Limanların Açılmasına Karşılık Tayvanlaştırılmış KKTC mi?

Yazan  24 Mayıs 2010

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Dünya’nın Kıbrıslı Türklere üç liman açması halinde, Kıbrıs Rumlarına bütün Türk limanlarının açılmasına hazır oldukları yönündeki sözleri, dikkatleri tekrar Kıbrıs’taki müzakere sürecine çekti. Davutoğlu, İstanbul’daki 21 Mayıs 2010 tarihli Avrupa-Akdeniz Parlamenter Asamblesi (AAPA) Siyasi Komitesi toplantısının “Türk Dış Politikası” konulu oturumunda yaptığı konuşmanın ardından dile getirdiği bu sözlerle bir yandan AB’ye, bir yandan da Rum tarafına mesaj verdi. Davutoğlu, Kıbrıslı Türklerin Girne ve Mağusa Limanları’nın ve Ercan Havaalanı'nın açılması karşılığında “Kıbrıs Rumlarına” da bütün Türk limanlarının açılacağını söyledi.

Aslında Davutoğlu, 24 Ocak 2006 tarihinde dönemin Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül’ün “Kıbrıs Eylem Planı” adı altında açıkladığı paketi yeniden gündeme getirmiştir. Eylem Planı özetle, Türk  havaalanları ve limanlarının GKRY’ye açılmasını, Ercan havaalanının ve Gazi Mağusa, Girne, Gemi Konağı başta olmak üzere kuzeydeki bütün limanların açılmasını, Kuzey Kıbrıs’ın AB ile Gümrük Birliğine bağlanmasını ve BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın devreye girmesini düzenliyordu. 2006 yılında da önerinin Rum tarafınca reddedileceği biliniyordu ve amaç daha ziyade AB-Türkiye ilişkilerini geliştirmek ve Kıbrıs’ı BM perspektifinde tutmak olarak görünmekteydi. Bugünse Davutoğlu’nun Kıbrıs’ta süre gelen müzakerelerin yeniden başlamasından birkaç gün önce konuyu tekrar gündeme getirmesinin ardında sadece Türkiye-AB ilişkilerinin seyrinde “limanlarını açma baskısı”ndan[1] kurtulmak bulunmuyor.

Doğrudan Ticaret Tüzüğü’ne Eklemlenen Rum Talepleri

KKTC hava ve deniz limanlarından AB üyesi ülkelere ticareti düzenleyen Doğrudan Ticaret Tüzüğü, Avrupa Komisyonu tarafından 2004 yılında hazırlanmış ancak GKRY’nin vetosuna takılmıştı. Doğrudan Ticaret Tüzüğü, nihayet altı yıl sonra 10 Haziran’da Avrupa Parlamentosu Siyasi Grup Başkanları’nca görüşülecek. Tüzüğün GKRY’nin AB Giriş Sözleşmesi’nin 10. Protokolü’yle çatıştığı gerekçesiyle AP gündeminden çıkarılması yönündeki çabalar devam ediyor. Ancak GKRY bir yandan da ötelenememesi ihtimaline karşı tüzüğün içeriğini değiştirmeye çalışıyor. GKRY Dışişleri Bakanı Markos Kiprianu'nun ifade ettiği üzere Rum tarafı, Doğrudan Ticaret Tüzüğü'nün kabul edilmesinin Kuzey Kıbrıs'ın da resmi olarak tanınacağının işareti olarak kabul etmektedir. Dolayısıyla Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nü anlamı dışına çıkararak Türk tarafının reddetmek zorunda kalacağı bir tüzük haline getirme çabalarına da derhal başladılar. Nitekim GKRY Hükümet Sözcüsü Stephanos Stephanou, Maraş’ın BM yönetimi altında kendilerine verilmesi karşılığında Avrupa Komisyonu’nun Kıbrıslı Türklere yönelik izolasyonları hafifletmek için hazırladığı Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nü kabul edebilecekleri mesajını verdi. Dahası, Rum tarafı, Maraş’ın yanı sıra limanların da AB gözetiminde açılmasını kabul edebileceklerini dillendiriyor ve Brüksel temaslarını bu çerçevede gerçekleştiriyorlar.  

Finlandiya Önerisi Yeniden mi Geliyor?

Türkiye’nin 2006’daki “Kıbrıs Eylem Planı”nı da AB dönem başkanlığını yürütmekte olan Finlandiya’nın “Türkiye ile AB arasında olası bir krizin önlenmesi” hedefiyle “Rumları da tatmin edecek bir planla Kıbrıs Türklerine uygulanan izolasyonların kaldırılması” şeklindeki önerisi izlemişti. “Finlandiya Önerisi” olarak anılan plan, Türkiye’nin “liman yasağı”nı kaldırması karşılığında, Kıbrıs’taki Gazimağusa Limanı’nın sınırlı bir şekilde AB, kapalı Maraş bölgesinin de BM denetiminde açılmasını öngörüyordu. Gerçekte ise GKRY’nin 2004’te AB’ye taşıdığı “güven arttırıcı öneriler” adı altındaki taleplerinin derlenmiş haliydi. Dönemin KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın Kıbrıslı Türklerin “Türkiye’nin AB üyelik sürecinin bir mezesi” yapılmaya çalışıldığını ifade ederek öneri paketine olumsuz yaklaşmıştı. Sonuçta “AB denetimi altındaki limanlar” aslında Rum denetiminde kalacak limanlar anlamına geliyordu. Rumlar egemenlik hakkı kendilerinde olmak üzere, bu limanları AB yönetimine devretmekten bahsediyor ve kendilerinin de katılımıyla ortak işletmeyi kastediyordu… Aslında 2004’te “evet” diyerek karşılığını zaten ödedikleri “izolasyonların kaldırılacağı” vaadinin yerine getirilmesi için Kıbrıslı Türklere yeni şartlar getirilmekteydi.  

Tuzaklı Mali Tüzük

AB, 26 Nisan 2004’de aldığı kararla Kıbrıs Türkleri üzerindeki izolasyonların kaldırılacağını açıklamış, bu karar çerçevesinde Mali Tüzükle, Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nü hazırlamıştı. Mehmet Ali Talat’ın iki tüzüğün ayrılmasını kabul etmeyecekleri yönündeki açıklamalarına rağmen tüzükler ayrıldı. Mali Tüzük’te Rum Yönetimi-AB katılım anlaşması çerçevesinde imzalanan 10. protokole uygun olarak KKTC toprakları “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, işgal nedeniyle egemenliğini uygulayamadığı bölgesi” olarak tanımlanmış, Rumların talebi doğrultusunda tek meşru egemen devletin “Kıbrıs Cumhuriyeti” olduğu tüzüğe konulmuştu.  Üzerinde yatırım yapılacak mülklerin eski Rum mülkü olması halinde, Rum devletinden onay istenmesini kabul edilerek yapılacak yardımlar Rumların iznine tabi tutulmuştu. Nitekim Rum hükümetin izin vermediği projeler işleme sokulamamış, TC kökenli şirketlerin, TC kökenli iş işadamlarının, TC kökenli KKTC vatandaşlarının ihalelere katılması yasaklanmış, TC kökenlilerin yaşadıkları köylerde proje uygulanamamış ve KKTC’nin resmi kurumları ve belgeleri muhatap alınamamıştır. Projeleri yürütmek için KKTC’de bağımsız bir ofis açılmasına izin vermeyen Rum yönetimi, Güney’deki ofisin Kuzey’de bir şubesini açmayı ve bu şubede görev alacak kişilerin de Güney’de ikamet etmesini şart koşmuştu.[2] Başlangıçta 259 milyon Euro ile tasarısı hazırlanan tüzük 139 milyon Euro’ya düşmüş enerji ve çevre konularında acil ihtiyaçları gidermek ve AB mevzuatının tanıtımında kullanılmak üzere onaylanmıştı. Dünyaya açılmayı bekleyen Kıbrıs Türklerine bir kez daha sadece Rum kesimine çıkan tek yönlü kapı gösterilmişti. Türkiye’nin bir yılda yaptığı yardımın kat be kat altındaki 139 milyon Euro’luk AB yardımı, GKRY’nin tüm adayı temsil ettiği yönündeki tezini güçlendirerek KKTC’yi siyasi anlamda geriye götürmüştü.

Yeşil Hat Tüzüğü ve Rum Menşei Şahadetnamesi

Nitekim 23 Ağustos 2004 yürürlüğe giren Yeşil Hat Tüzüğü de KKTC’nin AB ile ticaretini Rum Yönetimi üzerinden yapmasını düzenliyordu. Rum Yönetimi, doğrudan ticaretin önüne geçebilmek için zoraki razı olurmuş gibi görünürken yaptığı itirazlarla Yeşil Hat Tüzüğünü de işlevsizleştirecek biçimde değişikliğe uğramasına sebep olmuştu. Tüzük’de, KKTC “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin etkili kontrolü altında olmayan bölge” olarak tanımlanmaktadır. Kıbrıs Türk Ticaret Odası’nın menşei şahadetname veriyor olması, Rum kesiminde “işgal altında bulunan bölgedeki sahte hükümetin yetki alanında olması” nedeniyle eleştirilmişti. Oysa, KTTO,  Yeşil Hat Tüzüğünün 3. başlığı altında 4. m/5.f yer aldığı üzere “Komisyon ve Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti tarafından” bu iş için yetkilendirilmiştir. Böylesi bir Tüzük, Rum Yönetiminin tarihsel iddiaları ile bir çelişki yaratmıyor. Ancak KKTC, “bir başka devlet”in  yetkilendirdiği bir kurum aracılığıyla “bir başka devlet” üzerinden ticaret yapmayı kabul etmek durumunda kalmıştır.

Doğrudan Ticaret Tüzüğü de benzer riskleri içeriyor. Rum Yönetimi’nin tüzüğü egemenliğini bir kez daha vurgulamak için kullanmaya çalışacağına ve AB’nin de bunun önüne geçmek için çaba göstermeyeceğine hiç şüphe yok. Davutoğlu’nun önerisi, Rumların AB’de kabul edilmesi yüksek ihtimal taşıyan taleplerine “cevabi alt yapı” olarak değerlendirilebilir. Ancak aslında daha çok 2006 Eylem Planı’nın güncellenmesi gibi görünüyor. Önerinin kabul edilme ihtimali düşük. Üstelik Davutoğlu’na cevaben Finlandiya Önerisi görünümlü Rum taleplerinin bir kez daha KKTC ve Türkiye’nin önüne konulması beklenebilir. 

 

Kısır Döngü mü Müzakerelere Giriş mi?

Davutoğlu’nun gündeme tekrar getirdiği önerilerin amacı aynı konuda yeni bir ”kısır döngü” yaratmak olmamalı. Türkiye’nin limanlarını Rum bandıralı gemi ve uçaklara açma vaadini hala AB’nin Kıbrıslı Türklere verdiği sözü tutmasıyla ilişkilendirdiğine dönük hatırlatmanın  AB’nin Haziran ayındaki değerlendirmesi öncesinde yapılması da söz konusudur.

KKTC cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeni ile ara verilen müzakerelerin 26 Mayıs’ta yeniden başlaması öncesine denk gelen açıklamanın bir hedefi de Rum Yönetimi olsa gerek. KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun masayı terk etmeyerek müzakereleri sonuna dek sürdüreceği yönünde güçlü bir kanaat oluşmuş durumda. Hristofyas’ın da masada kalması ve Eroğlu’nu terk etmeye zorlamasının önüne geçilmesi bakımından Davutoğlu’nun açıklaması etkili olacaktır.

Bir yandan BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un Kıbrıs müzakerelerinde bir hedef tarih belirlenmemiş olmasına karşın, müzakerelerin sonsuza dek de sürmeyeceği yönündeki açıklaması ve 2010 sonuna işaret etmesi, Türkiye’nin müzakere sürecinin takvimlenmesi konusunda BM Genel Sekreteri’nden gördüğü destek, bir yandan uluslararası bir konferansın toplanması ihtimalinin güçlenmesi, bir yandan Eroğlu’nun 2009 parlamento seçimleri öncesinde ilan ettiği “serbest ekonomik bölge oluşturma” hedefi, bir yandan AB’nin Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nü geçirme kararlılığı ve şimdi dünyaya yapılan Kıbrıslı Türklerin limanlarını kullanın çağrısı… Bu çağrıya uyan bir devlet olmayacaksa da Hristofyas’ta oluşturulan “bölünmüşlüğün kesinleşmesi”, “KKTC’nin statüsünün yükseltilmesi endişesi, masada kalması ve Eroğlu’nu da müzakerelere bağlı tutmasında etkili olacak bir baskı yöntemidir. “KKTC’nin Tayvanlaştırılması” bir iddia ya da hedef olmaktan ziyade şu anda müzakereleri hızlandırma amacıyla kullanılıyor. Kıbrıslı Türklere vaat, Kıbrıslı Rumlara baskı niyetine… Sanki aynı topraklarda yine benzer bir film oynamıştı...

---------------------------------------------------------------

[1]Türkiye’yi temsilen AKP Hükümeti, 1996’dan beri kendisini AB ülkelerine bağlayan Gümrük Birliği’ni, Mayıs 2004’te AB’ye katılan Kıbrıs ve diğer dokuz ülkeye genişleten protokolü imzaladı. Protokol, Türkiye- AB ilişkilerinin temelini oluşturan 1963 Ankara Anlaşması’nı güncelleştirerek, yeni AB üyesi ülkelere de uygulanmasını sağlama amacını gütmektedir. Bu protokole GKRY’yi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin meşru temsilcisi olarak tanımadığını bildiren bir deklarasyon eklenmiştir. AB Daimi Temsilciler Komitesi de (COREPER), 21 Eylül 2005 tarihinde Türkiye’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni “müzakere süreci sırasında” tanıması gerektiğine yer veren bir karşı deklarasyon yayınlamıştı.  Türk liman ve havaalanlarının Rum bandıralı uçak ve gemilere açılması koşulu hem 3 Ekim Müzakere Çerçeve Belgesi’nde hem de Katılım Ortaklığı Belgesi’nde yinelenmişti.

[2]Sabahattin İsmail, “Egemenliğimizi inkar edecekse, Tüzük reddedilmeli”, Volkan Gazetesi, 22 Mayıs 2010

Gözde Kılıç Yaşın

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Başkanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 15-11-2019

Türkiye-ABD arasına S-400 girdi

Çok kritik, hayati, önemli denilen Trump-Erdoğan zirvesini dağ fare doğurdu diye tanımlamak bile mümkün. Fare bile doğurmadı.