< < Afganistan Krizi ve IŞİD’in Yükselişi: ABD Cihatçı Gruplarla Mücadelesinde Ne Kadar Samimi?


Afganistan Krizi ve IŞİD’in Yükselişi: ABD Cihatçı Gruplarla Mücadelesinde Ne Kadar Samimi?

Yazan  31 Ağustos 2021

2001 yılında, El-Kaide adlı cihatçı örgüt tarafından ABD’ye karşı dört noktada eş zamanlı gerçekleştirilen terör saldırıları, dünya için farklı bir tehdidi gözler önüne sermişti. Bu tehdit, küresel terör tehdidi idi.

Terör, genel itibariyle siyasi emellerine ulaşabilmek için iktidarı baskılayarak halkta korku ve paniğe yol açacak yollar, faaliyetler ve etkinliklerdir. 11 Eylül 2001 tarihine kadar birçok terörizm safhası bulunsa da bunlar genel olarak yerel ya da ulusal olmuştur. Ancak bu tarihten sonra ortaya çıkan terör türü, küreselleşme ile doğrudan bağlantılıydı. Küreselleşme ile giderek ilerleyen teknik ve teknoloji, sınırların belirsizleşmesi, geçişkenliğin artması gibi faktörler küresel terörü yarattı.

Şu şekliyle küresel terör, belli bir devleti ya da belli bir kurumu hedef almadan, dünyanın şu veya bu yerinde yaşayan insanları, birlikleri ya da kuruluşları hedef alarak korku ve paniğe yol açan bir tip olarak karşımıza çıkmaktadır. Küresel terör, ulusal sınırları aşarak küresel aktörlere karşı tehdit unsuru olması, faaliyetleri ve etkileri itibariyle de uluslararası olumsuz sonuçlar doğurması nedeniyle Soğuk Savaş sonrası dünyanın en büyük problemlerinden biri haline gelmiştir.

Küresel terörizm kavramının ortaya çıkmasındaki bir diğer motivasyon, büyük oranda Soğuk Savaş döneminde karşılık bulmuş vekalet savaşlarının (Proxy war) yükselişe geçmesi olmuştur. Vekalet savaşları, güçlü bir devletin kendinden daha zayıf bir devlete karşı saldırıyı kendi gerçekleştirip askerini tehlikeye sokmak yerine kendisine bağlı bir başka devletin askerini cepheye sürmesi olarak ifade edilmektedir. Vekalet savaşı konseptinin ortaya çıkışı yeni olmamakla birlikte küreselleşen dünyanın melez yapısının bir ürünü olduğu söylenebilir. Konvansiyonel savaşlardaki ağır maliyetler ve savaş karşıtı kamuoyu baskıları devletleri doğrudan bir savaşa girmekten alıkoymaktadır.

SSCB’nin 1979’daki Afganistan’ı işgali, ABD ile SSCB arasında açılacak bir diğer cephenin de fitilini ateşledi. Vietnam Savaşı’ndan sonra kamuoyu baskısı ve ağır maliyetler nedeniyle konvansiyonel bir savaştan kaçınan ABD, sahaya sürdüğü milis gruplar aracılığıyla SSCB’ye karşı vekalet savaşı yürüttü. ABD, cihatçı grupları eğitip finanse ederek esasen 11 Eylül 2001 saldırılarına giden sürecin taşlarını döşedi.

3 Temmuz 1979’da dönemin ABD başkanı Jimmy Carter tarafından imzalanan gizli program, Afganistan’da cihatçıların desteklenmesine yönelikti. Bundan bir yıl sonra ise, başkan Carter, kendi ismiyle anılacak doktrini açıkladığı, 23 Temmuz 1980 tarihli Kongre ve Temsilciler Meclisi'ne karşı “Afganistan'daki Sovyet askeri varlığı, çok büyük stratejik öneme sahip bölge için ciddi tehdit oluşturmaktadır: Dünyadaki tüm ihraç edilebilir petrolün 2/3'ü bölgede bulunmaktadır. SSCB'nin Afganistan'ı tahakkümü altına alma çabaları, Sovyet askeri kuvvetlerini Hint Okyanusu'na 300 mil kadar yaklaştırmış, dolayısıyla tüm dünyanın petrol ihtiyacının taşındığı, hayati öneme sahip su yolu Hürmüz Boğazı’na müdahale edebilir hale getirmiştir. Sovyetler Birliği'nin askeri kuvvetlerini burada konsolide etme çabası, Orta Doğu petrol ticareti için çok ciddi bir tehdit oluşturmaktadır” argümanlarını sunmuştu.

ABD, komünizmle mücadele ve SSCB’yi bitirme projesi için mücahitleri yıllarca eğitmiştir. Savaş bölgelerine akan ya da savaş bölgelerinde radikalleşen cihatçılar artarak cihatçı selefiliğin ve vahhabiliğin gelişimine katkı sağlamıştır. ABD finansal, lojistik, askeri ve birçok alanda desteklediği cihatçıların silahının namlusunu 11 Eylül 2001 yılında kendine dönmüş bir vaziyette bulmuştur.

Yıllarca SSCB’ye karşı eğitilen cihatçı militanlar okyanus ötesi saldırıyı ABD topraklarında gerçekleştirerek büyük bir infiale neden oldu. 11 Eylül saldırıları ile gözle görünür hale gelen küresel terörizm, ABD tarafından hedef alındı. Bu sırada Taliban yönetimi altında bulunan Afganistan, teröristlerin yuvası olarak kabul edildi ve NATO birliklerince saldırı düzenlendi. Sonuç olarak Taliban başkentin dışına itildi ve fiili olarak ABD’nin işgal dönemi başlamış oldu.

Afganistan’da ABD’nin çekilip, Taliban’ın ülkeyi ele geçirmesi son birkaç haftanın gündemini oluşturuyor. 20 yıl sonra Kabil’e geri dönerek Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda poz vermesi hem bölgesel hem de küresel kamuoyunun gündemine oturmuş durumda. Bunun bir yenilgi mi, bir barış anlaşması mı olduğu ise tartışmaların ana kaynağını oluşturuyor.

2001 yılında Kabil dışına itilen Taliban, hızla toparlanarak 2004’te batılı güçlere ve Afgan yönetimine karşı savaş yürütebilecek duruma geldi. ABD,  Afganistan’da şiddetin tırmanmasıyla 2009’da asker sayısını artırmak zorunda kaldı. Yıllar geçtikçe bölgede asker sayısının artmasının da bir etkisi olmadı; aksine ABD 2300’den fazla asker kaybı, 987 milyar dolar mali kayıpla Amerika halkının desteğini kaybetti. Afganistan’a müdahalenin sonlanması için birçok çağrı daha da gür sesle yapıldı. Joe Biden’ın selefi Donald Trump, bu tür baskılar neticesinde Taliban ile müzakereleri sıklaştırmıştı. Trump bu anlaşmayı kullanarak seçimlerde başarı kazanmayı da hedefliyordu.

20 Şubat 2020’de Taliban ile ABD arasında Doha’da imzalanan anlaşma güzel pazarlanmıştı. Anlaşma yalnızca ABD ve Taliban arasında gerçekleşmişti. Anlaşma uyarınca ABD askerlerini çekmeye başlayacak, mahkumlar karşılıklı olarak serbest bırakılacak, Taliban’a yönelik ambargo kaldırılacak ve Afgan güvenlik kuvvetleri güvenliği sağlayacaktı. Nihayetinde Eylül 2020’de Taliban ile resmen başlayan yüz yüze görüşmelerle ABD askerlerini geri çekmeye başladı. Henüz müzakereler sürerken Taliban’ın on il merkezini ele geçirmesi sanki geleceğin de habercisiydi.

ABD’nin Afganistan’da tamamen çekilmeye başlamasından birkaç gün sonra Taliban Kabil’i ele geçirdi. Başkentin ele geçirilmesi kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Kimi kesimler bunu ABD’nin girdiği en uzun süreli savaşın acı bir yenilgisi olarak yorumladı, kimi kesimler ise Taliban ile yapılan “danışıklı dövüş”ün bir göstergesi olarak yorumladı. Konuyla alakalı net analizler yapmak şimdilik mümkün görünmese de bilinen gerçeklik Afganistan’da farklı bir sürecin başlaması, etkilerini dünyanın hissedeceği bir yola girilmesine neden olmuştur. Bu etkiler belirli ölçüde tehdide varan bir güvenlik krizini de binlerce “Afgan göçü” ile oluşturacaktır.

Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesinin ardından devlet yönetim şekli de soru işaretlerini beraberinde getiriyor. Taliban’ın 1996’dan 2001’e dek devam eden geçmiş yönetimindeki tecrübeler dünyayı korkutuyor. Taliban henüz devlet kurumunu oluşturamasa da yönetim şekli konusunda açıklamalar yaptı. Taliban, şeri hukuk sistemiyle yönetilen İslami bir emirlik kurmayı hedefliyor. Geçmişteki kötün tecrübelerin tekrarlanmayacağını iddia ederek diplomasiyi temel alan bir yaklaşımı benimsediğini söylüyor ve uluslararası alanda tanınma talep ediyor.

Tüm bunların gerisinde, ABD’nin tahliyeleri ve geri çekilmesi tamamlanmak üzereyken Kabil Havalimanı’na yönelik saldırı gerçekleştirildi. Saldırıda 13’ü ABD askeri 170’ten fazla kişi hayatını kaybederken en az 200 kişi yaralandı. Saldırıyı ise IŞİD terör örgütünün Afganistan kolu olarak bilinen IŞİD-K üstlendi.

Son dönemlerde bölgesel güçler, ABD’yi Afganistan’daki gece yarısı helikopter nakliyeleri nedeniyle IŞİD’e destek vermekle suçluyor. Birçok ülkenin zaman zaman kendi çıkarları uğruna cihatçı gruplara destek verdiği bilinen bir gerçeklik.Ancak ABD ile cihatçı gruplar arasında “bir dargın bir barışık” özel bir ilişki bulunuyor. ABD, 1980’lerde Afganistan’da büyük destekler verdiği cihatçı gruplara, 2001 yılında savaş açmıştı. Arap Baharı’nın başlamasıyla birlikte cihatçı gruplar yeniden canlandırılmaya çalışılmış ve Libya’ya mobilize edilmişti. Kaddafi’nin devrilmesiyle birlikte Esad’a yönelen cihatçı gruplar, ABD’nin desteğini alarak rejimi devirmeye çalışmışlardı.

Ancak cihatçı tehdit batıda gerçekleştirdiği saldırılarla yeniden hedef haline gelince, IŞİD ve cihatçı gruplarla mücadele yeniden başladı. Günümüze dek birçok saldırıyla geri çekilmeye zorlanan cihatçı grupların ve özellikle IŞİD’in ABD eliyle yeniden canlandırıldığı düşünenler şu an oldukça fazla.

Bu düşünceyi destekleyen bazı olaylar Afganistan’da meydana geldi. CNN’den ClarissaWard, IŞİD-K komutanı ile bir röportaj yaptı. Röportajda sözde komutan açıkça başkent Kabil’e yönelik bir saldırı planlandığını duyurdu ve bunu yapmanın zor olmayacağını ifade etti. Bu net bir biçimde saldırıların ABD ile IŞİD arasında planlandığını göstermez ancak 31 Ağustos tarihine kadar havalimanının güvenliğinin resmi sorumlusu ABD idi. Taliban yalnızca çevredeki bölgeyi kontrol etmekle yükümlüydü.

ABD’nin saldırı hakkında çok fazla bilgiye sahip olması ve 25 Ağustos tarihinde yayınlanan bir güvenlik uyarısı ile ABD vatandaşlarına “Kabil havaalanının kapıları dışındaki güvenlik tehditleri nedeniyle, ABD vatandaşlarına şu anda havaalanına seyahat etmekten kaçınmalarını ve havaalanı kapılarından kaçınmalarını tavsiye ediyoruz” demesi bu tür kanıları güçlendiriyor.

IŞİD-K’nın üstlendiği patlamanın ardından ABD kuvvetlerinin birçok insanı vurması da güçlü bir kanıt. BBC muhabiri Secunder Kermani, "Görgü tanıkları da dahil olmak üzere görüştüğümüz birçok kişi, patlamanın ardından yaşanan panikte ölenlerin önemli bir kısmının ABD güçleri tarafından vurularak öldürüldüğünü söyledi" açıklamasını yaptı. Ayrıca ABD, saldırıdan bir gün sonra Taliban’dan habersiz IŞİD’e karşı operasyon düzenledi ve -eliyle koymuş gibi- hedefi vurduğunu iddia etti. Tüm bu göstergelere göre ABD, IŞİD’in düzenlediği saldırıyı biliyordu ve saldırı gerçekleşti.

Ayrıca Kabil’de gerçekleştirilen son iki patlamanın ABD eliyle gerçekleştirildiği ve kendi üslerini imha etme amacı taşıdığı iddiaları da gündemde. Keza geçtiğimiz cumartesi ABD güçlerinin CIA üssünü yıkması da bunu kanıtlar nitelikte.

Hadi Nasrallah’a göre ABD, Rusya, Çin ve İran’a karşı ABD'nin IŞİD teröristlerini Irak'ta tamamen yok olmaktan kurtarmak için helikopterler kullandığını ve onları Orta Asya'da isyancılar olarak tutmak için Afganistan'a naklettiğini iddia ediyor. Suriye devlet medyası SANA 2017'de “ABD helikopterlerinin Kuzey Suriye'deki Haseke'den 40 ila 75 IŞİD militanını 'bilinmeyen bir bölgeye' taşıdığını” bildirmişti. Aynı şekilde Irak'ta Irak Halk Seferberlik Güçleri yıllarca ABD helikopterlerinin IŞİD'e yardım bıraktığına dair haberleri aktardı. İran ve Suriye ise yıllardır ABD helikopterlerinin Afganistan’a IŞİD militanı taşıdığını iddia etmişti. ABD medya kuruluşu da 2018’de IŞİD’in Afganistan'ın başka yerlerinde saldırılar başlatmak için Nangarhar'ı ana üs olarak kullandığını yazmıştı.

Tüm bunlar bize ABD’nin Afganistan’da yeniden cihatçı grupları destekleyebileceğine dair ipuçlarını vermektedir. Ancak bu sefer verilecek desteğin ABD’ye fayda sağlayacağı çok büyük bir yanılgının ürünü olacaktır. Küresel terörizmin en yüksek dönemlerinde dünya için büyük bir tehdidi ABD’nin kendi elleriyle yeniden canlandırması tüm dünya için daha zor günlerin habercisi olacaktır.

Kaynak: BBC, Relalexrubi, Reuters, AA, CNN.

Büşra Aksu

21. Yüzyıl Türkiye Entitüsü

Asistan

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Deniz Berktay   - 13-10-2021

Fener Patrikhanesi ve Asimilasyon

Dünyanın pek çok yerinde, dinle siyaset, iç içe geçmiş durumda. Hıristiyanlığın Ortodoksluk mezhebi de, siyasetin yoğun müdahalesine maruz kalmakta.