6 aylık enerji üretimini depolayacak aktif depolama hacimlerine sahip. Bu kapasiteleri de aslında yedek olarak kullanmak durumundayız, puant/saatle kullanmak durumundayız. Yenilenebilir enerjiler için buffer veya yedekleme olarak kullanmak durumundayız. Tek başına hadi sadece hidroelektrik yapalım, Türkiye'nin problemini bu çözer değil yahut rüzgâr yapalım çözer değil. Bir sistem olarak düşündüğünüz zaman Türkiye'yi, Türkiye'nin çok önemli hidrolik depolama tesisleri var. Bu aslında birçok yenilenebilir enerji açısından Türkiye'nin önünü açıyor. Doğalgaz santralleri de tabii var. Dediğim gibi, her şey ekonomiye bağlı. Doğalgazın fiyatı bir miktar daha yükselse, kimse doğalgaz santrali yapıp, işletmek istemeyecek, çünkü serbeste piyasada elektriği satamayacak. Nasıl satacak ki, yani eğer ortalıkta arz edilmiş rüzgâr ve hidrolik varsa, hele hele ilk yatırım maliyetini ve kredileri geri ödemiş tesisler varsa, onları istediği fiyattan satar, hiçbir problemi yok.

 

MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Hocam, ben bir iki şey üzerinde durmak istiyorum ve bir iki sorum var.

 

Toplantının başından beri benim anlayabildiğim kadarıyla, tabii herkes farklı sektörlere yatırım yapmış, farklı sektörde ve dolayısıyla birtakım çatışmalar buraya yansıyor. Bunun nedeni ne olabilir? Devlet yatırımcı, bu sektörde yatırımcı olduğu için mi bunun kavgası, yoksa bunun kavgası gerçekten fiyat kavgası mı? Bu konuya bir açıklık getirebilirlerse… Eğer devlet bana göre, enerji sektöründen yatırımcı olarak çekilirse ve de özel sektörün önünü açarsa, tahmin ediyorum, belli bir şekilde özel sektörde bu tartışmalar bitecek.

 

İkincisi; Türkiye'nin bir ihtiyacı var, demin söylediniz, yıllık 400 milyar kilovat/saat dediniz. Türkiye'nin de belli bir potansiyeli var, belli bir üretimi var. Türkiye tabii ki, bunu Enerji Bakanlığı olarak enerji ihtiyacını çeşitlendirmeli ve aradaki farkı da, eğer ihtiyacı varsa, birtakım garantilerle de özel sektörü desteklemeli, fiyat politikalarını da böyle belirlemeli. Yoksa gel Enka'ya şu kadar para yatır, ondan sonra yok sen pahalı veriyorsun, yok öyle bir şey. Devletin böyle birtakım tedbirler alması gerekir, bu kavgaları da bitirmesi lazım. Çünkü fazla bir arz yok ki, zaten enerji arzı devletin ihtiyacını karşılamıyor ve dolayısıyla karşılamadığı zaman. Biz mesela, havaalanı çalıştırıyorduk Kazakistan'da, biz anlaşmayı yaptığımız zaman, bize yıllık yolcu garantisi veriyordu. Eğer yıllık yolcu olmazsa, aradaki farkı devlet karşılıyordu. Nitekim Atatürk Havaalanındaki proje de o. Devletin bana göre, böyle düzenlemeler yapması lazım. Yatırımdan çekilmesi lazım, fiyat belirlerken de özel teşebbüsü rahatlaması lazım.

 

Bir de, geleceğin enerji ne? Bunun üzerinde aslında devletin düşünmesi lazım.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Gelecek enerjisini bir başka toplantıda konuşalım, çünkü o tarafta yeni teknolojiler vesaire girecek.

 

MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Hidroelektrik enerji güzel bir şey, ama bir de düşünün, dünya kadar da tarım alanları su altında kalıyor. Ben uzun süre Elazığ'da falan görev yaptım, yani bir sürü çevre sorunları yaratıyor. Bunu da düşünmek lazım, bunun da bir maliyeti var.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Birinci dediğiniz sorunun yanıtı, piyasanın tam işlerliğe kavuşması.

 

SALONDAN- Şeffaflık olması.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Piyasanın işlerliğe kavuşması, yani devletin piyasadan çekilmesi, elindeki üretim santrallerini devretmesi, dağıtım tesislerini ondan önce devretmesi; böyle bir devreden çekilmesi. Ama o da çekilmemek için ilelebet direniyor. Yasayı çıkardı, 2,5 yıl sonra bir strateji belgesi ortaya koydu. Üzerinden bir 2,5 yıl daha geçti, o strateji belgesinde hatalı der müsteşar, EPDK başka bir şey der. Şimdi tekrar başa döndük. Bu yıl mesela, dağıtım ihalesi yapabilir, belki … Başbakan diyor ki, "seçimden sonrayı düşünelim" Niye? Çünkü bize oy kaybettir, adam işten çıkartırız, bilmem ne ederiz. Piyasa oluşturulmadığı sürece olmaz. Doğalgazla piyasayı oluşturmaya çalışıyoruz, … devrettik. Ben bir ay sonra maşa başına alanları getireceğim. Onlar diyorlar ki, "bu fiyatla biz bunu devralmayalım, bu fiyatla devraldığımız takdirde nasıl satacağız?" Piyasanın oluşmasının önünde, akla, hayale gelmeyecek engeller devlet tarafından da konuluyor, bilmem ne tarafından da konuluyor. Zaten DAF'ın özelleştirilmesine müsteşar tamamen karşı, "ben asla asla kabul etmiyorum" diyor, "BOTAŞ varlığını korumalıdır" diyor. Bana, "senin dediklerinin altında hiçbir gerçeklik yok, BOTAŞ tek başına kalacak" diyor, o kafada, yasa başka kafada. Bu ortamda piyasa oluşmadığı için, devlet özel sektör çekişiyor. Özel sektör içerisinde de vahşi bir rekabetin olmasını doğal karşılıyorum ve ben iyi de görüyorum. O rekabet olmazsa, zaten bir şey olmaz. O rekabet olacak ki, bir şeyler ortaya çıksın. Şimdi Vehbi Bey orada 4 senedir, 5 senedir rüzgarı finanse ediyorum derken, Selahattin Beyin de ben düşündüğünü sanıyorum, Nadi Beyin de düşündüğünü sanıyorum, ben de düşünüyorum, "ya nasıl finanse eder, ben niye şunu yapamadım?" diye … düşünecek. İşte piyasaya geçersek, bu dediğiniz bütün sorunlar kendiliğinden dengelenecek. Buyurun.

 

MUSTAFA TAMER (Merkez Valisi)- Ben misafir olarak katılmıştım. Merkez valisiyim, aynı zamanda bir enerji mağduruyum, çünkü ben Iğdır Valisiyken, belki gazetelerden takip etmişsinizdir, 3 katrilyonluk bir yolsuzluk diye mazot kaçakçılığıyla ilgili mücadele etmiştim. Netice itibariyle bu ulusal eneri politikaları oluşturulurken, göz önünde bulundurulması gereken bir konu da, ben bir başka konuya dikkat çekme açısından söylüyorum: Selahattin Beye katılıyorum, yani en çok haini olan sektörlerden biri de enerji sektörü. En çok yolsuzluğun ve hırsızlığın bulunduğu sektörlerden biri. Dolayısıyla enerji politikalarını ulusal anlamda biz iyi niyetle kâğıt üzerinde belirlerken, bunun arka cephesini, arka yönünü de görmemiz lazım. Mesela, ben Iğdır Valisiydim, Türkiye'de bütün kaçak mazot faturalarla Iğdır'da aklanıyordu ve çanta elinde bir sürü insanlar orada fatura kesiyor. Denizde, karayolunda, havada, nerede şey yakalanırsa, sınır ticareti kapsamında Iğdır'daki faturayla aklanıyor. Bununla ilgili bir mücadeleye giriştik, olay Milli Güvenlik Kuruluna kadar gitti, Cumhurbaşkanımız destekledi. Yine de hiçbir güç bu politikayı tersine çeviremedi. Herkes bizim kafamıza vurdu. Tabii, ben kendi şahsi konumu dile getirmek istemiyorum, ama gördüğüm şu ki, şikâyet ettiğim başbakan yardımcısı dahi, bu kaçakçılığın içine kadar girmiş durumda. Böyle bir sistem içerisinde, enerji yolsuzlukları en üstte gidiyor. Dolayısıyla işin ulusal stratejisini oluştururken, uluslararası enerji şebekesindeki mafya gücünü, kaçakçılığı, yolsuzluğu da dikkate almak gerektiği kanaatindeyim. Bu güçlerin iyi de belirlenmesi gerektiğini, en azından o perdenin iyi görünmesi gerektiğini düşünüyorum.

 

İkincisi de; bu jeotermalle ilgili, İzmir'de Vali Yardımcısıyken, Balçova Jeotermal Projesini 4 sene yürütmüştüm. Hakikaten Balçova'da 5 bin konut ısıttık biz ve ev fiyatları bağlandıktan sonra iki katına çıktı. O da çok doğal bir enerji kaynağı, bunun desteklenmesi lazım. Teşekkür ederim.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Teşekkür ederiz. Arkadaşlar; bütün kaynaklar için ayrı ayrı toplantılar yapacağız. Bu bir genel sohbet. Bugün aramızda bir de değerli bir petrol uzmanımız var, Sezgin Bey. Ben Sezgin Beyi 3 yıl önce Dünya Enerji Dergisinin bir paneline çağrılmıştım. Biliyorsunuz, o günlerde "Türkiye'nin altında petrol denizi var, Uzay'dan biz bunları tespit ediyoruz, çıkartmıyorlar, üzerine beton döktürüyorlar" denilirken, eski TPAO genel müdürlerinden Özer Bey, petrol konusunda Türkiye'deki uzmanları getirdi, masanın etrafına oturttu ve konuştular. Türkiye'nin altında bir petrol denizi olmadığını ortaya koyduk. Daha sonra o panelimiz İngilizceye çevrildi ve Sezgin Bey onu Amerika'ya da gönderdi.

 

Türkiye'de tabii ki, bazı petrol … vesairesi var, Türkiye'nin petrol arama politikasının olmadığı, onu da değerlendireceğiz; ama şu petrol politikamızın gelmişiyle geçmişiyle, bugün bir de halen çıkmayan, Mecliste bekleyen bir kanunumuz var, sizin Jeotermal Kanunu gibi. Güya geçen sene çıkıyordu. O kanun da, çeşitli yerlerinden budanarak çıkıyor.

Bu konulara siz bir değinin, ben anlatmayayım.

 

SEZGİN AYTUNA- Türkiye petrol ülkesi değil, bunu hepimiz biliyoruz. Türkiye'nin günlük tüketimi 650 bin varil, her gün biz bunu çeşitli yerlerden ithal ediyoruz. Türkiye'nin kendi kaynakları, TPAO, özel sektörün ürettiği maksimum petrol 60 bin varil, yani yüzde 10'unu bile yapamıyoruz. Doğalgaz da böyle. Bizim doğalgazımız yok denecek kadar az, petrolümüz de öyle. Biz petrol arıyoruz, Türkiye TPAO olarak arıyoruz ve Güneydoğu'daki şeyler kısıtlı. Siz bakmayın Sinan Aygün'e, Türkiye'nin altı deniz filan değil. Ben 1976'da Hava Kuvvetlerinde Kurmay Asteğmendim. Bu lakap, kurmay lafı biraz, olmaz, ama ben karargâhta çalıştığım için herkes bana kurmay teğmen derdi. O zamanlar Faruk Cömert bizim … komutanıydı, yani beni gıyaben tanır. O zaman Asparagut demiş ki, "Türkiye Uzay'dan petrolü buluyor" Şimdi bu dünyada o kadar saçma bir laf ki. Ben tıp uzmanı olsam, size bakarak, "kansersin" diyemem ki. Bunun x-ray'i var, röntgeni var, kan grubu var, bir sürü şeyi var. Uzay'dan petrol, biz de Paso olarak, siz de hatırlarsınız, İskenderun Körfezinde TPAO'yla ortak üç tane kuyu açtık, Uzay'dan fotoğraf çektik. Niye çektik? Sızıntıları bulmak için. Bu sızıntılar, Kepirce var İskenderun'un yanında, bir de Ceyhan'da bir sızıntı var. Bunlar sızıntı, buradaki petrolün varlığını gösterir, ekonomisini göstermez. Siz o sızıntı yere kuyu açın, hiçbir şey bulamazsınız ki, TPAO öyle yaptı, petrol bulamadı. Petrol Uzay'dan filan bulunmaz, bunu vurgulamaya çalışıyorum.

 

Türkiye'de umut varsa ki, ben inanıyorum, denizlerde var. Bu neresi? En büyük Karadeniz. Biz Arko Şirketi zamanında, 2000 yılında, 1999 yılında TPAO'yla ortak Batı Karadeniz'de iki tane ofshore kuyusu açtık, bulamadık, yani ekonomik anlamda bulamadık. Bir gazı test ettik, 200 BCF gaz vardı. 50 kilometre ofshore, 850 metre su derinliğinde ekonomik değil ve Petrol Kanunu gereği biz burayı çimentoyla kapattık; konu bu. Her petrol kuyusu çimentoyla kapatılır, ama sıfırdan aşağıya kadar değil, 5-6 seviyede. O niye kapatılır? Tekrar içeri girme ihtimalinden dolayı veya gaz veya petrol dışarı sızıp, insanlara, doğaya, çevreye zarar vermesin diye. Her petrol kuyusu Petrol Kanununa göre kapatılır, bunun kuralı var. Çimentoyla kapattılar filan, bunlar, yabancılar geldi, 10 sene sonra bir daha gelecek. 10 sene doldu, petrol fiyatı 60 dolar, niye kimse gelmiyor, hani o kuyular nerede? Abuk subuk adamlar çıkıyor, "ben petrol uzmanıyım, makine mühendisiyim, petrol uzmanıyım" diyor. Siz üzerinize alınmayın makine mühendisleri; "petrol uzmanıyım" diyor, nasıl uzman oluyorsun ya? Ben bir tıp kongresinde jeolog olarak konuşabilir miyim? Bu kadar basit.

 

En son BP Doğu Karadeniz'de bir kuyu açtı. Hopa'nın 50 kilometre kuzeyinde 1 500 metre su derinliğinde, 4 600 metre sondaj yaptı, 150 milyon dolar para harcadı. TPAO sıfır harcadı, BP bu parayı harcadı ve bir şey bulamadılar. Ama Türkiye'de petrol yok anlamına gelmiyor bu. Karadeniz 1 500 kilometre boyunda, Türkiye'den bahsediyorum ve ekonomik sınır da bizim 150 kilometre filan. Bu kadar büyük şeyde toplam 6 tane kuyu açılmış. Sadece Akçakoca civarında bir gaz keşfi var, o da çok ekonomik olup olmadığı tartışma konusu. İki türlü doğalgaz vardır; bir tanesi biyojenik, bir tanesi termojenik. Biyojenik gazlar, mikroorganizmalarının çıkardığı gazlardan meydana gelir ve bu gaz ekonomik ömre, 6 ay, 1 sene, maksimum 3 ay, öyle bir şeyde bu gaz tükenir. Biz bunlara cep gazı diyoruz, bunlar kısa ömürlüdür. Termojenik gazların ömrü uzundur, 30 sene, 40 sene. Akçakoca'daki gazın böyle bir ihtimali var. Biz Arko olarak o ofshore'da çok araştırma yaptık. Bunu nasıl yapıyorsunuz? Dipten çamur numunesi alıyorsunuz, çamur numunesinden çıkan gazı analiz ediyorsunuz, bunun biyojenik mi, termojenik mi olduğunu buluyorsunuz. Bu gaz yer altından bir yerden geliyor, nereden geldiğini biliyoruz. Bu gazın tartışması, yani ekonomisi tartışmalı. Ama o beni ilgilendirmez, TPAO'nun sorunu. Ama TPAO canla başla çalışıyor ve bu sene 350 milyon dolar, geçen sene dahil, Karadeniz'de 15 bin kilometre tudi sismik atışı yaptı, artı 1 600 kilometre treedi yaptı. Treedi yapmak demek, artık potansiyeli, yani potansiyel demeyeyim de, biz ona prosperk diyoruz, bir yapıyı belirledi, kuyu açma aşamasına gelmek için çok yaklaştı anlamına geliyor bu. Yabancı ortak arıyor. Şu anda Petrogras, dünyanın sayılı şirketlerindendir, ofshore'da çok tecrübesi vardır, TPAO'yla ortaklık anlaşması imzalandı. Samsun'un kuzeyinde, bizim orada teknik olarak androsof rich dediğimiz bir yükselti var. Bir de, Arko'nun terk ettiği, Burgaz sınırındaki ofshore'da iki tane ruhsatı TPAO'yla beraber ortak olarak değerlendirecekler ve buraya yatırım yapacaklar.

 

Yeni Petrol Kanununun birtakım çok güzel avantajları var. Eskiden biz 3 sene önce tartıştık, royalti yüzde 12,5'ti. Siz denize de yatırım yapsanız, Gadar'a yatırım yaptığınız bulduğunuz petrolün kuyudan çıkar çıkmaz yüzde 12,5'ini devlete nakit olarak ödüyordunuz, bu yıllık bazda ödeniyor. Bu çok yüksek bir rakamdı. Şimdi bunu yüzde 3'ten başlıyor olarak, yüzde 12'ye kadar çıkartıyor. Ama gayet bence, çok mantıklı bir teşvik. Şu anda o Petrol Kanunu bir türlü çıkmıyor. Niye çıkmıyor? Çok basit, herkes enerji uzmanı oldu, herkes petrolcü oldu. Maya Tekstil diye bir firma var, İstanbul Sultanahmet'te tekstil yapıyor, tül perde yapıyor, süper yapıyor. Bunlar 35 tane ruhsat aldılar, Türkiye'de petrol ruhsatı. Aldıkları yerler de abuk subuk yerler, yani hayatta petrol kuyusu açılmayacak yerde ruhsat aldılar. Bu beylerle benim bir şekilde temasım oldu, benden rejimleri istediler, benim rejimler Türkçe değil, çünkü bizim petrolcülükte başka lisan konuşulmaz. Okuyan adam anlayamamış, "ben bunu anlayamadım, sen bunu Türkçeye tercüme et" dedi. "Türkçeye tercüme edemem, kusura bakmayın" dedim ve telefonu kapattım. Mesela, Koza davetiyeyi yapıyor, altın işini altın uzmanı alıyor. Gidin, doğalgaz anlaşmaları, Rusya'ya giden şirketlerin hepsi, bütün altıncılar enerji uzmanı oldu. Nasıl bir filozofidir bu anlamıyorum. Yeni çıkan kanun diyor ki, senin ruhsatın… Bir ruhsat 50 bin hektar olarak verilir ve arama süresi 4 yıldır, üçüncü yıl sonu kuyu açmasanız, ruhsatınızı kaybedersiniz. Eski kanunda böyle bir parasal mükellefiyet yoktu, program veriyorsunuz, yapmadıysam yapmadım. Yeni kanun diyor ki, bize 4 yıllık program var ve her yıl da bana yüzde 2 teminat ver. Atıyorum, 1 milyon dolar sismik yapıp deyip de, yapmazsan, yüzde 2'sini veriyorsun. Bu kanun çıkacak diye, petrol işleri listesine bakın, 35 tane firma Türkiye'nin her yerini paylaşmışlar, herkesin ruhsatı var. Adama soruyorsun, adam one men company, bir adam, bir oda, bir telefon, petrol şirketi. "Seninle ortaklık yapayım" diyorsun, "tamam, bana 3 milyon dolar ver" diyor. "Bir dakika, niye vereyim 3 milyon dolar?" diyorsun, "ruhsat benim" diyor. Bakkal, ev satmıyorsun, bu petrol işi. Mesela, TPAO şöyle yapıyor, çok da mantıklı, "Benim ofshore ruhsatım var, gel" diyor. Biz Arko zamanında öyle geldik TPAO'ya. "Bütün bilgileri ben size açık olarak veriyorum. Sen benim pest cost'umu karşılayacak ön çalışma yap, ama parayı bana vermiyorsun, masraflara veriyorsun" diyor. Biz o zaman 30 milyon dolar filan bir çalışma yaptık. Ondan sonrasını ortak olarak kuyu açtık, bir şey çıkmadı. Ama Güneydoğu'da üç tane keşif yaptık. O zaman Sungurlu sahası, Cendere sahası, hâlâ üretiyor, bir de Migro sahası. Toplam Arko-TPAO'nun, joint venture'in ürettiği petrol aşağı yukarı 13 milyon varildi ve hâlâ da bu sahada üretiliyor. Biz TPAO anlaşma yapınca, yüzde 80'i TPAO'nun, yüzde 20'si Arko'nundu. Sonra Arko satıldı, BP satın aldı, sonra BP onu başka firmaya sattı ve sonunda Arko Şirketi dünyada lağvoldu.

 

Bir arkadaş bana sordu, "Irak'ta petrol var, İran'da petrol var, Romanya'da var, Türkiye'de niye yok?" diye. Bunun şeyi çok basit. Ben size çok kaba bir şekil çizdim. Bu bir basen, petroller basenlerde bulunur, yani çukur yerlerde petrol meydana gelir ve orada kapanılır. Bu siyahların hepsi petrol. İngilizler 1900'lerin, Atatürk devrinde öyle sınır çizmişler, bizim sınırı getirmişler tam şuraya. Biz buna kenar kıvrımı diyoruz. Bakın, Musul ve Kerkük şurada. Irak 6 milyon varil günlük üretim kapasitesi var. Suudi Arabistan'ın 12 milyon varil günlük üretim kapasitesi var. Türkiye sadece 50 bin var. Bu sınırı bunlar kasten çizmişler. Atatürk ne yapsın, adamcağız ülkeyi mi kurtarsın, petrolü mü düşünsün, zaten teknik elemanları da yok. İşin sonunda İngilizler, Suriye'deki tren yolunu sınır diye çizmişler, o öyle kalmış ve onun için bizde petrol yok. Biz bu havzanın kenarındayız. Artık Musul'u işgal edecek durumda değiliz, artık o geçmiş.

 

SALONDAN- Durumdaydık.

 

SEZGİN AYTUNA- Geçti artık. Türkiye her zaman her yere geç gidiyor. Bakın, 10 sene önce Sudan gündemdeydi, TPAO bir gitti geldi, hatta Tüzmen de şimdi orada, o da bahsediyor. Biz gidelim mi, gitmeyelim mi derken 3 sene geçmiş, oranın üretimi 100 bin varilden, şimdi 600 bin varil, yarısını Çinliler, yarısını Hintliler üretiyor, Türkiye hâlâ piyasada yok. 1994'te Türkmenistan'a bir gittik, abi-kardeş, 250 milyon doları gömdük orada. Dünyada hiçbir petrol şirketi, Amerika'dan bahsediyorum, tek başına bir ülkeye girmez, girdiği an yanına bir ortak alır, Exon'u alır, Mobil'i alır, Mobil'i alır, BP'yi alır. Biz Türkiye olarak, cengaver gibi tek başımıza girdik. Halbuki yanımıza Chevron, Texaco, Exon gibi bir şirketi alsaydık, hem ekonomik olarak işimiz sağlam olurdu, hem de bu işi daha bilimsel yapardık. TPAO çok bilimsel yapıyor, ona lafım yok, ama Amerika'nın tekniği çok daha iyi, en azından çok çabuk karar veriyorlar. Onun için biz her zaman geç kaldık. Şimdi Irak'a gitmeye çalışıyoruz, Amerikan şirketleri zaten Irak'ta, BP güneydi, kuzeyde Adaks diye bir İsviçre şirketi var, bir Norveç şirketi var, bunlar gitmişler petrol üretiyorlar. TPAO hâlâ gidemiyor. Niye? Bürokrasiden dolayı, çünkü oraya rüşvet vermek lazım, açıkçası bu işler böyle yürüyor. Ama TPAO nasıl rüşvet versin? Veremiyor ve maalesef olmuyor. Onun için bu petrol öyle Uzay'dan filan bulunmuyor, bir petrolün yatırımı, maliyeti, üretime girmesi 11 yıl, tam lise eğitimi kadardır.

 

Siz de Enka olarak biliyorum, Azerbaycan'da bir ufak sahanız var, bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz. Siz arama yapmıyorsunuz, siz production'ı şey yapıyorsunuz. Bu iş çok basit bir iş değil, herkes bu işi yapamaz.

 

SALONDAN- Ortağımız da tutuklandı.

 

SEZGİN AYTUNA- Onu da duydum. Bu çok teknik bir iş, öyle üç kişi, beş kişiyle yapılacak bir iş değil. Ama eminim, sizin sorularınız vardır bu konuda, yani Türkiye petrol memleketi değil, onu söyleyeyim başta.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Sezgin Bey, size bir soru sormak istiyorum: Bakanın vatandaşları kandırdığı bir nokta var. Diyor ki, "biz kaynak araştırmalarına hız verdik" Tek başına … Petrol sondajının nasıl yapıldığını bilen bir insanım. Biliyorsunuz, suyla çamur olaraktan dışarı çıkar, sadece petrol açısından, hidrokarbon açısından değerleniyor. O numuneler de Petrol İşleri Genel Müdürlüğünde saklanır, ama o sandıkları şimdi açıp, değerlendirecek adamların olduğunu ben sanmıyorum.

 

SEZGİN AYTUNA- Yok, adam var da, neyini değerlendirecek?

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- "Onları değerlendirdik, yeni kaynaklar saptadık" falan gibi laflar söyleniyor. Bunlar doğru olmayan şeyler. Bir jeolog olaraktan bu meseleye açıklık getirip, vurgulamanızı istiyorum.

 

SEZGİN AYTUNA- TPAO çok ciddi çalışan bir kuruluştur. Ben TPAO'da direkt olarak çalışmadım, endirekt olarak Amerikan şirketlerinde, devamlı, 20 yıldan beri TPAO'ya gidip gelirim. Çok güzel bir araştırma merkezi vardır. Petrol Kanunu gereği, her açılan kuyuda biz her iki metrede bir kırıntı numunesi alırız, yani çıkan taşı torbaya koyarız, 500 gram, bu altı set alınır, altı tane yarım kilo her 2 metrede bir alınır. Bunlar alınır alınmaz, Petrol İşlerine verilir, TPAO arşivine verilir, TPAO Araştırma Merkezine verilir ve bunlar saklanır. TPAO'nun araştırma merkezi bunları tek tek inceler, yani 30 sene önce incelenenle şimdi incelenen arasında hiçbir fark yok. Bunu daha fazla improve etmenize imkân yok. O bakımdan bu doğru değil. Bakın, bakan bir de ne yaptı? BP kuyu açarken, BP çok sansasyonu seven bir firmadır. Bir tane sismik gemi getirdi. Sismik gemi geldiği gün bakan gitti, Çırağan Otelinde oturdu, "BP, TPAO'yla kuyu açacağız, sismik yapıyoruz, şöyle güzel, 150 bin varillik saha bulduk" dedi. Biz jeologlar dedik ki, "nasıl buldunuz bu sahayı?" BP demiş ki, "benim Karadeniz ofshore'unda açacağım kuyu 150 bin varil olursa ekonomik olur, eğer altıysa bu kuyuyu ben kapatırım, işletemem" Bu lafı çevirmiş, "150 bin günlük kapasitede saha bulduk" dedi ve kuyu şimdi kuru çıtı, hiç kimsede tıs yok. İnsan çıkar der ki, "biz kuyu açtık, bulamadık" Bu kuyu açma garantisinde bulma yüzde 10'dur. Bu Amerika'da da aynı, Çin'de de aynı, bulma şansınız, 10 kuyudan 9'u kuru çıkar, şansınız varsa, yüzde 10'da bulursunuz. Bunun abartılacak bir tarafı yok, çıkarsınız "kuyu açtık, bulamadık arkadaş" dersin.

 

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Güneydoğu'da biz araziyi gezerken, öyle kapatılmış kuyular görünce, şimdi o 150 bini de herhalde buldu, kapadılar diye.

 

SEZGİN AYTUNA- O firmalar gelsin şimdi…

 

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Esprili tarafı.

 

SEZGİN AYTUNA- Her kuyunun betonla kapatılır yüzeyi ve başka seviyeleri ki, onun çapı şöyle bir şey, içine eşek düşer, o kadar büyük ki. Hakikaten, yalan söylemiyorum. 30 inçle başlar kuyu. 30 inç, hesap edin, bunu 2,5'la çarpın, 70 santim çapında, sonra aşağıya kadar borular küçüle küçüle iner.

 

Bir de birileri çıkar, "Türkiye'nin yeterli sondaj makinesi yok, petrol derinde var, 5 binin altına inemiyorlar" der. Türkiye'de 10 tane 6 bin metrelik kuyu var. Bir tanesi Demre'de, 6 100 metre açılmış. Derine inmekle petrol artmaz, bilakis petrol azalır. Niye azalır? Porozite azalır, permalbiti azaltır. Ne oluyor? Basınç arttıkça, porozite permalbiti azalır, yani aşağıya inince petrol artmaz. Bu çeşitli jeolojik senaryolara bağlı, öyle derine indik olmaz. Güneydoğu'da bulduğumuz petrol 3 bin metre seviyesindedir. … formasyonu dediğimiz bir birim var, bir kireç taşı, 3 bin metreden petrol çıkartıyoruz. O da TPAO'nun elinde bütün petrol sahalarını sayın, 70 tane saha var, 70 tane sahada atıyorum 10 tane kuyu olsa, çıkan petrol 50 bin varil. Siz sahaya 10 tane daha kuyu açsanız, üretim artmaz. Bu bardağı ben beşe bölüyorum, ona benziyor, bu suyu beşe bölsem, yine aynı su. Yeni saha bulmadığınız sürece ve son 15 yıldır bir tane keşif yok.

 

Madison dediğiniz sizin, Arko Cendere sahasının, yani Arko ve TPAO joint venture sahasını BP alınca, o sahayı sattı. Alan Madison Firması. O da gitti, Arko'nun ruhsatlığına sahip olduğu için, Arko'na miras olarak, Batı Karadeniz'deki Arko'nun ve TPAO'nun joint venture'daki küçük ruhsatları, yani 12 mil içindeki ruhsatlarına sahip oldu ve oraya kuyu açtılar ve bir gaz buldular. Bu gaz dediğim gibi, ekonomik olması tartışılır. Denizde bir kuyunun ekonomik olması için, Arpo standardından konuşuyorum, 100 metre derinlikteki günlük üretimin 1 milyon varil olması lazım ki, o kuyu ekonomik.

 

GÖKHAN YARDIM- Benim gelmek istediğim nokta şuydu: Bir haberler çıktı, sonra bir anda kesildi, "Karadeniz'de şeytan üçgeni oluştu" denildi. Bu kuyuların hepsi göçtü…

 

SEZGİN AYTUNA- Anlatayım, öyle değil. Biz kuyu açarken, burada kuyuyu açıyorsunuz, bunun içerisinde bir muhafaza borusu var. Bu boru aşağıya kadar iner, sonra denizin altından devam eder. Burada bir boru var, siz burada bir keşif yaptınız. Bu keşfi üretime sokmanız için bunun üzerine bir platform kuruyorsunuz. Bu borunuz baz, bunun yanına üç tane kazık çakıyorsunuz ve bunları bir şekilde kelepçeyle tutturuyorsunuz ve bu ayakların üzerine platformu monte ediyorsunuz. Ondan sonra bu ayaklar sabit olduğu için, bu üç ayağa oturuyor, bunlar oturmuyor, destek, bu sadece üretim borusu. Bunu inşa ederken, bu firma bir teknikle bunu çakarken, bunun ayağına zinciri dolamış geminin, bunu kırıyor, bir tanesi bunu deviriyor. Bu devrilince, buna bağlanınca bu da devriliyor, yani cassing kırılıyor. Cassing kırılınca, onun için girmenize imkân yok, o kuyuyu kaybediyorsunuz. Hadi bu bir tane oldu. Bir hafta sonra ikincide aynı şey olmuş, el insaf. Savunmalarında diyorlar ki, "bizim sigortamız var, bunu karşılarız" Tamam, sigortan var, bunu karşılayacak, ama senin iş kaybın, her kuyu açmak üç ay olsa, iki tane kuyu altı ay, minimum bir yıl kaybettin. Bunun kaybını sadece maliyet olarak düşünüyor. Üretime ben bunu sokabilseydim, gazı… Oradaki gaz da tartışmalı, yani ekonomik mi, değil mi daha bilmiyoruz, çünkü sahalar küçük küçük, şurada bir tane var. Onların hepsini deniz altına bağlayacaksınız, karaya getireceksiniz, çıkan gazda suyu ayrıştıracaksınız, serparatör kuracaksınız, boru hattı kuracaksınız; bunlar çok büyük maliyetler. Arko Batı Karadeniz'de TPAO'yla kuyu açarken, biz Koç Grubuna gittik, "bize ortak olun" dedik. "Bize projeyi 1 saatte anlat" dediler. Ben başladım, en küçük, Ömer Koç'tu, o geldi, bana öyle sorular sordu ki, ta işin a'sına gittim, ana kaya nedir, rezerv nedir falan. Neyse 4,5-5 saat beni dinledi, "bu kuyunun maliyeti kaç para?" dedi. "60 milyon dolar, iki kuyu açacağız, 60 milyon dolar sırf çıplak maliyeti" dedim. "Peki, gazı bulursak ne olacak?" dedi. 500 milyon dolar gazı denizden karaya getirme maliyeti, toplam 600 milyon dolar. Sadece iki kuyudan bahsediyorum, diğerlerini saymıyorum. "Biz yokuz" dedi. "Bana çıkma garantisi veriyor musun?" dedi, "yok, ben nasıl garanti vereyim? Garantisi yok, bulma şansın yüzde 10" dedim. "Biz yokuz" dediler ve girmediler. Bu petrol işi herkesin soyunacağı bir iş değil, yani çok riskli bir iş. BP 150 milyon dolara, şimdi siz bir santral kuruyorsunuz, 150 milyon dolara, BP o parayı 5 ayda attı. BP bu, atar, çünkü günlük üretimi 5 milyon varil günde. Çarpı 60, adam günde 10 milyar dolar kazanıyor. Petrol işi çok enteresan, çok riskli ve çok zevkli bir iş, yani kumar gibidir. Ben 22 yıldan beri bu işi yapıyorum, işte Amerikan şirketleri geliyor, gidiyor, TPAO'yla, şimdi bütün umudumuz Petrogras'ın o dediğimiz şeyi açması, androsov yüksekliğini açması. İnşallah, açar.

 

SALONDAN- O yükseklik…

 

SEZGİN AYTUNA- O yükseklik, denizdeki, bir yapı düşünün, şöyle bir yapı var.

 

SALONDAN- Anladım.

 

SEZGİN AYTUNA- Ama 1 500 metre su derinliğinin altında bir yükseklik var. Bunun altında bizim hesaplamamıza göre, bir ana kaya, petrolü meydana getiren kayalar mevcut. Üzerinde örtü kaya var. Bütün şartlar uzaktan öyle gözüküyor. Ama kuyu açmadan, bizde bir laf vardır, İngilizce "see is beliving" derler, biz diyoruz ki, "driling is beliving" Ben ne kadar konuşursam konuşayım, kuyu açmadan hikâye.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Petrolcülükte "petrol matkabın ucundadır" diye bir laf var.

 

SEZGİN AYTUNA- "Driling is beliving", bu da ona benziyor.

 

MUSTAFA GÖCEK- Yani risk almaya değer bir yer diyorsunuz.

 

SEZGİN AYTUNA- Siz Enka olarak derseniz Petrogras'a, kuyunun maliyeti 100 milyon dolar, yüzde 15'ine ortağım.

 

MUSTAFA GÖCEK- Yani Türkiye'de güvenilir bir yasal altyapı olsa, Enka girer; o yok ki.

 

SEZGİN AYTUNA- Petrolde çok güzel bir altyapı var. Petrol Kanunundan bahsetmiyorum…

 

MUSTAFA GÖCEK- Hâkimler bile adil değil.

 

SEZGİN AYTUNA- Amerikalılar, ben Arko Şirketinde çalıştım, Elpaso Şirketinde çalıştım, Esso buraya geldi, Anolko buraya geldi, TPAO'yla ortaklık yaptılar. TPAO son derece güvenilir bir şirkettir ortalıkta. Bir anlaşma yaparsınız, bu da international kurallara göre bir anlaşma yaparsınız. Mesela, TPAO der ki, "yüzde 50 gel sene bana ortak ol" Şudur: Explotation aşamasında yüzde 50 masrafı sen yaparsın, ondan sonra keşifte fifti fifti paylaşırsınız. Ben Koç olsam, Sabancı olsam, Petrogras'a derim ki, "ben sana yüzde 15 ortak oluyorum" Yani sizin muhatabınız Petrol Kanunu, artı TPAO, başka bir şey yok.

 

MUSTAFA GÖCEK- Ama TPAO kendi yönetimini kendi içinden çıkaracak yasal yapıya sahip olsa, ben yarın ortak olurum TPAO'ya. Genel müdürünü falanca atayacaksa, o zaman 40 kere düşünüyorum.

 

SEZGİN AYTUNA- Ama genel müdürle alakası yok, yani TPAO'yla biz çok iş yaptık. Ama Amerikan firması yaptığına göre, Arko'yla yaptık, hiç de bir sorun çıkmadık. Daha önce bir örneği yok, onu söyleyeyim, yani bir Türk firmasıyla TPAO'nun işbirliğini bilmiyorum.

 

MUSTAFA GÖCEK- Yasal değil bir defa.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- İzninizle, şunu vurgulayalım: Ben yanlış söylersem, siz düzeltin. 1954 yılında çıkan 6326 sayılı Petrol Kanunu var, ideal bir kanun. Petrol kaynaklarını yabancı şirketlere açar, ama o zamanki devletçi Cumhuriyet Halk Partisinin üzerine şiddetle hücum ettiği bir kanun. Ben 1965'te üniversiteden mezun oldum, 1965-70 arasındaki yıllarda, Türkiye'de muazzam bir petrol kavgası vardı. Hepiniz bilirsiniz, yerli petrol fiyatı, hatta şuradaki, Tandoğan'daki Shell Şirketi, "yerli petrolü biz satıyoruz" diye pano asmış filan. Yollarda gençlerde, üniversiteliler yürürler, "petrolü sömürtmeyeceğiz" diye. Bulunmayan petrolü devletleştirmeye kalktık o yıllarda. 12 Martta maalesef, o zaman askerler yanlış yaptılar, Petrol Kanununu budadılar. Budanmasıyla birlikte, yabancı şirketler Türkiye'den çekildi, gitti. Zaten Türkiye'nin cazibesi yoktu. Ondan sonra 12 Eylül döneminin ardından Turgut Özal geldiğinde bir canlandırmaya çalıştı, yeni teşvikler geldi, bunlar bir geldiler. Fakat yeterli değildi, çünkü çevrede petrol bulunan başka ülkeler çıkmıştı. Yeniden bir teşvik, bir canlandırma gerekiyor. Royalti yüzde 3 dediniz ya, yüzde 0 verelim, tek gelsin bu adamlar, ne pahasına olursa olsun gelsin. Çünkü bende çıkaracakları petrolü, yarın istersen devletleştirirsin. Devletleştirmene de gerek yok, kullanırsın, varsa bulsun çıkarsın. Ama hâlâ Türkiye'de olmayan petrolün kavgasını yapıyoruz, var diyoruz. Bakan "petrol ararken yaptığımız sondajda kömür de bulduk" diyor. Bütün bunlar aldatmaca ve Türkiye'nin kaynaklarının yetersizliğini kabul edip, ona göre politikamızı yapmak, stratejimizi saptamak durumundayız.

 

Bizim bundan sonra yapacağımız şey, bir strateji oluşturmak olduğuna göre, bu birinci toplantı, birinci toplantıda strateji oluşturulmaz tabii. Çok sayıda toplantı yapacağız, stratejiye doğru gideceğimize göre, o stratejide kaynaklarımızın sınırlı olduğunu bileceğiz, o kaynaklarımızı değerlendirmek için tabii ki, en iyi şekilde değerlendirmek için elimizden geleni yapacağız, geliştirmek için elimizden geleni yapacağız; ama enerji güvenliğimizi, arz güvenliğimizi sağlamak için, kendi kaynaklarımıza güvenmeksizin, nasıl bir politika izleriz konusu çok fazla önem kazanıyor. Başlangıçta söyledim, 88 milyon ton petrol eşdeğeri enerji tüketen Türkiye, 24 milyon ton petrol eşdeğeri enerji üretiyor; tezek de bunun için dahil. Tezeği de devlet halen kaynak diye gösteriyor, odun ve tezek diyor.

 

SALONDAN- Tezek de yenilenebilir kaynak hocam, biyokütle sayılır.

 

MUSTAFA GÖCEK- Sezgin Bey, biz şu Sahalin'de çalışıyoruz.

 

SEZGİN AYTUNA- Nerede?

 

MUSTAFA GÖCEK- Sahalin'de, Doğu Sibirya'da. Dört büyük Amerikan şirketi orda, biz de onların inşaat işlerini, rafineri tesislerini yapıyoruz. 100 milyar dolarlık bir yatırım hacmi var. Petrolü bulan Rus Hükümeti, Rusya'dır. Amerikalılarla yaptığı anlaşma şu şekilde: "Gelin yatırımı yapın, bütün yatırım masraflarınızı çıkarın, ondan sonraki üretimin yüzde 20'sini bana verin, yüzde 80'i sizin olsun" Öyle 100-120 milyar dolar mertebesindeki yatırımlar da ancak böyle olabilir.

 

SEZGİN AYTUNA- Yüzde 20 çok az almış, bravo.

 

MUSTAFA GÖCEK- Biz yapsak, bacağımızdan asarlar Türkiye'de, "sattılar memleketi" diye. Bu sermayeyi de teşvik etmek lazım hocam. Biz fazla yerli malına takılıyoruz.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Size ben şöyle destek veriyorum: Yeni bir kanuna ihtiyaç vardı.

 

SEZGİN AYTUNA- O kanun çok güzel bir kanun.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- O kanunu bir türlü çıkartmıyorlar. Kim engelliyor, nasıl engelliyor, nerede engeliyor…

 

SEZGİN AYTUNA- Şunun için engelliyorlar: Şimdi bu Maya, bunun gibi daha bir sürü dandik firma var. Bu firmalar ruhsatları alıyorlar, çünkü baştan bir yüzde 2 diye bir teminat yok. Bunları alıyor, kanun çıktıktan sonra yeni kanun diyor ki, "siz eski kanunda aldıysanız, ilk uzatma, ilk 4 yıl eski kanuna tabisin, beşinci yılda yeni kanuna geçeceksin" O 4 yılda ben ne vurursam, hani yabancı şirket gelecek, 3 milyon dolar verecek ya. Hayatta hiçbir yabancı şirket bunu yapmaz, bir kere bunların en büyük yanılgısı bu, petrol işi böyle olmaz.

 

SALONDAN- Dört sene bekler, beşinci sene yapar.

 

SEZGİN AYTUNA- Petrol işi böyle olmaz. O ruhsatların hepsi, çoğu 2006'nın sonunda düşecek, yani süre doluyor. Siz 3 sene içinde kuyu açmazsanız, ruhsat düşer.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Bu şeyden konuşuyorduk da, dağıtım ihalesi olur mu, olmaz mı diye bana soruyor. Dedim ki, seçimden sonra olacağına ilişkin Başbakanın sözü var. İspanyol, bana şu soruyu sordu: "Cumhurbaşkanlığı seçimi mi?" dedi. İspanya'dan gelen adam Türkiye'de cumhurbaşkanlığının bir genel seçimi olacağını biliyor ve stratejisini ona göre ayarlıyor. Ben dedim ki, "milletvekili seçimi" Yabancı şirket için 4 yıl beklemek bir şey değil, Nadi Beyin dediği gibi, 4 yıl da bekler, 10 yıl da bekler, "ondan sonra bana düşecek, ben bunu kullanacağım" der. Bunları çok iyi değerlendirmek lazım. Bu kanunun bugüne kadar çıkmaması, Türkiye'nin büyük eksikliğidir. Hatta o kanun azıcık daha teşvik edilmeliydi. Ben bu haliyle gene iyi buldum, daha kötüsünü bekliyordum.

 

SEZGİN AYTUNA- Mesela, eski kanunda şöyle bir avantaj var: Siz diyelim ki, dolar buraya yatırım yaptınız, o zaman dolar atıyorum 500 liraydı, şimdi en son 2,5 milyon oldu. Size o eski kurdan doları çıkartma hakkınızı tanıyor, o farkını da Hazine ödüyordu. Bir Arko olarak petrolü sattığımız vakit TPAO'ya 20 dolara satıyorduk, 100 dolara bize Hazine üstünü tamamlayıp, Petrol Kanununa göre bize dolar çıkarma hakkı verdiği için, getirdiğimiz doları o kurdan dışarı çıkarınca, dolar çıkardığımız için, o farkı Hazine ödüyordu.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Onu yaptıran Hazine memurlarına da dava açtılar.

 

SEZGİN AYTUNA- Sonra dava açtılar, adamlar parayı istediler. Kanunda "dolar getirir, dolar çıkarır" diyor.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Meclisten çıkmış şeyi uyguladı, adam mahkemelik oldu.

 

SEZGİN AYTUNA- 5-6 tane adam çıktı, komünist midir, nedir; adamları baltaladılar, şimdi onlar da gelmedi, öyle kalmadı.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Komünist değillerdi, Refah Partisinin adamlarıymış, yeşil komünistler. Selahattin Bey buyurun.

 

SELAHATTİN BAYSAL- Mustafa Beyin şeyine cevap olsun diye de söylüyorum: Aynı zamanda bu bir strateji genel esasları konuştuğumuz bir toplantı olduğuna göre, bir taraftan serbest piyasa, liberal market işlemini konuşuyoruz, özel sektörün devreye girmesini veya özel sektörün kendi ekonomiklik, fırsatçılık vesaire gibi bütün kurallarıyla işlesin istiyoruz. Görünen o ki, burada da bir ittifak var, yani bunun karşıtı olan bir kimse yok. Ben zaten özel sektördeyim, tabiatıyla orada olacağım. Ama devlette de çalışan enerjinin aktörleri, bu listede olanlar gelmiş olsaydı, belki birlikte tartışsak faydalı olurdu.

 

Ben burada kısaca şunu arz etmek istiyorum: Dünyada hiçbir devlet, millet yok ki, kendi yerli kaynaklarını, kendi geleceğini teşvik etmesin. Zaman zaman bizim bu özellikle yenilenebilir enerjiler, rüzgâr gücü, hidrolikler, güneş, jeotermal filan konuşulduğu zaman, "kardeşim, siz de çok fazla şey istiyorsunuz" vesaire gibi şeyler söyleniyor. Bir defa, Avrupa Birliği içerisinde, herhalde Avrupa bizden daha liberal bir marketin içerisinde, bunu kabul etmemiz lazım. Biz oraya uyum sağlamaya çalışıyoruz. Almanya'da rüzgâr enerjisiyle ilgili kanun çıktıktan sonra, bunu Avrupa Adalet Divanına götürdüler, dediler ki "bu Avrupa Birliği müktesebatı ve şeylerine uygun değildir bu tür bir teşvik, çünkü bu bir ayrıcalıktır" falan. Sonunda Avrupa Adalet Divanının verdiği bir karar var ki, her ülke kendi yerli milli kaynaklarını geliştirebilir, böyle bir teşvik çıkarabilir. Bir defa genel stratejide, özür dilerek söylüyorum, bir mukayese için söylemiyorum, 5 bin megavat doğalgaz santrali sahibi bir adamla 10 megavatlık rüzgâr santrali veya 3 megavatlık hidrolikle rekabet edin kardeşim diyor. Dünyanın hangi ülkesinde böyle bir şey var ki. Ben felsefeci değilim, ama nerede böyle bir Adam Smith'in liberal dünyası. Teşvik edilmek mecburiyetindedir. Petrolde gerekiyorsa, falanca gerekiyorsa, ama öncelikle yenilenebilir enerjiler teşvik edilmeli diye düşünüyorum.

 

İkinci stratejik nokta şu: Bu liberalleşme, küreselleşme veya büyüme stratejileri son günlerde çok üst kademe ve mevcut hükümetin enerji politikalarına yüzdeyüz hâkim olduğuna inandığım bir kişiden genel olarak işittiğim bir sohbettir, yani bu bir resmi açıklama değil, ama bilmeniz bakımından söylüyorum. Tüm bu özelleşmeler, tüm bu serbestleşmeler, tüm önündeki işte bu teşvike ilişkin kısıtlamalar vesairelerin kaldırıldığı, âdeta Adam Smith'ün Türkiye'si veya dünyası olduğu…

 

SALONDAN- Gücü gücüne yetene.

 

SELAHATTİN BAYSAL- Evet, gücü gücüne yetene gibi. Şu ifadeyi kullandı: "Uğraşacaksın, sen canını dişine takacaksın, 5-10 megavat rüzgâr yapacaksın, öbürü 50-100 megavat hidrolik yapacak, öbürü falanca yapacak, 2-3 bin yapan da önemli değil." Şimdi TEDAŞ'ı 21 bölgeye böldü, bu bölgenin fazla olduğunu büyük ölçüde iddia edenler var. EİAŞ'ı 6 bölgeye böldüler, özelleştirme hazırlığı yapılıyor biliyorsunuz. Oluşturuldu, paçallandı, 5-6 bin megavat arasında her biri. Sonuç itibariyle bu yetkilinin bana ifade ettiği şey şudur: "Kardeşim, sonunda bir Abraham gelecek…" Yani dünyada, çünkü başbakana atfen ifade ettiği şudur: "Kardeşim, bir ülkenin enerjisini 50 firma, 100 firma, 300 firma yapar mı? Bütün dünyaya bakın, a memleketine vesairesine bakın, 3 tane firmadır, 5 tane firmadır, bu piyasada üç tane aktör var." Ben bu meseleleri objektif tespit eden, gören bir mekanizma olarak bakabiliriz bu olaylara. Bir doktorun hastasını teşhis ettiği gibi ve deriz ki, işte vaziyet böyledir.

 

İkincisi; bir vatansever, bir milliyetçi, yani dünyası olan, geleceği olan, hesabı olan bir kişi bile grup olarak bakacak ise, genel enerji stratejisinde, EİAŞ'ın bölünerek özelleşmesi, yani hidrolik santraller dahil, tüm şeyler dahil, o dahil bunların hepsi özelleşecek. "Böylece bir Abraham da gelip, alıp gidecek mi?" böyle bir stratejiden yana değil. Yoksa bu piyasada yerli, milli aktörler mi kalacak? Dikkat ederseniz, bu tür bir şeyi ifadesinden sonra, hemen Sabancı Grubu "biz enerjide varız" vesaire diye başladı. Sonra hükümetler bunu gördü ki, bu önemli bir unsur, yani hele büyük şirketleri, yani o büyük şirketin büyüklüğünden değil, medyaya da sahip olduğu için, çok önemli bir unsurdur. Bu üzerinde tartışılması gereken stratejik bir durum. Biz burada 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsünün destekyiçileriyiz diyelim, objektif böyle bakacağız, böyle gitsin mi diyeceğiz, bir tez mi geliştireceğiz? Bunu dikkatinize sunmak istedim. Sonra bir Abraham gelip, ülkenin enerjisini, üç Abraham gelip, üç birden alıp götürecek, yani burada Enka veya Afron veya falancının elindeki santraller filan da … Ekonomik güçle, başka stratejik güçlerle hepsinin bir arada toplanması lazım.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Anladım Selahattin Bey. Stratejiyi hemen böyle bir toplantıda saptama yoluna gitmek mümkün değil, daha pek çok toplantı yapacağız ve bu konular, santrallerin, EİAŞ'ın özelleştirilmesi de, dağıtım ihaleleri konusu da ayrı ayrı masaya yatırılacak, onların hepsini tartışacağız tekrardan. Paşam buyurun.

 

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- 12 Mart muhtırasından sonra hani…

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Petrol Kanunu budandı.

 

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Ben şunu size söylemek istiyorum: Biliyorsunuz, 1960 İhtilali yapıldı, neticeyi beğenmedik, 12 Martı zaten hiç beğenmiyoruz, 1980 berbattı, hacı, hoca oldu. 28 Şubat ayrı bir facia, hapishaneden başbakanımızı getirdik. Demek istiyorum ki, bundan sonra Genelkurmay Başkanı ses çıkarmazsa, bir şey yapmazsa, sakın şikâyet etmeyin, top sizde. Bundan sonraki ihtilali siz yapacaksınız.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Biz onu beceremeyiz.

 

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Hepiniz gayet şey, matematikçiler… Ben MGK'da olduğum süreç zarfında şeyi inceledim; şıhlar, örgütlerin liderleri, Taliban'ın lideri, Mısır'daki Müslüman Kardeşler, hepsinin liderleri ya inşaat yüksek mühendisi, ya kimya yüksek mühendisi, ya bilmem ne mühendisi. Yani mühendis kafaları … kandırmayı biliyor. Dolayısıyla bundan sonra sevgili hocam, siz bir tezgah tutun, bu işi sizler yapacaksınız. Genelkurmay Başkanından da, "Tayyip Beye bir şey demedi, vay Şemdinli'ye gıkını çıkarmadı, Yaşar hocanın çetesine bilmem ne demedi" diye hiç şikâyet etmeyin, çıtımızı çıkarmayacağız, top sizde.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Bizi dinliyorlarsa, bunlar başka hazırlıkta diyecekler.

 

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Yok, kimse dinlemez. Zaten şey bir mektup yazdı, bizim Ersin Yılmaz, Tümgeneral. Bütün internete, belki sizlere gelir; "Yaşar Büyükanıt'ın çetesinden, ben de onun çetesinin bir ferdi ve elemanıyım, suç duyurusunda bulunuyorum, ne isterseniz yapın, ben bu çetenin mensubu olmaktan da çok gururluyum" diyor. Biz de öyleyiz. Dolayısıyla top sizlerde.

 

SEZGİN AYTUNA- Volkan Bey bir kitap yayınladı, tavsiye ederim okuyun, "Neft ve Petrol" diye. Osmanlı döneminde 1920'lere kadar olan kısmı, oradan size bir alıntı söyleyeceğim. O kadar enteresan, hoşuma gitti ki. Enver Paşa denilen bir namussuz var ya, bana göre namussuz, hiç adamı sevmedim. Ortadoğu'da İngilizler bizim Musul, Kerkük'teki petrolleri paylaşırken, Enver Paşa biniyor bir gemiye, bu geminin de parasını Almanlar finanse ediyorlar, Çin'e gidiyor. Çin'e gitmesinin sebebi, Çin'deki 70 milyon Müslüman'a cami kurup, hilafeti onlara anlatıp, padişahı halife diye tanısınlar diye. Volkan diyor ki orada, "İngilizler Ortadoğu'da petrol ararken, biz dini Uzakdoğu'ya yaymaya çalışıyorduk" Şimdi de aynı durum oluyor, imam hatipler, başı bağlı, bunlarla uğraşıyoruz. Hiç kimse genel ve enerjiyle ilgili şeylere bakmıyor, hep bunlarla uğraşıyoruz. 200 yıldan beri aynı şeyle uğraşıyoruz, onda da hiçbir şey yok.

 

SALONDAN- Bakın, iki tane asker var, bakıyoruz enerjiye artık.

 

SEZGİN AYTUNA- O kitabı okudum, en son Mango'nun yazdığı, Atatürk ve Enver Paşanın kitabını okuyorum, yani bu adamın bir de kemiklerini getirdik. Ne gerek var ya, bize ne faydası olmuş bu adamın. Ben sivil olarak çok üzüldüm. Atatürk'e en büyük düşman Enver Paşaymış. Ben onu düşman olarak görüyorum.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Kurtuluş Savaşında Türkiye'ye girmemesi için önlemi almış, girse vuracaktı zaten.

 

SALONDAN- Aralarında rekabet var, ama Enver Paşa bu ülkenin bir kahramanıdır, yani kesinlikle bu ülkenin bir kahramanadır.

 

SALONDAN- Vatanseverliğine hiç şüphe yok.

 

SALONDAN- Mühendisçe bir tespit yapabilir miyim?

 

SALONDAN- O zamanki şartlara göre değerlendireceksiniz. Talat Paşa, Cemal Paşa, üçü de en büyük kahramanlardandır, böyle bilmek lazım. Ama o zamanki şartlara göre ve kendi yetişme tarzına göre değerlendirmek lazım.

 

MUSTAFA GÖCEK- Her ülkede bir nihai bir otorite var, görünür görünmez. Bakıyorsunuz, dünyanın en demokratik ülkeleri krallıkla idare ediliyor. İngiliz Kraliçesi, Hollanda, İspanya, bunlar da demokratik ülkeler filan. Ama işte Fokland'a gidecekse İngiliz Ordusu, o kraliçe veriyor o kararı, olmadık bir şey yapılacaksa, o hiç ortalarda gözükmeyen İspanyol Kralı. Türkiye'de de bu misyonu Türk Ordusu yapıyor benim kanaatime göre. Atatürk ona yüklemiş bu misyonu, Atatürk modern bir Türk devleti kurmuş, ama bu Türk devleti kurulduğu günden itibaren de müthiş bir düşmanla karşılaşmış, ezici çoğunluktaki bir düşmanla. Hep iktidarlar zaten bu iki el arasında gitmiş, gelmiş. Atatürk'ün kurduğu devleti yüceltmek isteyen, ama beceremeyen, aklı yetmeyen bir grupla buna meydan okuyan grup. Önce bir bakıyoruz, okuyoruz, işte Menderes ekibi meydan okumuş, derken 10 sene sonra ona bir dur denilmiş, sonra bizim Demirel çıkmış bir meydan okumuş, derken Turgut Bey bir meydan okumuş, hep onlar meydan okuma, köprüyü sattırma bir meydan okumadır, yani köprü bir sembol. Şimdi de Tayyip Bey, inşallah kavgasız, gürültüsüz bu işler.

 

SALONDAN- Zaten ülkeyi korumak ve kollamak hepinizin görevi.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Ben konuyu enerjiye çekeyim kapatmadan önce, çünkü Tolgay Bey de artık bir başka jeotermal sunumu yapmayacak.

 

SALONDAN- Ama hocam, yetmedi konu, doymadık birbirimize.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Devam edeceğiz.

Gökhan Beyle konuşmak istiyorum: Bu Bakû-Ceyhan BTC hattı bitti, geçen sene Kasımın son haftasında, Türkiye'den, Gürcistan sınırından içeriye girdi. Bakan, 26 Kasımda galiba Mecliste, 80 gün sonra Ceyhan'dan atacak dedi. Şimdiye kadar 110 gün mü ne geçti, akmadı. Haziranda akacakmış. Biz bu projede bazı gecikmelere uğradık, onu söylemek istiyorum, bayağı önemli gecikmeler oldu. Bu gecikmelerin getirdiği bir ceza müeyyidesi var Gökhan Bey, günde 500 bin dolar galiba. BP, Tahir Beyi biliriz, listeye yazmıştık, ama Tahir Beyi … çağırmadık Mustafa Beyle birlikte. Tahir Bey gazeteye demeç verdi, "biz önce hattı bitirelim, ondan sonra hesabımızı yapacağız, kimin alacağı var, kimin vereceği var" dedi. Bu arada BOTAŞ bu şeyden kendini kurtarabilmek için bir hazırlık içerisinde, Bakanlık ne yapıyor bilmiyorum, ama petrol aktıktan sonra da Türkiye'nin karşısına herhalde böyle bir, gecikmeyle ilgili bir ceza ödemesi gelecek. BP öbür tarafta kaybettiği 150 milyon dolarını bu cezadan çıkartabilir.

 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Ceza kime?

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Türk Devletine.

 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Ne yaptı Türk Devleti?

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- BOTAŞ projeyi geciktirdi.

 

SALONDAN- BOTAŞ müteahhitle soyunduğu için.

 

GÖKHAN YARDIM- Ama BOTAŞ'ın da belirli birtakım … var, yani petrol geç geldi, Gürcistan'da bir sürü sorunlar oldu.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Sezgin Beyle birlikte bunu bir değerlendirmenizi istedim de, onun için.

 

GÖKHAN YARDIM- Ama geçenlerde duyduğum doğru mudur bilmiyorum, çünkü ben yarısından ayrıldım o projenin. Mesela, slot tankı yokmuş BTC projesinde. Gemiler geldiği zaman boşaltması için, slot petrol dediğimiz, gemilerin dengelerini sağlayan, suyla petrolün karışımı vardır, safra, önce bu tanklara boşaltırlar, ondan sonra gemi boş hale gelir, ondan sonra petrol yüklenir. Bu yokmuş, o yüzden önce Irak Limanına girecekmiş, Irak'ta var, gemi boşaltılacakmış, ondan sonra BTC limanına gelip…

 

SALONDAN- Irak Limanı nerede?

 

GÖKHAN YARDIM- Yumurtalık.

 

SALONDAN- Peki, bunu yapan mühendisler projede bunu niye koymamışlar?

 

GÖKHAN YARDIM- Burada eksiklik olduğu fark edildikten sonra denilmiş ki, siz onu … BP de, "hayır, bu anahtar teslimi, biz bunun parasını vermeyiz, siz verin" demiş.

 

SALONDAN- Temelde, BOTAŞ'ın müteahhitliğe soyunması doğru değil.

 

SALONDAN- Ama o da şey, Türkiye iş yapsın birazcık.

 

SALONDAN- Türkiye'nin iş yapabileceği bir sürü organizasyonları var.

 

Prof. Dr. MUSTAFA ÖZCAN ÜLTENİR- Arkadaşlar, katıldığınız için çok çok teşekkür ediyoruz. Sizi yine toplantılarımıza davet edeceğiz, bu toplantılar devam edecek.

Son Düzenlenme Cumartesi, 13 Temmuz 2019 17:11

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü   - 18-10-2019

ABD-Türkiye’nin Kuzeydoğu Suriye Mutabakatı Nedir, Ne Değildir?

ABD ve Türk yetkililerin açıklamalarında anlaşmaya varılmıştır denilse de kamuoyuna sunulan metnin başlığı ortak açıklama olarak geçmektedir. Bu haliyle metni bir anlaşmadan ziyade mutabakat metni olarak görmek gerekir.