BEYİN FIRTINASI

TÜRKİYE'DE TARIM VE TARIM POLİTİKALARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

I- GİRİŞ

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ- Efendim, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Ayrıca davetimizi kabul edip geldiğiniz için de teşekkür ediyorum.

 

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsüyle ilgili kısa bir iki bilgi verdikten sonra, sözü muhterem hocama, bu beyin fırtınasını yönetmesi için vereceğim.

 

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü genç bir düşünce merkezi. Geçen senenin sonunda kuruldu ve şu ana kadar Türkiye'de kurulmuş olan düşünce merkezlerinden farklı bir nitelik gösteriyor. Çalışan personel, kurumun yapısı içinde aynı binada, aynı merkezde değil, kendi yerlerinde ve kendi işlerinde çalışırken, aynı zamanda bizimle birlikte çalışıyorlar ve proje merkezli çalışıyorlar. Bu anlamda biz sınırları ve duvarları olmayan bir düşünce kuruluşuyuz yapılanma olarak. Burası bir koordinasyon merkezi olarak düşünüldü ve çalışmalarını bir koordinasyon merkezi olarak yürütüyor. 3 aylık bir dergi çıkarıyoruz. Bunun dışında aylık raporlar yayınlıyoruz. Beyin fırtınaları düzenliyoruz. Bu beyin fırtınalarının da sonuçlarını daha sonra icra kurullarında geliştirerek, raporlaştırma yöntemini benimsedik ve raporlaştırıyoruz. Raporları da daha sonra kamuoyuyla etkili mekanizmaları kullanarak paylaşıyoruz.

 

Bu çerçevede Türkiye'de tarım ve tarım politikalarının değerlendirilmesi de muhakkak stratejik bir mesele olarak ele aldık ve sizlerin görüşlerini, değerlendirmelerini, geleceğe yönelik projeksiyonlarını dinlemek ve bir stratejinin altyapısının oluşturulmasında temel teşkil etmesi için davet ettik. Lütfediniz, kabul ettiniz. Saat 14.00-17.30 arasında gerçekleşecek. Chatem house kuralları dediğimiz kurallar uygulanıyor, yani burada ileri sürülen bütün görüşler, belge yayınlanana kadar dışarıda aktarılabilir, ama kimin söylediğinin belirtilmemesi kaydıyla. Bu da rahat konuşmayı beraberinde getiriyor. Belge yayınlanmadan belgenin bir örneğini size takdim edeceğiz. Siz üzerinde istediğiniz oynamayı, düzeltmeyi veya tamlamayı veya çıkartmayı yapma hakkına sahipsiniz tabii ki. Daha sonra kamuoyuyla paylaşılır hale gelecek bu belge.

 

Muhterem hocam, ben sözü daha fazla uzatmak istemiyorum, zatıâlinize takdim etmek istiyorum.

 

Buyurun efendim.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Ben de hepinize hoş geldiniz diyorum. Ümit Bey, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsünün kuruluş amacını ve çalışma şeklini izah ettiler. Oluşturulan bu değişik konular içerisinde ihtisas konusu olanlar içerisinde bir de tarım konusu var. Tabii, tarıma bakarken, şu anda Enstitünün diğer birimlerinde ben, yazı hepsi önümde … alıyorum, ancak tarımı biz ilgili tüm alanlarıyla geniş bir sektör olarak, kapsamlı bir sektör olarak ele almamız lazım. Tarımı değerlendirirken, çevre boyutuyla, iklim boyutuyla, kaynaklar boyutuyla, toprak, su boyutuyla, sağlık boyutuyla, hepsiyle birlikte değerlendirmemiz lazım.

 

Ben çok fazla sözü uzatmayacağım. Buradaki tüm arkadaşlarımızın ihtisas alanı, uzmanlığını yakınen bilen, takdir eden bir kişiyim. 3,5 yıl süre bakanlık yaptık diye, her şeyi bilen pozisyonda olmayalım, haddimizi de bilelim. Yalnız ben bir tarımı tarif edip, ondan sonra da size bırakmak istiyorum.

 

Rahmetli Kemal Bıyıkoğlu bize tarımı şöyle tarif ederdi ve bunu da her derste yapardı, sık sık hatırlatırdı. Ülkü Bey de rahmetliden ders aldı galiba, Gökhan da aldı zannediyorum. Bıyıkoğlu tarımı, bitkisel, hayvansal ve mikrobiyolojik kaynakların en ekonomik şekilde, en sağlıklı şekilde değerlendirilerek, bunların üretimi, işlenmesi, iç ve dış pazarlara sunulması, insanoğluna sağlıklı bir şekilde ulaştırılması diye tarif ederdi. Ama biz yıllarca tarıma Türkiye'de, biz tarımcılar da, belki tarımcılar da bu politika üretenlerin politikaları sonucu veya biz fakültelerde yeteri kadar politika üretememenin veya şartların, bize sunulan imkânların, şartları sonucu, biz hep tarımı, bana göre, tarladaki buğday başağı ve ahırdaki süt veren hayvan olarak baktık; ama bunun pazarlanması boyutunu, değerlendirilmesini boyutunu, uluslararası ilişkiler boyutunu ihmal ettik. Özellikle bir de ihmal ettiğimiz boyut ve Türkiye'de özellikle siyasetçiler tarımı konuşurken, hep köylü, benim köylüm ki, bunu hiçbir siyasetçiyi kastederek söylemiyorum tabii ki. Niye benim köylüm? Sayı orada çok olup da, oy çok olduğu için "benim köylüm". Sayı azaldıkça zaten, o "benim köylüm" vurgusu da gitgide azalıyor. Ama tarımın asıl, tarımdaki olumsuzluklardan etkilenen, tabii köylü etkileniyor, alın terinin karşılığını alamıyor. Şehirde oturan bizler, tüketiciler, ekonomik gücümüz içinde ürün bulamıyoruz, sağlıklı bulamıyoruz, zamanında bulamıyoruz ve çok pahalıya tüketiyoruz. Tarıma bu boyutlarıyla bakmak lazım.

 

Arkadaşlarla da daha önceden tartışırken, şurada bazı maddeleri arkadaşlar belirlediler. İlla bu maddelerde takılıp kalma mecburiyeti yoktur. Ancak ben üç husus konusunda özellikle düşüncenizi de yoğunlaştırarak, hepimiz kendi alanımızda tartışmaları da yapabiliriz; bu benim düşüncem tabii, katılıp katılmamak serbesttir. Bir üretim boyutuna, üretimdeki bütün o sıkıntılar. İkincisi; işleme, depolama boyutu. Üçüncüsü de; pazarlama, uluslararası ve ülke içerisindeki pazar durumu. Tabii, üretimin de arazisi, suyu, hayvanı, tohumu, fidesi, fidanı, desteği, teşviki filan, her şeyi. Uluslararası boyutuna, bizim Gökhan her zaman anlatır ve çok da güzel anlatır. O şeytan üçgeni diye de tanımlar ve çok da güzel anlatır. IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü, o şeyi iyi de izah eder, hatta üreticinin anlayacağı şekilde de izah eder, politikacıların da anlamak isterlerse anlayacağı şekilde izah eder.

 

Sağ olsunlar, buradaki hocalarımız, zaten onlar hakkında bir şey söyleyecek değilim, ama Ülkü benim öğrencimdir, onun bende ayrı bir yeri var. Gökhan da zaten öğrencim sayılır. Gülcan hocamdan mı başlayalım, ne dersiniz?

 

GÜLCAN ERAKTAN- Bana söz verdiğiniz için teşekkür ediyorum, ama işin neresinden başlayacağımızı da…

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Başlasak.

 

GÜLCAN ERAKTAN- Bir yerden başlasak iyi olur. Çok geniş bir alan olduğuna göre, üretimde, işlemede, depolamada, pazarlamada, uluslararası boyutu da, bunun hangi alandan başlamamız gerektiği üzerinde de durabiliriz. Buradaki her bir soru üzerinde pek çok söylenebilir. Bunların çoğu da zaten burada bilinen bir şey. Burada izlenecek yöntemi önce herhalde belirlememiz lazım. Bu sorular üzerinde kişilerin fikirlerini belirtmeleri mi veya hangi alanlarda belirtmeleri, yani o konuda aydınlanırsak, belki daha kolay bir şeyler söyleme şansına kavuşuruz.

 

ERKAN BENLİ- Sayın Başkan, izin verirseniz, şöyle bir yöntem uygulayalım: Bugün güncel olarak, bugünden yarına, çünkü Türkiye çok değişik bir dönemden geçiyor. Maalesef diyeceğim, böyle bir dönemden geçiyor. Bu günden yarına Türk tarımını güncel konuları, sorunları üzerinde isterseniz söz alalım; çünkü tarımla ilgili bu konulara girersek hem zamanımız yetmeyecek, hem de çok geniş irdelememiz gereken bir dal, bir sektör, yani Türk Halkının yüzde 50'sini neredeyse doğrudan, hepsini dolaylı olarak ilgilendiren bir sektör. O nedenle bugünden yarına ciddi sorunlar getirebilecek, tarımın ana sorunlarıyla ilgili görüşlerimizi ve önerilerimizi isterseniz dile getirelim, böyle başlayalım.

 

Bugün karşımızda tarımla ilgili nüfusun ne olacağı sorunu var, Avrupa Birliğine entegrasyonda Türkiye için neler düşünülüyor, hangi senaryolar hazırlanıyor, bununla ilgili içeride biz neler yapıyoruz, bu konular var. Türk tarımının ana politikalarında acaba ne gibi değişiklikler yapılabilir, bugünkü parasal imkânlarla yapılabilir ki, bunları yapmak gerekir yahut da yapılırsa ne olur gibi konularda genel düşüncelerimizi birinci turda ifade etmeye çalışalım.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Ben de usulle ilgili müsaade ederseniz, bir şey söyleyeyim: Öncelikle teşekkür ediyoruz, sağ olun. Burada gündem maddeleri bildirildiği için, şöyle bir çalışma daha yararlı, daha sonuca kısa sürede bizi ulaştırır mı diye düşündüm. Her konu başlığıyla ilgili öncelikli birkaç madde. Ben birinci maddeyi okuduğumda, "Türk toplumunun sosyal ve ekonomik hayatında tarımın yeri ve önemi" dediğinde, en önde aklıma gelen üç cümleyi veya iki cümleyi veya on kelimeyi söyleyip, oradan aşağıya inmek daha kolay. Birkaç beyin fırtınası toplantısında buna benzer yöntemler izlendi. Bu gündem maddeleriyle ilgili aklımıza gelen ilk üç şey ne söyleyebiliriz? Güncel dedi Erkan Bey, ben de katılıyorum, tarımla ilgili çok genel baktığımızda, zaten bir tanesinden çıkamayız. Mevcut, biraz önce hocam ifade etti, tarımı tarif ederken, aslında ekonominin genel tarifiydi. Ekonomide diyor, sonsuz olan insan ihtiyaçlarının mevcut kıt kaynaklardan karşılama işi. Tarım dediğimiz zaman, kıt kaynakları öne alıyoruz, elimizdeki malzeme belli. Bazı gerçekleri de kabul ederek, sonuca çabuk gitme anlamında böyle birkaç önemli cümleler seçilebilir, onlar tartışılabilir.

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ- Dışarıdan bakıldığında belki giriş noktası olarak, Gülcan hocamın ifade ettiği hususu somutlaştırmak için ifade ediyorum: Türk tarımının ve Türk köylüsünün Avrupa Birliği süreciyle şeytan üçgeni sürecinin zorlamasıyla hızlı bir tasfiye süreci içerisinde olduğu intibaı var. Bu doğru mudur? Tabii, yüzde 40'ı köylerde yaşayan bir ülkenin gelişmiş bir ülke olması mümkün değil, bunu kabul ediyoruz. Ama bu yüzde 40'ın yüzde 35'ine kentlerde, diğer sektörlerde yeni istihdam alanları açmadan, tarımı bilinçli bir tasfiye sürecine sokarsanız, toplum nasıl bir bunalımla karşı karşıya kalır? Bu da bizim kendi aramızda tartıştığımız bir husus. Belki en temel cevabı verilmesi gereken mesele, Türk tarımında bu ve en güncel mesele bu, en ana dinamik bu. Bunun üzerinden başlayarak, diğer dinamikleri teker teker ele alabiliriz ve bu çerçevede sizin ifade ettiğiniz gibi, alt başlıkları da ikişer, üçer kelimeyle irdeleyebiliriz. Yoksa zaman zaten bizi buna zorluyor.

 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Biz çalışmalarımızda neyi hedefliyoruz, bunu ortaya koyarsak, belki daha rahat bir ifade imkânı bulunabilir. Biz bu çalışmanın sonunda, bugünkü toplantının sonunda bir toplantı tutanağı tasnif edeceğiz. Nedir bu? Burada konuşulanlar. Biraz önce hocamın da dediği gibi, bunu da çeşitli oynamaları yapmak suretiyle, olgunlaşmış şekle getirip, sizlere dağıtacağız. Gerekirse, bunu daha sonra kamuoyuyla paylaşacağız. Ama bunun ötesinde bir rapor çıkartmaya çalışacağız, yani Türkiye'nin tarım raporunu çıkaracağız. Bu rapor çok uzun bir rapor olmayacak, bu 8-10 sayfalık bir rapor. Mevcut durumu, tehlikeleri, beklentileri ve önümüzdeki dönem için bu temel çözümleri içeren bir rapor olacak. Ama bu raporun arkasında… Bu rapor ne zaman çıkar? Bu raporun çıkması 2-3 aylık bir zaman alır. Bu toplantı tutanağından sonra, düzeltmelerden sonra bu kadar zaman alır. Daha sonra bizim proje çalışmalarına girmemiz lazım ve esas olarak tarım politika ve stratejisini belirlememiz gerekiyor ve politika ve stratejilerin bir dokümanını çıkartmamız gerekiyor. Bu bir kitapçık veya bir kitap şeklinde olacak. Daha sonra tarımın alt kollarını içine alan, ama ana kaynak bu politika ve stratejiler ve buna bağlı olmak üzere, hayvancılık sahası, tarım sahası, balıkçılık, arıcılık, öbür tarafta bilmem ne, siz daha iyi bilirsiniz. Bunu ana politika ve stratejilere bağlı olarak, alt projelerinin hazırlanmasına doğru gideceğiz ki, bu da aşağı yukarı 1 yıllık, 1,5 yıllık bir süreyi alacak. Ama önce bir tutanak, sonra bir rapor, esas komisyonun alt komisyonlara bölünmesi, raporun hazırlanması, politika ve stratejinin projesinin kitap halinde ortaya konulması ve daha sonra da bunun tarımın ana alt kollarının projelendirilmesi safhasına doğru giden bir süreci izlememiz gerekiyor. O bakımdan bu ilk toplantımız. İlk toplantı sonucunda ortaya bir şeyler koyacağız, daha sonra da proje gruplarını oluşturmak suretiyle, bunlar üzerinde çalışmalarımızı yoğunlaştıracağız, yani yöntemimiz bu olacak. Ama nasıl olacağını, ne olacağını sizler biliyorsunuz.

 

GÜLCAN ERAKTAN- Şöyle söyleyelim: Önce bir tasfiye sürecinden söz edildi. Bu gerçekten bugün yaşadığımız bir süreç. Ama bunu iki aşamada düşünmemiz lazım. Öyle bir doğal süreç vardı, yani nüfusun gerçekten tarımdan ayrılması, kopması süreci, o bir doğal süreçti ve ekonominin gelişmesiyle beraber yaşandı. Ama şimdi onun ötesine geçen bir sürecin yaşandığını görüyoruz. Bu tabii nereden kaynaklanıyor? Sadece nüfusun, tarımsal nüfusun köyleri terk ederek, sadece yaşlıların köylerde kalması ve bu da verimliliği aslında düşürüyor ve gençler her ne kadar yaz aylarında gelip, orada çalışsa bile, sadece yaz aylarında yürütülen bir tarıma bağlıyor bunu. Sadece o yönüyle değil bu çözülme süreci, aynı zamanda ithalat, ihracat yönüyle de bunu görüyoruz. 1970'li yıllara kadar, hatta belki 1980'lere kadar da uzardı; bizim cidden ciddi anlamda ihracatını yaptığımız ürünlerde bile ihracatın ortadan kalktığını görüyoruz. Mesela, bizim bir kuru incirimiz vardı, dünyadaki üretimin ¼'ü Türkiye'de yetişiyor ve ciddi olarak da dışarıya satıyorduk. Son yılların rakamlarına baktım, kuru incir satılmamış. Biz mi kendi ürettiğimizin tüketiyoruz, onlar mı tüketmiyor; yoksa, bitti mi bizim kuru incir üretimimiz? Bu da çözülme sürecinin bir parçası.

 

Onun ötesinde, tabii ithalatın artması, ithalat ihracatı bile geçer duruma geldi. Bu sadece küreselleşmenin getirdiği bir olay değil, bizim tarımda bir şeyler kaybettiğimizin, yani kan kaybettiğimizin göstergesi. Ama bu nereden kaynaklanıyor? Belki doğal olarak tarımın yeterince belki desteklenmemesi. Yeterince dediğimiz zaman da, dünyadaki gelişmiş ülkelerdeki uygulamaları kastediyorum. Yeterince desteklenmemesinden kaynaklanıyor olabilir, dışarıdan olan baskılardan kaynaklanıyor olabilir. Gelişmiş ülkelerle başlangıç düzeylerimiz bir kere farklıydı, onların 1930'lu yıllarda yaşadığı şeyleri biz daha hâlâ yaşamıyoruz. Amerika'nın 1933 yılında çıkan kanununa baktığımız zaman, o zaman daha üretim fazlası verdiğini görüyoruz ve bu adamlar 1960'larda da bu üretim fazlasını verdi, 1980'lerde de verdi, 2000'de de verdi. Dolayısıyla bunlar kendi ürünlerine bir pazar arama arayışı içindeler. Bunu ya gıda yardımlarıyla veya bizim gibi ülkelere, işte Dünya Bankası, IMF vesaire yollarıyla, "siz şu, şu şekilde bir politika güdün, ona göre tarımınızı da kalkındırırsınız, ekonominiz de dengeye girer" şeklinde ifadelerle bize empoze etmiş oldukları şeyler yüzünden. Ondan sonra bize Dünya Bankasından yine empoze edilen şu: "Siz bu kadar yüksek maliyetlerle bu ürünleri üretiyorsunuz, satamıyorsunuz da, elinize stoklar birikiyor. Ne lüzumu var, bu kadar bütçenizi sarsacak üretimi üretmeye, biz bunları ucuza size satarız" Bu yaklaşım da bizim çözülmemizi etkiliyor. Bu sadece bir doğal sürecin bir parçası değil, sadece politikalarımızın etkisi değil. Ama onun ötesinde dışarıdan gelen küreselleşmenin de elbette bize dayattığı bazı şeyler var ve onun sonucu olarak, kaçınamadığımız bir sona doğru gidiyor gibiyiz, çünkü rakamlar onu gösteriyor. Fındıkta bir şeyi yapamıyoruz, tamam fındıkta, yarın Avrupa Birliğine tam üye bile olsak, acaba İtalya bize ne yaptırır, bir de onun tehlikesi var. Ama diğer ürünlerimizde, mercimekte o kadar, Hindistan'la beraber neredeyse bir ara dünya birinciliğine oynuyorduk üretimde, ama şimdi Kanada'dan mercimek ithal ediyoruz. O zaman bunun ortaya konulması ve sorunları bu yönde deşmek gerekiyor diye düşünüyorum.

 

Bu konularda söylenecek çok şey var, ama çok da uzatmayayım. Konular deşildikçe veya yeni konular gündeme geldikçe, ona bağlı olarak ben de fikirlerimi söylerim. Teşekkür ederim.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Erkan Beyin söylediği gibi, belki de güncel konular, Ülkü Bey de o yönde görüş bildirdi. Şu anda karşı karşıya olduğumuz en acil konulardan, en acil konulara yönelik görüşlerimizi ve kısa ve uzun zamanda ne yapılması gerektiği konusunda kesinleşirsek, belki Armağan Paşanın da söylediği tarzda bir tutanak rapor, bunu takiben de bir strateji oluşturma imkânı da olabilir.

 

ERKAN BENLİ- İzin verirseniz, Gülcan Hanımın açıkladığı konulara ilaveten ben birkaç tane bilgi sizlere aktarmak istiyorum: Bu Dünya Bankasının doğrudan doğruya Türk tarımıyla ilgili bir raporu yayınlandı. Biliyorsunuz, bu 1999-2002 yılı arasını kapsayan bir rapor. O rapordan birkaç not sunmak istiyorum: Sübvansiyon kesintisi 5,5 milyar dolar olmuş. Bundan doğrudan gelir desteği ödemesi olan 1,25 milyar doları düşersek, mali transferlerde 4,3 milyar dolar net azalma meydana gelmiş Türk tarımı için. Tüketiciden çiftçiye transferler, gelirler 3,6 milyar dolar azalmış. Tarımsal gelirler yüzde 16 azalmış ki, bu 2,7 milyar dolara eşdeğer. Reel olarak tarımsal fiyatlar, tarım dışı fiyatlara göre yüzde 13-22 oranında gerilemiş. Hayvancılıkta bu düşüş yüzde 33. 2001 yılına gelindiğinde Türkiye'nin üretici sübvansiyonu eşdeğeri yüzde 10'a düşmüş ki, bu OECD ülkeleri içerisinde en düşük rakam. Gübre ve tarımsal kimyasalların kullanımı yüzde 25-30 oranında düşmüş. Sonuç, bu sonucu ben arkadaşlardan rica ettim, uzman çocuklar hazırladılar, istatistiklere baktılar, çıkarttılar.

 

Tüm bunların bir başka sonucu ise, çiftçinin üretimden vazgeçmesidir. 1999 yılından 2003 yılına kadar işlenen tarla alanlarına baktığımızda, 887 bin hektarlık bir azalma görülmektedir, yani neredeyse 1 milyon hektara yakın bir azalma; bu inanılmaz bir rakam, yani terk etmişiz, tarımdan kaçıyoruz.

 

Bu notu da sayısal rakamlar içerdiği için sizlere bırakmak istiyorum. Ben bu şeytan üçgeni veyahut da bu kıskacın dışında bir başka…

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Yalnız, o dönemi de bir vurgulayın hocam, o 1999-2003 dönemi 57. Hükümetin dönemidir. (Gülüşmeler)

 

ERKAN BENLİ- Hayır, bu şu açıdan önemli.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- O tarihi söyleyin, 57. Hükümet dönemidir o dönem.

 

SALONDAN- Bakan kimdi o zaman hocam?

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Yabancımız değil, bir meslektaşımız. (Gülüşmeler) Köylü olduğunu, tarımcı olduğunu iddia eden bir insanın bakanlığı döneminde olmuş oluyor.

 

ERKAN BENLİ- Bu konuyla ilgili arkadaşlar da görüşlerini ilave etsinler yahut da eklesinler.

 

Ben bir başka konuya da değinmek istiyorum, benim branşımla da ilgili. Türk tarımında özellikle son dönemlerde göz ardı edilen bir başka olay var ve o da sulama konusu. Hatta bu iş o kadar göz ardı edildi ki, Avrupa Birliği raporlarında, sonra baktırdık bu raporlara, Dicle ve Fırat sularının kontrolü, idaresinin bile uluslararası kuruluşlara verilmesi istenir hale geldi. Türkiye tarımında girdi olarak bugünkü parasal imkânlarımızla, en kolay üretime yansıtabilecek girdi başta herhalde sulama geliyor. Türkiye su fakiri bir ülke. Bununla ilgili buraya gelirken birtakım çalışmalar da yaptım, yani bazı rakamlar, sizin vaktinizi almak istemiyorum, ama biraz sonra eğer zamanımız olursa yahut da şimdi isterseniz, o rakamlara da temas edeyim. Şöyle genel bir rakam söyleyeyim: Dünyada bu yağan yağışlardan yahut da atmosfere olan buharlaşmayla, atmosferden dünyaya düşen yağışlar arasındaki fark 40 bin kilometreküp, yani her sene doğa dünyaya insanların kullanması için yahut da doğanın kullanması için bir 40 bin kilometreküplük bir ilave su veriyor. Burada dünya nüfusuna bölerseniz, çok yüksek bir rakam çıkıyor; yılda 6 350 metreküp. Bu rakam Türkiye'de 1 500 metreküp civarında.

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ- Kişi başına diyorsunuz, değil mi?

 

ERKAN BENLİ- Kişi başına. Bu şunu gösteriyor: Dünyada da kullanılabilir suyun dağılımı çok önemli bir dengesizlik, farklılık gösteriyor.

 

Türkiye'ye gelelim; Türkiye'de 26 büyük havza var, Türkiye'ye ortalama 650 milimetre su düşüyor yağış olarak. Bu 26 havzaya düşen yağışların ancak 186 milyar metreküpü yerüstü suyu oluyor. Bunun da 95 milyar metreküpü kullanılıyor. Yeraltında sularında ilave ediyoruz, yuvarlak rakamları söylemek istiyorum: 112 milyar metreküp bizim her yıl kullanabileceğimiz su var. Kişi başına bölerseniz, 1 600 metreküp su Türkiye'de kullanılabilir gözüküyor. Eğer 2 bin metreküpün altına düşerseniz, su kıtlığı olan ülkeler sınıfına giriyorsunuz ki, yani Türkiye su açısından zengin değil, fakir.

 

Peki, biz sularımızı ne yapıyoruz? Toplam 28,5 milyon hektarlık bir tarım arazimiz var. Bunun ekonomik olarak sulanabilecek alanını, bugünkü teknolojiyle ekonomik olarak sulanabileceğini 8,5 milyon hektar olarak kabul ediyoruz. Bunun da yarısına yakınını devlet eliyle ve özel girişimlerle sulayabiliyoruz, hatta yarısından azını. Ekonomik olarak sulanabileceğinin bile yarısını ancak sulayamıyoruz. Özellikle son zamanlarda bu sulama yatırımları biliyorsunuz, büyük ölçüde durduruldu. Devlet Su İşleri kendi üzerinde olan hizmetleri birtakım müteahhit firmalara vererek yaptırma yolunu seçti. Sulama birlikleri kuruldu, belediyeler, özel idareler işe karıştı. Bu konuda çok iyi hizmetler vermiş ve her siyasi hükümet döneminde tekrar kurulması arzu edilen, özellikle Sayın Bakanımızın ısrarla tekrar kurmayı düşündüğü Toprak Suyu Genel Müdürlüğü maalesef kurulamadı. Hatta son zamanlarda ondan da vazgeçildi, onun yerine kurulmuş olan ve onun yerine hizmet üretmeye çalışan Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü de ortadan kaldırıldı. Bugün Türkiye'de sulama hizmetleri ki, tarımın en önemli girdisi, tarımda bizim üretimimize bir ivme kazandırabilecek olan bu hizmetler aşağı yukarı durma noktasında.

 

Peki, bir tarafta bu hizmetler dururken, öbür tarafta sınır aşan sularla ilgili ne yapıyoruz? Türkiye'deki toplam su potansiyelinin aşağı yukarı 1/3'ü Fırat ve Dicle havzasında, yani Fırat ve Dicle'nin suları aşağı yukarı Türkiye'nin su potansiyelinin 1/3'ü. Bu bölgelerin hassasiyetini herhalde bu rakam son derece ortaya koyuyor, yani Türkiye'deki tüm suyumuzun 1/3'ü buralarda. Peki, biz bu sulardan istifade ediyor muyuz? Şöyle bir iki rakam vermek istiyorum: Mesela, Fırat'ın sularının yüzde 90'ını Türkiye'deki dereler ve su kaynakları ortaya çıkartıyor, ama biz bu suyun yüzde 35'ini kullanıyoruz. Yine Fırat'ın sularının yüzde 10'unu Suriye'den, işte yer üstünden ve yeraltından katılan Fırat'a dereler ve çaylar ortaya çıkartıyor, yüzde 21'ini kullanıyor Suriye. Irak'ın hiçbir katkısı yok Fırat sularına, ama Irak bugün yüzde 44'ünü kullanıyor ve daha da fazlasını kullanmaya talip bildiğiniz gibi, yani yarısına yakınını kullanıyor, Fırat sularına hiçbir katkısı yok. Peki, Dicle için ne? Dicle için de aynı rakamlar. Suriye'nin yüzde 0 katkısı var, ama büyük ölçüde kullanıyor. Türkiye'nin yüzde 40 katkısı var. Kullanmamızla ilgili bu kaynakları, karşımıza uluslararası bir sürü engel çıkartılıyor, halen de çıkarılmaktadır. Biz çeşitli nedenle belki, Güneydoğu'daki su kaynaklarımızı büyük ölçüde ihmal ettik. Öbür tarafta, İsrail'le yapılan bir proje son anda durduruldu. Nereye gideceği, kimin imzalayacağı, ne şekilde sonuçlanacağı belli değil.

 

Sanki Türkiye'nin su kaynaklarıyla ilgili hiçbir sorunu yokmuş gibi, bu konular tamamen göz ardı edildi, üzerine bir perde çekildi ve bir kenarda duruyor, unutuldu. Türk tarımı konuşulurken, su kaynaklarımızla ilgili hiçbir konu gündeme getirilemiyor. Bu çok önemli, bence çok güncel bir konu. Türkiye hata mı yaptı bu konuda? İrdelenmesi lazım. Acaba bu GAP için düşünülen, ayrılması düşünülen bu kaynaklar yerine, Türkiye küçük su kaynaklarını mı desteklemesi gerekirdi? Ben mesela, bunu savunan sulama profesörlerindendim o dönemlerde. TÜBİTAK görev yapıyordum, tarım grubunun başındaydım, ben bunu savunanlardandım. Türkiye GAP'a yönelik büyük yatırımlar yerine, diğer küçük su kaynaklarına yatırım yapması ve onları geliştirmesi belki daha ekonomik olabilirdi. Ama buraya milyarlarca dolar harcandı, şimdi o sular orada duruyor. Orada bölgesel, etnik sorunlar bir yerde bu su kaynaklarıyla ilgili olarak da dış çevrelerce desteklenerek önümüze getiriliyor. Çünkü bu çok önemli, gerçekten geleceğin -birçok yerde rastlamışsınızdır- savaşlarının sudan kaynaklanacağı ifade ediliyor, ama Türkiye bu konuda duyarsız. Bu konuyu Dışişleri Bakanlığının bu konuyla çok yakın, doğrudan ilgisi olmayan uzmanlarına terk etmiş durumdayız. Onların birtakım konvansiyonlarda, toplantılardaki görüşleri geçerli oluyor. Ben tesadüfen, Paris'te yapılan sınır aşan sularla ilgili bir toplantıya, tesadüfen Paris'te bulunduğum bir süre içerisinde katıldım, Dışişlerinden bir uzmanın özel gayretiyle, Ankara'yı zor ikna ederek katıldığını gördüm ve çok ilginçtir, o toplantıda yüzlerce yabancı uzman, Fırat ve Dicle dahil olmak üzere, uluslararası su haklarını tartışıyordu. Türkiye'nin bu konularda duyarsız olması veyahut da yeterli duyarlı olmaması zannediyorum, güncel konularımızdan, sorunlarımızdan biri; bunu bilgilerinize sunmak istedim. Teşekkür ederim.

 

NUMAN AKMAN- Konu aslında çok geniş. Buradaki sıralamaya kalsaydık belki biraz daha az dağılır gibi görünüyor.

 

Tarımın, su, hocamın sözünü ettiği, temel unsurlarından biri. Fakat Türkiye'de tarımın algılamasında sanıyorum, bu masanın başındakilerin bile fikir birliği söz konusu değil. Tarımı algılamada birtakım problemlerimiz var. Öncelikle tarımın temelde besin maddesi ürettiği gerçeğini bir kavramamız gerekiyor ve girişte hocamın söylediği gibi, şehir nüfusunun artmasına bağlı olarak, şehirliler de haklı olarak, sürekli bir biçimde tarımsal üretimin daha ucuza mal edilmesini talep ediyorlar. Bu talebin karşılanması noktasında birtakım ayrımlar ortaya çıkıyor. Türkiye'ye baktığınız zaman da, bizde tarımın algılanmasında temel unsur, işletmelerde ekonomik bir faaliyet olarak ele alalım. Eğer biz bunu daha ucuza üretemiyorsak, daha ucuz satan yerlerden de alalım; bir tanesi bu.

 

Bir tanesi de, yıllardır bize söylenen bir şey, işte coğrafya kitaplarımızda da yer aldı, Türkiye bir tarım ülkesidir, dolayısıyla dünyada kendi kendine yeten yedi ülkeden biridir; böyle bir mesele. Bu ikisi de aslında çok doğru değil, yani Türkiye ne tarıma, biraz önce hocamın söylediği gibi, su kaynakları olarak bakarsanız, iklim olarak bakarsanız, tarıma sanıldığı kadar çok uygun, böyle her şey fışkırıyor değil, ne de Türkiye'nin tarımsal üretimi son yıllarda özellikle yeterli değil, yani Türkiye yeterli bir üretim yapmıyor Türkiye. Fakat burada izlediğimiz politikalar, özellikle son zamanlarda son derece teslimiyetçi ve teslim ettiğimiz şeyin ne olduğunu anlayamıyoruz. Teslim ettiğimiz şey, geleceğimiz, yani besin maddelerimiz, biz bunu teslim ediyoruz aslında. Bu teslimin şekli de, Gökhan beyin de söylediği gibi, öyle bir hale geliyor ki, Avrupa Birliği, Gülcan hocamın dediği gibi, hatta Türkiye'deki insanlar da bunu söylüyorlar, mesela TÜSİAD raporunda görebilirsiniz. Örneğin, "Türkiye'de süt üretimi maliyeti yüksektir, o zaman kuzeyde üretilen süt Türkiye'ye satılsın, bunun yolu da işte kotalardır, size daha az kota veririz, ama biz sizin sütünüzü karşılarız" Bunun bir müddet sonra geldiği yer, -yavaş yavaş o noktaya geliyor- üretimin el değiştirmesi, daha sonra da üretim unsurlarının el değiştirmesi, yani toprağın el değiştirmesi; toprağın temel üretim unsuru toprak. Eğer toprak satışına izin vermeye başlarsanız -ki, başlıyorsunuz- o zaman Türkiye'de her üretim dalında büyük üretim plantasyonlarının kurulmasını beklemek, bunun yönetimini sermaye sahiplerinin elde etmesini düşünmek, sanayisiyle birlikte size belki gıdayı ilaç gibi satan bir formda ki, işte bugün benzeri bir yaklaşım birtakım süt ürünlerinde görebilirsiniz. Böyle bir tahakküm altına alınmakla karşı karşıyayız. Ama biz bunu değerlendirirken, tarımı gerçekten bir ekonomik faaliyet gibi algılayalım, öyle algılayalım, doğru. İşte biz bu işi çok iyi beceremiyoruz, destekleri verirsek daha iyi olur filan gibi düşünüyoruz. Türkiye'de tarımsal üretimin çok ciddi bir dönüşüm yaşadığını bir kere görmek gerekiyor, çok ciddi bir dönüşüm yaşıyor. Ama bu dönüşüm, bize dikte ettirildiği gibi, büyük işletmelerin, büyük ölçekli işletmelerin kurulması biçiminde değil. Mevcut üretim kaynaklarını çok doğru değerlendirmek biçiminde.

 

Bir başka şey var: Bizim benzemeye çalıştığımız ülkelerin durumlarıyla, özellikle Avrupa Birliğine baktığınız zaman, bizim durumumuz arasında çok ciddi farklar var. Buradaki herkes doğal olarak şunu söylüyor: Tarımdan nüfus çekmeli, yani tarımda çalışan ya da tarımda çalıştığı varsayılan nüfus yüksek, yüzde 35 civarında söyleniyor, toplamın istihdamın yüzde 35'i deniliyor. Avrupa Birliği ülkelerinin pek çoğu tarımda nüfus tutmak için çaba harcıyor, ikisi arasında bir fark var. Ülkeler tarımda nüfus tutmak için çaba harcıyor, biz tarımdan nüfus çekmeye gayret ediyoruz. Bu ikisi arasındaki farkı görüp, tarım stratejilerinin ya da politikalarının buna uygun geliştirilmesi gerekiyor. Ama bunun için öncelikle, kaynaklarımızın gerçek dökümünü doğru yapmamız gerekiyor. İşte suyla ilgili durumu gördük, yağmurla ilgili duruma bakabiliriz, yağışlarla ilgili, yağışların dağılımıyla ilgili bakabiliriz, hayvansal üretimle ilgili bakabiliriz.

 

Ben çok yerde kullandım, ama bir kere daha söyleyeyim: Türkiye'de kişi başına hayvansal protein tüketimi dünya ortalamasının altında, yani olması gerekenin 2/3'ü kadar, dünya ortalamasının da altında. Böyle bir ülkede yaşıyoruz ve her geçen yıl ithalatımız artıyor. Bazı yıllar biz tarımda net ithalatçı konumuna geldik. Bunun aksini söylediğiniz zaman da, dünyadaki gelişmelere ayak uyduramadığınız gibi Türkiye'de çok ciddi bir ithamla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bu ithamlara dayanmak da bazen zor gerçekten. Dünyada pek çok alanda, özellikle hayvansal üretimin sanayi kesiminde ciddi bir tekelleşme var. Türkiye'de süt sanayine baktığınız zaman, bugün egemen olan üç dört firma sayabilirsiniz. Bu adamlar tüketim fiyatlarını dikte ederler, üretim fiyatlarını dikte ederler, sizin yapacağınız bir şey yoktur o noktada, hatta politikaları dikte ederler; yani yarın ithalatı açın derler, ithalatı açarsınız, ihracatı açın derler, yani bu şekildedir.

 

Dolayısıyla bizim, öncelikle tarımın hayati bir iş olduğunu, Türkiye'nin tarımdan vazgeçme lüksü olmadığını, geleceğini kimseye emanet etmemesi gerektiğini çok net olarak herkese benimsetmemiz gerekir. Tarım Bakanı -Sayın Hocam değil- şey diyor, "istiyorlar, ithal etmeyelim yani" diyor ya da "bize daha ucuz veriyorlar, ithal etmeyelim mi?" diyor. Hatırlarsınız belki, gerçekten bu ülkeye 56 sente et girdi ve halen çeşitli biçimlerde giriyor. Dolayısıyla burada, ben daha ziyade hayvansal üretimle ilgiliyim, ama tarımda Türkiye'nin sürüklenmek istediği yer, temelde eğer bu politikayı izlersek, temel üretim unsurlarının elinden alınması noktasına doğru geliyor. Bunlar alındığı zaman, ben şey söylüyorum, belki köylülerin ya da tarımda çalışan insanların birçoğu işçi bile olamayacaklardır bu alanda, üretimi başkaları yapacak. Pazarlama organizasyonları, zaten büyük şehirlerde çoğu el değiştirmiş durumda, ulusal sermayenin dışına çıkmış durumda. Eğer temel politikada bir değişiklik yapılmazsa, o zaman biz 70 milyonluk ciddi bir tüketici olacağız, kendi topraklarımızda üretilen ürünlerin ciddi alıcıları haline gelme ihtimalimiz yüksek ve buna doğru gidiliyor.

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ- Numan hocam, bilinçli bir politikanın sonucu mu, yoksa hayat mı bunu getiriyor?

 

NUMAN AKMAN- O noktada şöyle düşünüyoruz: Aslında hayat insanlara çok şey dayatmıyor. Mesela, hiçbir topluma hayat kölelik dayatmaz. Bu bir nevi, farkında olmayanlara benimsetilmiş bir politika, yani tarımı yeterince kavramamış insanlara. Mesela, bürokraside şeyi görebiliriz çok rahat, "biz tarımdan nüfus çekmeliyiz" der adam, "ne olursa olsun çekmeliyiz" der. Nedir? "Yüzde 10'a indirmeliyiz" Hiç kimse şunu düşünmez ya da düşünür de söylemez: Tarım çok zor bir iştir, hiç kimse tarımda gönüllü kalmaz, ilk fırsatta o alandan uzaklaşır; benim gibi, Ülkü gibi, belki sizler gibi, yani bizim babalarımız çiftçi. Dolayısıyla Türkiye hâlâ tarımda kalan insanları ödüllendirecek bir durumda değil, ama cezalandıracak bir durumda da olmamalı.

 

Bu noktada başka bir şey daha söylemek istiyorum: Tarımsal yapı ve sorunlarla ilgili olarak da, gene Türkiye'ye dayatılan algılama biçimi var, "tarımı şöyle algılayın" deniliyor bize. Biraz önce uluslararası kuruluşların raporlarında, uluslararası uzmanların raporlarında tarımı şöyle algılayın, mesela ne yapın? İşletmeleri büyütün. Ne yapalım yani? O zaman Polonyalı uzman dedi ki, "köylüleri emekli edin, onların topraklarını alın, bir araya getirin, onları da birilerine verin" Bu birileri kim? Onu bilmiyoruz. Yani "Güney Afrika modeli üretim plantasyonları oluşturup, Türkiye'nin uygun yerlerinde, buralarda üretim yapalım, biz sizi besleriz"; Türkiye'de böyle bir dayatma var ve Türkiye bu dayatmaya hazır görünüyor. Benim açımdan korkutucu olan yan odur.

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ- Yani AKP mi diyorsunuz, yoksa AKP'nin dışında mı bir kabul var? Çünkü ikisi farklı şeyler.

 

NUMAN AKMAN- Ben AKP'yi değerlendirmek istersem, şöyle değerlendirmek istiyorum: Genellikle tarımda bilgili ya da ulusal çerçevede bakan adamların pek yeri olmadığı. Belki hocamın zamanında kısmen direnildi bazı işlere, ama bazı işlere de güç yetmiyor, yani işin bir de bu yanı var ya da gücün yetmediği söyleniliyor. Ama bugünlerde şey, "söylesinler yapalım" çok yaygın, yani "onlar söyler, biz yaparız" Bu politika çok belirgin olmaya başladı. Bakın, şöyle bir şey konuşuldu: Bu sanıyorum, Bakanlar Kurulunda da konuşuldu, hocam da bilir. "Bizim Avrupa Birliğine verdiğimiz sözler var" denildi. 19 500 ton et meselesi hocam. "Damızlıkta da sürekli hayvan almamız gerekiyor, bizim bu tip sözlerimiz var. O zaman biz bu sözleri yerine getirmek zorundayız, çünkü her gittiğimiz görüşmede bu bizim karşımıza çıkıyor, biz bunu bir biçimde halledelim" Şimdi "Peki, Sayın Bakan, Avrupa Birliğinin size verdiği sözler var, onların tutmadıkları var, niye onları söylemiyorsunuz?" diyorsunuz,"Canım, o bizim işimiz değil" diyor. Böyle bir işe geldiğiniz zaman sorun çıkmaya başlıyor. Bugün sabahleyin, belki sizler de var, Hollandalılar Türkiye'ye hayvan satmaya uğraşıyor, Fransızlar Türkiye'ye hayvan satmaya uğraşıyor ve bunun tek sebebi kendi üreticilerini ayakta tutmak, yani ona harcadıkları parayı düşürmek, masrafı azaltmak. Ama Türkiye bunu olağan bir iş halinde görmeye başladı, yani korkutucu yanı o. Mesela, tohumluğunuzu teslim ediyorsunuz, damızlığınızı teslim ediyorsunuz, sulamayla ilgili stratejilerinizi teslim ediyorsunuz, yani işi biraz ulusal olmaktan çıkarıp ki, tarımı hiçbir ülke kimseye bırakmadı, yani Fransa Avrupa Birliğine bırakmadı, İngiltere Avrupa Birliğine bırakmadı, hiç kimse bırakmadı, Hollanda bırakmadı. Özellikle son zamanlarda biz bırakmayı, Topluluğa uymanın bir gereği saymaya başladık ve bu da ürkütücü bir hale geldi.

 

Bir de, işletmelerin büyümesi meselesi çok ciddi olarak Türkiye'de tartışılması gereken bir şey. Orada yanlış bilgi de verilmeye başlandı. Mesela, Türkiye'de işletmelerin ortalama büyüklüğüyle İtalya'dakiler hiç karşılaştırılmadı, genel ortalamalar karşılaştırıldı, dağılım karşılaştırılmadı. Dağılımı karşılaştırdığınız zaman da, çok büyük farklar yok, yani Türkiye gibi olan ülkeler de var. Öbür yandan, başka şeyler söylenmedi, hâlâ söylenmiyor. Mesela, kurumlar ya da yetkililer çıkıyorlar, "filancaya teşekkür ederiz, Türkiye'de 5 bin ineklik işletme kuracak" diyorlar. Oysa bazı ülkelerde büyük işletmeleri yavaş yavaş tırpanlayıp, büyümelerini aşağıya doğru çekmeye çalışıyorlar; bunları kimse görmüyor ya da görmek istemiyor. Tarımın içinde çok politika yürütenler, hocam yürüttü, çok bilgili adama rastlamak da pek mümkün değil, özellikle de yanaştırılmıyor zaten. Bilmiyorum, Sayın Başkanımız çok etkili bir adamdır, ama eğer uygununu söylemezseniz, siz orada olmuyorsunuz. Özetle son birkaç yıldır öyle.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Müsaade ederseniz, ben bir araya girip, çok kısa bazı hususlara değinmek istiyorum.

 

Bence tarımın problemi, biraz önce Numan Bey değindi nispeten. Burada çok kibar davranıyoruz, çok centilmen davranıyoruz, beyin fırtınasının tam böyle fırtınalı kısmına giremedik. Ben tarımcıyım, hem köyden geliyorum, hem de ziraat mühendisiyim, çobanlıktan gelen bir insanım, gerçek tarımcıyım ve lise yıllarından, fakülte yıllarından bu yana tarımla da yakınen ilgileniyorum. Bir kere Türk tarımının problemi, Numan Beyin de bahsettiği gibi, Türk tarımı gerçekten tarımdan anlayan, tarımı bilen ve bu meseleden yüreği yanan insanların eline son 40-50 yıldır hiç geçmedi. Hocam da müsteşarlık yaptı. Kusura bakmasın, burada hiçbir siyasi dönemi veya kişileri kastetmiyorum, ben de bakanlık yaptığım için rahat rahat … edebilirsiniz. Çok uzağa gitmeyelim, 1980'lere baktığımız zaman, 1980'lerde rahmetli Turgut Özal'ın bu ülkeye hizmetleri olmuştur, hizmetlerinden dolayı teşekkür ediyoruz, Allah rahmet eylesin. Ama Turgut Özal, "ben Türkiye'yi turizm, ticaret, uluslararası ticaret ve sanayiyle kalkındıracağım" demiştir. Ama Turgut Özal ve yanındaki, Amerika'dan ithal edilen danışmanlar, sanayileşmenin toprak üzerinde olduğunu, sanayileşmenin toprağa dayalı olduğunu, ayağınızın altından toprak kayar giderse, siz orada sanayi de kuramayacağımızı, insanları da orada tutamayacağınızı söyleyen olmadı. Sanki bu sanayi, işte havada bir yerde kuruluyor, hammaddesi bu sanayiden dışarıdan gelir, işte dört tane demirdir, hurdadır veya montaj sanayidir. O zamanlar Hüsnü Doğan'ın Tarım Bakanlığında -ben yurtdışından dönmüştüm ve üniversitede de oldukça aktiftim- görev almak isteyen arkadaşların hangi kıstaslara göre seçildiği çok iyi biliyorum. Hatalarımız olabilir, Ankara'daki arkadaşlarımız daha iyi bilirler de, o zamanki kıstaslar da şuydu: Uluslararası ithalat ve ihracata dayalı kafalar, özellikle ithalata dayalı kafalar, üretime beyin yormayan kişilerden daha ziyade kadrolar oluşturuluyordu. Ben bunu kendi çapımda o zaman Erzurum'da bir yardımcı doçent veya doçent olarak şahidim, çünkü Et-Balık'la bazı ilişkilerimiz oldu, ondan da biliyorum. Avrupa da o zaman çok akıllı geliyordu, nasılsa Avrupa üretecek, tarımdan vazgeçmeyecek, hâlâ bu Hollanda bize patates tohumunu satıyor, küçücük Hollanda bize ineği satacak, İsviçre bize montofonu satıyor, Amerika bize her türlü şeyi satıyor. Bir kere, biyoteknoloji kapıları bize kapalı, genetik mühendislik kapıları bize kapalı. Türk siyasetinde tarım, "kim 5 bin lira veriyorsa, ben iki katını koyacağım" politikasıdır, bunun dışında bir politika. Şu anda Sayın Cumhurbaşkanı çıkıyor, "bizim zamanımızda şu kadar traktör vardı, şöyle oldu" diyor. Ne oldu, gittin Amerikalıların veya oradaki birkaç kişinin traktör fabrikalarının şeyi oldun. Zaten köyler de traktör mezarlığı oldu, köyler borçlandırıldı. Bir köyde 5 tane traktöre ihtiyaç varken, şu anda 20 tane traktör var. Gülcan hocam, bu konuları çok daha iyi analizini yapan kişi.

 

Türk tarımı üretime yönelik, altyapıya yönelik, altyapının geliştirilmesine yönelik, işte büyütülecekse büyütülecek, küçültülecekse küçültülecek veya işletme büyüklüğü ne olacak? Hollanda'daki inek dağılımına, sığır dağılımına baktığım zaman, 35 inek dediler bana. Biz dev müesseseler kurmaya çalışıyoruz ki, hakikaten şimdi o hayvancılığı da belki birkaç tane şeyin eline verelim. Politika bu, yani "siz üretmeyen, biz size veririz" Ben bakanlıkta şunun kavgasını verdim ve bir gün de yedi saat sürdü Bakanlar Kurulu, keşke hükümet o zaman yıkılsaydı. Ama şunu da söyleyebilirsiniz: Bu tarım bakanları da bir gün istifa edebilmeliydi. Bizim Türkiye'de bakanın istifa etmesi, azledilmesi 5 dakikadır, sizin arkanızdan gelecek de, sizden farklı olamayacaktır. Onun için siz oradaysanız, inanıyorsanız, bir kavgayı verebiliyorsunuz kendi çapınızda, onu vermeye biraz devam edersiniz. Tarımı reel sektör olarak ben Bakanlar Kuruluna kabul ettiremedim. Bir kere, tarımın Türkiye'de reel sektör olarak kabul edilmesi lazım. Bugün reel sektörler sayıldığı zaman, tarım reel sektör değil. Ama bana göre, reel sektörlerin listenin başı tarımdır. Çünkü Allahü Teala'nın bize, insanoğluna sunduğu enerjiyi, işte o da elimizden gidiyor, ama suyumuzu, toprağımızı en iyi şekilde, en verimli bir şekilde değerlendiren bir sektör. "Tarımda kârlılık düşük, tarımda gelir düşük" O zaman biz altını buğday yerine koyalım, buğdayı da altın yerine koyalım, biz üste para verelim. Hanımlarımızın kulaklarına taktığı altının bir faydası yok, ama biz ona bir değer vermişiz, gıdaya insanoğlu olarak daha düşük değer veriyoruz. Niye? Çünkü gıda insan yaşamının şartı olduğu için, insan duygusal olarak gıdayı daha düşük değerde tutmuş, fiyatlarını daha düşük değerde tutmuş, açlığa karşı insanoğlu bir sigorta koyuyor. Bana göre, tarım en verimli sektör. Biz hangi laboratuar imkânlarıyla sütü, buğdayı, hangi teknoloji imkânlarıyla yapabiliyoruz? Bir kere, Türkiye'de bunu insanlara artık anlatmamız lazım. Bana göre, tarım en verimli sektör. Tarım verimli de, yani biz toprak, su ve elimizdeki tohumla her şeyi üretiyoruz da, bunun fiyatı düşük, satış fiyatı düşük. Maliyetler yüksek, ama satış fiyatı düşük. Bizim eğer buğdayımızın değeri 1 milyon olursa, elleme, mazot da bu kadar olsun derim ben. Reel sektör kabul ettirme meselemiz var.

 

İkincisi; yine Meclis tutanaklarında vardır. Tabii, ben başta "1999-2003 arası Bakan kim" derken, ben sütten çıkmış ak kaşık değilim, ama bir kavgayı vermeye çalıştım. Ne derecede verebildiysem, Meclis tutanaklarında vardır. "Bana ürettirmeme konusunda üstüme geliyorlar ey Sayın Başkan ve milletvekilleri, bana sahip çıkın" demişim, tutanakta vardır. Tutanakta yoksa, ben bu toplantıdan kalkar giderim. Ama bunu ne Meclis duymuştur, ne vatandaş duymuştur. Tarımın lobisi yok, Erkan hocam bunu sık sık kullanır. Tarımda biz gerçek bir lobi oluşturmalıyız. Bu lobinin de asıl merkezi, yeri İstanbul olmalıdır, İstanbul'daki tüketici olmalıdır, Ankara'daki tüketici olmalıdır. Çoluğunun çocuğunun zehirli ürünlerle, ithal edilen ne idüğü belirsiz ürünlerle, işte Mustafa beylerin, Gökhan beylerin, Ülkü beylerin sık sık vurguladığı, GDO'lu, GMO'suz mu, onun ben şeyine girmek istemiyorum da, ne idüğü belirsiz olan ürünlerle besleniyor. Onun için biz tarımdaki, Numan hoca, birinci kamuoyunu tüketicilerden oluşturmamız lazım. Hep kamuoyunu köylülerden oluşturduk, hep köylü kesimden oluşturmaya başladık ve bir de tabii, karşıdaki bu televizyona çıkan cahil cühela, asma o pantolon şey giren, gerin o televole iktisatçıları, hep milleti şöyle kandırdı: Sanki şehirdekiler kazanıyor, köylüler yiyor. Türkiye Cumhuriyeti o kadar kadersiz bir dönemde ki, Başbakan da diyor ki, "hep kazanıp, size mi vereceğiz?" Bunun karşısında Erzurumlular ayaklanmıyor, bunun karşısında Trakyalılar ayaklanmıyor, bunun karşısında eski tarım bakanı veya eski politikacılar, eski siyasetçiler, yeni siyasetçiler, ya şu Kızılay'a bir çıkıp da, hiçbir şey demiyoruz, üzerimizde bir ölü toprağı var.

 

Hocam, bu raporun bence birinci ayağı, bana göre birincisi, reel sektör olması; ikincisi, tarım lobimizi oluşturma mecburiyetimiz var. Bunun adına ne dersek, daha uygun bir kelime neyse, bence bu çok önemli. Şimdiki bakan bizim bu lobiden korkmalıdır, dünkü bakan da korkmalıdır, o bakanlığa oturan adamın ayağı titremelidir. Ya bu köpek sevenler geliyorlardı, benim bakanlığın önünde "bakan istifa" diye bağırıyorlar, ben bir gün bakanlığa gidemedim. Arkadaşlar biliyorlar, bakanlığa gidemedik, gittim Koruma Kontrolde gizlendim, hanımlar gittikten sonra gittim, bir de yağmur yağıyordu. Kucağına köpeğini alan gelmiş. Ya bir buğday getirin şuraya, dökelim; yok. Tavukları getirin, Ülkü'ye dedim ki kaç kez, "Ülkü iki kamyon getir, şu Kızılay'a boşaltalım"; yok. Ama önce ilk lobiyi şehirlerden oluşturmamız lazım. Ambarında unu olmayana ödünç ekmek vermezler, ben bunu yaşadım. Bizim unumuz kalmamıştı, biz köylerde kelete deriz. Rahmetli babam iki merkeple şehre, Gürün'e unluk götürdü, evde unumuz yok, dayımın karısı, öz be öz dayımın karısı, Allah rahmet eylesin, bize ödünç ekmek vermedi, 40 hane köyde biz aç kaldık, vermediler. Ne zamanki merkebin kafası köyün o dolambacına çıktı ya, rahmetli Iraz bibi bağırdı anama, "Gel, çocukların ekmeği yoksa, ödünç ekmek vereyim" dedi. Köylerde ödünç ekmek verilir, tandırda yapıldığı için, ödünç alırsın, sonra sayar geri verirsin. Gördü ki un geliyor, ödünç ekmek vermek istedi. Bugün bize satmak isteyenler üretimimizi durdurmak için satmak istiyorlar. Üretimiz durduğu gün Türk Milletini açlığa mahkûm ederler. PKK'ya silah veren bize ekmek verir mi?

 

Onun için ben bunu çok önemsiyorum, şehirlerde lobi. En son bizim bakanlıkta, sağ olsun o zamanki ve şimdiki de, Sayın Genel Başkan seçim dedi. Seçim olmasa da, bizi atacaklardı. İnadına üretim dedim, ama altına şunu dedim: Doğru üretim, ihtiyacımız neyse, onu üretelim. Doğru üretim, kaliteli üretim, sağlıklı üretim, ucuza üretim, pazarlayacağımız üretim, ihtiyacımız olan üretim dedim. 81 ilde astırdım, buraya da astırdım, şu Kızılay tesisleri, oraya da astırdım. Biraz sonra dediler ki, "hocam, Ankara Valiliği polislerle afişi indiriyor" Niye indiriyor? Emekli olan Ankara Valisi, onu severim, efendi bir insandı, Yahya Gür. "Sayın Vali, niye indiriyorsunuz?" dedim, "efendim, şey falan" dedi. "Sayın Valim, PKK pankartı mı ya, inadına üretim" dedim.

 

Bir de, işin kolay yönüne gidiyoruz, "efendim, IMF böyle dedi" diye, yalan. Türkiye'deki satılmış kafalar diyor bunu, ikinci cumhuriyetçiler diyor, teslimiyetçiler diyor. O televizyona çıkan, köyden anlamayan, o sakallı, tipsiz, gariban insanlar söylüyor. Ben IMF'yle, o Cotoralli'yle işimi kotarıyordum, onunla hallediyordum işimi, dışarı çıkıyordum, Kemal Derviş veya bakan veya başbakan veya başbakan yardımcılarından geçiremiyorum. IMF'yi filan size methediyor değilim, yanlış anlaşılmasın, ama IMF işin kılıfı.

 

Şimdi hâlâ tarımın kanunu yok, bu 360 milletvekiliyle şey çıkarmaya çalışıyor, hangi aşamada bilmiyorum. Kanunu olmayan bir şeyi konuşuyoruz. Götürdüğümüz kanunların hiçbirini biz Bakanlar Kuruluna indirmedik. Başbakan arada işitiyordu, o köykent falan, Ecevit'in o tarafını şey yapmayalım. Ecevit'in çok yanlışları var da, namuslu bir adamdır, hain bir adam değildir. Diğerleri de değil tabii de, ekleyeyim. Gene Ecevit arada dinliyordu da, başkalarına hiç dinletemedim. Sesimizi dinlettirecek bir oluşum sağlama mecburiyetimiz var diyorum, burada bırakıyorum.

 

NUMAN AKMAN- Ben buna bir şey eklemek istiyorum: Valla terör toplantıları bu kadar heyecanlı geçmiyor. (Gülüşmeler)

 

Bu biraz önce sözünü ettiğiniz şey, aslında Türkiye'de sadece tarım sektörü için geçerli değil, yani Türkiye bilgi üretimini bıraktığı noktada, bilgiyi başkasından aldığı noktada, bunlara hep mahkûm zaten hocam, yani bunlar sonuç. Asıl sebep bilgi üretmemekti. Biz hâlâ bilgi üretmemekte ısrar ediyoruz.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- "Tohumu siz üretmeyin, biz size vereceğiz" diyor, Hollanda bana tohum satıyor.

 

NUMAN AKMAN- Ama hocam, bu çok tatlı bir şey, Türkiye'de ciddi bir ithalat lobisi var, çok ciddi paralar kazanılıyor.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Karşı durursanız, eski bakanlar gibi, gider mahkemede sürünürsünüz, herhalde bir 10-15 milyar para ödersiniz.

 

NUMAN AKMAN- Ama başka bir şey de yapılamıyor, yani onun yerine, onun kadar iyi belki ya da onun kadar yarayışlı bir şey koymakta da çok becerikli davranamıyoruz, yani bir de kendimize dönüp bakmamız lazım. Bilgi üretimimiz de, hem bizim çabalarımızla, aymazlığımızla, hem de belki başka etkilerle, çünkü her şeyi başkasına yıkarsak, o zaman çok da sorumsuz bir durum ortaya çıkıyor.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Üretimin içinden gelen ve Türkiye'de en başarılı sektörlerden biri olan ve o sektörün yönlendirilmesinde rol alan Ülkü Bey de konuştuktan sonra, sayın başkanlarımızın söyleyeceği çok.

 

Ülkü Bey siz buyurun. Başarılı bir sektörün son zamanlardaki…

 

NUMAN AKMAN- Hocam, neresi başarılı, hammaddelerinin çoğunu ithal ediyorlar, neresi başarı.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Efendim, biz yem sektöründe, aslında tarımla ilgili diğer sektörlerden çok farklı olmadığı için, işi kendi sektörümden somut örneklerle genelleyeceğiz.

 

Türkiye'deki bitkisel üretimle hayvansal üretim arasında köprü bir sektörüz. Köylüden alırız bitkisel üretimi, karıştırırız, yine büyük oranda hayvancılık yapan köylüyle yine karşı karşıyayız. Yem sanayi Türkiye'nin tarımsal sanayi anlamında baktığımızda, ileri denilebilecek ya da güçlü denilebilecek sektörlerinden biri. Bu güçlü denilebilecek sektöre baktığımızda, bu sektör kullandığı hammaddelerin fiyatını yüzde 95 oranında kendisinin dışında oluşan piyasadan alır, yani kendisinin hiçbir şekilde fiyatını belirlemede güç sahibi olmayan bir durumda. Hammaddeyi alıyor, karıştırıyor, alırken böyle. Satarken, sattığı sektör de, yüzde 225'lere varan, mecburen gümrük duvarlarıyla korunan hayvancılık sektörüne satıyor. Dolayısıyla hem alırken aldığı sektör, hem de satarken sattığı sektör normal piyasa koşullarının işlediği bir sektör değil. Bu direkt, diğer tarımsal sanayiler için de geçerli.

 

Ben buraya birkaç ana başlık yapmıştım, onunla ilgili hemen iki dakikada özetleyeyim. Türk toplumunun sosyal ve ekonomik hayatındaki tarımın yeri ve önemi denilmiş. Biz yıllar evvel bir panele hazırlanırken, stratejik silah tarım demiştim, panelin başlangıcı buydu. Tabii, bilgisayarda yazarken elektrikler kesildi, demek ki stratejik silah enerjiymiş dedik. (Gülüşmeler) Uzun süre çalışınca birden susadığımı hissettim, stratejik silah su oldu, dolayısıyla bu bakış açınızla ilgili. Ama Türkiye'nin, özellikle aklımız 1980 ve sonrasına eriyor, biz üniversite yıllarından sektöre girdiğimiz 1980'den itibaren çok hızlı bir çöküş var. Tarımla ilgili biraz önce hocalarım bahsetti. Bu bana göre planlıdır, planlı bir çalışmanın gereğidir. Türkiye'de tarımsal nüfus yüzde 35-40 denilir, ama bu yaklaşımda çiftçiyle köylünün tarifi tam yapılmadığı için, Türkiye'de yüzde 40 tarımsal nüfus mu vardır, yüzde 40 köylü mü vardır, onun mutlaka iyi ayrılması gerekir. Bize göre büyük oranda sosyal bir gerekliliktir bu. Köylü demek, çok daha doğru oluyor, çünkü çözüm bulamıyorsun.

 

Biraz önce işletme büyüklükleriyle ilgili söylendi. Yem sanayi büyük sektörlerden biridir, ama Türkiye'de kurulu kapasitenin yüzde 70'ini en küçük üreticiler sayısal olarak tutar, yani 1 000 tane fabrika varsa, bunun 700 tanesi en küçük işletmelerdir. O geriye kalan 30 tanesi üretimin yüzde 70'ini yapar. Bu genelde tarımla ilgili diğer sektörlerde de benzerdir, yani en üstteki yüzde 20 pastanın yüzde 80'ini alır. Bu bir gidişatın sonucudur.

 

Biraz önce iki tane tarif yapıldı, ben de haddim olmayarak huzurunuzda tarif yapmak istiyorum. Bir genel iktidar, bir de lokal iktidar diye adlandırılıyor. Bir tanesine küreselleşme, bir tanesine mevcut iktidar deniliyor. Küreselleşmenin kabaca tarifi, sıkışan merkez kapitalizmin kendisine yeni üretim ve tüketim saha açma çalışmaları olarak adlandırılıyor; küreselleşmeye de çok güzel uyuyor bu. Ama "mevcut iktidarın tarifi ne?" dediğimizde, devletle kavgalı olduğundan ve varlık nedenini de bu kavgalı olmasına dayandıran iktidar söz konusu. Dolayısıyla bu üst başlığa baktığımızda, kendisinden devamlı bir şey istenen, ancak karşılığında hiçbir şey verilmeyen bir düzenle karşı karşıyayız. Dolayısıyla bu tarımsal politikalar da onun bir parçası olarak devam ediyor.

 

Tüm dünyada olduğu gibi, Türk tarımı desteklenmelidir; ama bunun yöntemi sorgulanmalıdır.

İkincisi; tarım politikaları, "21. Yüzyılın ihtiyaçları bakımından nasıl değerlendiririz?" dediğimizde, biraz önce hocamız da söyledi, yani popülizm yıllarca öne çıkmış, "kim ne veriyorsa, 5 lira üzerinde veririm" denilmiş ve bunun devam ettiğini, desteklemelerle ilgili uzun vadeli ve mutlaka kalıcı stratejilerin geliştirilmesi gerekir diyoruz.

 

Üçüncü başlıkta, Türkiye'de mevcut tarımsal, yapısal sorunlar ve bunlara yönelik çözümler dediğimizde, kısa vadeli baktığımızda, bizim için üç dört tane önemli konu var. Bir tanesi, ürün ihtisas borsalarının yeniden şekillenmesi. Lisanslı depoculuk kanunumuz gündemde, yakan top gibi elde duruyor, nereye gideceği belli değil. Ulusal kalkınma stratejisi malum, Şubat ayında kabul edildi. İçerisinde çok uçuk maddeler var, yeniden ele alınması gerekir diye düşünüyoruz. Avrupa Birliği uyum çalışmalarında gecekonduda oturan insana asansör talimatnamesi veriyorsunuz, tarımla ilgili bizim imza attığımız bir sürü içinden çıkamayacağımız maddeler var. Biz örneğin, 2,5 yıldır Avrupa Birliğine uyum için yem kanunu şekillendirdik, bitti. 2,5 yıllık hem bakanlığın emeği var, hem bizim sektörün emeği var. Sadece bir yazıyla, o 2,5 yıllık emeğimiz arşive kaldırıldı, yine Avrupa Birliğinde yeni bir yasa çıktı ve 2,5 yıllık emek rafa kalktı. Avrupa Birliği bunu planlı plansız yapmış, orasını bilecek durumda değiliz.

 

Daha sonra bitkisel ve hayvansal üretimle ilgili kısmı, şu anda Türkiye'de kişi başına gelir eğer 6 bin dolarsa, eğer Avrupa Birliği 25-30 kilo, 40 kilo et yiyorsa, onun 25-30 bin dolar kişi başına geliri varsa, ben Avrupa Birliğinin aynı miktarında et yiyeceğim diye tutturmanın ya da tarımsal nüfusu yüzde 5'e çekeceğim diye hem hedef sahibinin, hem de ona ulaşmaya çalışan insanların şevkinin kırılması ki, benim 20 yıllık geçmişte gördüğüm budur. Türkiye yapısı itibariyle mutlaka yüzde 20 civarında yakın gelecekte bir tarımsal nüfus hedeflemelidir, yani yüzde 40'la, siz aniden yüzde 5'e düşecek dediğiniz zaman, hedef sahibinin şevkini de kırıyorsunuz, oraya ulaşmaya çalışan siyasi gücü de. Dolayısıyla yüzde 20'lik, 25'lik, yani geçici hedefler konulmalı.

 

Çiftçi kayıt sistemi ve doğrudan gelir desteği adıyla başlayan sistem, daha sonra doğrudan gelir desteği tek başına kaldı. Bu toprak ağalarının ya da sistemin kopuk olmasından dolayı iki bacağı eksik şekilde yürüdü. Ama kayıt sistemiyle ilgili bir baktığınızda, bir nebze yol alındığını müşahede ediyoruz.

 

5'e de ben not almışım, "ithalat lobisi milli kurumlardan daha güçlü" diye. Bu da doğru tespit, yani ithalat lobisi Türkiye'de çok güçlüdür ve biz yem sanayi olarak her yıl baktığımızda, gümrük duvarları artmasına rağmen, şu anda 1 birim yem içerisinde kullandığımız ithal hammadde oranı yüzde 50'ye çıktı. Kayıtlı yem üretimi 8 milyon ton, ithal ettiğimiz hammadde oranı 3 milyon 700 küsur bin tonlara çıktı. Bu bütün önlemlere, gümrük duvarlarına rağmen bir şekilde artan ithalat oranı var, bunun önüne geçilmiyor. Tabii, dolar baskısı, ekonomideki birtakım düzensizlikler de bunun nedenlerinden bir tanesi.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Dağılımı aklınızda mı?

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- 1 milyon 670 bin tonu soya, soya fasulyesi, 170 bin tonu soya yağı, 480 bin ton ayçiçeği tohumu küspesi, 680 bin ton kepek ve kepek ürünleri, 140 bin ton mineraller, premiksler, 80 bin tona kadar balık unu.

 

SALONDAN- Mısır var.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Bu yıl mısır yok. Zaten Gökhan Beyin soruş nedeni o, merak ettiği için sordu, nereden çıktı diye.

 

SALONDAN- Zaten Hazine Müsteşarlığı mısır kullanın diyor.

 

SALONDAN- Biz kepek mi satın alıyoruz?

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Tabii, değişik nedenleri var. Biz Irak politikasıyla ilgili, şimdi Irak geçen gün, değişik nedenlerden dolayı, un ihracatında Türkiye dünya şampiyonu oldu. Dolaylı olarak baktığınızda, şimdi de tepetaklak geldi. Tek nedeni, oradaki yerel yönetimden lojistik garantisinin çekilmesi, şimdi hiçbir araba gidemiyor Irak'a. Bu tamamen tarım sektörünün dışında gelişen bir olay. Biz dünya şampiyonu olduk geçen yıl.

 

Ben hem yemciyim, hem de tavukçuyum aynı zamanda. Ben doğrusunu isterseniz, belki buradaki oturanların çoğu kadar ithalatı öcü gibi gören birisi değilim, yani ithalat yapılmalı, ama hangi ithalat? O olayı tartışmak lazım. İthal edeceğimiz hammaddeler olmalı, zaten mecburuz. İşte 4 milyon tona yakın… Yemci zaten hiçbir zaman dolar riskine girip, yurtdışından mal almak istemez. Türkiye'de en azından dolar riskini üstünden atmak ister, iç piyasadan almak ister. Ama işte soya, bizim en kritik hammaddelerimizden biri, ama mecburen, değişik nedenlerden dolayı Türkiye'de soya bir türlü geliştirilemiyor.

 

Tarımla ilgili politika üretenler, yani buna bakan seviyesinden en altta çalışan ziraat mühendis, veteriner hekim, gıdacı dahil, politikayı başlatanın, a'yı başlatanın z'den haberi olmuyor ya da z'yi başlatanın a'dan haberi olmuyor.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Onu söyleyeceğim, tarım çok dağınık, tarımı Tarım Bakanlığı yönetmiyor ki zaten.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Dün çok somut bir örnek, Hürriyet'te manşetti. Dış Ticaret Müsteşarlığı soya fasulyesi ve küspesine gümrük vergisi getirdi. Onun gerekçesini de, "soyaya gümrük vergisi getirmemizin nedeni, mısır kullanımının artması" demiş. Son derece üzüldük, yani bunu bir de gazeteye vermişler. Soyayla mısırın kullanım alanları çok farklıdır. Bunu Dış Ticaret Müsteşarlığını gümrük vergisi artırma nedeni olarak söylüyor, ama biz de öğreniyoruz ki, pirinç ithalatıyla ilgili 200 milyon dolarlık … biz 50 milyon dolara Amerika Birleşik Devletlerinden, biz de karşı misilleme yapmışız. Gayri resmi bize söylenen, ortada sopayı yiyen yerli sanayici.

 

Tekrar edeyim, yem sektöre önemli tarım sektörlerden biridir; alırken de kendi inisiyatifini kullanamamakta, satarken de kendi inisiyatifini kullanamamaktadır. Bu ne demektir? Serbest piyasa koşullarına açıldığı zaman, derhal tuş olacak bir sektörüz biz. Çünkü mal sattığımız sektör hayvancılık sektörü, resmi, gayri resmi gümrük duvarlarıyla korunuyor.Öbür tarafta, destekleme alım fiyatlarıyla bitkisel üretime verilen, mecburen verilen, yüksek, dünya fiyatlarının üzerinde, 2 katı, 2,5 katı fiyatla verilerek, hammadde alma durumunda kalıyoruz. Pahalı alıyoruz, pahalı satıyoruz. 3 milyar dolar yıllık ciromuz var, 80 vilayette faaliyet gösteriyor, yani 80 vilayeti özellikle söylüyorum, yani Türkiye'nin tamamında çiftçiyle karşı karşıya, ama hiçbir malı kendi inisiyatifiyle, borsa alışverişini kullanamıyor.

 

Bir de, pazarlama dediniz. Pazarlama tarımsal ürünlerde zincir çok uzun, yani ürün tarladan çıktıktan rafa gelene kadarki zincir çok uzun. Bu gereksiz maliyet artışı oluyor. Bugün yumurta 50 bin liradır kümesten çıkışı, siz rafta 130 bin liraya yiyorsunuz. 50 bin liraya üreticiden çıkıyor. Bu Üretici Birlikleri Kanunuyla ilgili, belki sonradan açılırsa, yani tamamlanabilir. Uyum çalışmalarıyla ilgili de, Gümrük Birliği Anlaşmasına tabiiyiz malum. Şimdi üçüncü ülkeler haricindeki ülkelere de, Avrupa Birliği neden sorumluysa, biz de onlara o kadar sorumluyuz, o tür açmazlarımız da var. Teşekkür ederim.

 

NUMAN AKMAN- Burada bir şey söylemek istiyorum: Ülkü birkaç kere vurgu yaptığı için söylüyorum. Yüzde 225'le korunan hayvancılık sektörü ifadesi şöyle algılanabilir belki: Bu korumalar olmazsa, durum başka türlü olacak diye düşünülebilir. Yalnız ihracatlar yapılırken, ülkelerin ihracata verdikleri destekler dikkate alınmak durumunda. Şu an örneğin sütü konuşursak, Avrupa Birliği ülkelerinin pek çoğunda süt 30 Euro sente yaklaşık satılıyor. Türkiye'de bunun daha altında bir fiyat var. Süttozunun maliyeti, Avrupa Birliği destek veriyor, 3 bin dolarlık süttozu Türkiye'ye 1 600'e geliyor; yoksa 1 600 imalat ya da maliyeti değil, bu tip destekler var. Siz bu desteklere karşı bir koruma duvarı oluşturuyorsunuz ya da o üreticilerin aldıkları başka destekler var. Avrupa Birliğinde destek çok yoğun, yani Türkiye'ye göre çok daha yüksek. O desteklerin olmadığı durumda mukayeseleri yapmak lazım.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Dünyada en az desteği alan, en alttan üçüncü ülkeyiz.

 

NUMAN AKMAN- Yem sanayinde bir de şey var, gümrük duvarları tamam, ama üreticinin ürününü alıyorsunuz sonuçta.

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ- Ama bu desteği alan kişilerin toplam nüfusa oranı açısından bir fark var, değil mi? Amerika Birleşik Devletlerinde desteklenen çiftçi yüzde 2'si veya 3'ü, Türkiye'de ise yüzde 40 civarında.

 

NUMAN AKMAN- Yüzde 40'ı civarında olduğu tahmin ediliyor.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Biz hep Türkiye'de köylünün aldığı desteği görüyoruz, ama şehirde yaşayan insanların aldığı desteği de, değişik kanallardan bakmak lazım. Geçen ben bir yerde söyledim, yanlış anlaşılmasın, benim şehirde oturan insanım tabii ki, Amerikalısından, Avrupalısından çok daha güzel hizmetlere layık; ama hâlâ köyün yolu yoksa, kanalizasyonu yoksa, içme suyu yoksa, şehirde ben hastanesini yapmışım, yolunu yapmışım, asfaltını yapmışım, yani bırakın sanayinin desteğini, bırakın diğer destekleri, şehirli insana verilen devlet yatırımı, desteği, köyde oturandan çok çok daha fazla. Bugün Hakkari'de veya Erzurum'da, benim 25 yılım Erzurum'da geçti, hâlâ da çok bilirim, hastasını hastaneye indirmek için at kızağıyla çekiyor. Eğer destek olarak düşünülürse, Başbakan orada da çok yanılıyor, çok da büyük hata ediyor, hatta ihanet ediyor, "kazanıp da, size mi vereceğiz" dedi.

Efendim, müsaade ederseniz, kısa bir ara verelim.

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Efendim,ben önce bu toplantı iin teşekkür ederek başlayayım. Bu kadar tarımla ilgili yetkin hocalarımızın ve büyüklerimizin yanında söz söylemek kolay değil. Elimden geldiğince net ve somut birtakım şeyler söylemeye çalışacağım.

 

Aslında beni bağışlayın, yani tarımın görünümü, şu anda bu masadaki görünümle çok koşut bir şey, yani önümüzde Fanta ve Nestle duruyor. Aynı zaman diliminde bu ülkede 100 bin liraya dalında narenciye toplanamıyor. 100 bin liradır dalında. Biz öyle bir organizasyon kuramıyoruz ki, bu dalında 100 bin lira olan narenciyeyi toplayıp, şişeleyip, portakal suyu olarak tüketiciye, yoksula, öğrenciye, askere dağıtabilecek bir sistem kuramıyoruz. Bu sistemin kurulamamasının, böyle bir düzenin sürdürülebilir olmadığını söyleyen insanlara da sistem dışı insan muamelesi yapıyoruz. Ben hani gerçekten Türkiye'de çok sık sık karşı karşıya kaldığım bir muamele biçimi, yani "bu adam her yerde böyle konuşur" üzerinden konuşulan bir şey.

 

Niye yapamıyoruz? Örneğin, kooperatifleşmeyi hiç becerememişiz ben. Herkes beni bağışlasın, kooperatifleşme bir sol araç olarak görülmüş bu ülkede. Oysa Avrupa Birliğinde, işte Gülcan hocamdan aldığımız rakamlarla, dağıtılan sütün yüzde 90 küsuru kooperatifler üzerinden dağıtılıyor. Hal sistemi, borsa sistemi, gözümüzün içine baka baka, yılda 3 bin adamın üreticinin alın terine el koyduğu ve tüketicinin cebinden para çaldığı bir sistem olarak Türkiye'de çalışıyor ve biz bu sisteme hiçbir şey yapamıyoruz, yani bu sistem böyle geliyor, böyle devam ediyor, yani 150 bin liraya çıkan domates 1,5 milyon liraya bu ülkeye girmeye devam ediyor. Ne yapmak lazım? Herhalde … olarak bir şey yapmak lazım, çünkü bugünden yarına ve hızla tarımı dönüşmesi lazım. Birazdan sözünü etmeye çalışacağım, idari maslahat dönemi tarımda bitti. Eğer biz bir 10 yıl içerisinde bir şey yapamazsak, tarım diye bir şeyden Türkiye'de söz edilemeyecek. Elbette kırsal alanlarımız olacak falan, ama çok başka senaryoyu çok başka insanlar oynamaya başlayacak.

 

Şimdi çok kısaca şöyle özetlemeye çalışayım: Türkiye'nin önümüzdeki 10 yıl içerisinde tarım sektörünü belirlerken, dış kısıtlar ya da "olanaklar" iç politika alanından çok daha önemli. Dünya Ticaret Örgütü üzerinden gelecek etkiden başlayalım. Geçen senenin sonunda Hong Kong'da ve bu senenin Nisan ayında Cenevre'de yapılan çerçeve içi doldurulduğunda önümüze gelecek olan şudur: Gümrük vergilerinin bir kalemde yüzde 100'ün altına indirilmesi ve oradan belirli dilimler halinde aşağıya çekilmesi. Bunun yüzde 2'lik mi, yüzde 4'lük mü olacağı tartışılıyor, aslında temel çerçeve çizildi. Eğer bu senaryonun gerçekleşmesine ilişkin bir projeksiyon ortaya koyarsak, çok değil birkaç yıl sonra, Türkiye'de çok önemli ürünlerin, örneğin çeltik gibi ürünlerin hiç korunamayacağını görebiliriz. Hayvansal ürünler gibi, hububat gibi korunması gereken iç piyasa alanlarının korunma düzeyinin çok altına ineceğini göreceğiz. Peki, şey nedir, yani gümrük vergileriyle iç piyasayı koruyarak sürdürülebilir bir tarım politikası izlemek mümkün müdür? Uzun vadede bunun mümkün olmadığını hep beraber görmeliyiz. Dışarıda nasıl pozisyon almalıyız? DTÖ görüşmelerinde, eğer birisi bize gümrük vergilerinizi indirin, pazara giriş koşullarınızı artırın diyorsa, biz ona şunu söylemeliyiz: Önce sen iç desteklerini sıfırla, önce sen ihracat sübvansiyonlarını sıfırla, ondan sonra bunu talep et. Bunu diyen var mı? G-33'ler bunu diyor. Türkiye'nin de bunu demesi lazım, ama Türkiye Avrupa Birliğine aday ülke statüsüyle şey diyor, yani tamam, gümrük vergileri indirgenmelidir, ama istisna listelerinden yararlanmalı. Oysa herkes bilmeli ki, istisna listeleri vardır, sensate product denilen listesi vardır DTÖ'nün, ama bunun dörtlü ve altılı tarifesi pozisyonunda son derece kısıtlı ürün gruplarının yansıyacağını biliyorum; bir kere dışarıda böyle bir pozisyon alacağız. Ama içeride de bu 10 yıllık dilimde hızla ortalama maliyetleri düşüren, verimliliği yükselten, rekabet … kurmalıyız. Eğer bunu yapmazsak, rekabet etme şansımız yok. Nereden söyleyebilirim ben bunu? 6 Ekim 2004 tarihli Avrupa Birliğinin Etki Değerlendirme Raporu, yani tam çevirirseniz, Türkiye'nin üyeliği perspektifinden kaynaklanan hususlar raporu. Birkaç şey söylüyor, diyor ki "olasılı üyelikte Türkiye'nin yaş sebze-meyve, fındık, bakliyat dışında rekabet etme şansı yoktur" Bu bir cümle, ama hesaplamalara dayalı bir cümle. Başka bir şey daha söylüyor: "Olası bir üyelikte, kısıtlamaların kalkması nedeniyle Topluluğun Türkiye'ye yapacağı tarımsal dış satım artacak, ancak Türkiye'nin topluluğa yapacağı tarımsal dış satım azalacaktır. Bu Türkiye'ye üyelik anında bir şok yaratacaktır" diyor, Dışişleri Bakanlığı çevirisi. "Bu şoktan korunmak için gümrük vergilerinizi şimdiden indirin" diyor, yani tavsiyesi çok ilginç. Bizim bu gerçekleri görmemiz gerekiyor. Bu gerçekleri gördüğümüz zaman da, tarımsal yapımızı hem korumamız, ama korumakla beraber de dönüştürmemiz gerekiyor, başka hiç çaresi yok.

 

Gene, konuşulduğu için bir noktadan bahsedeyim: Eskiden Dünya Ticaret Örgütü, yani Uruguay Turundan bu yana bir indirgeme öngörüyordu, ama anlaşmazlıkların çözümüne yönelik radikal süreçleri de kapsamıyordu. Mesela, çeltik konusu, bu Hükümetin yaptığı doğru şeylerden bir tanesidir, çeltik ithalatını üretime bağlamıştır. Ancak belirli bir üretime denk gelen ithalat miktarlarına izin vermiştir. Ama bu açıkça DTÖ'nün aslında anlaşmasına aykırıdır, tarife dışı engeldir ve nitekim DTÖ bunu anlaşmazlıkların çözümü mahkemesine sokmuştur ve hem Türkiye'nin bu uygulamasının kaldırılması kararı çıkacaktır, hem de Türkiye'ye "tazminat verin" diyecektir. Bunun yorumu yok, bu böyle açık, böyle olacaktır.

 

Bütün bu yapıyı bilerek ne yapmamız gerekiyor? Bir kere galiba, Türkiye'nin kendi girdilerini bağımsız olarak üretebileceği bir sistem kurması lazım. Rakam söyleyelim: Sebze tohumunda yüzde 95 dışa bağımlıyız, sertifikalı hububat tohumumuz ancak yüzde 25'ini üretebiliyoruz. 25 bin damızlık hayvana ihtiyacımız var, geçen sene hiç hayvan dağıtılmadı ve böylesine bir süreçle karşı karşıyayız. "Ulusal" Biyogüvenlik Yasa Tasarısı çıktığında, genetiği değiştirilmiş organizmaların Türkiye'de üretilmesine yönelik yasal altyapı sağlanacak ve böylece de bir yeni yasa çıkarttık diyerek, o alandaki bağımlılığımızı da pekiştireceğiz, yani böyle bir yapıyla Türkiye karşı karşıya.

 

İkincisi; bir kez daha söylüyorum, pazarlama sistemini Türkiye'nin radikal olarak değiştirmesi gerekiyor. Üreticiden tüketiciye doğrudan zincir sisteminin kurulması gerekiyor. Ben bunun asla zor olmadığını düşünüyorum. Bunun Türkiye'de neden yapılamadığını, ancak bu mevcut sistemden çıkarı olanların varlığına bağlıyorum. Yapılamayacak bir şey değil bunlar. Ama şunu yapmak lazım: Bir gecede Türkiye'de halleri yıkmak lazım. Tabii, buldozerle yıkmak mümkün değil, ama öyle bir şey çıkartırsınız ki, yanında işleyen yeni bir sistem kurarsınız ki, bu sisteme hiçbir şey girmez, girdi ve çıktı bu sistemden yürümez, çünkü bu sistem irrasyonel bir sistem. Yerine yeni bir sistemi kurmak lazım ve bunu da radikal olarak yapmak lazım. Pazarlama sistemi, mesela Ülkü arkadaşım lisanslı depoculuktan bahsetti. Yasa çıkartılırken, AKP'li ve CHP'li ulaşabildiğimiz bütün milletvekillerine şunu söyledik: Amerika Birleşik Devletlerinde lisanslı depoculuk nasıl yürüyor? Bir kere Tarım Bakanlığının altında, biz burada Sanayi Ticaret Bakanlığının altında kurguladık. İkincisi ve daha önemlisi, hem federal, hem de eyalet lisanslı depolarına ürünlerini verenler, karşılığında makbuz senedi alıyorlar. Bu makbuz senedini finans kurumlarından rehin göstererek kısa vadeli kredi alabiliyorlar, ama hepsinden önemlisi, CCC denilen ve USD'nin altında bir devlet kuruluşu olan CCC, üreticiye 9 ay vadeli kısa vadeli kredi veriyor. Detayına çok girmek istemiyorum, neredeyse faizsiz bir kredi. Zavallı Amerikan çiftçisinin kısa vadeli kredi ihtiyacını karşılayan bir sistem kurmuşlar. Biz lisanslı depoculuğu nasıl aktardık? Tümüyle bu kamusal depolama ve üreticiyi destekleme sisteminden sıyırdık ve işlemeyecek bir sistem kurduk, hani piyasa sistemi bile değil bu, yani kim gider de, malını, o para etmeyen malını, al sende dursun da, bana karşılığında makbuz senedi ver, ben sana depo ücreti ödeyeyim, makbuz senedimi de sağda solda pazarlamaya çalışayım; kim yapar bunu? Hiç kimse de yapmıyor zaten. Ama söylenenlerin işe yaramaması, söylenenlerin dikkate alınmaması bu sistemi kuruyor.

 

Bir başka söyleyeyim: 10 yıldır şunu söylüyoruz, Brezilya ve Küba'da neredeyse tarım traktörlerinin tamamı biyodizelle çalışıyor. Biz maliyetlerimizi düşüreceğiz diyoruz. Peki, petrol maliyetlerine etki edebiliyor muyuz? Aldığımız vergiyi bir tarafa bırakırsanız, etki edemiyorsunuz, tümüyle dışarıdan bir şey. Eğer üretilen tarım ürünlerinden, yani buğdaydan, arpadan biyobenzin yaparsak, ya bitkilerinden biyodizel yaparsak, pekala biz, tarımın petrol girdisini çok ucuza mal edebiliriz, üstelik de tarımda bir bağımsızlık felsefesinin yerleşmesine katkıda bulunabilir. Ama maalesef, bu da şey oldu, yani Latin Amerika'dan esen rüzgâr nedeniyle, bunu söyleyenler de bir yere konuldu, bir şekilde nitelendi. Artık böyle gerçekten, aslında son derece ilkel olan şeyleri bir tarafa bırakmamız gerekiyor.

 

Söyleyecek çok şey var. Şu kadarını söyleyeyim: Avrupa Birliği müzakereleri başladı. Süt sektörü üzerinden bir küçük değerlendirme yapmak istiyorum, çünkü bu müzakere denilen şeyin aslında nasıl yürümesi gerektiğine ilişkin de benim fikirlerimi ortaya koyuyor. Türkiye'de 10,5 milyon litre civarında bir süt üretimi var, bunun 2,5 milyon litresi kayıtlı. Kayıtlı ne demek? Nestle'nin, Danone'nin, Pınar'ın, Yaşar'ın egemenliği altındaki sistem. Bunlar 400 bin liraya üreticiden sütü toplarlar, 1,8 milyon liraya tüketiciyi sütü satarlar. Arada 4-4,5 kat fiyat farkı var. Oysa bu Almanya'da 2 ila 2,1 kattır. Bu yapıyı bir tarafa tutalım, SEK özelleştirildikten, çünkü bize şunu söylemişlerdi: "SEK özelleşecek, üretici sütünü daha pahalıya satacak, tüketici sütü daha ucuzu yiyecek, bu rekabet ortamı kaliteyi geliştirecek" Oysa ortaya çıkan tabloda şunu görüyoruz: Üreticinin sefilliği devam ediyor, tüketici her geçen gün süte daha fazla para veriyor, tekelleşme ve yabancılaşma sektöre hâkim. Aslında Numan hocam bahsetti, sektör kamuyla dalga geçiyor, yani süt fiyatları düşüyor diye, hükümet 75 bin lira prim açıklıyor, bunlar aynı gün süt fiyatlarını 75 bin lira azaltıyorlar, yani kamuyla dalga geçiyorlar, piyasaya müdahale aracı elinizden alınmış.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Süt alış fiyatını 75 bin lira azaltıyorlar. Öyle söyleyelim ki, kayıtlara öyle geçsin. Köylüden süt alış fiyatını…

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ- Yani 400'e aldıklarını 325'e almaya başlıyorlar.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Dolayısıyla devletin primi çiftçinin cebine gitmemiş oluyor, yani prim gene o piyasa kanallarında kayboluyor.

 

SEK üzerinden bunu söylerken, aslında kamunun piyasaya müdahale araçlarının özelleştirmelerle elinden alındığını ve tüm özelleştirmelerin, tarımdaki tüm özelleştirmelerin bir vurgun aracı olduğunun altını özellikle çizmek isterim. Gerekirse konuşuruz, Et-Balık Kurumu, Yem Sanayisi, Zirai Donatım Kurumu, bunların hepsi böyle.

 

Tekrar şeye dönelim, 2,5 milyon litre süt böyle. Geriye kalan 3-3,5 milyon litre süt yerel mandıralarda üretiliyor, işleniyor. Geriye kalan yaklaşık 4 milyon litre sütü de, Türkiye'de üretici üretiyor, sokak sütçüleri dağıtıyor. AB sürecinde eğer siz süt kotalarını almak istiyorsanız, olası bir müzakere tarihinden önce, tarihi dönem dedikleri bir dönem var, yani Türkiye atıyorum, tümüyle spekülasyon, 2015'te üyeliğe girecekse, onların geçmişte seçecekleri bir 3-4 yıllık dilimde, o zaman dilimindeki ortalama kayıtlı süt miktarı bazından siz pazarlık yapabileceksiniz. Vedat Mirmahmutoğulları, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı ve müzakere heyetinin başkanı olarak Avrupa'ya gitti, Brüksel'e gitti, bizim toplantıda söylediği şudur: "Ben büyük bir açık yüreklilikle Türkiye'de kayıtlı sütün 2,5 milyon litre olduğunu söyledim, açık sözlülüğümden dolayı bana çok teşekkür ettiler" diyor. Bakın, bir insanın böyle bir şeyi yapması, bir övünme meselesi yapması, Türkiye'de tarımsal kamu yönetiminin içinde bulunduğu, gerçekten acınacak duruma çok temel bir işaret. Bu nedir? "Kayıtlara alınmıştır, senin müsteşar yardımcın 2,5 milyon litre kayıtlı sütüm var" diyor. Peki, biz ne yapmalıyız? Biz bu 2,5 milyon litre sütün, 10,5 milyon litre, aradaki tüm farkı kayıt içine alacak bir sistem koymalıyız. Bu sistemi nasıl koymalıyız? İstedikleri şu: Nestle'nin ve Danone'nin ve diğer büyük şirketlerin pazar alanlarını genişletmesi ve tüm piyasaya hâkim olması, egemen olması. Kayıtlıdır gerçekten ve 10,5 milyon litreye ulaşırsınız. Bu bizim istediğimiz bir şey mi? Ziraat Mühendisleri Odasının istediği bir şey değil. Biz geçen sene 21 Mayısta bir açıklama yaptık, "çocukların süt içemediği, üreticinin alın terine el konulduğu bir ülkede dünya süt günü kutlanamaz" dedik. Bence kutlanamaz. Peki, ne yapmak gerekiyor? Pekala, üreticiden süt alındıktan sonra, aynı anda soğuk zincirin başlatıldığı, son derece uygun fiyatlarla pastörizasyon tekniklerinin ortaya konulabildiği ve Türkiye'nin en yoksul kesimi olan, üreticinin, sokak sütçüsünün falan da dağıtım organizasyonu olarak konumlandığı bir yeni kooperatif modelle, üreticiden okul çocuğuna, üreticiden yoksul çocuğa süt dağıtacak bir sistem kurabiliriz. Biz her gün yüzde 9,3'ü mutlak yoksulluk sınırının altında yaşayan insanların, bebeği olanların evine bir şişe süt koysak, kapısına bir şişe süt koysa, bu kötü bir şey midir, yoksa iyi bir şey midir? Bu ülkenin protein açığını kapatması açısından, sosyal devletin geliştirilmesi açısından kötü bir şey midir? Böyle yaparsanız, 10,5 milyon litre sütle pazarlıklara girebilirsiniz ve pekala Avrupa Birliği üzerinden rekabetçi bir yapı üretebilirsiniz. Eğer bunu yapmaz da, müzakereyi sadece çevirdiğiniz metinleri Türkçeye aktarmak olarak algılarsanız… Zaten şunu söyleyeyim: Avrupa Birliğinin en önemli şeyi olan, hukuki hiyerarşide en yüksek düzeyde olan tüzüklerini sizin iç politika aracı yapmanız için ayrı bir şeye gerek yok, üye olduğunuz anda onlar iç hukukun bir parçası oluyorlar. Dolayısıyla artı bir şeye yapmanıza bile gerek yok. Müzakere sürecini böyle görmek, böyle algılamak lazım.

 

İki tane temel sistem var, bize aslında vurguladıkları şey; değinildi, nüfusun azaltılması. Üzerine konuştuğumuz şeyin ne olduğunu somutlamak açısından söylüyorum: Türkiye'de 7,2 milyon insan tarımda çalışıyor, sivil istihdamın yüzde 33'ü rakamlara göre. 22 milyon toplam sivil istihdamın yüzde 5'ini tarımda tutmak demek, 1,1 milyonun tarımda kalması demek. 6 milyonun tarım dışına çıkması, aileleriyle beraber 20 milyonun tarım dışına çıkmasından söz ediyoruz. Sanayideki istihdamın yalnızca 4 milyon olduğunu düşündüğümüzde, Türkiye'deki işsizlik ortalamasının yüzde 10,5 olduğunu düşündüğümüzde, tarımdan kopacak her insanın işsizlerin ordusuna katılacağını öngörmek sürpriz olmamalı. O halde biz, bu geçiş döneminde emek yoğun üretim sektörlerini, ama maliyeti düşürülmüş, pekala rekabetçi olabilecek yapıları nasıl kurgulayabiliriz diye bakarız. İtalya kendi üretim alanının yüzde 10,5'ini organik üretime ayırmış durumda. Organik üretim nedir? Emek yoğundur, ama ürettiğiniz ürünün çıktısı pahalıdır. Ama o yapıyı kurmanız koşuluyla, pekala böyle bir şey yapılabilir.

 

Sözlerimi çok uzatmayayım, ama önemli gördüğüm için şunu söylüyorum: Hafta sonu Berlin'deydim, Berlin'de inanılmaz bir işsizlik var. Bütün Siemens fabrikaları, Volkswagen fabrikaları Berlin'den çıkıyorlar. Nereye gidiyorlar? Polonya'ya, Macaristan'a, Slovakya'ya, ucuz işçiliğin olduğu yere gidiyorlar. Bu bölge kalkınma ajanslarıyla beraber Türkiye'de yeni bir sömürü aracı olarak kurgulanıyor. Bölgesel asgari ücret gündeme getirildi, 19 ilde diyorlar, "380 milyon çok pahalıdır, 250 milyon lira verelim sizlere." Yani yarışan kentler, yarışan yerellikler demek, toprağımızı, suyumuzu onların diledikleri almaları, diledikleri gibi, neredeyse ücretsiz emeğe el koymalarına yönelik bir sistem.

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ- Ve federasyonun da altyapısı.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Federasyonun da altyapısı, dediğiniz gibi, çok doğru, Avrupa Birliğinin alt sistemi.

 

Bütün bu yapıyı birlikte görmeniz lazım ve nüfus, sosyolojik meseleye böyle bakmamız lazım. İşletme ölçeği sorunu mülkiyetten ayrı olarak düşünülemez, tümüyle katılıyorum. Bizde 6 hektardır. Ben isterim, 60 hektarlık işletmelerimiz olsun, ama onun sahibinin kim olacağı en az işletmenin büyütülmesi kadar önemli. Biz bu ülkede yaşayan insanların işletme sahibi olduğu, onu işleyerek pazarladığı bir sistemden yanayız.

 

Son sözüm de, Ülkü arkadaşın çalışma alanına ilişkin. Türkiye'de yerel fiyatları indirgeyemezseniz, mutlaka ithalat olacak, ya resmi ithalat olacaktır, ya kaçak ithalat olacaktır, hiç bunun şeyi yok. Yerel fiyatları indirgemeniz lazım. Yerel fiyatları indirgemenin yolu da, mutlaka yapısal sorunları gidermek ve girdi maliyetlerini düşürmekten geçer. Bu tarafa duyarsız kalarak, yalnızca rekabet … sizin sektör diye, mısırı 330'dan 260'a düşürürseniz, önümüzdeki yıl mısırdaki ithalat rakamız en az 1 milyon tondur. Dolayısıyla tarımı diğer sektörlerle etkileşim içerisinde bir büyük sektör olarak değerlendirmek ve hak ettiği gibi sağlam politikaları uygulamak gerekiyor.

 

Sayın Bakanım bir şey var, söylemezsem çatlayacağım, izninizle onu söyleyeyim.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Bir de, bu tarımın dağınıklığı ve bunun bütünleştirilmesi konusundaki, nasıl bir hale getirirsin? Avrupa Birliğinin bu müzakerelere… Ben bu Avrupa Birliğine inanmadığım için çok fazla konuşmak istemiyorum, ama yine şu anda önümüzde maalesef bir olumsuzluk…

 

NUMAN AKMAN- Söyleyeceğini söyleyecek ve çok hoşunuza gitmeyecek, öyle görünüyor.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- AB'ye ben de inanmıyorum, ama AB'ye inanmadığımı, "AB'ye hayır"ı açıkça söylemiyorum, çünkü Türkiye'de insanlar slogan üzerinden konuşulmasından hoşlanmıyorlar. Yaptığım her konuşmada şeyi koyuyorum, AB'nin politikaları bunlar. 15 yıl sonra Avrupa Birliğinin politikası burada olacak, yani şu andaki ortak tarım politikası Türkiye'ye uygun bir politika seti değil. 15 yıl sonraki OTP hiç Türkiye'ye uygun bir politika olmayacak. Siz buraya girdiğinizde, artık hiçbir şeyinden yararlanamayacağınız bir OTP'yle karşı karşıya kalacaksınız. Kaldı ki, "tarıma, kişilerin serbest dolaşımı ve yapısal politikalara kalıcı derogasyon koyacağım" diyenler onlar. Birliğin hazmetme kapasitesinden söz edenler onlar. "Türkiye üyelik yükümlülüklerinin tümünü yerine getirebilecek durumda değilse, mümkün olan en güçlü bağ ile Avrupa yapılarına demirlemesi sağlanacaktır" diyenler onlar. Bütün bunlar, imtiyazlı üyeliğe işaret eden şeylerdir. Türkiye'yi o ana geminin çeperinden ayırmadan, manipüle edebilecek ve kaynaklarından yararlanabilecekleri bir yapı olarak tutmaya çalışıyorlar. Tarım da bunun bir boyutu, milli güvenlik konusu bunun bir boyutu, her şeyi bu çerçeve içerisinde düşünmemiz lazım.

 

Tarım ve Köyişleri Bakanlığının tarımla ilgili tüm yetkileri eline mutlaka toplaması lazım. Bu Hükümetin bile bunu başarması lazım, yani bu kadroların bile, yani yönetilemez halde olmasına rağmen. Oysa Tarım Bakanlığının yeniden yapılandırılmasına ilişkin yasa tasarıları, hocamla beraber toplantıdaydık, yani böyle bir iddiayı gündeme bile getirmiyor. Şeyden bahsediyorlar, 2 bin personel tasarrufu edeceklermiş, bilmem kaç trilyon lira da kaynak tasarrufu edeceklermiş. Bu ülkede gayri safi milli hasılanın yalnızca binde 8'i tarıma aktarılıyor ve şu popülizm denilen laf, "ne verirseniz 5 fazlasını veririm" dediği zaman bile, Türkiye'nin bütçesinin yüzde 3'ünden fazlası hiçbir zaman tarıma aktarılmamıştır. Bu popülizmin en yaygın olduğu zamanlarda bile, tarım aslında her zaman üvey evlat olmuştur. Bunu da bu şekilde saptamak lazım. Daha fazla uzatmayayım.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Söyleyeceğin bir şey vardı ve Numan Bey dedi ki, "hiç hoşuna gitmeyecek"

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Ne söyleyecektim hocam?

 

SALONDAN- Çatlayacağım söylemezsem.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Evet, onu söyleyeyim.

 

SALONDAN- Unutturmaya çalıştı hocam da, hatırlatalım.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Hocam, galiba onu söylememi istemedi. Ama çok kötü bir şey, sadece güzel bir anekdot, hepimizin de zaman zaman içine düştüğü bir durum. Sayın Bakanım ilk kez bakan oldukları zaman, 1 ay, 1,5 ay falan geçmişti, bizim terasa yemeğe gelmiştiniz, anımsarsanız.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Evet.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Güzel de bir ortam, hoşsohbet filan var. "Yetişmiş eleman, iyi yönetici bulmakta zorlanıyorum" demiştiniz. Gürol hoca da şey demişti, "Sayın Bakan, hep sağına bakma, biraz da soluna bak" (Gülüşmeler) Yani o kadrolaşma meselesi açısından bunu söylemek ihtiyacını hissettim. Gerçekten Türkiye'de insanlar ne yaptıklarıyla değil de, nereden baktıklarıyla hep kıyaslandı.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Gökhancığım soluma baktığım zaman seni görseydim, hep bakardım da, baktırmıyorlar. (Gülüşmeler) Adama ne sola, ne sağa baktırıyorlar, bir şey çizmişler, oraya bak diyorlar.

 

SALONDAN- Yok, Gökhan Beye görev teklif edildi canım.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Görev teklif edildi, ama o görev beni pasifize etmeye yönelikti.

 

SALONDAN- Öyle mi?

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Öyle oyunlara düşmeyiz yani. (Gülüşmeler)

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Ben yalnız vakit almayayım. Buyurun.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Çok özür dilerim. Beni geldiler 6 ay sonra görevden aldılar. Görevden alınca daha etkinleştiğimi görünce, görev teklif ederek, biraz pasifize etmeye çalıştılar. Ben hepsine şey söyledim, yani biz eğer bir şey talep ediyor olsaydık, onu alırdık, kamudan almazsak başka yerden alırdık, yani bu durumumuz iyidir.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Biraz önce de hocamla görüştük, hani biz siyasette de çok yanlış şeyler yapıyoruz. Bakınız, ben laboratuarcıyım, laboratuarda çalışıyorum, hatta Erzurum'da çalıştığım bodrumda, güneş yüzü de pek görmez. Pamukkale de aynı. Oradan geliyorsunuz, 15 gün Ankara'da duruyorsunuz, Ankara'yı hiç öğrenmeden bakan oluyorsunuz. Türkiye'de siyasette öyle bir sistem var ki, onları uygulama mecburiyetindesiniz. Bana göre, o bakanlık şeyine de oturmanız için çok iyi yetişmeniz lazım. Hem konuları iyi görmeniz lazım, hem kadroları iyi görmeniz lazım, onda haklısınız.

 

NUMAN AKMAN- Başka bir durum var, ama ben onu daha sonra anlatayım isterseniz veya şimdi anlatayım, tam üstüne geldi. Hocam bir araya Bursa'ya müracaat etmiş, oraya öğretim üyesi olarak gitmek istiyor. Bunu da o zamanki dekandan ben dinledim. Rektör aramış dekanı, demiş ki "bu herifi buraya almayacaksınız kardeşim, buraya istemiyorum." "Şimdi adamın dosyası iyi, ne yapalım? Aradım jüri üyelerini, biri şöyle yazdı: Bu arkadaş çok iyi çalışan birisidir, Bursa'nın altyapısı buna uygun değil, bunu heba ederiz, o zaman bunu buraya almayalım" Diğeri de şey yazmış, "bu arkadaş belli bir konuda çalışmış, oysa Bursa yeni kuruluyor, çok fazla alanda çalışan birine ihtiyaç var, biz öyle birini arayalım" Sonunda sizi oraya almamışlar.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Bilimsel olarak yetersiz raporu verdiler.

 

NUMAN AKMAN- Yok, yetersiz değil, ama buymuş.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Uygun değil.

 

NUMAN AKMAN- Ben Gökhan Beyin söylediklerine birkaç şey eklemek istiyorum.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Yalnız, bir de şunu söyleyeyim: Burada herkes biliyor da, Vedat Mirmahmutoğulları "2,5 milyon ton kayıtlı sütümüz var" derken ihanet içerisinde, çünkü o 10,5 milyon ton sütümüz olduğunu biliyor, bu konuyu bilmeyen cahil birisi değil.

 

NUMAN AKMAN- Kayıtlıyı söylemiş zaten.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Başka türlü izah edebilirdi bunu.

 

SALONDAN- Biz onu hep saklıyoruz.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Söylemiyoruz biz onu.

 

NUMAN AKMAN- Orada başka bir şey daha var.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Avrupa Birliğine aday ülkeler tarım bakanları toplantısına katıldığımızda da biz bu konuları şey yaptık ve biz söylemeyiz onu, fabrikalara ulaşan, bilmem nerelere ulaşan sütü söyleriz.

 

NUMAN AKMAN- Ben öncelikle Gökhan Beyin söylediklerinden, bu etki değerlendirme raporunda yer alan konularda, Avrupa Birliğinin Türkiye'yi avantajlı gördüğü ürünler, Avrupa Birliğinin zaten sürekli olarak ithal etmesi gereken ürünlerdir. Bu Türkiye'nin avantajı değil, onların eksiğidir. Dolayısıyla Avrupa Birliğinin Türkiye avantajlı değil dediği ürünleri avantajlı değilmiş görmemek gerekir. Örneğin, Polonya Avrupa Birliğine girdiğinde Almanya'yı sarstı, özellikte sütte. Polonya'nın üretimi Almanya'ya akmaya başlayınca, Almanya'da fiyatlar düştü, çok ciddi sarsıldı. Türkiye'de genellikle bir hata yapıyoruz biz. Örneğin, İrlanda ya da İngiltere'yi değerlendirirken, adamın üretimi zaten ya koyun, ya sığır, ya patates. Türkiye gibi çok geniş alanları, çok farklı üretime uygun olan yerlerde, üretim maliyetlerimizin Avrupa'yla, mesela sütte bile mücadele edememesi söz konusu olamaz. Biz sadece ikinci, bazı yerlerde üçüncü ürünle süt üretebiliriz, yani batıda, doğuda. Dolayısıyla Türkiye'nin, adamın coğrafi kısıtlarından kaynaklanan şeylerini avantaj gibi algılayıp, Türkiye'nin coğrafi avantajlarını görmemek hatasına düşmemek gerekir. TÜSİAD raporu mesela buna düştü, Türkiye'de pek çok kişi de buna düşüyor. Türkiye süt üretiminde de, Polonya'nın yaptığı gibi, hatta Polonya'dan daha iyi yaparak, Avrupa Birliğiyle rekabet edebilir.

 

Gökhan Beyin sütle ilgili söylediği bir şeyi buraya geçerse de iyi olur. Tüketimle ilgili olarak bir rakam vermek gerekirse, Türkiye şu an kişi başına 140 kilogram civarında bir süt üretiyor. Avrupa Birliğinde bu rakam 2013 yılına kadar öngörülen 311 kilo. Yani iki grup arasında, süt gibi son derece kolay üretilebilir bir şeyi biz çocuklarımıza içeremiyoruz. Şu an bizim üretimimiz, kişi başına tüketimimiz onların yarısı kadar. Sizin söylediğiniz konuda Ankara Damızlık Sığır Yetiştiricileri İl Birliğinin bir girişimi var. Aşağı yukarı ambalaj malzemeleri arayışları devam ediyor, Ankara'da bine yakın sokak sütçüsünün pastörize edilmiş süt satabilir hale taşımak için bir çaba var. Burada büyük etkinin ya da büyük engelin kamu olacağını düşünüyoruz. Kamu böyle bir satış organizasyonuna, özellikle tekellerin baskısıyla izin vermeyecek diye bir kaygı duyuluyor. Ama organizasyon biraz daha şekillenince, kamu bu yönde sıkıştırılacaktır. Çünkü büyük tekeller zaman zaman bu tip baskılar yaratabiliyorlar. Mesela, bir ara gecekondularda inek beslemeyi yasakladılar. Ankara'da zabıta işi gücü bıraktı, gecekondulardan inek toplamaya başladı.

 

Dolayısıyla esas söylemeye çalıştığım şey, bizim gerçekten süt gibi temel besin maddesini çocuklarımıza içirememenin ayıbını hepimiz duymalıyız. Bu çok kolay yapabileceğimiz bir şey ve Türkiye bu bakımdan dezavantajlı değil. Avrupa Birliğiyle ilgili bir çalışmaya giden arkadaşımızın şöyle bir tahmini var: Türkiye'ye 10 milyon ton civarında kota verecekler, yani Türkiye'de kotayı kayda bağlamayacaklar, Polonya'da da bağlamadılar. Fakat kotanın sürüp sürmeyeceği konusunda da ciddi kaygılar var. Şu an kotayı talep eden, yani sürdürmeyi talep eden ülkeler, genellikle kendilerini avantajlı sayan Danimarka, Hollanda gibi ülkeler ve güneye süt satacaklarını düşünüyorlar.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- 10 milyon ton kota Türkiye'yi tatmin eder mi?

 

NUMAN AKMAN- Hiçbir zaman etmeyecek hocam. Dolayısıyla Türkiye, Gökhan Beyin söylediği gibi, hızla üretimini yükseltmek durumunda, yani insanlarını beslemek için bunu yapmak durumunda. Bu çok farklı alanlara kayar. Ama bize burada dayatılan şey şu: Siz bunu… Biz kendi içimizden de söylüyoruz. Mesela, ben Vedat Beyi tanıyorum, Vedat Bey, yani oradaki adamlar aferin desin diye de bunu yapmış olabilir. Bu bakanlıkta çok yaygın bir durum, yani yabancıya beğenilmek Türkiye'de heyecan verici bir iş haline geldi. Bunu Dışişleri Bakanınızdan da görebilirsiniz, başka yerlerde de.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Öyle garip anekdotlar yansıyor ki, sitede de vardı, basına da yansıdı. Müzakereler sırasında 16 saat çalışmışlar, karşıdaki yabancı demiş ki, "niye gözleriniz kızardı?" Onlar da demişler ki, "16 saat çalıştık, hiç uyumadık" "Teşekkür ederiz" diye yanıt almışlar. Yapılan ne? Tarama. İki tarama var, bir karşı tarafın müktesebatını size anlatıyorlar, 16 saat çalışmanız gerekmiyor bunun için, dinlemeniz gerekiyor. İkincisi de, sektörümüzü raporlarla karşı tarafa aktaracaksınız. Eğer bu raporlar hazır değilse, biz 16 saat orada onu hazırlamaya çalıştıysak, … geldi halimize.

 

ERKAN BENLİ- Süt konusunda bir şey söylemek istiyorum: Süt sanayicilerinin bir derneği vardır, Sek-Bir diye. Ben bu derneğin, Bakanlıktaki görevimden sonra, bir süre genel sekreterliğini yaptım. Bu derneğe yerli yabancı büyük süt sanayicileri üyedir. Ben halen üyeyim, üye sayısı aşağı yukarı bugün zannediyorum, 130 kişi falandır. Bunların 6 Nisanda Ankara'da Hilton Oteli'nde veya Sheraton'da bir genel kurulları vardır, Sayın Başbakan katılacaktır. Siz Genel Kurulunuzu yaptınız, Sayın Başbakan geldi mi?

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Tarım Bakanı bile gelmedi, çünkü Tarım Bakanı şöyle haber yolluyor: "Tek başıma konuşursam gelirim" diyor.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Ben de bir şey söylemezsem çatlarım, davetiye gelmedi bana. Yoksa senin Genel Kurulunu ben kaçırmazdım.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Ciddi misiniz efendim?

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Yetişmedi, adres şeydir.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Kusura bakmayın.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Estağfurullah.

 

ERKAN BENLİ- Daha evvel genel kurulları biz de yaptık, ama biz Başbakanın böyle bir toplantıya çağrılmasını hiç düşünmedik. Zatıaliniz biliyorsunuz, hep takip ettiniz. Ama Başbakanın böyle bir toplantıya çağrılmasını hiç düşünmedik. Çağıranlar kimler? O da çok önemli. Set-Bir kabuk değiştirdi, politika değiştirdi. Set-Bir'den benim ayrılmamın nedeni, Set-Bir'in -bunu açık açık zaten genel kuruldan evvel söylemiştim- yapı değiştirmesi, politika değiştirmesi. Bu çok önemli, yani süt konusu açıldığı zaman, siz bu lobiyi sürdürüyorsunuz meslek örgütü olarak, bu konu üzerinde durmamız lazım. Türkiye'de yahut da bir ülke alalım, büyük süt sanayicisi bu ülkeye girdiği zaman, uluslararası üne sahip, çokuluslu veyahut da büyük sermaye bir ülkeye girdiği zaman, önce o ülkede çok saygıdeğer bir işadamıyla ortak oluyor; Türkiye'de de böyle oldu. Sonra o işadamını yanına alarak, Türkiye'deki bürokratik işlerini hallediyor; Türkiye'de de böyle oldu. Ondan sonra o işadamını çok yüksek bir ücret ödeyerek, memnun bir şekilde ortaklıktan ayırıyor; Türkiye'de de böyle oldu. Biliyorsunuz, Koç'la ortaklık vardı, ayrıldı. Ondan sonra süt fabrikalarını o ülkede satın almaya başlıyor; Türkiye'de de böyle oldu. Aldığı fabrikaları kapatıyor. Sonra sahada birkaç tane rakip buluyor kendine. Şimdi bu konulara çok dikkat etmemiz lazım. Şu anda Danone'nin Türkiye'de rakibi zannediyorum üç tane filan; Sütaş, Pınar, Yörsan.

 

SALONDAN- Yörsan da pek değil belki şu anda.

 

ERKAN BENLİ- Ondan sonra bu rakipleri yavaş yavaş piyasadan silmeye çalışıyor. Çok ilginçtir, Danone şu anda Türkiye'deki yerli büyük süt fabrikalarını, birkaç fabrikayı sürekli mahkemeye veriyor ve Tarım Bakanlığında birtakım iddialarda bulunarak, bu fabrikalara yahut da bu işletmelere ceza yağdırıyor. Ben ilgili bürokrat arkadaşları ziyaret edip, kendilerine anlattığım zaman, maalesef henüz bir tepki alamadım; çünkü karşımıza uluslararası hukukun birtakım kuralları konuluyor ve Danone istediği gibi, bu ülkede istediği uygulamayı yapıyor. Ondan sonra biliyorsunuz, Danone'nin sütlerinin üzerinde doğal süt diye yazıyor. Bu hem Reklam Kanunumuza, hem Gıda Kanunumuza aykırı, ama bunu kaldırmak mümkün olmuyor.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- O yeni mi başladı?

 

ERKAN BENLİ- Epeydir var.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Son bir iki senedir herhalde.

 

ERKAN BENLİ- Evet. Her nedense, büyük sermayenin üzerine de gidecek bir güç, bir lobi maalesef oluşamıyor.

 

SALONDAN- Bir babayiğit yok.

 

ERKAN BENLİ- Bir babayiğit yok şu anda. Tabii, böyle bir güç Başbakanı, 130 kişilik bir derneğin genel kuruluna pekala getirebilecek. Ayın 6'sında bu genel Ankara'da olacak, ama bu genel kurula Başbakanın gelmesiyle ilgili hiçbir örgütten bir tepki gelmedi, "Sayın Başbakanın bu 130 kişilik bir derneğin genel kurulunda ne işi var? Bu başbakanın ilgi alanı dışında bir konu" diye.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Arkadaki güç çok büyük.

 

NUMAN AKMAN- Kaç şirket var orada?

 

ERKAN BENLİ- 15 şirket falan var.

 

SALONDAN- Son dönemde bizim artık alışkın olduğumuz bir hadise var; "sivil toplum örgütleriyle bu işi görüşüyoruz, sivil toplum örgütleriyle bu işi yapıyoruz" demenin anlamı, bu işin uluslararası uzantısı olan patron örgütleriyle bu işi yapıyoruz anlamını taşıyor.

 

ERKAN BENLİ- Bizler de burada taraf tutmuyoruz. Ben şimdi oraya gelmek istiyorum: Ben neden taraf olmuyorum, Türkiye'de bu yerli sanayicilerin tarafını niye tutmuyorum? Bu ülkenin sivil toplum örgütleri veya çeşitli kurumları neden bu kavgada? Şimdi ciddi bir kavga piyasada, çok ciddi bir rekabet var, bir kavga var, yani Danone'yle yerli firmalar arasında ciddi bir kavga var; ama hiçbirimiz, hiçbir kurum yerli firmaların tarafını tutmuyor.

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ- Büyük basın da dahil olmak üzere.

 

ERKAN BENLİ- Basın zaten mümkün değil.

 

NUMAN AKMAN- Şöyle efendim: Hocam bilir, mesela Danone, Ankara'da Birtat yoğurtları vardı, şimdi Birtat fabrikası yok, kapandı. Aynı süreçten geçti bu.

 

ERKAN BENLİ- Danone satın aldı, kapattı.

 

SALONDAN- Verdiği para korkunç bir paraydı.

 

NUMAN AKMAN- Verdiği para büyük paraydı, adamlarını aldı vesaire. Sadece onunla da kalmadı, adamları alınca, bu sefer süt aldığı yerlerde, şu an Türkiye'de süt bu kadar az olmasına rağmen, üreticiye fabrikaların verdiği kotalar var. Örneğin Amasya'da, Çorum'da, "sizden biz ancak şu kadar süt alırız, daha fazlasını almayız" deniliyor, yani üretici sütümü satacağım diye yarışa giriyor, böyle bir problem yaşanıyor.

 

Basınla ilgili başka şeyleri var. Örneğin, Fatih Altaylı ve Yavuz Baydar olabilir, bir tane adam daha yazı yazdılar. Erdal Başçı var, Set-Bir'in şimdiki başkanı. Fatih Altaylı onun arkadaşıymış, "arkadaşımdan dinledim" diye bir yazı yazdı ve şunu yazdılar: "Bu köylüye süt ürettirmemek lazım", yani açık açık bunu yazdılar. İşte buna cevap falan vermeye gayret ediyorsunuz, ama onlar hiçbir yerde görünmüyor. Mesela bir tanesini de şey dedi, "bu köylünün ürettiği süt tuvalete bile dökülmez"

 

SALONDAN- Koçata.

 

NUMAN AKMAN- Koçata'nın.

Şimdi Ethem Sancak, Başbakanın iyi adamlarından.

 

ERKAN BENLİ- İşte Başbakanı kongreye getiren o.

 

NUMAN AKMAN- İyi adamlarından, Ethem Sancak.

 

SALONDAN- Niye tuvalete bile dökülmüyor, çok mu kötüymüş?

 

NUMAN AKMAN- Çok kötüymüş, çünkü o iyisini üretecekmiş. İyisini üretmek için de ne yapıyorsunuz? Tigem'in elinde araziler var, hocam da onların satışında katkısı olmuştur belki. Araziler var, onu veriyorsunuz Ethem Sancak'a, sonra Ethem Sancak sizin kapınıza geliyor, "5 bin tane hayvan getireceğim, burada süt üreteceğim" diyor. Sonra o 5 bin hayvanı getirecekler…

 

Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ- Onun da kredisini veriyorsunuz.

 

NUMAN AKMAN- Başka yolu var onun. Hocamın çıkardığı bir kural vardı, o kuralı değiştirmeye uğraşıyorlar. En az 100 hayvan getirebilirsiniz, 5 yıl satamazsınız; kural buydu. Şimdi bunu değiştirmeye çalışıyorlar. 5 bin getirip, hemen satabilirseniz, zaten o 4 bini size o işletmeyi bedava yapar. Onun müşterisi de devlet, devlet de onu alıp, dağıtıyor.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Bizim Tigem'i…

 

NUMAN AKMAN- Sizinki çok farklı, onu takılmak için söyledim.

 

ERKAN BENLİ- Efendim, okul sütü konusu çok önemli.

 

MUSTAFA ALTUNTAŞ- Sivil toplum örgütleri falan filan, tam bu problemleri, şunu, bunu sivil toplum örgütleriyle görüşeceğiz diyor Sayın Bakan, biz de bekliyor, belki bizi çağırırlar diye. Tabii, Gökhan da aynı pozisyonda. Bakıyoruz, patronları çağırmış.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Yalnız, patronlar derken, bu devri söyle, çünkü ben hiç patronlarla görüşmedim, ben patronla görüşmeyi sevmem.

 

MUSTAFA ALTUNTAŞ- Bu devir.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Ben hiç patron tanımam.

 

ERKAN BENLİ- Gelişmemiş ülkelerde, gelişmekte olan ülkelerde bile yıllardır uygulanan, ilkokula çağındaki çocuklara süt dağıtma projesi bu ülkede bir dönem uygulandı. Projenin o zaman hasbelkader yürütücülüğünü aldım ben, 1 milyon 200 bin çocuğa bu ülkede her gün süt dağıtıldı. 1,5 sene 1 milyon 200 bin çocuğa her gün bedava süt dağıtıldı bu ülkede ve hiçbir tepki almadık, ne olumlu, ne olumsuz.

 

Bir şeye daha geleceğim; en son bu Hükümet döneminde, ilgili bakanlar dahil, herkese bu projeyi randevu alarak gidip, anlatma imkânım oldu. "Eski hükümetin işidir" diye, hiçbir bakan ilgi duymadı. Çankaya Belediye Başkanına anlattık, ilgi duydu, bir yerli firmadan süt bulduk, Çankaya ilçelerinde süt dağıttık, ne bu profesör, bu belediye başkanı bu konuyu anlatabildi Türk toplumuna, ne basında bununla ilgili bir olumlu bu adamcağıza bir puan verildi, ne bu sütü veren ve parasını halen alamayın yerli firmayla ilgili bir tavır konuldu, ne bu yerli firmanın ismi gazetelerde geçti. Son derece önemli, bu ülkede genel bütçeden komik rakamlar ayrılarak, yani çok az bir rakam ayrılarak, her gün 4 milyon ilkokul çağındaki çocuğa süt dağıtmak mümkün. Ama maalesef, bu projenin üzerinde durulmuyor, işlenmiyor. Bu konu da zannediyorum, güncel konularımızdan biri. Çocukların zihinsel ve fiziksel gelişmeleri açısından son derece önemli bir şey. Allah'tan ki bir çocuk sütten zehirlenerek, ölmedi. Ölselerdi, belki bizi tefe koyarlardı. Ama zehirlenmeyle ilgili sağdan soldan haberler geldi, çocuk hastalıkları mütehassısı doktorlar bu projeye destek oldular, sütten kimse zehirlenmez, süt zehirlemez, zehirlenmeye engeller şeklinde mesajlar verildi. Ama çok önemli, yani 1 milyon 200 bin çocuğa her gün süt dağıtılması ve buna da toplumun tepki göstermemesi çok önemli.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Ama iftar çadırları kurulup, orada bakanlar, başbakanlar… Mustafa Bey siz herhalde bir şey söyleyeceksiniz.

 

MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Bir konuda, sizin süt kampanyasıyla ilgili bir açıklama yapmak istiyorum: 1990-92'de Sofya'da askeri ataşeydim. O dönem de biliyorsunuz, komünizm çöktü, yeniden demokrasiye geçiş dönemi. O dönemde çocukları kurtaran sizin dediğiniz süt kampanyası, Bulgaristan'daki çocukları o kurtardı; her sabah aile gitti, o sütünü bedava devletten aldı. Gerçekten orada ben, bu projenin somut faydasını gördüm.

 

İkincisi; kotayla ilgili, cehaletime verin, anlamadım. Avrupa Birliğinin süt üretimi üzerine koyacağı kotadan bahsedildi. Bu ihracat üzerine konulacak mı, üretim mi?

 

SALONDAN- Üretim.

 

MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Peki, Avrupa'da fert başına düşen süt tüketimi miktarı var.

 

SALONDAN- Biz size satarız diyecek.

 

MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Öyle şey olur mu?

 

SALONDAN- İthal, ithal. (Gülüşmeler)

 

MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Kusura bakmayın, ben Avrupa Birliğine daha bu projede hayır derim.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Mustafa Bey buyurun.

 

MUSTAFA ALTUNTAŞ- Bu organizasyondan dolayı emeğe geçenlere teşekkür ediyorum. Burada 21. Yüzyılın en stratejik ürünü olan gıdayla ilgili, gıdayla üreten sektörün bu dönemde ülke olarak ne yapacağız konusuyla ilgili konuşuyoruz. Geldiğimiz noktada, bir tarafta Avrupa Birliğiyle ilgili problemler önümüze gelmiş, Dünya Ticaret Örgütü gündeme girmiş, diğer küresel güçlerin bizim aleyhimize her türlü unsuru içeren şartları, engellemeleri önümüze gelmiştir. Peki, bu zamana kadar biz ne yapmışız? Ona kabaca bakmak gerekiyor. Bu işi yapmak için temel şartın içinde toprak var. Biz toprağı ne yapmışız bu süreçte? Cumhuriyetle birlikte … devralan bir ülke olarak, teknolojiyle birlikte önce üretimin kaynağı olan toprağı yok etmek için ne lazımsa onu yapmaya başlamışız. Traktörün ülkeyle girmesiyle birlikte, hem ekolojik dengeyi korkunç şekilde bozacak işler üretmeye başlamışız, hem bu ülkenin en önemli sektörleri içerisinde olan hayvancılığı yok edecek meraları yok etmişiz, ormanı yok etmişiz. Dolayısıyla esas bu işi yapacak ve … sağlayacak birinci kaynağı yok etmek üzere ne lazımsa onu yapmışız. Ondan sonraki dönemlere geldiğimiz zaman da çok farklı şeyler yapmamışız. Bu üretimini yapacağımız esas unsur üzerinde, bugüne geldiğimizde bile, şu anda Türkiye'nin birinci derecede en … topraklarını sektörün dışına terk etmişiz ve terk etmeye de devam ediyoruz. Şu anda Türkiye'nin toprak yapısı itibariyle, ekolojisi itibariyle en ön safta olan ne kadar alanı varsa, aşağı yukarı önemli bir kısmını sektör dışına terk etmişiz. İnşaat terk etmişiz, kentleşmeye terk etmişiz, sanayiye terk etmişiz, yazlık evlere terk etmişiz, kullanılmayan mekânlara terk etmişiz. Çok enteresandır, Türkiye'nin sanıyorum, birinci ekolojik bölgesi diye düşünüyorum, Kumluca Ovası herhalde bir nolu alternatif olmayan sera bölgemizdir. Geçtiğimiz yıl beni çok korkunç bir şekilde etkileyen bir manzara gördüm; o seraların içerisinde, hele deprem güncelliği içerisinde, o bozuk zeminde sanıyorum, 10 kattan fazla yükselmiş ve inşaatı görünce samimi şekilde tüylerimi ürperdi. Hani bir tarafta o yazlıkları falan görmez oldum, ama seranın önünde, kamışlıkların yanında 10 katın üzerindeki o binayı görünce, ciddi şekilde tüylerim ürperdi, hiçbir anlam veremedim. Oturduğu zemin olarak baksanız, kabul edilebilir bir hadise değil. Alternatifi olmayan bir alan olarak bakarsanız, kabul edilir bir alan değil. Dolayısıyla toprağı sanıyorum, bu kadar hunharca katleden bir ülkeyi başka yerde görmek mümkün değil. Suyla ilgili problemleri zaten hocam ifade etti, ama birinci olarak toprak ekolojiyi yok etmek için bizler ne lazımsa, onu yapmışız. Durdurmak bir tarafa, bunun katliamına devam etmişiz. Çok basit örnekler var, bunu teknik olarak da yaptık. Hocamla birlikte çalışırken, devletin elinde bunu hâlâ yapmaya devam ettik, çok ciddi örnekleri var.

 

Hocam bilir Bala'yı, çok basit anlamıyla, 700 dekarlık sazlık bataklık bir alan vardı, vakti zamanında … açılmış, vinç falan filan. Ziraat mühendisi arkadaşımla dolaşırken, müdür bey dedi, "burayı kurutsak, bezosye eksek, ne güzel olur" "Bak şimdi iki aydır sığırlar otluyorlar. bezosye eksek, gelirimiz ne olacak? Bu hayvanların burada otlamasına ne kadar yonca gidecek, bir hesabını yap, getir" dedim. Derken hakikaten ben düşünmeye başladım, sulasak, bezosye eksek, iki katı bir üretim söz konusu, bezosyeden daha fazla. Ne lazımsa biz yok etmişiz ve hakikaten bu alan, ciddi söylüyorum, benden üç sene sonra kurutuldu, bezoste ekilmeye çalışıldı.

 

İkincisi; bu işin, üretimi yapacak olan insanların … ne yapmışız? Bu dönemden sonra planlı döneme gelmişiz. Planlı döneme baktığımızda, birinci plan döneminde kısa bir … var. İkinci planda diyor ki, "üreticinin üretimden pazara kadar tüm safhalar içine kadar örgütlenmesi sağlanacaktır" Ne zamandır diyor? 40 yıl önce diyor, hâlâ diyor. Sayın Bakanımız, "biz bu işi yapamadık" diyor, şimdi de yapamıyorlar. Bu işin yapılabilirliğini sağlayacak olan, insanları örgütleyecek, üretimden pazara kadar zincire devam edecek insan örgütlemesini yapabilmiş değiliz. Ondan sonra da birileri geliyor, sizin yapamadığınızı sizin adınıza yapıyor, diyor ki, siz önce benim ortağım olun, sonra sözleşmeli yöneticim olun, sonra kölem olun, ondan sonra diyor ki, sen işçi bile olamazsın; ona doğru gidiyoruz. Dolayısıyla biz bu süreçte insan unsurunu da hiçbir şekilde iyi kullanamamışız.

 

Bir de, ülke açısından sektörün yapısı var. Ona baktığımız zaman da, Sayın Cumhurbaşkanının bir sözü var, "biz çiftçiyle köylüyü ayırabilirsek, problemlerin çoğunu hallederiz" diye. Türkiye'de şartlar ne olursa olsun, tarımın sosyal boyutunu göz ardı etmeniz mümkün değil. İstediğiniz kadar ekonomik, global deyin, bunun sosyal bir vaka olduğunu hiçbir şekilde göz ardı etme imkânına sahip değiliz. Gelişen şartlar içerisinde bu sosyal yapı içerisinde sizin bu sektördeki sigortanızın da o yapı olduğunu çoğu zaman unutuyorsunuz, böyle de bir hadiseyle de karşı karşıyayız.

 

Şimdi Türkiye'de son … en fazla söylenen şey, işletme büyüklüğü, işletmenin rantabl olması vesaire vesaire. Açık ve net ifade ediyorum, eğer Türkiye'de 1980 itibariyle veya 1985 itibariyle … olsak, hayvancılık işletmeleri ekonomik, rantabl işletmeler olsaydı, uygun büyüklükte rantabl işletmeler olsaydı, süt sığırcılığı için en önemli girdi yem girdisi. 0,90'la 2,5 kat arasında değişen yem fiyatı, süt fiyatı arasındaki para 0,90'la 2,5 kat arasında değiştiği bir fiyat politikasına ve bunun aynı yıl içerisinde yaşandığı bir fiyat politikasına, hangi ekonomik rantabl işletme dayanabilir ve ayakta kalabilir? Bunu ekonomik olarak, bırakın sektörle ilgili, hiçbir ekonomik işletmenin dayanabilmesi mümkün değil. Şu anda açık ve net söylüyorum, Türkiye'de hâlâ hayvan … beğenmediğimiz, aleyhinde çok şey söylediğimiz, küçük aile işletmelerinin temeline oturan hayvan varlığıdır. Yoksa Koç'ların, … kurduğu işletmelere dayalı olsaydı Türkiye'de hayvansal üretim, büyükbaş için söylüyorum, şu anda biz vardırılmak istendiğimiz noktaya çoktan varmış olacaktık. Allah'tan ki, bizim işletme yapımız rantabl değildir ve bizim en büyük sigortamız oldu. Sayın paşalarım bunu teyit eder, dolaylı işittiğim bir şeydir. Bir tarih hocası öğrencilere anlatırken, İstiklal Savaşının kazanılmasında en büyük faktörlerden birini sayarken, Türkiye'de altyapının yetersizliği İstiklal Savaşını kazanmamıza en büyük faktördür; çünkü eğer Türkiye'de altyapı, yollar olsaydı, ulaşılabilir olsaydı, işgal kuvvetleri Anadolu'daki tüm silahı, tüm gücü toplama imkânına sahipti. Altyapı olmadığından dolayı, şartlar uygun olmadığından dolayı nüfuz edilemedi ve bu ciddi şekilde İstiklal Savaşı için büyük bir avantaj sağladı. Bu benim işim değil, ama ben bunu, bu 25 yıldaki sektörle ilgili örneğe getirdiğim zaman birebir oturuyor. Hakikaten Allah'tan ki, bizim işletmelerimiz ekonomik rantabl büyüklüğe sahip işletmeler değildi, bizim can simidimiz oldu. Yoksa, yürütülen politikalarla -buna politikasızlık demiyorum- şu an için içilecek sütü, yiyecek eti bulma şansımız yoktu. Ama ne oldu? Çok korkunç bir şekilde kaybımız oldu. Bunu bu işletmeler muhafaza edemedi, korkunç bir kaybımız oldu. 1980 sonrasında bilinçli ve kasıtlı uygulanan politika sektörden ciddi şekilde kaçışa sebep oldu ve bunun gerekçesi … yine makroekonomi, makro politika içerisinde … eden, daha önce de sayılan, tarımdaki nüfusun kente göçünü sağlamayı amaç edindiği düşüncesiyle de savunan bir politikayla 80 sonrası politikalarda ciddi bir fiyat ayarlaması yapıldı veya fiyat politikası altyapı oluşturuldu.

 

Bunun sonucunda, yine hayvancılık için söyleyeceğim, önce büyükbaş hayvan ihraç etmeye başladık. "Aman, etmeyin, eylemin, bu yanlıştır" denilmesine rağmen, işte Türkiye'ye döviz giriyor diye alkışlandı. Akabinde iş tersine döndü ve Türkiye bu süreçte ithalatçı bir konuma geldi. Bunu yaparken sosyal olarak ne oldu? Hayvancılıktan insanlar para kazanamamaya başlayınca, eşzamanlı, yine bizim dışımızda tezgahlandığını net düşündüğüm bir siyasal olayın ekonomik bir altyapısı olması gerekiyordu, Türkiye'nin bütünlüğüyle alakalı. Hayvancılıktan para kazanamayan ve başka alternatifi olmayan insanlar, iki maceradan birine kapılmaya zorlanıldı. Bunlardan biri, ya dağ çıkacaktı, ya kente gidecekti. Dağ çıkarma da bu ülkenin en büyük sosyoekonomik problemi oldu, büyük kente gelenler de bu süreç içerisinde Türkiye'nin en büyük sosyal ve ekonomik problemi oldu. Bunun arkasında siyasi uluslararası ilişkiyi bir tarafa bırakırsanız, yok anlamında söylemiyorum, bunun arkasındaki tek ekonomik kaynak, en önemli etkeni, hayvancılıktaki uygulanan fiyat politikası, hayvancılıkta uygulanan politika olduğunu görürsünüz. Çünkü insanın başka gelir kaynağı yok, aç kalan insan, hayvancılıktan para kazanamayan insan iki maceradan birini seçmesi lazımdı ve seçti, bir kısmı dağa gitti, bir kısmı kente gitti. Bugün şehirlerdeki çarpık yapılaşmadan tutun, sosyal problemlere kadar, sınırını çizmenin, tespitinin mümkün olduğu boyuta kadar, ekonomik yıkıntılara kadar hepsinin arkasına bakıyorsunuz, bunu taban olarak bulmak mümkün. Dolayısıyla biz sanki kasıtlı olarak birilerinin isteğiyle, sektörde ne yapılması gerekiyorsa, o noktaya doğru gelmişiz.

 

Şimdi yine, planlı dönemde yapılan bir projeksiyona bakalım. Sanıyorum, ikinci ve üçüncü kalkınma plan döneminde yapılan bir projeksiyon var. Diyor ki, "Avrupa Topluluğunun ciddi şekilde et açığı var, 800 bin ton et açığı var" Bir projeksiyon oluşturulmuş, "eğer biz hayvancılığımızı şu, şu metotları kullanarak, bir miktar artırdığımızda, 1980'e vardığımızda, Avrupa Topluluğunun et açığını karşılarız" diyor. 800 bin tonluk Avrupa Birliğinin et açığını karşılayan çok rahat bir pazar olacağını söylüyor bu projeksiyon ve çok güzel projeksiyon. Ama yapılanlara bakıyoruz, biz o dönemde geri saymaya devam etmişiz, 1980'e geldiğimiz zaman ise, Avrupa Birliğinin veya Avrupa Topluluğunun 800 bin ton et açığını kapattı ve üstelik de 800 bin ton da et fazlası verdiğini görüyoruz. Biraz daha devam ettiğimiz zaman, biz 1990'a geldiğimiz zaman da Türkiye et konusunda net ithalatçı bir konuma gelmiştir. Dolayısıyla biz üretim için esas olan kaynağı yok etmişiz, insanları bu işi yapmak için organize edememişiz. Uyguladığımız politikalarla da, bu işi yapacak insanların bu sektörden kaçması için ne lazımsa yapmışız. Şu anda bırakın, … gittiğinizde, sektörde aktif bir işgücü bulma sıkıntısı var. Tarımın tüm alanları için, sadece ihtiyarlara kalmış durumda, çok ciddi boyut var. Hele hele işin zorluğunu dikkate alırsanız, çobanlığı bırakan insanı tekrar çoban yapma diye bir şansınız yok, yani hayvancılığı bırakan insanı tekrar hayvancılıkla, çobanlıkla iştigal etme diye bir şansınız yok ve şu anda Anadolu çoban bulamıyor, o önemli bir gelişme.

O halde ne yapacağız ve ne yapıyoruz? Birçok kere ifade edildi, Avrupa Birliği, Dünya Ticaret Örgütü sürecinde Türkiye her türlü mücadele ve direnme … kaybetmekle baş başa. Ama kendi üretim altyapısını harekete geçirmek için yapması gereken şeyleri de bu süreç içerisinde ciddi şekilde ihmal etmiş. Böyle bir handikap içerisinde de, ne yaptığını bilmeyen insanlarla veyahut da başkalarının söylediği kendi fikri gibi ifade eden insanlarla ülkeyi yöneten bürokrat ve siyasetçilerle bu handikaba doğru gidiyoruz. İnisiyatif kullanmak bir yana, biraz önce ifade edildi, başkalarının adına ne lazımsa onu yapıyoruz. Önümüzdeki noktada da, Türkiye artık üretemez değil, üretileni alacak bir ülke noktasına girdi. Yine, bunun ikinci aşaması, farklı boyutlarda ifade edildiği için tekrarlamak istemiyorum, diğer bir boyutu da, gıdayla ilgili sektörün nihai noktası gıda ve insan sağlığına gittiği için, sağlıkla ilgilidir. Bu süreç içerisinde de, önümüze konulacak sağlık engellerini kaldıracak hiçbir çalışmayı Türkiye yapmıyor ve biz ekonomik, yapısal vesaire işleri halletsek bile, yarın önümüze konulacak belgeler içinde bize diyecekler ki, "sizin ürettiğiniz gıdalar, ürünler sağlıklı değil. Bunu siz Avrupa'ya satamazsınız" Avrupa'ya satamayınca, üçüncü dünya ülkelerine satamayacaksınız. Arkasından "Avrupa Birliği hinterlandında bir ülkesiniz, Avrupa Birliği hinterlandındaki insanlara, sağlıksız ürettiğiniz ürünleri tükettiremezsiniz. Dolayısıyla siz bunu sağlık sebebiyle üretemezsiniz" noktasına doğru gidiyoruz. Gittiğimiz nokta bu ve bunun tedavisi için de ciddi bir önlem almış değiliz.

 

Geriye doğru baktığımızda, bununla ilgili çok enteresan örnekler var. Tavukçuluk sektörü 2000'li yılların başından beri krize girdi, çok ciddi bir krizde, anlamsız bir krizdi. Neydi? Avrupa'ya beyaz et satacak bir şekilde bir yapılanmaya doğru giderken, üretim artışına giderken, ihraç edememe gibi bir şeyle karşılaştık. İhraç edemeyince dengeler bozuldu, fiyatlar altüst oldu. Şu anda batmış, herhalde canlanacak durumdaki…

 

SALONDAN- Mudurnu mu?

 

MUSTAFA ALTUNTAŞ- Mudurnu'nun yaşadığı bir şey. Modernize etmiş, her türlü işini Avrupa'ya ihracat için hazırlamış. Avrupa Birliği uzmanları geliyor, incelemeler, şunlar, bunlar, her şey fevkalade gitmiş, şartları iyi, üretimi iyi falan. İş geliyor, denetim sistemi ve genel kontrol sistemine, kim bunun denetçisi? O zaman … hocamız tartışmaları yapıyor. Efendim, sen kimsin? Ben buranın elemanıyım. Maaşı kimden alıyorsun? Şirketin muhasebesinden. Seni kastetmiyoruz, sen patronun elemanısın, patrondan maaş alan adamın denetim yapması söz konusu olur mu? Kim olabilir falan filan, apar topar, onu tamamlıyorlar. O ne yapar, işi nedir, belli değil. Peki, istenen nedir? … Nedir bu? Özelliği bu, yapacağı iş bu, görevi bu, yetkisi bu. Öyle birisi yok, çekip gidiyorlar ve çok güzel … boğaz sefası da dahil olmak üzere, gelen rapor, veterinerlik kontrollük sistemi yeterli olmadığından dolayı ithalatı mümkün değil diye. Tabii, oraya satamadığınızda, üçüncü dünya ülkelerine satacaksınız. Onlar da soruyor, "siz Avrupa Birliğine satabiliyor musunuz? Satamıyorsunuz. Niye? Veterinerlik kontrol sistemi yeterli değil"

 

SALONDAN- Olsa alacaklar mıydı?

 

MUSTAFA ALTUNTAŞ- O ayrı bir şey, alamayız diyor.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Arkadaşlar; 17.30'da bitireceğiz. Paşalarım da değerlendirme yapacağız. En son da 5'er dakika son bir teklifler, 5 dakika da ben dahil olmak üzere. Tabii, paşalar konuştuktan sonra 5'er dakika tekrar şey yapacağız.

 

MUSTAFA ALTUNTAŞ- Şöyle toparlayayım: Dolayısıyla biz ürünümüzü sağlıklı üretecek altyapıyı da oluşturmakta hâlâ sıkıntı çekiyoruz. Heyetler geliyor, heyetler gidiyor, … dahi olduğu söylenebilecek şekilde, hatta sektöre çok katlı maliyeti olma sınırlarını, onu hafifletecek şekilde bu yapılanmayı yapıp, en azından yaptığımız iş doğru dürüst, sağlam diyecek bir yapıyı bile ortaya koymaktan imtina ediyoruz. Dolayısıyla biz artık şu veya bu şekilde her şeyi bir tarafa bırakıp, hakikaten ciddi ne yapacağımızı, önümüzdeki şartların ne olduğunu bilerek, ne yapacağımıza karar vermek gerektiğini düşünüyorum. Sayın hocama bu konuda bize söz verdiği için de kendisine teşekkür ediyorum.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Biz ziraatçılar ve veteriner hekimler sık sık şakalaşırız böyle, onun için buradaki arkadaşlarımız da, bilmeyen üç dört kişi vardır bizim bu şaka şeylerimizi. Veteriner hekim arkadaşlarımız ve bizler şakalaşırız.

 

Mustafa Bey de şey yapar, sayın iki paşam da bu konuyla ilgili kendi görüşlerini söylerler. Müsaade ederseniz, ben beş dakika vaktinizi almak istiyorum.

 

Bakanlığa gelince, belirli bir zaman geçtikten sonra, tarımı da biraz biraz öğrendiğimizin farkına vardıktan sonra, ben gıdacıyım, tarımı öğrenmek çok zor, ama önemli olan, akıllı, uygun teknokratlar, bürokratlar seçmek, bir insan her şeyi bilemez. Biz kendimize bazı hedefler koymuştuk, 2000 yılının başında 2005 yılı için hedefler. Zannediyorduk ki, hükümetimiz 2005 yılı sonuna kadar devam edecek. 2015 yılı hedefler koyduk. Bir de bizim Sayın Genel Başkanımız her zaman, 2023 yılı, Cumhuriyetin 100. yıldönümünü Türkiye'nin bölgesinde lider ülke olacak diye bir hedefi vardı. Biz bir de siyaseten de, 2023 yılı için hedef koymuştuk. Tabii, bu hedefleri de koyarken, tarımın içerisindeki durumu analiz ederek, uluslararası gelişmeleri, gerçekleri görerek bazı hedefler koyduk. Ben şimdi o 2005 yılı hedeflerini tekrar burada sıralamayacağım, bunların da fotokopisini şimdi arkadaşlara veririz. Bu hedefler, önce bir hedef konulması lazım, bu hedeflere ne kadar ulaşırsanız, o kadar başarılısınız. 2015 yılı için koyduğumuz hedeflerin bir kısmını ben size arz etmek istiyorum, belki bundan sonraki konuşmalarda da bu çerçevede de arkadaşlarımız katıldıklarını, katılmadıklarını söylerler. Biz 2015 yılında şöyle demiştik: Tarım sadece ekonomik bir olgu olmaktan çıkıp, aynı zamanda sosyal bir olgu haline de gelmelidir. İşte şimdi Avrupalı bilmem ne, kırsal politikalar, kırsal kalkınmadan falan bahsediyor. Köylülükten üretken çiftçiliğe dönülmelidir. Bakanlar Kurulunda ben çok rahatsız olmuşumdur, "ya bu fakir köylüler, bunlara inek verelim" Her zaman tarımın masrafları, tarımda yapılan masraflar, böyle sosyal projelerde harcanmıştır, yani "götürüp, köylüye bir inek verelim" diye. Bu tarım değildir, biz o köylüyü başka sosyal şeylerle kalkındırmamız lazım.

 

Temel tarımsal ürünlerin ihracatçısı konumuna gelmeliyiz. Bir kere, Türkiye şuna karar vermelidir: Biz kendimize yeter kadar mı üreteceğiz, ihracatçı mı olacağız, ithalatçı mı olacağız, yani bu politikaya bizim karar vermemiz lazım. Ama şimdi devletin büyük bir kesimi, ithalatçı olalım diyorlar. Buna karar vermemiz lazım, dengeli mi üreteceğiz, ithalatçı mı olacağız, ihracatçı mı olacağız?

 

Tarımda kişi başına milli gelir ülke ortalamasının yüzde 75'ine ulaştırılmalıdır; 2015 yılı hedefleri. Tarımsal nüfus genel nüfusun içindeki oranı yüzde 20'lere düşürülmelidir. Ama bu düşürülürken, şehirlere göç ettirerek değil tabii. Bunun da çözümü, sanayi entegrasyonun oluşturulmasından geçer, sanayinin Anadolu'ya yaygınlaştırılmasından geçer. Tarımsal üretimde hayvancılığın payı 2015 yılında yüzde 60'lara çıkarılmalıdır. Bugün yüzde 20 gibi, Numan hocamdan, Gürcan hocamdan öğrendiğim, yüzde 20 gibi, yüzde 60'lara çıkarılmalıdır. Tarımsal işletme sayımız 3 milyonun altına düşürülmelidir. Bitkisel üretimde yem bitkilerinin payı yüzde 25'e çıkarılmalıdır. Hâlâ bilemiyorum, yüzde 6-7'leri bulduk mu? Biz göreve geldiğimizde yüzde 2'ydi.

 

SALONDAN- Sizin koyduğunuz destekler çok iyi çalıştı.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Yüzde 25'e ulaştırılmalıdır. Hizmete giren GAP tarımda bölgesel bir etkinlik sağlamış. Hizmete giren GAP, 2015 yılı sonu diyorum, yani GAP 2015 yılı sonunda hizmete girmelidir, olmalıdır diyoruz. Bu gidişle gireceği yok, çünkü GAP'ta enerji yatırımlarının yüzde 88'i … tarım yatırımlarının yüzde 11-12'si hâlâ gerçekleşmedi. GAP gibi, özellikle KOP Projesinin, Doğu Anadolu Projesinin, Kuzeydoğu Anadolu projelerinin de gerçekleştirilmesi lazım.

 

Yine, ülkemiz tarımı yabancı sermaye açısından analiz edilmeli, yabancı sermayenin yerli sermayeyle beraberce cazip bir yatırım alanı haline getirilmelidir. Ama orada da, deminki hocamın anlattığı şeyler aklımızda olmak kaydıyla. Şu anda gelen yabancı sermaye, maalesef hazırları almaya geliyor.

 

Bizim bir tarım kentleri projemiz vardı, ben bu tarım kentleri projesine inanıyorum. Bu biraz da politika bir projeydi, ama ben tarım kentleri projesine inanıyorum, tarım kentleri projesi gerçekleşmeli. Burada tarım sanayi entegrasyonunu kastediyoruz, havzalardan itibaren üretimin artırılmasını kastediyoruz.

 

Türkiye şartlarına uygun hayvan ırkları ıslah edilmiş ve üretici bunları sahiplenmiş, artık Türkiye dışarıdan sebze tohumu, örtü altı ve açıkta yetiştirilecek fide, fidan, hayvan şeyi ithalat eden değil, bunları ihraç eder duruma gelmelidir diyoruz. Ekonomik olarak sulanabilir alanın 2/3'ü sulanmaya açılmış olmalı diye 2015 yılı için benim çok kısaca özetlediğim bu hedefler var.

 

2023'ü hızlıca okuyacağım: Tarımda verimlilik en üst düzeye çıkmış, biyoteknolojinin tüm imkânları uygulamaya aktarılmış. Bugün ahalimize biyoteknoloji kullandırılmıyor, verilmiyor. Biyoteknolojinin ilk ayaklarından biridir, dedik ki "bir döl kontrolü merkezi kuralım" 2 sene benimle "Türk ineği projesi" diye dalga geçtiler, Numan hocam bile desteklemedi.

 

NUMAN AKMAN- Hocam, nasıl desteklemedi, o projenin fikir babalarından biri benim.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Döl kontrolü projesi. Tohum dedik, tohumlara Türkçe ad veriyor diye dalga geçtiler. Siyasilerden destek gelmedi, sağ olsun, hocalarımız, meslektaşlarımız şey yaptılar.

 

Türkiye bilgi ve teknoloji ihraç eder duruma gelmelidir tarımda. Dünyanın tarımsal ürünleri kendine yetebilen ve aynı zamanda da ihracat kapasitesi olan üç ülkeden biri olmalıdır. Bu bir hedeftir, buna ulaşma mecburiyetimiz var. Bunun politikasını oluşturmak lazım, yani hükümet, devlet yetkilileri bu prensibi kendisine kabul etmeli ve bu doğrultuda kararlar almalı.

 

Tarımda kişi başına milli gelir ülke ortalamasının yüzde 80'ine erişmiş olmalıdır ki, tarımcıyı köyünde tutabilelim, yani arazisinde tutabilelim. Fazla sanayi ve hizmetler kesimine aktarılacak olan nüfus, tarımda nüfus yüzde 10'un altına 2020'de düşmelidir. Düşürelim, ama bunları büyük şehirlere göç ettirerek değil.

 

Tarımsal işletme sayısı 2 milyona ulaşmalı, düşürülmeli. Verimlilikte uluslararası ölçülere ulaşılmalı. Toplum yeterli, dengeli ve sağlıklı beslenmeli ve bunun ekonomik beslenebilir şartları sağlanmalı. Tarımsal sanayi tarım kentlerine yönlendirilmiş olmalı. Üretici ekonomik refahtan hak ettiği payı alabilir bir hale gelmelidir diye bazı hedefler koymuştuk. Ben bunları sıraladıktan sonra, fotokopisini de gerekirse sonra arkadaşlarımıza ulaştırırız.

 

SALONDAN- Ak Partinin şimdi yaptığı bundan iyi, o "25 milyon ton süt üreteceğim" diyor. Daha kısa vadede üstelik.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Paşam buyurun.

 

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Dinlediğim şeyler benim için çok yeni, ama bu kadar detaylı, bu kadar güzel düşünceleri dinlemekten de çok mutlu oldum. Bazı şeyleri, Güneydoğu'daki görevim esnasında nasıl, neden yapıldığını biraz daha iyi anlar hale geldim. Güneydoğu Anadolu'nun terörle ilgili bölgelerinin tamamında, Doğu Anadolu'nun da büyük bir kısmında, hayvancılık ve tarım zaten ölmüş durumdaydı. Şimdi ben Tunceli'ye gittiğim zaman, yayla diye, Erzincan'ın, Ovacık'ın, Tunceli'nin kuzeyindeki Munzur yaylaları, Tercan tarafına geçerken o yaylaların büyük bir kesiminde, vakti zamanında 260 bin baş hayvan varken, benim gittiğimde 1997'de 20 bin hayvan kalmış. Bunun sebebini algılamak ve NATO karargahlarından…

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Küçükbaş hayvan.

 

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- Küçükbaş hayvan, evet. NATO karargahlarından gelmiş bir insan için anlaması kolay olmuyor. Ama ben hemen şunu düşündüm: Eğer bu adamların ekmek parası olmasa, bunların … dağlara çıkarlar. Yapacakları iki şey var; ya dağa çıkacak, ya bahçesinin hemen yakın şeyindeki kazacak, onu da elinden gelip alacaklar veya Tunceliler Elazığ'a göç edecekler, Diyarbakır çevresindekiler Diyarbakır çevresindeki gettoları oluşturacak. Onun hemen kolları sıvadık, yaylaları açalım diye gayret gösterdik. Ondan sonra köylere gittik, boşaltılmış, zaten köy kalmamış. Birkaç tanesi, hatta hiç bilmiyorum, tarih ileride yazar, mesela bir köyde ceviz toplamak için müracaat ettiler. Efendim, bana dediler ki, "eğer o cevizleri köylüler toplamazsa, terör örgütü toplayacak" Terör örgütü de topladı mı, bal ve ceviz zatıalileriniz konusu, üç parça ceviz, balın içine yuttu mu, günde üç öğün aldı mı, zaten enerjisini alıyor. Teröristler de böyle 35-40 kiloluk adamlar, bizim gibi 35 kilo da sırtında yük olmadığı için, adam pire gibi kaçıyor, ondan sonra uğraşıp duruyoruz.

 

Bu anılarımı ifade ettikten sonra, yapılması gereken görülüyor ki, pek çok şey var. Sadece bu tarım konusunu da bir başına düşünmekten ziyade, milli politika içinde düşünmek lazım. Bu konuda da zatıaliniz ifade ettiniz, Sayın Başbakan Ecevit'e ne götürürseniz, çok güzel dinliyordu; ama bir kısım şeyleri uygulamaya konulma faslı gelince olmuyordu. Siz çok güzel ifade ettiniz, şeyden geldiniz, birdenbire bakan oldunuz. Halbuki şöyle bir şey olsa, bir imkân olsa: Milli Güvenlik Akademimiz biliyorsunuz var, bu Milli Güvenlik Akademisine gidilse, ne bileyim, kısa bir süre bir program hazırlansa, 6 aydır süresi, 5,5 ay civarındadır. Türkiye'nin genel politikaları, milli güvenlik nedir, ne değildir, nasıl uygulanır, Avrupa Birliğinin şeylerini, yani Armağan Paşayla ben 5 yıldır bu işlerin içindeyiz, 2000'de ben emekli oldum, Armağan 1999'da oldu. Ben bir sene de MGK'da çalıştım. Valla hepsini bilme imkânımız yok. Dolayısıyla hiç olmazsa, yönetim makamlarına gelecek insanlar, ülkenin menfaatlerinin nerede olduğunu anlayabilecek kapasitede olmalı. Şimdi bir tanesini getirirsiniz, affedersiniz, yanlış anlaşılmasın, Başbakanlık Müsteşarı arkadaşımız beyefendi geldi, mesela bize şeye anlattı, bu mahalli idarelerle ilgili yasayı anlattı. Armağan Paşam, arkadaşlar bir kısmı ne dedi? Sizin yaptığınız ihanettir, siz de vatan hainisiniz dedi adamın yüzüne. Bu adam bunu neden algılayamıyor, hakikaten vatan haini mi? Yok, esasen vatan haini belki değil adam da, bilgisi noksan, sınırlı bilgiyle, belli bir yerin, koca bir sistemin yönetimine talip olunca, olmuyor.

 

Ben çok şükranlarımı arz ediyorum hepinize, çok şey öğrendim bugün, can kulağıyla dinledim. Hele sizler gibi hocamız, böyle genç arkadaşlarında böyle bu konuları bu kadar sahiplenmesine de doğrusu duygulandım. Hepinize şükranlarımı arz ederim efendim.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Armağan Paşam buyurun.

 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Teşekkür ederim Sayın Bakan. Bu kadar uzman kişinin arasında benim tarım konusunda değerlendirme yapmam mümkün değil, böyle bir beklenti içinde de olamam. Ancak…

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Tarım hepimizin konusu.

 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Şu görünüyor ki, Cumhuriyet 83 yıldır var, Osmanlı devrini bir tarafa bırakacak olursak, başlangıçta belki hiçbir şeyi yoktu, onun üzerine bir şeyler yapıldı, ama bir zamandan sonra birçok şey yapılması lazım gelirken, onlar yapılmadığı gibi, yapılanlar da geriye doğru gitmeye başladığı görünüyor, yani sizin anlattıklarınızdan bunlar. Geldiğimiz durum itibariyle bir değerlendirme yaptığımızda, sizin ifadelerinize göre tarım sektörü son derece problemli ve hep yanlış politikalarla gelmiş gibi görünüyor. Bu yanlış politikaların sebebi de, en son iktidar değil, bundan önceki iktidar da değil, bu belirli bir zamandan itibaren üst üste konulmuş ve politik hatalar zincirinin buraya getirdiği bir konu; bu böyle anlaşılıyor.

 

Bugün dışarıda olunduğu zaman, biraz önce de size ifade ettiğim gibi, ara verdiğiniz için, belki dışarıdan görmek çok daha güzel oldu, içine girdiğiniz zaman, belki düzeltici önlemleri almak çok daha iyi olacak. Demek ki, böyle dışarıdan konuları gördükten sonra, problemleri tespit etmek ve bu problemlere hal çaresi bulmak ve yeniden yapılanmaya doğru gitmek belki çok daha doğru olacak. O bakımdan şu çalışma, bizim raporun, her birinizin söyledikleri raporun bir başlığı olacak. O başlık dahilinde yeni politika ve stratejilere bizim belli ki ihtiyaç var, mevcut politikalarla bir yere varmamız mümkün değil, yanlışlıklarla dolu. Gittikçe tarım sektörü batmakta ve aç kalmaya doğru giden bir ülke konumuna doğru gitmekteyiz. Sadece tarım sektöründe değil, diğer sektörlerde de aynı problemler var, ama görünüyor ki, tarım sektörü bunların temeli ve bu temel çürük olduğu için, diğer sektörler de bu çürük temelin üzerine inşa edilmeye çalıştığı için, onlar belki de hiçbir gelişme imkânı bulamayacak. O bakımdan temeli sağlam tuttuğumuz takdirde, doğru politika ve stratejileri tespit edebildiğimiz takdirde, belki önümüzdeki dönemde düzeltici önlemleri almak, bizim hazırlayacağımız rapor ve projelerine, bunlara ışık tutmak mümkün olacak. Bu değerli katkılarınız hakikaten çok önemli bizim için ve ben bu kadar problemlerin içine detaylı olarak girildiği ve bu kadar konunun içinde olarak problemlerin bütün detaylarına hâkim bulunduğu bir toplantı da pek fazla görmedim. O bakımdan hepinize şükranlarımı arz ediyor, katkılarınız için de teşekküre diyorum, sağ olun.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Teşekkür ediyoruz. Hakikaten Armağan Paşa, tarım sektöre temel sektör, diğer sektörler tarım sektörünün üzerine inşa ediliyor; ben öyle görüyorum.

 

SALONDAN- Sektörlerin çınarı.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Ana gövdesi. Demin de söyledim, toprağı, suyu, ekolojik dengesi olmayan…

 

SALONDAN- Tarım yaşamdır hocam.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Tarım yaşamdır, evet. Bugün sanayileşen her ülkeye baktığımız zaman, önce tarım sektörünü geliştiriyorlar her anlamda, bu sektöre dayalı olarak, arkadaşların da belirttiği gibi, diğer sektörleri bunlardan dallanıyor. Yaradılışın da esasında bu var, yani bugün teknolojide gelişirken, biyolojiden, biyoteknolojiden gözlemleyerek bazı sanayileri geliştirmişiz. Kaba bir tanım olacak, ama herhalde uçağı da geliştirenler önce kuşa baktılar, onun biyolojisine baktılar. Ama biz şimdi tarımı bırakıyoruz, toprağı bırakıyoruz, tohumu bırakıyoruz, hayvanı bırakıyoruz, biyoteknolojiyi bırakıyoruz, gen mühendisliğini bırakıyoruz, diğer sanayilere atlıyoruz. Türkiye'de başbakanlık yapan bir hanımefendi 2000 yılında, "Türkiye'yi kurtaracak anahtarı buldum" dedi, Akşam Gazetesi de manşetten verdi. "Türkiye'yi kurtaracak anahtarı buldum" dedi, bir gün önce söyledi, gazetede dedi ki, "yarın açıklayacağız" Evvelsi gün Akşam Gazetesi manşetten verdi, Tansu Çiller Hanımefendi sağ olsun, Türkiye'yi hizmeti vardır, yaptığı hizmetler kadar teşekkür ediyoruz, Allah razı olsun, gene çoğu siyasetçiden iyiymiş, onu da anti parantez söyleyeyim. "Anahtar biyoteknoloji" dedi, ben de ertesi gün Mecliste "günaydın efendim" dedim.

 

SALONDAN- Biz hâlâ iki anahtarı bekliyoruz ama.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Mustafa Bey, sizden sonra tekrar hocamdan devam edelim.

 

MUSTAFA KÜÇÜKÇAKIR- Sayın Bakanım, gerçekten bugünkü toplantıdan ben de çok istifade ettim. Ben kendim de çiftçi çocuğuyum. Biraz önce söylediğiniz gibi, tarım kentlerinin oluşması lazım. Ben mesela, emekli bir askerim, tekrar emeklilikte, zaman zaman Armağan Paşama da açıklarım, memleketime gideyim, şöyle doğayla iç içe yaşayayım diyorum, ama sosyal bir yapı yok. Bugün en büyük eksiklik, tarım kesiminde, kırsal kesimde sosyal ve ekonomik yapının çok çürük olması, yani bizlerin, daha doğrusu göçü tersine döndürmemiz lazım. Orada çok iyi bir sosyal yapı oluşturmamız lazım. Avrupa'da da gördük, Amerika'da da gördük, gerçekten o kırsal kesimde yaşamak bir imtiyaz, Türkiye'de de bu yönde bir adım atılması gerektiğine inanıyorum. Tabii ki, çok sorun var, ama kararlılık her şeyi çözer diyorum. Teşekkür ederim.

 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Benim aklımın ermediği bir konu var Sayın Bakanım.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Estağfurullah.

 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Yüzde 20'lere kadar düşürmeyi planlıyorsunuz ve öyle bir değerlendirme var. Yüzde 20'ye de düşürseniz, tarımın belli sektörleri, belli zamanlarda bu konuyla iştigal ediyor. Diyelim ki, tarlada buğday eken kişi, bunun bir ekme zamanı var, bir biçme zamanı var, bir gübreleme zamanı var, eğer varsa bir de sulama zamanı var. Bunu 12 aya böldüğünüz zaman, toplasanız 2-3 aylık bir zamanı alıyor. Geriye kalıyor 9 ay ve 9 ay içerisinde bir istihdam boşluğu aslında.

 

SALONDAN- Hayvancılık yaparsın.

 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Tabii, hayvancılık konusuna acaba böyle, yani bunları entegre edip de, çitçilikle uğraşanı hayvancılığa, hayvancılıkla uğraşanı bir başka tarım sahasında istihdam etmek ve çiftçiyi ve bu kesimde uğraşanların meşguliyetini tamamlayıcı birtakım tedbirler alma konusunda bir çalışma oluyor mu?

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Ben hemen şunu söyleyeyim: Vakit almasın diye detaya girmiyorum. Benim orada söylediğim rakamda da, tarımda çalışan nüfusun yüzde 20'ye veya yüzde 10'a inmesi, asla kırsalda yaşayan nüfusun veya Anadolu'da yaşayan nüfusun yüzde 20'lere, yüzde 10'lara inmesi değil. Bunun için de, muhakkak suretle bizim tarıma girdi sağlayan sanayileri geliştirmemiz lazım, tarım alet ve makineleri dahil olmak üzere ve Türkiye tarım alet ve makinelerini ihraç edebilecek çok büyük bir potansiyele sahip bir ülkedir. Bir de, tarımdan çıkanları bizim çıktığı yerde işlememiz lazım. Şunu söyleyip bitiriyorum. Bugün Kars'ta hangi bakkal dükkanına giderseniz gidin, Nestle'nin, Pınar'ın ayranı vardır. Sütü Sivas'tan alıyoruz, Yozgat'tan alıyoruz, batıya kadar götürüyoruz, İzmir'e götürüyoruz, ayran yapıyoruz, bunu da yüklüyoruz, alıyoruz, götürüyoruz, mazota verdiğimiz bu parayla…

 

SALONDAN- Dünyanın en pahalı nakliyesiyle...

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- En pahalı nakliyesiyle bunu da taşıyoruz Kars'a. Peki, biz bu ayranı niye Kars'ta üretemiyoruz? Çok basit bir misal olarak veriyorum. Hayvanları yüklüyoruz Kars'tan, benim ömrüm orada geçti, hayvanları trenlere yüklerdik, canlı hayvan, ta Adapazarı'na gelir, Adapazarı'nda kesilir ve kesildikten sonra İstanbul'a et olarak gider. Hayvanın karnından zaten 25 kilo işkembe çıkıyor. Diğerlerini bırakın da, bu hayvanı niye Kars'ta kesmeyiz, niye burada ambalajlamayız, niye bunu burada pastırma yapıp da, göndermeyiz? Muhakkak suretle tarım sanayi entegrasyon.

 

Orada bir şeyi okurken unuttum: Tarım sanayi sözleşmeli üretim, ama sözleşmeli üretim de, köylüyü, emeği sömüren bir sistem değil. Muhakkak suretle böyle yapılması lazım. Buyurun.

 

NUMAN AKMAN- Ben Armağan Beyin söylediğiyle ilgili bir şey söylemek istiyorum: Biz bir ara Devlet İstatistik Enstitüsünde tarım işgücünün kullanımıyla ilgili bir çalışma yaptık. Onu yaparken şöyle bir varsayımdan hareket ettik: Bugün o zamanda Türkiye'nin mevcut üretimini ve tarımsal üretimini yapabilmek için ne seviyede işgücü lazım? Aşağı yukarı mevcut işgücünün, kırsalda bulunan işgücünün 1/3'üyle, mevcut üretimin, sistemi hiç değiştirmeden yapmak mümkündü. Bunun anlamı, bir başka yerden bakarsanız, yüzde 66 civarında ya da yüzde 50 civarında gizli işsizlik vardı. Tarımın bir sorunu, burada bir gizli işsizlik de var. Üretim seviyesinin düşük olmasından kaynaklanan bir gizli işsizlik var. Ama başka bir şey var: Mesela, tarımı hocam tarif ederken şöyle düşünmedi: Hayvansal üretim, bitkisel üretim ayrımını düşünmedi. Türkiye'de istatistikler eğer doğruysa, sadece hayvancılık yapan işletme sayısı, toplam işletmelerin yüzde 2,3'ü, bunlar da genellikle tavukçuluk, besicilik gibi işletmeler. Diğerlerinin pek çoğunda yüzde 73'ünde yaklaşık, hem hayvan, hem bitkisel üretim var. Dolayısıyla işletmeler yıla emekleri dağıtabiliyorlar, 12 aya dağıtabiliyorlar.

 

Yalnız, bir başka nokta var: Beyefendinin söylediği, o çok kritik bir nokta. Kırsalda insanları geçmişteki yaşam biçimlerinde tutarak, yani ben köylü çocuğum, siz beni köylü olarak tutacaksınız, ben sizin için üretim yapacağım; böyle bir hayatı bana reva görmemeniz gerekir. Dolayısıyla artık kırsalda sosyal hayatı gerçekleştirecek ve ona uygun üretim teknolojilerinin gündeme getirilmesi gerekir. Bunun için de, Gökhan Bey de zaman zaman söylüyorum, ben de söylüyorum, tarımda yeni müteşebbislere ihtiyaç var, yani kırsaldaki adam tek başına bunu da çözemiyor. O zaman yeni üretim biçimlerine ve yeni yapılara ihtiyaç var. Yoksa, şimdi Mustafa Bey haklı olarak diyor ki, çoban yok. Peki, sosyologların bir çalışması var, kimse çobana kız vermiyor, yani çoban evlenemiyor ki zaten, o zaman niye çoban olsun adam. Dolayısıyla bir an önce çobanlıktan çıkmaya çalışıyor.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Hocam, bir ilave şey söyleyeyim izninizle. Aslında şehir plancılarının, ben onlarla beraber bir ortak toplantıdan da biliyorum 15 gün önceden. Bu alana ciddi katkıları olabilir. Türkiye'de 70 bin köy ve köy altı yerleşme var. 70 köy ve köy altı yerleşmede insanları, insan onuruna yakışır bir sistemde yaşatmak bu kaynaklarla mümkün değil; okulu götürseniz, sağlık ocağı eksik kalır, yolu götürseniz, tiyatrosu eksik kalır. Dolayısıyla farklı bir mekân planlamasına da ihtiyacı var. Bence buna en iyi Türkiye'de Eskişehir. Eskişehir kentleşme oranı Türkiye'nin en yüksek olan illerinden bir tanesi, ama tarımsal faaliyeti de hâlâ en etkin olan illerden bir tanesi. Birazcık coğrafya da orada uygun, insan kültürü de uygun. İnsanlar diyelim ki, Eskişehir'de ya da ilçelerde oturuyorlar ya da büyükçe kasabalarda toplanıyorlar, ama pekala alanlarına yılın her günü ulaşabiliyorlar ve o üretimi yapabiliyorlar. Altlarında araçları olabilecek bir şeye gelmişler, çünkü uzun yıllar şekerpancarının ve yağ bitkilerinin getirdiği getiriden faydalanmışlar ve her türlü sosyal olanağa sahip olduğu halde, tarımla doğrudan hiçbir şekilde kopmadan, üretim yapabiliyorlar. Ama bunu her coğrafyada denemek mümkün değil, yani Eskişehir'in coğrafyasının da buna şeyi var. Dolayısıyla şehir plancılarının bu alandaki katkısı da gerçekten bizim için ufuk açıcı olabilir.

 

GÜLCAN ERAKTAN- Ben sadece, şimdiye kadar konuşulanlara birtakım eklemeler yapmak istiyorum. Madem kayda geçiyor, bu açıdan.

 

Sonuncudan başlayalım: Polonya'da çiftçilere kız vermiyorlar. Orada köylerde araştırma yaptığımız zaman, 30 yaşın üzerinde erkekleri gördük, kız bulamıyor; çünkü bütün kızlar kentte polis olsun, herhangi bir devlet memuru olsun, şu olsun, bu olsun, orada istiyorlar birini bulup evlenmek, köylüyle, çiftçiyle evlenmiyor. Şimdi tam üye oldular, biraz kısmetleri açıldı mı erkeklerin, durum ne oldu bilmiyorum.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Bizim gençler de öyle düşünüyorlar, Avrupa Birliğine girersek, Alman, Fransız güzel sarışın kızlarıyla evleniriz diyorlar.

 

SALONDAN- Ben bütün eski Sovyet ülkelerinde, ben Kazakistan'da, Bulgaristan'da toplam 5 yıl kaldım, hepsinde …

 

SALONDAN- Türkiye'de de aynı durum, değil mi?

 

GÜLCAN ERAKTAN- Türkiye'de tabii, kızlar şehirden evlenmek istiyor, ama mecbur köyden de evleniyor.

 

SALONDAN- Mecburiyetten yani.

 

GÜLCAN ERAKTAN- Ama oradakiler, kızlar kesinlikle evlenmiyor ve kaç tane delikanlıyla konuştuysak, bekâr mısın, evli misin; bekarım diyordu. İnanılmaz bir şekilde, çok sayıda bekâr vardı. O demek ki, sorunlarımız, orada da, başka yerlerde de tarımın sorunu, gele sorunu.

 

Hayvancılık, mademki istihdamı artırmak istiyoruz, bu istihdamı artırmak için, hem hayvancılık, hem bitkisel üretim yapmamız lazım. Avrupa Birliğinin en önemli konularından biri, eğer hayvancılık için yardım vereceklerse, mutlaka o hayvanı besleyecek olan yem bitkilerini yetiştirecek kadar araziye sahip olması ve orada bitkisel üretimi yapması gerekiyor. Şimdi böyle bir durumda da tabii, adamın hem bitkisel üretim yapması, hem ona göre, elindeki araziye göre hayvan yetiştirmesi ve bu sayede de vaktinin boş kalmaması söz konusu. Bunlar aslında bir şekilde koordine edilebilen şeyler.

 

Tekrar biraz baştan başlayacak olursak, denildi ki, herhalde Numan hoca söyledi, onlar koruyorlar, nüfusu da koruyorlar, nüfusu yerinde tutmaya çalışıyorlar Amerika'da, Avrupa'da da, bizde de yok. Şimdi zaten politika denilince ikiye ayrılıyor, ya koruma politikasıdır bu, ya uyum politikasıdır. Avrupa'da ve Amerika'da daha çok, özellikle bu tür yapısal şeylerde koruma politikası uygulanır. Pazara yönelik konularda uyum politikası uygulanır. Türkiye'de aslında ne politikası uygulandığı da belli değildir, genelde uyum politikası vardır. Şimdi Avrupa Birliğine uyum politikası, 1990'lı yıllarda veya 1980'li yıllarda piyasa ekonomisine uyum politikası, fakat bir koruma politikasından asla Türkiye'de söz edilmez. Mustafa Beyin dediği gibi, uyutma politikası, her neyse, yani araziler de dahil olmak üzere, bir koruma politikası yoktur. Bu korumacılıktan farklı bir şeydir, korumacılık, tarımın korunması daha çok gümrük vergileri yoluyla yapılır, yani bu bir koruma politikası değildir, korumacılıktır.

 

Onun dışında, yine geçti, kendine yeterlilik, hani bu çok kullanılırdı da, burada hiç olmazsa yine kayda geçmesi için söylüyorum. Türkiye'de eskiden kendine yeterli değildi, o zaman da değildi.

 

SALONDAN- Geri kalan 6 ülkeyi kimse bilmiyor zaten.

 

GÜLCAN ERAKTAN- Kimse bilmiyordu. Ama onun da dışında, bu kendine yeterlilik ithalat yasağının olmasına dayanmaktaydı. 1986 yılında tarım ürünlerinin ithalat yasağı kalktı, dolayısıyla bir baktık ki, biz kendimize yeterli değilmişiz. Kaldı ki, o günden bugüne bu yeterlilik düşüncesi daha da kötüye gitti, çünkü bir taraftan genel olarak nüfusun artmasıyla, talep arttı; fakat talep artarken, üretimimizi ona paralel olarak artıramadık, üretim daha yavaş bir artış gösterdi, tarım nüfusu etkin ve verimli bir şekilde çalıştırılamadı ve bunun sonucu olarak da hakikaten bu sefer kendine yetersizliği ortaya çıkan bir konu gündeme geldi.

 

Onun dışında işletmelerin büyütülmesi açısından bir iki cümle söylemek istiyorum. Bu aslında Avrupa'da önce bir politika olarak benimsenmek istendi, Varşuk bunu zorla bir politika olarak bastırdı. O Avrupa Birliğinin aslında tarım bakanı gibi düşünülüyordu. Buna karşı çıktılar, ama gene birtakım tüzükler çıkartarak, bunun yolunu açtı, çünkü kendisi babadan bir âdeta Hollanda'da tarım ağasıydı. O bakımdan geniş arazilerin asaletine inanırdı veya bunların çok yararlı olduğuna inanırdı ve bunu önce tüzüklerle, arkasından da bir yerde doğal sürecin sonucu olarak belli ölçüde başardı. Kendi arazileri kadar genişletmesi bile ortalamayı, gene de başardı. Tabii, Türkiye açısından da bu aslında bir doğal süreç olacak, ama burada tabii, bütün ileri sürülenlere katılıyorum, bu araziler acaba büyüdüğü zaman kimin elinde olacak? Tehlike orada.

 

Burada DTÖ'nün çok önemli bir rolü olduğundan yine söz etti Gökhan Bey; ama burada şuna ben inanmıyorum: Türkiye DTÖ karşısında pozisyon alsa ne olacak, almasa ne olacak? G-33'ün içinde yer aldı, ama Avrupa Birliği de… Hatta önce G-20'nin içinde yer aldı. G-20 Avrupa Birliğine karşı bir hareket olduğu için, Avrupa Birliği kızdı, bunun üzerine "yok, yok, G-33 daha uygun" diye, o gruba geçti. Ama burada herhangi bir şekilde bir pozisyon almanın bize herhangi bir şey kazandıracağını düşünmüyorum ve bu DTÖ'deki alınan kararlar çok büyük ölçüde Türkiye'nin tek korumacılık unsuru olan gümrük vergilerinin yüksek belirlenmesini sıfıra indirecek ve gümrük vergilerinden de yararlanamaz hale geleceğiz.

 

Bir iki şeye daha değineceğim: Rekabette meyve-sebze denildi. Aslında bu da bizim kendimizden menkul bir şey gibi, yani Avrupa Birliği de öyle diyor, ama bir taraftan Numan hocanın dediği gibi, durum değişebilir, gerçekten biz orada güçlü de olabiliriz, ama güçsüz de olabiliriz. Almanya'da yapılan bir simülasyon var ve diyor ki, bugünkü koşullar altında eğer meyve sebze ithalatında Türkiye Avrupa Birliğinin tam üyesi olursa, yapabileceği atılım yılda ancak 60 milyon Euro'dur.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Sayın Paşamın TRT'de bir programı olduğu için ayrılıyor.

 

E. Tümg. ARMAĞAN KULOĞLU- Ayrılmak durumundayız, iyi günler diliyorum.

 

GÜLCAN ERAKTAN- 60 milyon Euro'luk bir katkısı olacak tam üyeliğin, ama buna karşılık sütte 50 milyon Euro'luk bir ithalatı olacak diyor. Biz belki de meyve-sebzeden de çok şey bekliyoruz, yani şu anda bilmiyoruz, koşulları da bilmiyoruz, geleceği de bilmiyoruz, geleceğin politikasını da bilmiyoruz, ama çok fazla şeyi o alanda bile beklememiz gerekiyor. Çok şey var, ama kalıcı derogasyon, hazmetme kapasitesi, kotalar vesaire. Şimdi bu kotalar üretime konuluyor, ama o üretimde kendilerine konulan kotayı aşmama durumunda ülkeler, fakat şimdi Türkiye'nin yine bir hatası oldu aslında, şekerde Avrupa Birliğine uyuyoruz diye, kota getirdi. Ama şimdi Avrupa Birliği o tüzüğünü değiştiriyor ve 2007'den itibaren kotaları bizim koyduğumuz, onlara paralel koyduğumuz şekilden çıkartarak, global bir kota haline getiriyor. Sonuç olarak biz kendi kendimizi burada bağlamış olmaktan öte hiçbir şey yapmadık kendi kendimize kota koymayla, ama karşı taraf "aferin, iyi yaptınız" dedi. Aferini aldık yine, yani Vedat Beyin aldığı aferine benzer bir aferindi.

 

Bir şeye daha değineyim: Bu araziler açısından, 1956 yılında Türkiye'deki arazilerin durumunu belirlemek için bir Harvey Ox diye bir bilim adamı çağrılmıştı ve onun o tarihte yapmış olduğu bir arazi değerlendirmesi vardı. O değerlendirmeye göre, Türkiye'deki meraların o günün hayvan varlığının ancak 1/3'ünü besleyebilecek durumdaydı. 1956 yılından bugüne geldiğimizi düşünün ve o meraların ne kadar azaldığını düşünün, gerçi hayvan sayısı da birçok yerde azaldı, ayrı dava. Fakat bizim meralarımızın ne kadar yetersiz olduğunu, bizim meralarımızın erken, geç otlatmalarla, o günden bugüne ne kadar kötü bir duruma geçtiğini, eski verilere bakarak da rahatlıkla şey yapabiliriz.

 

Bu popülizm lafına aslında çiftçi çok kızıyor, diyorlar ki, "ne yaptılar da, popülizm yaptılar? Seçim öncesi biraz daha yükselttiler fiyatları, ama zaten o fiyatlar bize abad edece, bizi zengin edecek bir fiyat değildi ki, ancak dünya fiyatlarının biraz üstünde bir fiyattı" Ama dünya fiyatlarının, şunu hiç dikkate almıyor gazeteciler de özellikle ve bu gazetecilerin durumunu da şöyle değerlendirmek istiyorum: Dünya Bankasının bir Arit Projesinin var ve Arit Projesinin maddelerinden biri de şöyle geçiyor: 1 milyon dolar ayıralım, onunla bu projenin, yani Türk tarımındaki reformu kamuoyuna anlatalım. Bu 1 milyon dolarla Türk kamuoyuna, bu Dünya Bankası projesinin önemi anlatılacak. O nasıl harcandı bilmiyorum, ama bir şekilde harcandı ki, medya bunu gayet güzel işledi ve o projedeki unsurlar her gün gazetecilerin, köşe yazarlarının yazılarında çıktı.

 

Burada yapılan politikaları artık daha fazla o konuların üzerine girmek istemiyorum, ama burada nasıl bir etkilenme olduğunu da yine hep birlikte düşünmemizde yarar var.

Biraz hazmetme kapasitesine değinebilir miyim? Hazmetme kapasitesine, evet bunlar bizim için kullanıyorlar, ama ilk kullandıkları aslında 1993 yılında, bu Avusturya'nın, Finlandiya'nın ve İsveç'in katılımı sırasında o hazmetme lafını kullandılar.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Üyelik ölçütü olarak kullanılmadı.

 

GÜLCAN ERAKTAN- Önüne konulmadı, ama Türkiye'ye de koymamış gibi, 23 üncü maddeye koydular ki, sözümona Türkiye için geçerli değil diye. Şu var: Literatürü incelediğimiz zaman, sadece bu 10 ülke değil, ondan öncekilerde de katılımdan önce, özellikle tarımla ilgili olarak, o ülkelerin tarımları ve o ülkelerin katılımları halinde topluluğa nasıl bir yük getireceği konusunda hep konuyu egzajereettiler. Toplulukta şöyle bir yaklaşım var: Eski üye ve yeni üye olmak isteyenler. Eski üye bizden, yeni üye olmak isteyenler henüz bizim dışımızda. Onun için mümkün olduğu kadar, yeni adaylara biz zorluk çıkartalım, onun bize getireceği şeyi egzajare edelim, yani 10 üye için de bu tür makaleler var, onlara yapılacak olan yardımlar egzajere ediliyor başlığı altında. Ne zaman ki, onlar tam üye oldu, artık onlar da, "biz de, şimdi yeni katılanlara aynı güçlü çıkartalım" diyorlar. Burada Türkiye belki bir sorun yaşayacak, yani yaşamayacağını kimse söyleyemeyiz, hepimizin aynı sorunların yaşanıp yaşanmayacağını bilmiyoruz ve korkuyoruz. Yalnız, aday ülke olmayla tam üye olma arasında bir fark var. Rekabetle o ülkeyi belki çökertebilirler. Yalnız hiçbir ülke şimdiye kadar yok ki, tam üye olduktan sonra tarımı çöksün. Bir şekilde bir yerlerden tarımını geliştirmiş durumdalar. Bugün Yunanistan bize pamuk satıyorsa, biz pamuk üretmekte Yunanistan'dan alıyorsak, eskiden pamuk falan yoktu Yunanistan'da bize satacak kadar; bunun onun sayesinde. Kuru üzümünü, kuru incirini eğer bu duruma getirdiyse, o hep onlara uygulattığı politikanın sayesinde. O bakımdan hepimiz korkuyoruz, gelecek ne getirir diye. Ama geçmişe baktığımda da, tam üye olup da, tarımı çöken üye yok. Ama biz bunu başarırsak, becerirsek, o zaman aferin bize, biz onu da başardık, tam üye olduk ve tarımımızı çökerttik diyebiliriz. Burada Gökhan Beyin dediğine katılıyorum, hakikaten önümüzde eğer 10 sene varsa, o 10 seneyi değerlendirdik, değerlendirdik, aksi takdirde yapacak hiçbir şeyimiz yok. Onu başarırız, o çökmeyi.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Hocam, çok teşekkür ediyoruz.

Normalde bizim 5,30'da bitirmemiz lazım, ama diğer hocalarımız da, arkadaşlarımız da en azından önemli gördükleri hususları birer ikişer cümleyle özetlesinler. Zaten bu bir önce bir rapor haline geldiği zaman rahat rahat, herkes oraya ilave etmek istediklerini ifade eder, çıkarmak istediklerini çıkarır.

 

NUMAN AKMAN- Biraz önce Mustafa Beyin söylediği, bu özellikle "Avrupa Birliği sağlık şartlarını önümüze koyacak" ifadesi çok sık kullanılan bir ifade. Bu çok da tehlikeli bir ifade. Bu Türkiye'deki mevcut sorunu örtüyor sanki, Türkiye'de şu anda, özellikle hayvansal gıdaların sağlıklı olmadığını ya da hastalık riskinin çok yüksek olduğunu biliyoruz. Türkiye her şeyi bir yana bırakıp, bu işi bir çözmeli…

 

MUSTAFA ALTUNTAŞ- … kastı o zaten.

 

NUMAN AKMAN- Ama genellikle yanlış anlaşılıyor, bir müsteşar yardımcısı şey dedi, "yoksa, bizden gıda almayacaklar" O zaman bizdeki adamlar yesinler mi bu problemli gıdayı? Yemesinler, bu problemli gıdayı yemesinler. Tüberküloz neredeyse yüzde 30, laf ediliyor, burusella yüzde 30 deniliyor gibi, çok yüksek seviyede risk var. Bu riskin bir kere ortadan kalkması gerekiyor. Türkiye bunun için de hiçbir mazeret aramamalı, yani benim gıdadan devlet benim emin olmamı sağlamalı. Bunun için bir mazeret yok, adam, para, pul neyse, bunu halletmeli.

 

Bir başka şey, üretim yapısının değişmesi…

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Bununla ilgili çok önemliydi, araya girdim, özür diliyorum. Biz incir ihraç ediyoruz dışarıya. Dışarıda incirler aflotoksinli diye bize geri iade ediliyordu. Geri iade edilen inciri de kontrolsüz, bu Tarım Bakanlığı alıp satıyordu. Biz buna dur dediğimiz için, belki de bakanlıkta istenmemizin, kara listeye alınmamızın beş altı nedeninden biri de budur, "Avrupalının yemediği inciri Türkiye geri almayacak" dedik. Ama ne lobiler var.

 

NUMAN AKMAN- Türkiye'de mesela tavukçuluk çok hızlı gelişen bir sektör, ama tavukçuluk sektöründe, özellikle canlı materyal sağlayan firmaların tamamı yabancı firmalar. Bunlar da dünya tekeli konumunda aşağı yukarı beş altı firma, yani Türkiye'de yediğimiz her tavuk ya da her yumurtanın yabancı sermaye ürünü olduğunu bilmek gerekiyor, Türkiye böyle bir noktada. Hayvan sayılarıyla ilgili olarak, Türkiye çok ciddi bir sorun yaşıyor, verimleri artıramıyor. Ama 1984-2004'e baktığınız zaman, Ankara keçisi bu ülkenin hayvanı, yüzde 6'ya inmiş, yani 100'ken 6 olmuş. Öbür taraftan da koyuna bakıyorsanız, 100'ken 63 olmuş. Öbür taraftan koyuna bakıyorsanız, 100'ken 63 olmuş, ama bu arada Avrupa Birliğinde artmış, dünyada artmış. Sadece Türkiye'de ciddi bir azalma süreci yaşanıyor hayvanda, ama buna karşılık verim artmıyor.

 

Gökhan Bey söyledi, Türkiye daha özet söylersek, enerji tarımını bir biçimde gündemine almak zorunda, enerji tarımı yapmak zorunda, böyle bir mecburiyeti var. Hayvancılığın tarımsal üretimdeki payı ülkelere göre çok ciddi değişiyor. Bu konuda da önemli bir bilgi kirliliği var. Sayın Tarım Bakanı yüzde 70, Mehdi Bey geçenlerde söyledi, Avrupa Birliğinde bu değer yüzde 40 civarında, Türkiye'de de yüzde 30 civarında. Yem bitkilerini de katarsanız, belki yüzde 45-50 olur. Ama İrlanda'da yüzde 70 civarında. Dolayısıyla hayvansal üretimin katma değer yaratıcı gücünü tarımda çok ciddi manada kullanmamız gerekiyor. Satabileceğimiz ürünler de belki çoğu kez buradan çıkacak. Türkiye'de bürokrasiyle ilgili tanımlar yapıldığında, aşağı yukarı şöyle bir durum gerçekleşmiş: Türkiye bürokrasisinde, özellikle maliye bürokrasisinde yer alan insanların hemen hemen tamamının eğitimi Amerika ve İngiltere. Dolayısıyla yönlenmeler ve tanımlanmalar o kökende olunca, siz burada ülkeye özgü sistem üretmekte zorlanıyorsunuz. Belki bu noktada ciddi bir problem yaşacağız. Ben bir Fransa'da bir örnek, yeni duyduğum bir örnek, Fransa'da işletmelerin bir araya gelmesine izin veriyorlar, yani iki tane işletme, üç tane işletme bir araya geliyor, sözleşme yapıyor. Bir tek şartları var, üçü de üretimde kalacak, üçü de tarımsal üretimde kalacak. "Niye bir araya geliyorsunuz?" sorusuna verilen cevap da şu: 5 yıldır ancak tatil yapabildik, yani insanlar sosyal yaşamı güçlendirmek için işletmelerin işi paylaşmalarına izin veriyorlar, ama işletme dışına çıkmalarına izin vermiyorlar.

 

Bir de, başak bir şey söyleyeyim, bu Avrupa Birliğinin kendi kaynaklarından bir bilgi. Avrupa Birliğinde 100 dönümün altındaki işletmelerin oranı, toplam işletmelerin yüzde 70'i kadar. Biz Türkiye'de neyi tartışıyoruz, hâlâ anlamıyorum, yani Avrupa Birliğinde 100 dekarın altındakilerin oranı yüzde 70. Biz Türkiye'de de ortalama, Gökhan Bey 60 dediler zaten. Neyi konuşuyoruz, onu da anlamıyorum. Toprakların el değiştirmesinde ciddi bir problem görünüyor.

 

Süt çok stratejik bir alan, ama Türkiye'de kırmızı et üretiminde, Mustafa Bey söyledi, 800 bin ton ihraç edeceğiz derken, biz şimdi ithal etmeyi düşünüyoruz, öyle garip bir noktadayız. Teşekkür ederim.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Buyurun.

 

ERKAN BENLİ- Teşekkür ederim Sayın Bakanım. Tarım gerçekten hepimizin üzerinde durduğu gibi, çok geniş bir konu. Tarımla ilgili pek çok yerde sürekli raporlar, özellikle son zamanlarda yayınlanıyor ve bu raporlardan bazıları siyasi hükümetler tarafından önemseniyor, bazıları sadece raflarda kalıyor. Dikkat edilirse, basından izlediğimiz kadarıyla, son zamanlarda gerek TÜSİAD'ın, gerekse Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin hazırladığı raporlar siyasi hükümet tarafından ciddi bir şekilde ele alınıyor ve gündeme getiriliyor, üzerinde duruluyor. Bir örnek vermem gerekirse, mesela TÜSİAD'ın hazırladığı bir rapora karşı, -TÜSİAD Tarım Komisyonu üzerine ben görev yapmış olarak bir arkadaşınız olarak konuşuyorum, bazı toplantılarına da beni çağırmışlardı, ama nedense bir frekansımız tutmadı- benim de içinde bulunduğum, benim, Mahir Gürbüz, Cemil Ertuğrul'un, Haşim Öğüt'ün katıldığı bir grubun hazırladığı rapor, politikalar olarak, görüş olarak, yüzde 100 farklı yönlerdeydi. Burada şunu gördük: Tarım konusunda kafa yoran ve uzun yıllar hizmet etmiş, diplomatik, uygulamalı, her cephesinde bulunmuş arkadaşlar olarak hazırlanan raporla, tarımın dışında, ama olaya salt ekonomik açıdan bakan, sosyal yönünü göz ardı eden bir zihniyetin hazırladığı raporla uyuşmuyor. Ama siyasi hükümetler, TÜSİAD'ın ve son zamanlarda Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği de bu işe soyundu, onların raporlarına önem verir, hatta onlarla ilgili toplantılar yapılıyor ve tarımcılar bu toplantılarda dışlanıyor.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Ziraat Odaları Birliğinin son yıllardaki etkinliği artıyor mu?

 

ERKAN BENLİ- Efendim, Ziraat Odaları Birliği isteyerek veya istemeyerek, bilemiyorum, bizleri davet ettiler. Eski bürokratlardan bir grup, bir danışma komitesi kuruldu. Bendeniz bu komitenin başkanlığını yapıyorum. Aramızda değişik siyasi partiler döneminde görev yapmış arkadaşlar var. Politikanın hiç yer almadığı, Gülcan kardeşim de benimle beraber, hiç politikanın konuşulmadığı, görüşülmediği bir grup oluşturduk ve biz Ziraat Odaları Birliği Yönetimine benzer toplantılarla görüşler veriyoruz. Bunların bir kısmı önemseniyor, gündeme getiriliyor, bir kısmı göz ardı ediliyor; ama şunu gördük: Özellikle merkez yönetiminde belki o kadar etkili olamıyoruz, ama taşrada, daha doğrusu 670 tane odası var Ziraat Odaları Birliğinin; taşrada tepkiler almaya başladık, çok olumlu tepkiler almaya başladık. En azından onları bilgilendiriyoruz. 4 milyon üyesi olan bir teşkilat Ziraat Odaları Birliği, aslında çok güçlü bir kuruluş, dev bir kuruluş, fakat kendi gücünün farkında olmayan, kendi gücünü güç olarak siyaset veyahut da ekonomi ortamına taşıyamayan bir yapıya sahip. Zannediyorum, son zamanlarda bu gelişmeleri izliyorsunuz, hemen her platformda, Türk çiftçisinin bir yerde bazı haklarını savunmak için gayret ediyoruz.

 

Ben buradan tekrar başlangıçtaki açıklamama geleceğim: Burada güzel görüşmeler yaptık, bazı sonuçlara vardık, bazı sorunları tespit ettik, ama ben usul olarak şunu önermek istiyorum: Bu raporlar bir yerde eğer değerlendirilmek isteniyorsa, flaş, sansasyonel, ama gerçekten önem arz eden bazı konulara öncelik vererek ortaya çıkmak lazım ve bunları kamuoyuna duyurmak lazım, yani burada bir konu seçmeliyiz. Mesela atıyorum, laf olsun diye söylüyorum, GAP'ı bundan sonra desteklememeli, GAP'a yatırım yapmamalı, Türkiye'nin diğer su kaynaklarını geliştirmek lazım. Bu çok radikal bir söylem. Bunun altında hem siyasi, hem ekonomik bir sürü mesajlar var. Lafa sıra geldi diye böyle bir şey söylüyorum.

 

Bir başka konu, Avrupa Birliği konusuyla ilgili Türkiye tarımı her yerde tartışılıyor, ama biz artık Avrupa Birliğinin gerçekten üyesi olacağımızı varsayarak, bu yaklaşımların içerisinde bulunuyoruz. Başka bir senaryo düşünelim, ben şahsen farklı düşünüyorum, yani Avrupa Birliği üyeliğine -dört sene diplomat olarak yurtdışında bulunmuş bir arkadaşınız olarak söylüyorum- inanmıyorum, böyle bir sonuca geleceğine inanmıyorum. Umarım ki, ben yanılırım. Ama böyle bir senaryo için Türk tarımıyla ilgili alternatif ne gibi projeler düşünülebilir? Bunları belki ortaya koymamız lazım. Olmazsa, yarın iki sene sonra, üç sene sonra, Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz bir çıkmaza girerse, bugün verdiğimiz tavizleri acaba düzeltebilir miyiz, bugün verdiğimiz tavizlere alternatif ne gibi düşünceler geliştirebiliriz; belki bunlar üzerinde çalışmamız lazım.

 

Sonuç olarak özetlersek, buradan, bu enstitüden çıkacak olan raporlar, bir anda Türk tarımının genel yapısıyla ilgili değil, Türk tarımının genel problemleriyle ilgili değil, bunlar çok oldu, yani bu son bir hafta içerisinde ben on tane sayabilirim. Ama çok spesifik, ilgililerin, siyasi karar vericilerin dikkatini çekebilecek çok spesifik, öncelikli bazı seçilmiş konuların üzerinde duralım. Belki de projeler onun için düşünülüyor, onlarla ilgili bir çıkış yapalım diye düşünüyorum. Teşekkür ederim.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Çok teşekkür ederiz. Ülkü Bey buyurun.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Ben de çok kısa, milyonlarca ton hububat alan, milyonlarca ton yine yağlı tohumların küspelerini birleştirmek suretiyle yem yapan bir sektörün elemanı olarak, siyasetin liyakatin üstüne çıktığı bir yönetim biçiminden etkilenen direkt sektörüz ve bu süreç de devam edecek. Buradaki arkadaşlarım, işte paşalarım burada olduğu için, askeri hiyerarşik düzen, liyakatin esas alındığı bir gelişim olmadığı bir bakanlığın etkisi altında hayatiyetini sürdürmeye çalışan bir sektörüz. Biz malı, ürettiğimiz ürünü hayvansal üretime verdiğimiz için, tabii biz hayvancılık yapan işletmeler daha sempatik geliyor, bize parayı onlar kazandırıyor. Dolayısıyla şöyle bir şey söylüyoruz: "Otun et yapılması, işte bütün mesele bu" deriz biz. Bizim çok kısa sürede, bu 15-20 yıllık sürede kendi içimizde tarım patronlarını yarattık. Bu biraz önce Gülcan hocamın söylediği, arazi büyüklüğü belli miktarda istenecek destek alabilmesi için dedi. Dolayısıyla tarımda patronlara ihtiyaç var, güç sahibi insanlara ihtiyaç var. Bizim sektöre de, Türkiye'de parası olan bir insana "gel, tarıma yatırım yap" dediğiniz zaman da, hiç sempatik bakmayacağı inancındayım. Dolayısıyla biz kendi içimizde yine patronlarımızı ya da güç sahibi insanları, bu sözleşmeli üretim modeli dediğimiz insanları genişletmeli, çoğaltmalıyız. O anlamda da onlara ek kaynak sağlatmalıyız. Tabii, Üretici Birlikleri Yasası çok ciddiye alıyorum, ben onu her zaman…

 

NUMAN AKMAN- Çok kötü bir yasa, yani onun mutlaka gelişmesi lazım.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Rehabilite edilebilir, ama hayata geçirilmesi lazım. Dolayısıyla tarımla ilgili büyüme tepeden başlayacak, gelişme tepeden başlayacak, o tepedeki patronları çoğaltmamız gerekir diye düşünüyorum.

 

Biraz önce Erkan Bey benzetme yaptı, ama Irak'taki yeni durum, oluşacak durumu da göz önüne alarak, şu anda önümüzde bize gıda ve gıda ürünleriyle, tarımsal ürünlerde ciddi bir pazar oluşturan Irak'ta bir yapılanma söz konusu. Yani yapılanma söz konusu derken, ciddi ihracat imkânımızın olacağı bir pazar olarak görüyorum. Bu Irak'ın da değerlendirilmesiyle birlikte, yine GAP projesinin, mastır plan çerçevesinde ilk öngörülen planlarının bir şekilde düzenlenerek, GAP'ın özel ele alınması mutlaka tarımsal anlamda, çünkü oraya gittiğimizde üzülerek, rüzgâr erozyonuyla o bölgenin ne hale geldiğini görüyoruz. Onun tekrar gündeme alınması gerekir diye söylüyorum.

 

Bir de, benim şeyim var, her konuştuğumdan sonra, raylı sistemi mutlaka her toplantıda söylerim, burada da söyleyeceğim: Raylı sistemi mutlaka, şiddetle Türkiye'de genişletilmesi gerekiyor.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Hem raylı, hem su yolları, deniz.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Bir benzetme, biz Amerika'dan, Arjantin'den, Brezilya'dan yem hammaddesi ithal ederiz. Oraya verdiğimiz nakliye bedeli, bizim Diyarbakır'dan Bandırma'ya verdiğimiz paranın yarısı.

 

GÜLCAN ERAKTAN- Sübvansiyon mu var?

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Bakın, Brezilya'dan bir mal çıkar, yani şimdi arttı bile, eskiden 18 dolara gelirdi.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- … tonluk bir gemide tonu 7-8 dolara navlun öderdik.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Şimdi arttı. 20 bin lira ödediğimiz Brezilya'dan gelen malın kilosuna, burada, Mardin'de biz mısır üretimine gittik, orada demostasyon çalışmaları yaptık, oradaki mısırı Bandırma'ya 60 bin liraya getiriyoruz, yani 250 bin liralık bir mala 60 bin lira da nakliye veriyoruz.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Kötü kamyonlarla falan.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Biraz önce dünyanın en pahalı nakliyesi dedim. Dolayısıyla bu raylı sistemle ilgili mutlaka ve mutlaka, çünkü akaryakıtta tamamen dışa bağımlı bir ülke durumumuz var. Bu arada bir de, biyodizelle ilgili bir not aldım ben. Yağlı tohum ekim işleriyle ilgili biz geçen gün Mecliste de o toplantıya katıldık, biyodizeli de çok önemsiyoruz. Ancak biyodizelin şu andaki üretim şeklini de desteklemiyoruz. Bu üretim şekli biraz düzeltilmesi gerekir, ama bu üretimi tamamıyla durdurmak da doğru değil. Bu mevcut işleyen sistemi rehabilite etmek lazım. Şu anda çünkü biyodizel yapılan yağlı tohumu Türkiye'de, kanola tohumunu şu anda mevcut düzende yeterli değil. Ama birkaç yılda, Almanya'da olduğu gibi, çok ciddi oranlarda kanola, daha az müşkülpesent bir yer altı tohumu olduğu için, buğday, özellikle kışlık bitkide ben çok önemsiyorum, hem toprakların genişlemesi, hem güzelleşmesi anlamında. Çocuğu kaybedebilirsiniz, yenisi olur, ama toprak kaybedilince, yenisi gelmiyor, giden toprak gidiyor.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Mustafa Bey buyurun.

 

MUSTAFA ALTUNTAŞ- Türkiye'nin gerçek anlamda kendi şartlarını, kendi imkânlarını ortaya koyup, bir iddiayla yola çıkmadı, sadece hangi akıntıya kapılıp gideyim diye bir … inisiyatifsiz kişilerin tercihiyle … Türkiye'nin gerçek anlamda hangi politikayı DTÖ konusunda takip edeceği konusunda maalesef bir fikir ortaya konulmuş değil.

 

AB konusundaki en son hadiseye baktığımızda, AB'yle ilgili son imza atıldığı zaman, Tarım ve Köyişleri Bakanlığının … hangi hususları içerdiğini bilmediğini görüyoruz. Oradaki, Brüksel'deki arkadaşlara da "ne ihtiva ediyor?" diye sorduğunu öğreniyoruz. Daha sonra da, imza atıldıktan sonra, "biz bunu kabul etmiyoruz, biz bunu kabul etmiyoruz" diye arkasından gelen komedileri dikkate aldığımız zaman, bizi götüren kaptanın nereye götürdüğünü kendisinin bilmediği bir ortamda bir tarafa gidiyoruz. İnşallah, çok fena şekilde çarpıp, gemiyi topyekûn batırmayız.

 

Bunun için yapılacak öneriler … ama ana hatlarıyla şöyle toparlamak istiyorum: Her şeyden önce biz üretim kaynaklarının muhafazasını sağlayacak aktif adımları atmak zorundayız. Şimdiye kadar hep yok etmek için çalıştık, artık bunları koruyacak adımları atmak, muhafaza etmek zorundayız. Kaybedilenleri telafi güç, ama hiç değilse kaybın önünde durmalıyız.

 

İkincisi; ekolojiler ve havzalar bazında … hedefini, şeklini, stratejilerini ortaya koymak zorundayız. Büyükbaş hayvancılığı konuştuğumuz zaman, Türkiye için konuşmak için değil, "Kars'ta bu işi nasıl yapacağız, Bingöl'de nasıl yapacağız, Gediz Ovası'nda nasıl yapacağız?"ı mutlaka ortaya koymamız gerekiyor. Bu sektörün tüm alt alanlarında bunu yapmak zorundayız. Bunu yapmadığımız takdirde, genel konuştuğumuz zaman, Türkiye'de o kadar çok sahte ekoloji unsuru var ki, hiç biriyle alakası yok, tamamen ters çözümler gerektiriyor. Siz Bingöl'de süt sığırcılığı yapmayı hedeflerseniz, Kastamonu'da hedeflerseniz, oraya kültür ırkını yaygınlaştıracağım diye bir iddiayla giderseniz, kendi malını yok etmekten başka yapacağınız bir şey olmaz. Onun için ekoloji ve havza şartlarına göre üretim çeşitlerini ve hedeflerini, stratejilerini ortaya koymamız gerekiyor.

 

Tüm sektörlerde olduğu gibi, bu sektörde de üretimin yeterliliğini ve sürekliliğini sağlamanın temel politikasında yatması gereken fikir, pazar güvencesi ve fiyat istikrarını sağlamaktır. Eğer siz hele hele bu sektör gibi, gidenin geri tedavisi olmadığı, şalteri aç-kapa imkânı olmadığı bir sektörden bahsediyorsanız, siz pazar güvencesini sağlayacak, fiyat istikrarını temin edecek bir yapıyı oluşturmadığınız zaman, enstrümanlarını ortaya koymadığınız zaman, en azından böyle bir şeyi kafanıza koymadığınız zaman, bu sektörde yapacağınız bir şey olmadığını, varacağınız bir şey yoktur.

 

En son değerlendirilmesi için baktığımız zaman, Tarım Yasası önce çerçeve yasası iddiasıyla gelen, sonra Tarım Yasasına dönüşen, esas itibariyle desteklemelerden başka bir şey öngörmeyen yasa taslağında bile, o kadar çaba sarf edilmesine rağmen, pazar güvencesi ve fiyat istikrarı tadilini koyduramadık. Eğer sizin temel unsuru olarak bunu almadığınız takdirde, pazarı güvenceye almadığınız takdirde, fiyat istikrarını hedef olarak almadığınız takdirde, üretimin niteliğini sağlayacak ve sürekliliği sağlayacak enstrümanları ortaya koyabilmeniz, bunu sağlayabilmek mümkün değil. Bunun için öncelikle "biz ne yapıyoruz?"u hep birlikte düşünüp, belli noktalarda yoğunlaşmamız gerekiyor. Teşekkür ediyorum.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Mustafa Bey teşekkür ederim. Kayıtlara geçtiği için, ben sizin o açıklamanız, hepsi doğru, çok güzel, şunu oraya eklemek istiyorum: Kendimize özgü, kendimizin doğal gen kaynaklarının korunması ve geliştirilmesini sağlanması, tarımla gen bankasının muhakkak suretle oluşturulması gerekiyor.

 

MUSTAFA ALTUNTAŞ- Bafra'da balık geni var, orada şu an…

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Hocam, ayrılacaksanız falan, şey olan arkadaşlar şey yapabilir.

 

MUSTAFA ALTUNTAŞ- Manda yetiştiriciliğiyle ilgili çok enteresan … var. Son zamanlarda irtibatım olmadı, hangi noktaya geldiğini bilmiyorum. Orada şöyle bir döngü var: Vatandaş o balık geni … çok geniş sazlık alan var. Bahar olduğu zaman, mandalar sazlığa salınır. Sıfır maliyetle, sonbahara kadar yavrular gelişir, büyükler semirir. Kışa girerken, o hayvanlar toplanır. Yılın uzun bir bölümünde sıfır maliyetle çok geniş bir üretim ortaya konulur. Kışa girerken toplanan hayvanlardan erkek büyük hayvanlar müsaitse, doğrudan doğruya kesime gider. Yok, biraz besiye ihtiyacı varsa, kısa süreli bir besiyle semirtilir, kesime gönderilir. Gebe olmuş olan ana materyal içeri alındıktan kısa bir süre sonra doğumu yapar, doğum yaptıktan sonra kış sezonu içerisinde, ilave yem verdiği dönemde sağılır ve yavru malağı gelişip, tekrar sağılma dönemine kadar malak da dışarı gidecek hale gelir. Orada 3-4 ayı, 5-6 aylık bir bakımda azami verimlilik ve üretim alır, ama yılın büyük bir kısmında sıfır maliyetle çok ciddi bir ekonomik kaynak sürekli dönegelir. Biz bu kaynağı dahi kurutma noktasındayız.

 

Farklı ekolojilerde, farklı yerlerde, genlerle ilgili o yörenin yöresel özellikleriyle ilgili çok ciddi alternatif ürün çeşitlerimiz var.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Gen kaynaklarının korunması bakanlığın asli görevlerinden biri olmalıdır.

 

MUSTAFA ALTUNTAŞ- AB sürecinde, Dünya Ticaret Örgütü sürecinde de bizim en fazla kendimizi koruyacağımız üretim dalları bunlar olacak. Bunun anlamı, illa modern üretimden vazgeçelim değil, ama bizim oluşacak olan o alternatif … üretimi olacak. Teşekkür ederim.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Gökhancığım 5 dakikada tamamlayıp, yarım saat gecikmeyle bitirelim.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Muhtemelen daha da kısa sürecek hocam. Çok kısa ana başlıklarla konuyu şöyle ifade edeyim: Dünya Ticaret Örgütü üzerine 1994'te biliyorsunuz, Uruguay Turundan sonra liberalizasyon dönemi 2004'te bitti. Bunu 2005'ten itibaren yeni gümrük vergileri indirimi sürecine sokmak istiyorlardı. Neden yapamadılar? Çünkü 2003'te Kankun'da azgelişmiş dünya "yeter artık" dedi. Ben bunun her zaman pekala mümkün olduğunu düşünüyorum, başka bir dünya her zaman mümkündür. G-20, G-33'ler, aslında sağlıkla buralara … dünyanın çoğu kaybediliyor, çok az kısmı kazanıyor. Türkiye onurlu bir duruş burada sergileyebilmeli, herkes Türkiye'den böyle bir tavır bekliyor. Dolayısıyla G-20 ve G-33'teki pozisyonunu Türkiye'nin sağlam bir şekilde, onurlu bir şekilde koyması lazım. Kankun öncesinde hiç kimse böyle bir şey başarılamaz diyordu. Pekala bütün dünya gösterdi ki, Kankun'u başardılar. Aslında Cenevre'de başarılabilir, yeter ki, biz bu küreselleşme asla geri döndürülemez bir şeydir diyen bu kafalarımızı biraz değiştirelim. Küreselleşme yeni emperyalizm, artık bu çok açık, her şeyde görüyoruz bunu.

 

Birkaç şey daha söylemek istiyorum: Gerçekten artık Avrupa'da çok vitesli Avrupa deyiminin ne anlama geldiğini konuşmamız gerekiyor. Maastricht'ten bu yana Avrupa'da eski Avrupa değil, adamların toplam bize aktaracakları para, Türkiye, Hırvatistan ve beş Balkan ülkesine 7 yılda 14 milyar Avro, yani yılda en fazla 2 milyar Avro ve bunun da taş patlasın 1 milyar Avro'su Türkiye'ye düşecek. Evet, üye oldukları zaman tarımdan zarar görmediler, çünkü çok büyük fon kullandılar. Ama artık Türkiye alacağı 1 milyar Avro'ya karşılık, çok büyük bir rekabet baskısıyla karşı karşıya kalacak ve bu koşullarda tarım ve genişleme sürecini eskilerinden ayırarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Yunanistan'ın, Portekiz'in ve İrlanda'nın yaşadığından, hatta Polonya'nın yaşadığından başka bir şeyi Türkiye yaşamaya aday.

 

GÜLCAN ERAKTAN- Tehlike var.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Ciddi bir tehlike gerçekten var. Biyodizel konusunda şöyle söyleyeyim: Kuşkularınıza aynen katılıyorum, yani birdenbire 1 milyon tona çıkmamıza, kimin hangi yağı nasıl kullandığı belli değil, üretilen biyodizelin motorlara etkisinin ne olacağını çok öngörmek mümkün değil. Bunların hepsi sağlıklı standartlara oturtulmalı; birincisi.

 

İkincisi de; bir ziraat mühendisi olarak, kanola yerine, burada aspirin kullanılması gerektiğini ben düşünüyorum, yani genetik modifiye kanola yerine, bu Anadolu'nun bitkisi olan aspir pekala bu biyodizel üretim için çok verimli olarak kullanılabileceğini düşünüyorum, bunun bir araştırılması gerekiyor. Selçuk'ta birkaç kişi bunu yapmaya çalışıyorlar.

 

Son iki konu, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu'sunda, Suriye sınırında, iki Kıbrıs Adası büyüklüğünde mayınlı arazi var. Genelkurmay olumlu görüş verdi, temizlenecek, Türk Silahlı Kuvvetleri 35 milyon dolara yaparım dedi bunu, teçhizat yardımı yapın dedi. Şimdi mevcut hükümet bunun 400-500 milyon dolara yapılabileceğine ilişkin karar çıkarttı. Şöyle diyorlar: Temizleyin, 49 yıllığına size verelim, ihale böyle yapılıyor. İsrailli firmalar, Türkiye'nin böylesine stratejik bir konumunda, iki Kıbrıs Adası büyüklüğündeki yeri, böyle güzel arazileri İsraillilere vermekten çekinmeyen bir hükümetle karşı karşıyayız. Hepimizin önceliğine bunu alması gerekiyor.

 

ERKAN BENLİ- Ziraat Odaları Birliğini yanlarına almak istediler, gelip bize prezantasyon yaptılar, biz reddettik.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Orası bir de vadiydi, yani o vadiyi zaten alacaklardı da, o da bahanesi olacak.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Bu konudaki, çok özür dileyerek söylüyorum, yaptığınız çalışmaların hepsinin farkındayım ve Ziraat Odaları Birliğinin sizlerle beraber iyiye gittiğini görüyorum. Bu alandaki ilk açıklama Ziraat Mühendisleri Odasından geldi ve 1 yıl evvel oldu. Mayınlı arazilerle falan başlayınca, ne demek istiyor bunlar falan dediler. Bugünü görmüştük ve gelinen nokta gerçekten çok tehlike.

 

Son sözüm şu meşhur TÜSİAD raporuna olacak: Eğer bir memlekette Dünya Bankasına, IMF'ye, TÜSİAD'a, Ziraat Odaları Birliğine ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığına eğer aynı iki üç adam rapor yazıyorsa, vay bu memleketin haline.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Paşam buyurun.

 

E. Tümg. YAŞAR KARAGÖZ- O şeydeki mayınlı arazinin, 49 yıllığına itiraz var, arazilerin büyüklüğü konusunda itiraz var. Bir de, belli ülkelerin şeyine, sade İsraillere böyle bir sınırlama getirecekler. Bu tekrar Milli Güvenlik Kurulunun da gündemine gelecek, tabii ne çıkar, onu bilemem.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Sayın Paşam, hepsinden öte ben diyorum ki, evet, Oktova Sözleşmesi gereği mayınları temizlemek gerekiyor da, 49 yıllığına eğer siz o araziyi yabancılara veriyorsanız, bırakın mayınlı kalsın; gerçekten böyle.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Gökhan Bey, onunla ilgili ne öneriyorsunuz?

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Biz bu konunun hesabını yaptık. Avrupa Birliğinin işletme ölçeği olan 13 hektardan 2 353 tane işletme çıkıyor orada ve bunların hepsi 1956 yılından beri mayınlı, yüzde 75'i birinci sınıf tarım arazisi. Orada üniversitelerle, meslek odalarıyla, Türkiye'den yana olan sermayeyle beraber, kooperatifleşmiş üreticilerle beraber organik tarım yapılsın diyoruz biz. Bu organik tarımda da 12 500 aileye iş kazandırılıyor, 2 500 ziraat mühendisine iş kazandırılıyor. Tabii, organik hayvancılık olursa, veteriner hekimlere iş kazandırılıyor. Kişi başına istihdam maliyeti de 40 bin dolara geliyor. Türkiye'nin ortalama istihdam maliyetinin de çok altında bir rakam.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- İşin sahibi kim, yani kim olacak? Asıl bir tane sahibi olması lazım, yoksa boş kalmasından farklı değil.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Biz şöyle diyoruz: Ben oralarda sizden biraz farklılaşıyorum. Türkiye'de bu işi iş dünyasına bırakalım dersek, çok kısa süre içerisinde bunlar belirli tekellerde toplanıyor ve farklı bir yöne gidiyor. Ben kooperatifleşmeden yana bir insanım ve bunu da her zaman söylemişimdir. Bunu önerdiğim zaman, karşımdaki insanların yüz ifadelerinden anlıyorum aslında, Türkiye'de kooperatifleşmenin çok kötü bir geçmişi var. Oranın, verin arazisinin ¼'ünü Ziraat Mühendisleri Odasına, biz beş kuruş para kazanmayacağız. Eğer ben orada ziraat mühendisleriyle ve yöre köylüleriyle beraber pekala katma değeri yüksek bir tarım yapısı oturtamasam da, Türkiye'deki her şeyi bırakacağım. Ne demekmiş insanlar … gelemiyor, açlıktan ölüyor insanlar.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Benim söylediğim, şirket yaklaşmasıyla ilgili. Bunu hem bilgi almak, hem de fikir üretmek için soruyorum. Bir şirketleşme ya da böyle bir gönül bağıyla bu işin gitmeyeceğine, ben o konuda ayrılırım.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Gönül bağıyla asla gitmeyecek. İnsanlar üretecekler, ürettiklerinden para kazanacaklar, yani gönül bağı falan değil.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Bunun işte bir şeyi, yani … Bu iş mesela, üniversitelerin koordinasyonu filan diyoruz, o işler karışıyoruz sonra. Bunu ben geçmiş tecrübelerimden dayanarak söylüyorum. Çok ciddi, yüzdeyüz katılıyorum, ama onun değerlendirilmesiyle ilgili biraz sanki daha…

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Otursak, kafa kafaya veririz, ben iş dünyasına karşı bir adam da değilim ben.

 

SALONDAN- Zaten ulusal sermayeyi koydunuz, söylediniz.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Biz bunu pekala organize ederiz. Türkiye'de organik tarım yapacak birikim de var, ona aktarılabilecek sermaye de var.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- O bölgede müthiş soya olur. O söylediğiniz yerde, ben yıllar evvel söylemiştim.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Türkiye'nin önümüzdeki yıllarda ne kadar kozaya ve aspire ihtiyacı var, hep beraber biliyoruz. Yılda 1 milyon ton ithal ediyoruz. Türkiye'de kendi ekolojimizde yetişen ürünlerin ithalatına 2 milyar dolar para harcıyoruz. Yeter ki, ona yönelik bir siyasi irade olsun.

 

GÜLCAN ERAKTAN- Bu 12 bin aileye vereceksiniz. O aileler kim olacak? Çünkü bundan önce orada toprak reformu yapıldı, Urfa'da toprak reformuna, Barzani'den referans mektubu getiriyorlardı. Kime dağıtacaksınız, onu merak ettim.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Hocam şöyle: Bizim uzmanlık alanımız olamaz, ama bu memleketin bir istihbarat yapısı vardır, yani orayı da bu ülkeyi yöneten, MGK'sından tutun da, istihbaratına kadar, oradaki insanların bu ülkeyle bağlarını kopartmamış insanlar olması seçilir.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Devletin değişik birimlerinin koordineli çalışmasıyla muhakkak bir çözüm bulunur.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Gökhan Bey, Irak'a yağ ihracatını biz millete söylemiyoruz. Biz bunu her yere de söylemiyoruz, millet duyar, hemen öbür taraftan Suriye'den getirir, ithal yağını verir diye.

 

GÖKHAN GÜNAYDIN- Çok ilginç bir şekilde, hiç beklemediğim yerlerden el altından bilgi yağıyor, çünkü kamuoyunda tutumumuzu deklare ettik, o tutumu destekleyen insanlardan çok ciddi hazırlanmış raporlar falan, hani bir insanın oturup da, tek başına yapamayacağı düzeyde olan raporlar geliyor. Bu hassasiyeti bu ülkede duyan çok kesim var; ama bizim bunu yükseltmemiz gerekiyor.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Yağ ile ilgili çok ciddi pazar var, onun için değerlendirilmesi gerekir. Ama yine böyle işin sahiplerini, sahibini, yani böyle sahip üretmek lazım. Kooperatif başkanı olabilir ya da özel sektörün…

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Öncelikle birkaç kurumun, sizlerin bir araya gelip, bunu da bir tartışmanız lazım.

 

M. ÜLKÜ KARAKUŞ- Yağ ile ilgili Mecliste komisyon kuruldu ya, Necdet Bey onun başkanı, mesela biz orada bile söylemedik. Irak'ın bizden aldığı yağ miktarını orada söylemedik.

 

HÜSNÜ YUSUF GÖKALP- Efendim, 21. Yüzyıl Enstitüsünün tarımı tüm boyutlarıyla ele alarak, tartışmaya açtığı beyin fırtınası toplantısına geldiğiniz için, ben de beyin fırtınası topluluğunun bir üyesi olarak -buranın yöneticisi veya başkanı değilim- çok teşekkür ediyorum. Hakikaten çok güzel, verimli tartışmalar oldu. Ümit ederim ki, Türkiye'nin değişik yerlerinde, kurum ve kuruluşlarında böyle geniş katılımlı, bilgi donanımlı kişiler bir araya gelirler ve hedeflerine de Türkiye Cumhuriyeti Devletinin birliği, beraberliği içerisinde, Türk insanının refahı, geleceği, mutluluğu, bağımsızlığı, bağımsızlığının devamı için, bağımsız yaşaması için, başının dik olması için, eğilmemesi için böyle güzel çalışmaları yaparlar. Ama tabii ki, bizlere çok görev düşüyor. Ben her zaman öğrencilerime de şunu derdim: Benden ne olur ki, bir ben değilim, benler bir araya geldiği zaman, biz oluyoruz.

 

Bundan sonra Enstitüdeki arkadaşlarımıza önemli bir görev düşüyor. Bunun bir rapor haline getirilip, bizler tekrar bu rapor üzerine çalışırız. Girmesi gereken hususları ilave ederiz. Eğer düzeltilmesi, redakte edilmesi gerekirse redakte ederiz. Eğer sizleri, bizleri bir daha Enstitü çağıracak olursa, herhalde arkadaşlarımız yine gelirler.

 

Çok çok teşekkür ediyoruz, şeref verdiniz.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Nuray Bilgili   - 19-09-2019

Türk Kültüründe Kozmik At Mitolojisi

 Türk söylencelerinde Atın yaratılışı çok özeldir. Seçkin cins atlar Hz. Hızır eliyle gökyüzünde yaratılmıştır. Özellikle “Alacalı Atların” Türk kültüründe ayrı bir yeri vardır.