Amerikan Güvenlik Politikasının Dış Yardım Stratejisi

Yazan  19 Ekim 2013

Dış yardım uygulama ve söylem açısından bakıldığında son derece masum ve insani bir içeriğe sahiptir. Ancak dış yardımın bu içeriğinin ardında bir politik nüfuz edinme, hatta yardımın yapıldığı ülkenin siyasetini yönlendirme kaygısı da bulunmaktadır. Dolayısıyla yardım yapan ile yardımı alan arasında bir insani ilişkinin oluşmasının yanında, yardım yapanın lehine bir siyasi nüfuz alanının oluşması ve bu nüfuzun bir şekilde kullanılması da söz konusu olmaktadır.

Anılan etki ABD’nin yardım faaliyetlerinde de görülmektedir. ABD, yardım kavramını kendi nüfuz alanını kurmak ve genişletmek için kullanmıştır. ABD’nin kıtanın dışına çıktığı ve üs sahibi olduğu 1898 yılından itibaren çeşitli askeri ve ekonomik yardım anlaşmaları yaptığı bilinmektedir. Ancak II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın yeniden oluşturulması ve Soğuk Savaş döneminde SSCB’ni çevreleme amacıyla yardım faaliyetlerinde de bulunmuştur. Bu açıdan ABD’nin yardım kavramını politik nüfuz edinme ve güvenlik siyasetini yürütme/sürdürme amacıyla kullandığını söylemek mümkündür. Bu makalede yardım ABD’nin diğer ülkelere yaptığı askeri, ekonomik ve siyasi katkılar anlamında kullanılacaktır. Bu tanımlamaya istinaden çalışmada ABD’nin yardım faaliyetleri ile güvenlik faaliyetlerini nasıl yürüttüğü açıklanmaya çalışılacaktır.

Yardım Uygulamalarında Algının Rolü

Yardım yapılmasının insani bir yanın bulunması dışında politik amaçlar gütmesi beraberinde yardımı alanın algılarının yardımı yapanın isteği doğrultusunda yönlendirilmesini de getirmiştir. Dolayısıyla dış yardım kavramı aynı zamanda pozitif algının tesisini amaçlamaktadır.[1] Sonuç olarak bir dış yardım faaliyetinin sadece yardım amacı gütmediği, bununla birlikte yardım yapan ülkenin siyasi amaçlarına uygun bir ortamın hazırlanmak istendiğini söylemek mümkündür. Algı yönetimi sosyal psikolojinin bir konusu olmakla birlikte siyaset bilimi uygulamalarına temel hazırlaması hasebiyle siyaset bilimini de yakından ilgilendiren bir kavram haline gelmiştir. Dolayısıyla propaganda faaliyetlerinde algı yönetimi kavramı önemli bir rol üstlenmektedir. Propaganda ve algı yönetimi bir yönüyle “Enformasyon Savaşı”nın yapı taşlarını oluşturmaktadır.

Enformasyon savaşı adındaki savaş kelimesine istinaden elbette bir askeri boyuta sahiptir. Ancak söz konusu tabirin bilgi yani enformasyon ifadesiyle bir sivil yönünün bulunduğu hatta bu yönün daha ağır bastığı da propaganda, istihbarat gibi alanlarla ilgilenenler tarafından kabul görmektedir.

Dorothy E. Denning enfomasyon savaşı bileşenleri içinde algı yönetiminden ve enformasyon savaşının askeri olmayan doğasından bahsetmektedir. Yani bu noktada ifade edilebilecek olan, “savaş” kelimesinin kullanımında sadece iki askeri gücün karşılıklı gelerek birbirine karşı güç üstünlüğünü sağlama çabası değil, hedef kitlenin siyasi davranışının sonuçlarını değiştirebilecek olan davranışlarıdır. Siyasi davranışların etkilenmesi için propaganda faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi amacıyla da kullanılan gazete, televizyon, radyo yayıncılığı gibi, yardım alan kitlenin gönlünü kazanma amacıyla oluşturulan alt yapı, sağlık, eğitim gibi hizmetler de kullanılmaktadır. Bir eğitim ya da sağlık kurumu çatısında hizmet alan birey ya da bireylerin daha sonra hizmeti veren ülkeye karşı sempati duyması kuvvetle muhtemeldir. Bu durumda algı yönetiminin de devreye girdiğini söylemek mümkündür.

Algı Yönetimi

Algı yönetimi genel olarak Algı yönetimi neyin doğru, neyin yanlış olması gerektiğini kabul ettirecek bir hâkimiyetin sağlanması demektedir.[2] Böyle bir durumda algı yönetimine maruz kalan kitlenin siyasi davranış biçimini etkileme amacı da taşınmaktadır. Dolayısıyla algı yönetimi, Algı yönetimi siyasi karar alma süreçlerine de etki ederek ülkenin yönetimi noktasında 1) görev alanlarının belirlenmesi 2)liderlerin kişisel özellikleri 3)karar alma mekanizmasının politikacıya ulaşan bilgi aşamaları[3] sıralanabilir. Bu durumda algı yönetimi ile siyasi davranış biçiminin şekillendirilmesi açısından bir bağlantı kurulması mümkün olabilecektir. Algı yönetiminde zihniyet süreçleri yukarıda sayılan maddelere etki etmesi açısından önemlidir. Bu noktada dinsel ve töresel inançlar; 1)yaşam tarzı ve etnik kalıplar 2)düşünce estetik ve davranış kalıplarından, politik inanç ve eylemlerden hareketle topluma hâkim olan zihniyet analiz edilebilir.[4] Yani, bütün bu davranış kalıplarındaki muhtemel değişiklikler toplumun algı yönetimi dolayısıyla siyasi davranış değişikliğine girdiğini de gösterebilmektedir.

Algı yönetimi sürecinde kullanılan unsurları;

    1) Psikolojik savaş

    2) Çarpıtma/Manipulasyon

    3) Haber/Bilgi üretme

    4) Sosyal Mühendislik

    5) Reklâm şeklinde sıralamak mümkündür.[5]

Elbette ki sıralanan tüm unsurlar dış yardımlar vesilesi ile yardım alan ülkeye müdahil olmakta kullanılmamaktadır. Ancak, söz konusu unsurların belli bir kısmının yardım veren ülkeler tarafından kullanılmaya çalışıldığını söylemek mümkündür.

Algı yönetiminde temel olarak kullanılan alt yapı unsurlarına örnek olarak da; elektrik, iletişim, ulaşım alt yapısı ve eğitim kurum ve kuruluşları olarak sıralanabilir. Bütün bu alt yapı örneklerinin aynı zamanda yardımın temel konuları da olduğu dikkate alınırsa, algı yönetimi ile dış yardım meselesinin aynı çatı altında birleştiği durumların olduğu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla dış yardım aynı zamanda politik etki uyandırmak, yardım yapılan ülkenin siyasi iklimine dahil olmak için de bu amaçlar doğrultusunda kullanılmaktadır. Yani dış yardımın, sadece insani değerler ve yaklaşımlar dolayısıyla değil, aynı zaman bir nüfuz alanı elde etmek amacıyla yapılması da söz konusudur. ABD de dış yardım meselesini özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında kendi nüfuz alanını genişletme ve kendisi hakkında olumlu bir düşünce ortaya koydurtma amacıyla kullanmıştır.

ABD’de Dış Yardım

ABD’nin yabancı ülkelerle yaptığı yardım anlaşmaları kurulduğu döneme kadar gitmektedir. Bunların en temel örneklerinden biri de ABD’nin Osmanlı Devleti ile yaptığı karşılıklı yardım faaliyetlerinin içeriğinde askeri ve güvenlik boyutun hâkim olduğu yardımlar da mevcuttur. Mesela, 7 Mayıs 1830’da imzalanan Türk-Amerikan Dostluk Ticaret ve Seyr-i Sefain anlaşmasının gizli maddesi de Osmanlı Devleti için savaş gemisi inşa edilmesini, bu amaçla kereste tedarikini ve teknik yardım sağlamayı içermektedir.[6] ABD’nin ikili ilişkilerinde yardım meselesi, II. Dünya Savaşı sonrası hegemon güç olarak ortaya çıkmasıyla da şekil değiştirmiştir ve genişlemiştir.

II. Dünya Savaşı sonrası gelişen yeni politik ortamda yerini alan ABD, savaşın en büyük kazananı sıfatını da hem ekonomik hem de askeri olarak elde etmiştir. Bu durumunu kendisine dayanak noktası haline getiren ABD, özellikle Avrupa’nın yeniden yapılandırılması için önemli atılımlarda bulunmuştur. Marshall Planı ile başlayan söz konusu süreç, bir süre sonra, ABD’nin dış yardım konusunda daha planlı ve programlı hareket etme ihtiyacını ortaya çıkarmış ve sonuçta 1948 tarihli Dış Yardım Yasası ile ABD’nin dış yardım programı yapılmıştır. Söz konusu yasanın yapılmasındaki temel amaç, Marshall Planı ile ortaya çıkan Avrupa’nın yeniden inşası sürecinin daha faal ve etkin bir şekilde planlanmasıdır. Anılan yasaya göre faaliyetin her ülkeye karşı eşit şekilde yardım yapılmasının kararlaştırılması da Avrupa’ya yapılacak yardımların ülkelere karşı eşit davranılacağı algısının oluşturulması amacıyla gerçekleştirilmiştir.[7] ABD’nin II. Dünya Savaşının sonundan itibaren sergilemeye çalıştığı yardım politikası, Avrupa’nın tüm ülkelerini kapsamamıştır. 1948 tarihli yardım tasarının bir yıl ardından kurulan NATO ve 1953’te kurulan Varşova Paktı ile SSCB’nin geliştirdiği politikalar dolayısıyla ABD-SSCB çekişmesi yardım konusuna da yansımıştır.

Soğuk Savaş Sonrası ABD Dış Yardımı

Soğuk Savaş döneminde ABD’nin Almanya, Fransa, Yunanistan ve Türkiye’yi Marshall yardımları kapsamına almış olması yeni bir Avrupa Bloğu’nun da oluşturulmasının temellerini atmıştır. Her ne kadar Türkiye bilahare Avrupa Birliği adını alacak olan bu bloğa resmen dâhil olma konusunda sıkıntılar çekse de, geri kalan ülkeler Avrupa Birliği’nin temellerini atmıştır. Ancak, Soğuk Savaş döneminde gerçekleşen yardım faaliyetlerinin SSCB’nin yıkılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Doğu Blok’u ülkelerine de ulaştırılmaya başlamasıyla boyut değiştirdiği söylenebilir.

ABD’nin yardım anlayışında ortaya çıkan en temel değişikliklerden birinin 1990’lı yıllarda Kuzey Kore’de yaşanan açlık sorununun olduğu vurgulanabilir. Soğuk Savaş’ın sona ermesine rağmen pek çok Amerikan kaynağında haydut devlet olarak tanımlanan Kuzey Kore’nin açlık sorunu dolayısıyla yardıma karşı gelmesi, ABD yardım şeklinin de değiştirilmesini gerektirmiştir. Söz konusu değişim tartışmalarının üzerinden dokuz yıl geçtikten sonra yürürlüğe konulan bir kararname ile yardım faaliyetlerine ABD’de bulunan sivil toplum kuruluşlarının daha etkin katılımının sağlanması yönünde girişimlerde bulunulmuştur. Kasım 1999’da yürürlüğe giren bu kararname ile daha önce sadece ABD’nin resmi yardım kuruluşu USAID’ın yapma hakkı olan yardımlar, sivil toplum kuruluşları tarafından da gerçekleştirilmeye başlamıştır. Burada amaç, Kuzey Kore gibi ülkelerdeki yardım faaliyetlerinde çoğu zaman adı ABD istihbarat kurumları ile yan yana anılan USAID hakkındaki zandan kurtulup, sivil toplum kuruluşları gibi çok da dikkat çekmeyen kurumlarla ülkelere nüfuz etmektir. Zira aynı dönemler, artık yardım faaliyetlerinin bir güvenlik boyutunun da var olduğu konusunda tartışmaların yapıldığı zamanlara rast gelmektedir. Bununla birlikte dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, USAID’in de yardım faaliyetlerinde daha faal bir hale gelmesi gerektiğini ifade etmiştir.[8]

Bu değişikliğin temelleri Amerikan güvenlik politikalarında, hem uygulayıcı hem de teorisyen olarak faaliyet göstermekte olan Joseph Nye, Jr. tarafından kaleme alınan ‘Redefining the National Interest’ adlı makalesinde yardım politikalarının ekonomik ve askeri boyutunun önemine değinilmesiyle başlar. 1999 yılında kaleme alınan söz konusu makale ile ABD yardımlarının askeri ve dolayısıyla güvenlik boyutunun varlığı da tartışmaya açılmıştır. Joseph Nye, Jr. Tarafından geliştirilen yaklaşımla ABD askeri güvenlik meselelerinin olduğu ülkelere yaptığı yardımları insani müdahale olarak tanımlamıştır. Bu açıdan bakıldığında ABD’nin Somali’deki olaylar dolayısıyla yaptığı uygulamalar da insani müdahale olarak tanımlanmış, ancak hemen hemen aynı dönemde yaşanan Bosna olaylarına istinaden gerçekleştirilen kayıtsız kalış da ABD kamuoyunda eleştirilere maruz kalmıştır.[9] Bu eleştirilerin temelinde “insani müdahale” dolayısıyla da yardım kavramının aslında anlatıldığı kadar “insani” olmadığı bunun dışında askeri ve ekonomik kaygıları barındırdığı, Somali’ye yardım edilirken Bosna meselesinde sessiz kalınmasının temelinde de bu yaklaşımın yattığı ifade edilmektedir.

11 Eylül dolayısıyla ABD’nin yardım politikalarına olan bakış açışında da değişimler yaşanmıştır. ABD’nin pek çok uzmana göre Pearl Harbor’dan sonra maruz kaldığı en büyük saldırı olarak nitelendirilen 11 Eylül olayları ile birlikte “teröre karşı savaş” süreci de oğul Bush döneminde başlatılmıştır. Bu süreç bir süre sonra saldırıların gerçekleşmeden önlenmesi amacını taşıyan “önleyici saldırı” kavramı ile Bush doktrini olarak anılan politikaları beraberinde getirmiştir. ABD’nin güvenlik siyasetinde Anavatan Güvenliği adlı bir bakanlığın kurulması gibi önemli değişiklikler ortaya çıkaran bu süreçte, yardım politikaları anlayışında da değişiklikler gerçekleşmiştir. 11 Eylül saldırılarından sonra ABD yardım politikalarında “insani müdahale” kavramı ABD’nin hayati çıkarları kapsamına girmiştir. Bununla birlikte 11 Eylül sonrası dönemde ABD, Afrika’daki ülkeler gibi “kırılgan devlet” olarak değerlendirilebilecek kamu idaresi zayıf devletlere de müdahale hakkını saklı tutmaktadır. Böyle ABD, Nye’ın sıkça andığı “Akıllı Güç” kavramı çerçevesinde nüfuz oluşturarak ve “kırılgan devlet” yapılarını yardımlar vasıtası ile güçlendirerek, terörist örgütler için birer yuva olmaktan çıkararak kendi güvenliğine hizmet etme amacı taşımaktadır. ABD için dış yardımın yürütüldüğü en önemli kamu kurumu olarak USAID öne çıkmaktadır. Söz konusu kurum vasıtası ile ABD, dünyanın çeşitli ülkelerinde yardım faaliyetleri gerçekleştirmektedir.

ABD Dış Yardımının Amiral Gemisi USAID

ABD dış yardımında en önemli ve bilinen kurum olan USAID, “Soğuk Savaş” döneminde 1961 yılında Dış Yardımlar Yasası ile kurulmuştur. USAID’in kuruluş amacı, dış yardımların tek çatı altında toplanarak daha iyi bir şekilde organize edilmesini sağlamaktır. USAID’in kuruluş yasasındaki 1989, 1991 ve 1994 değişiklikleriyle görevi daha esnek ve etkin hale getirilmiştir. Kurumun çalışma sahaları genel olarak, 1) Tarım, ticaret ve ekonomi alanında gelişme, 2) Küresel sağlık, 3) Demokrasi, çatışmalar ve insani yardım, 4) Küresel gelişme ittifakı olarak sıralanabilir. USAID’in çalışma alanları dikkate alınacak olursa algı yönetimi ve propaganda odaklı çalışmaları bünyesinde birleştirdiği görülmektedir.

USAID anılan çalışma başlıklarına ulaşabilmek için liberal-demokratik model adını verdiği sistemle demokrasi uygulamaları eşliğinde pazar ekonomisine uygun istikrarlı ülkelerin oluşturulmasını hedeflemektedir. Bu amaçlara ulaşmak için USAID bünyesinde Demokrasi Bürosu ve Çatışma ve İnsani Yardım yönetimleri ihdas edilmiştir. Söz konusu kısımların icraatları Batı ve Güney Afrika bölgesel ekonomik gelişmeler servis gibi birimler aracılığıyla ifa edilmektedir. USAID ve diğer Amerikan kuruluşları arasındaki koordinasyonsuzluk nedeni ile 1997’de  Yardım yasasına bir ek madde konmuştur. Söz konusu eklemeye gere CIA, Dış İşleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı yardım konularında koordineli bir şekilde USAID ile çalışmaktadır. ABD’nin dış yardımı güvenlik meselesiyle birleştirerek uyguladığı alanlar olarak Orta Doğu ve Afrika örnek gösterilebilir.

Orta Doğu Ölçeğinde ABD Dış Yardımı ve Güvenlik Boyutu

ABD’nin güvenlik anlayışında yardımların rolü de oldukça büyüktür. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra sorunlu bölgeler olarak nitelendirilen Orta Doğu ve Afrika’da ABD, yardım faaliyetleri ile hem kırılgan devlet yapılarını sağlamlaştırmaya çalışmış, hem de çeşitli askeri yardımlarla ittifak ilişkilerinin oturtulmasını sağlamıştır. Arap Birliği’nin zaman zaman ABD politikalarının çıkarları dışında kararlar alması nedeniyle, ABD’nin de teşvikleriyle 1982 yılında oluşturulan Körfez İşbirliği Konseyi’ne (KİK) üye ülkelerle söz konusu ilişkilerin çok daha iyi boyutlarda olduğunu söylemek mümkündür. Dünyanın en önemli petrol üretim merkezlerinden biri olan Basra Körfezi ülkeleri tarafından oluşturulan KİK’in ABD ile iyi ilişkilerinin olması ve askeri ve güvenlik konularında ABD yardımlarından faydalanmaları dikkat çekidir. ABD’nin yukarıda açıklanmaya çalışılan yardımlar vasıtası ile algı oluşturma ve müttefik kazanma politikası bağlamında KİK ülkelerine yönelik faaliyetlerde bulunulduğu da söylenebilir. Bundan dolayı KİK üyesi olan ve ABD ile de yakın ilişkilerde bulunan ülkelerin faaliyetlerine değinmekte yarar görülmektedir.

Bunların başında Kuveyt gelmektedir. Kuveyt ile ABD'nin diplomatik ilişkileri 1951'de başlamış olsa da 1961'de Kuveyt'in İngiltere'den bağımsızlığını ilan etmesiyle ilişkileri yakınlaşmıştır. Özellikle İran-Irak Savaşı sırasında başta Kuveyt bandıralı gemiler olmak üzere Basra Körfezi’nde seyreden gemilerin korunması için sürdürülen faaliyetler üzerinden iki ülke ilişkileri gelişmiştir. Kuveyt'in Irak tarafından işgaliyle ABD-Kuveyt ilişkilerinin seyrinin farklı bir boyuta taşındığı ileri sürülebilir. ABD askeri varlığının artarak hissedildiği bu dönemin ardından, 11 Eylül sonrası diğer Basra Körfezi ülkeleri gibi ABD varlığı Kuveyt'te de ağırlığını hissettirmektedir. Bu dönemden sonra Kuveyt, Amerikan ordusuyla yakın ilişkiler kurmuş, ortak tatbikatlara katılmıştır. Kuveyt'teki Amerikan askerleri hukuki olarak Kuveyt yasalarına değil, Amerikan yasalarına bağlıdır.

Irak Savaşı döneminde Kuveyt, Amerikan işgal güçlerinin güvenli intikali için sınırlarını kapatmıştır. ABD-Kuveyt askeri ilişkisinin anlaşılması için, aynı şeyin istendiği Suudi Arabistan'ın bunu savaşın gerekliliği ile ilgili tereddütleri olmasından dolayı yapmadığını belirtmek gerekir.[10] Kuveyt'te Ali El Salim ve Ali El Cabir Hava Üsleri de ABD yardımıyla yenilenmiştir. Böylece Kuveyt idaresi güvenlik siyaseti açısından ABD’ye daha da yakınlaşmış, yapılan yeni organizasyonlar dolayısıyla ABD-Kuveyt silahlı kuvvetlerinin harp şartlarında beraber hareket etme kabiliyeti artırılmıştır. Irak Savaşı’na 266 milyon dolar sağlayan Kuveyt, Bush yönetimi tarafından Bahreyn'den başka, NATO üyesi olmayan önemli müttefik sıfatıyla değerlendirilmiştir. Bush idaresinin bu davranışı ve durumun sürüyor olması, ABD'nin bölge politikaları için Kuveyt'in öneminin bir işareti olarak görülebilir.[11] ABD ile bu denli yakın askeri ve siyasi işbirliğinin Mağrip ve Kuzey Afrika'da gerçekleşen ve sonunda Suriye'de dünya gündemini meşgul eden olaylarda birlikte olmadığını söylemek en azından tarafsız bir değerlendirme olmayacaktır. Kuveyt'in Suriye'deki olaylara yaklaşımına bakıldığında KİK üyesi olarak diğer üyelerle birlikte diplomatik ilişkilerini durdurduğu görülebilir. Üstelik Kuveyt'in Suriye'ye muhtemel bir silahlı müdahaleyi ekonomik olarak destekleyeceği iddiaları da dillendirilmiştir.[12] Saddam Hüseyin'e Irak-İran Savaşı sırasında ekonomik destek vereceğini iddia eden ve sonradan sözünü yerine getirmeyen Kuveyt ve diğer KİK ülkelerinin ne derece güvenilir olduğu da ayrıca sorulması gereken bir konu olarak değerlendirilebilir. Suriye mahreçli bir haberde de Kuveyt Büyükelçiliği’nden üstelik Büyükelçi olduğu iddia edilen bir şahsın ateş açtığı görüntüler yayılmıştır.[13] Bu noktada Kuveyt'in ABD'nin Arap ayaklanmaları politikalarına destek verdiği bunu gerçekleştirebilmek için de diplomatlarına silah kullandırmak da dâhil hiçbir fedakârlıktan kaçınmadığını öne sürmek mümkündür.

ABD ile Katar'ın diplomatik ilişkileri, Amerikan Büyükelçiliği’nin 1973 yılında Doha'da açılmasıyla başlamıştır. Ancak, ABD-Katar siyasi birlikteliğinin Körfez Savaşı sonrasında hız kazandığı söylenebilir.[14] ABD'nin bölgedeki çıkarlarının önem kazanmasıyla Katar-ABD arasında askeri, ekonomik ve sosyal ilişkiler tesis edilmiştir. Katar'da ABD destekli oluşturulan medya organlarının mevcudiyeti, Doha'yı diğer Basra Körfezi ülkelerinden ayırmaktadır. ABD ile Katar arasında Haziran 1992'de süresiz olarak imzalanan askeri işbirliği antlaşması geçerliliğini korumakta ve iki ülke askeri faaliyetlerine temel teşkil etmektedir. Katar dikkate değer bir hava gücüne sahip olmamasına rağmen, Doha'da bulunan El Udeyd Hava Üssü'ne 1991 yılından 2011'e kadar 1 milyar Dolar yatırım yapılmıştır. Ayrıca, ABD Hava Kuvvetleri'nin kullanımına sunulmak üzere, anılan üste 100 milyon dolarlık bir yatırımla yenileme ve geliştirme çalışmaları yapılmıştır.[15] Katar'ın 11.800 kişilik ordusu dikkate alındığında bu yapılanmanın ABD birlikleri için bir alt yapı olduğu iddiası mesnetsiz olmayacaktır. ABD'nin askeri varlığı dışında Katar'da medya ve iletişim alanında da faaliyetleri bulunmaktadır.

Katar'daki en önemli medya organının El Cezire Televizyonu olduğu söylenebilir. İngiltere'deki Sandhurst Askeri Akademisi’nden mezun olan Şeyh Hamid bin Halife El Sani'nin sağladığı 140 milyon dolarlık kaynakla 1996 kurulan El Cezire dikkat çekici haberlere imza atmaktadır.[16] Özellikle Arap ülkelerinde baş gösteren ayaklanmalara odaklanan kanal, Suriye ile ilgili haberlerde de ön plana çıkmıştır. Ancak zaman zaman spekülatif haberler yaptığı da iddia edilmektedir. Bunun önemli örneklerinden biri de Hama'daki olaylarda başta ilan ettiği 350–400 muhalifin öldürüldüğü haberini, delillere dayanan tepkiler dolayısıyla geri çekmesidir. El Cezire kanalı İngilizce yayına 2006 yılında ABD'deki merkezinde başlamıştır. Dolayısıyla algı yönetimi için vazgeçilmez bir unsur olan medyanın kullanımı ilkesinin ABD tarafından Orta Doğu’ya etki edebilmek amacıyla kendi topraklarında kurgulandığını söylemek mümkün olacaktır. Kanalın söz konusu yayınları tüm dünya tarafında ilgi ile izlenmekte ve özellikle Orta Doğu ile ilgili olaylarda yönlendirici olabilmektedir. Ancak, Arap ülkelerinde bu değişim ve demokrasi isteği olduğu iddia edilen olaylara olan ilgisinin yanında kanal, Katar'daki fikir hürriyeti konusunda çok rahat davranmamaktadır. Özellikle Katar Emiri ve ailesi aleyhinde gerçekleşen olayların haber yapılması açıkça kısıtlanmasa da gazetecilerin bu konuda kötü davranış, meslekten men edilme gibi kaygılarla oto-sansür uyguladığı ifade edilmektedir.[17] Bununla birlikte Katar merkezli El Cezire'nin Bahreyn'de gerçekleşen olayları göreceli olarak dikkate almaması da tarafsızlığı açısından eleştirilmiştir.

Başta El Cezire Televizyonu olmak üzere, Katar'dan gerçekleşen yayınların taraflı olduğu, çeşitli Orta Doğulu basın mensupları tarafından da kabul edilmektedir. Türk-Arap Medya forumunda konuşan Ali El Hamadi, özellikle Basra Körfezi ülkelerinin uydu yayınlarına milyonlarca dolar harcadığını ifade etmiştir. Aynı forumda Muhammed El Abbasi özellikle El Cezire ve El Arabiya'nın Bahreyn ve Suudi Arabistan'da gerçekleşen olayları doğru yansıtmadığını ifade etmiştir.[18] Bu örneğe, El Cezire'nin Humus'ta gerçekleşen saldırıyı abartarak ve çarptırarak vermesi de eklenebilir. Bilindiği gibi El Cezire Humus'ta gerçekleşen olaylarda ölü sayısını 350–400 olarak vermiş daha sonra da geri adım atmıştır. Olayların Mevlit Kandili gecesine denk gelmesi ve haberin doğrulanmadan verilmesi dikkat çekicidir. İslam Âlemi için Mevlit Kandili'nin önemini bir kez daha ifade etmenin gereği görülmemektedir. Böylesine önemli bir gecede, bir devletin yapacağı katliam elbette ki şuur sahibi herkesin tepkisine sebep olacaktır. Ancak haberin doğru olmadığının ortaya çıkması da kutsal değerlerin böylesi hadiselere alet edilmeye çalışıldığı düşüncesini zihinlerde canlandırmaktadır. Bu davranışın sivil enformasyon savaşı olduğu ileri sürülebilir.[19] Katar'ın anılan kanala ev sahipliği yapması ve ABD ile iş birliği de Doha'nın bunun bir parçası olduğu görüşünü akıllara getirmektedir.

Kral İbni Suud'un kurduğu ülkeyi 1931'de tanımasından sonra, Suudi hükümeti ABD petrol şirketi Standard Oil of California'ya 1933'te ülkenin güneyinde petrol arama yetkisi vermiştir. Adı geçen şirket de Suudi Arabistan'a 35 bin sterlin ödemiştir. Böylece ABD-Suudi Arabistan, devam edecek olan petrol ile şekillenen ilişkilerini kurmuştur. ABD ile Suudi Arabistan ilişkilerinin bir de askeri boyutu vardır. Riyad, Obama yönetiminden 2011 mali yılında sadece sınır güvenliği ve askeri eğitim için 370 bin dolar talep etmiştir.[20] ABD, Suudi Arabistan'a savaş uçakları, helikopterler ile bunların mühimmat ve bakım onarım giderleri dâhil olmak üzere 15 yıllık dönemde 60 milyar dolar sarf edecektir.[21] ABD ile Suudi Arabistan'ın ekonomik yakınlaşmaları da dikkate alındığında bölge müttefikleri içinde ön sırada Riyad'ın yer aldığı iddia edilebilir.

ABD, Suriye'de demokrasi eksikliğini öne sürerek, Orta Doğu'daki müttefikleri aracılıyla Şam'a mesajlar göndermekte hatta kınamaktadır. Ancak bölgedeki askeri ve ticari faaliyet açısından en önemli müttefiki Suudi Arabistan'ın da Suriye'den farklı olmadığı değerlendirilmektedir. Suudi Arabistan'da 11 Mart 2011'deki gösteriler hükümeti endişeye sevk etmiştir. Komşu ülke Bahreyn'deki gösterilerin benzerlerinin gerçekleştiği Suudi Arabistan bazı önlemler almak zorunda kalsa da alınan önlemlerin Şam idaresinin aldıklarından çok farklı olmadığı değerlendirilmektedir. Olaylar Suudi Kralı’na birbirleriyle mücadele halinde olan siyasi yapılanmalar tarafından aynı konularda şikâyet dilekçeleri iletilmesiyle başlamıştır. Şii vatandaşların ve din adamlarının tutuklanması şiddeti artırmıştır. Krallığın ilk siyasi partisini kurma niyetinde olan kişilerin tutuklanması olayları daha da hızlandırmıştır.[22] Buna rağmen olaylar basın yayın organlarında çok fazla yer almayarak görmezden gelinmiştir. Dolayısıyla ABD demokrasi, sivil toplum gibi söylemlerle Suriye’ye diplomatik olarak müdahil olmaya çalışırken, askeri ve ekonomik yardımlar ile bölgede önemli bir müttefiki haline gelen Suudi Arabistan’daki durumu görmezden gelerek bir algı yönetimi politikası izlemiştir.

Suudi Arabistan, KİK üyesi olması hasebiyle Suriye ile ilişkilerini azaltmış durumdadır. BM'de gerçekleşen, Rusya ve Çin'in vetosuyla sonuçlanan oturum, ABD kadar Suudi Arabistan'ı da rahatsız etmiştir. Suudi Arabistan Kralı Abdullah, oylamadan sonra BM'ye olan uluslararası güvenin sarsıldığını belirtmiştir.[23] Güvenlik Konseyi kararının ardından Medvedev ile Kral Abdullah arasında gerçekleşen telefon görüşmesinde de Riyad yönetiminin Suriye ile diyalog kapılarını kapatmaya çalıştığı iddia edilebilir.[24] Bu durumda Suudi Arabistan'ın müttefiki ABD'den daha sert bir tutuma sahip olduğunu söylemek mümkündür. Zira ABD Suriye'ye insani yardım faaliyetlerinin gerçekleştirilmesini bir seçenek olarak kabul ederken, muhaliflerin silahlandırılmasına karşı çıkmaktadır. Ancak Kral, eşlerinden biri Esad ailesi mensubu olmasına rağmen sert bir tavır takınmaktadır.

Sonuç

ABD dış yardımlarının sadece insani değerlerle değil, aynı zamanda politik kaygılarla yapıldığı açıktır. ABD’nin siyasi yönlendirmesinin ekonomik ve askeri gücü ile birleşerek yardımlar konusunda da ortaya çıkması mümkündür. ABD’nin sadece KİK üyesi ülkelerle kurduğu ilişkilerin temeline bakıldığında, ekonomik ve askeri kaygılarla oluşturduğu ilişkilerin yardım faaliyetleriyle desteklendiği görülmektedir. Dolayısıyla ABD kırılgan devletlere müdahale ve ulus inşası kapsamında, algı yönetimi gerçekleştirmek ve yardıma muhatap devletlerin politikalarını yönlendirmek amacıyla insani müdahale içerikli ilişkiler kurmaktadır.

Özellikle petrol gibi kritik konularda, bir başka uluslararası petrol krizi yaşanmaması ve ABD’nin ekonomik çıkarlarının etkilenmemesi için 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren Basra Körfezi ülkeleri ile ilişkiler kurulmuş ve askeri yardım bağlamında söz konusu ülkelere katkı yapılmıştır. Dolayısıyla ABD, örnek ülkelerden de anlaşılacağı gibi, yardım konusunu bir güvenlik meselesi haline getirmiş, küresel politikalarda söz sahibi konumunu devam ettirmek için de bu konuya büyük bütçeler ayırmıştır.

 


[1]Engin Akçay, Bir Dış Politika Enstrümanı Olarak Türk Dış Yardımları, (Ankara: Turgut Özal Üniversitesi Yayınları, 2012) s: 56.

[2]Ümit Özdağ, İstihbarat Teorisi, (Ankara: Kripto Yayınları, 2008) s:214.

[3]Niyazi Tılısbık, Özdemir Akbal, İstihbarat ve Türkiye, (Konya: NKM Yayınları, 2005) s:46-52.

[4]Erol Göka, Topluluklar ve Zihniyetler, (Ankara: Odak Yayınları, 2004) s: 116-121.

[5]Özdağ, a.g.e, s:217.

[6]Akçay, a.ge., s:51.

[7]Abby Stoddard, Trends in US Humanitarian Policy, s:39.

[8]Abby Stoddard, a.g.e, s:46.

[9]Anna Husarska, “Help/Why Somalia But not Bosnia”, The Washington Post, 26.07.1993.

[11]A.g.e, s:3.

[14]Blanchard, M. Christopher; Qatar: Background and U.S. Relations, Congressional Research Service, Washington, 2011, s:8

[15]a.g.m, s:9.

[16]A.g.m, s:16.

[17]U.S. State Department, 2010 Country Report on Human Rights Practices in Qatar, April 8, 2011. http://www.state.gov/g/drl/rls/hrrpt/2010/nea/154471.htm. (11.04.2011)

[18]30 Kasım-1 Aralık 2011 Tarihli Türk-Arap Medya Forumu.

[19]Özdağ, a.g.e. s:214-215.

[20]Blanchard, M. Christopher, Saudi Arabia: Background and U.S. Reltaions, Congressional Research Service, Washington, 2011, s:6.

[21]A.g.m, s:9.

[22]A.g.m. s:1.

[23]http://www.sondakika.com/kral-abdullah/ erişim: 24.02.2012.

[24]http://www.sondakika.com/kral-abdullah/ erişim:24.02.2012.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 16-10-2019

SDG/YPG'ye Çifte Koruma Kuşağı

İç politikada zorda olan Trump, kişisel açmazdan kurtulmak için dünya gündeminin en üst sırasındaki Suriye konusunu da kullanıyor. Ama görünen o ki, bunu yaparken de Türkiye'yi de kullanıyor.