Papandreu Döneminde Türkiye-Yunanistan İlişkilerinde Beklentiler

Yazan  19 Ekim 2009

Yunanistan’ın yeni hükümeti, kabinede yemin ederek göreve başladı. Yunanistan’da 4 Ekim 2009 tarihinde gerçekleştirilen erken genel seçimleri, PASOK yüzde 43 oranında oy alarak birinci tamamlamıştı. PASOK’u iktidara, lideri Yorgo Papandreu’yu Başbakanlığa taşıyan seçimler, Türk basınında daha çok Türkiye-Yunanistan ilişkilerine etkisi bakımından değerlendirildi. Bir ülkede yapılan seçimler, başta komşu devletler olmak üzere diğer ülkelerde de özellikle yeni dönemdeki ikili ilişkilerin seyri hakkında öngörü oluşturabilmek için yakından takip edilir. Sorunların çözüm potansiyeli de seçim sonuçlarına göre yeniden gözden geçirilir. Yunanistan’daki seçimler de Türkiye’de böylesi bir yaklaşımla yakından takip edildi. Papandreu’nun iktidara gelişi, kabinesine atadığı isimler ve ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştirmesi, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde önümüzdeki dönemde esecek rüzgarların şiddetini tahmin edebilmek üzere bu çerçevede değerlendirildi. Papandreu’nun Yunanistan’ın yeni Başbakanı olması ile başlayan süreci inceleyecek olursak:

  • PASOK lideri Yorgo Papandreu’nun, Yunanistan’ın yeni Başbakanı olması, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde daha ılımlı ve barışçıl bir dönemin başladığı şeklinde yorumlandı. Bu görüşteki temel etken Yunanistan’ın tüm komşularıyla yürüttüğü “Husumet Politikası”nı, özellikle Türkiye için “Diyalog Politikası”na çeviren isimlerden biri olmasıydı. Nitekim proje dönemin Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis’e[1] ait olsa da, gerek kamuoyunu oluşturmadaki rolü gerekse de Dışişleri Bakanı olarak Türk muadili merhum İsmail Cem’le başlattığı sıcak ve samimi dostluk nedeniyle Papandreu da bu sürecin mimarlarındandır. Papandreu’nun bu kez Yunanistan’da iktidarın başı olarak, iki ülke barışı ve bölge istikrarı açısından çok daha ileri adımlar atmasına yönelik beklenti oluştu.
  • Yorgo Papandreu’nun 6 Ekim 2009 günü açıkladığı kabinesinde Teodoros Pangalos’a da yer vermesi ise bir anda Türk kamuoyunda yeni döneme ilişkin bazı şüpheler oluşmasına sebep oldu. “Türk düşmanı” olarak hatırlanan Pangalos’un Başbakan Yardımcılığı’na getirilmesi, Türkiye-Yunanistan ilişkileri bakımından gergin bir sürecin emaresi olarak değerlendirildi. Gerçekten de Pangalos, gerek Yunanistan Dışişleri Bakanlığını yürüttüğü 1996-1999 yılları arasında[2] ve gerekse de sonrasında üstlendiği Kültür Bakanlığı döneminde[3], Türkiye-Yunanistan arasında defalarca siyasi krize neden olmuştu. Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin yakın tarihteki en kötü dönemi,  terörist başı Abdullah Öcalan’ın ele geçirilmesi öncesinde, önce Yunanistan’da, sonra  Kenya’daki Yunanistan Büyükelçiliği rezidansında saklanması süreciydi. Söz konusu olayda ve Türkiye-Yunanistan geriliminin had safhaya ulaşmasında ise dönemin Dışişleri Bakanı Pangalos’un açık bir sorumluluğu vardı.[4] Papandreu’nun böylesi “mimli” bir isme kabinesinde önemli bir yer vermesi, Türk-Yunan ilişkilerinin “yeni dönem”de, yeni gerginliklere sahne olacağı izlenimi yaratmıştır.
  • Papandreu, ilk resmi yurtdışı ziyaretini Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne yapacağını açıklamıştı. Yunanistan’daki teamül de, Yunan başbakan ve cumhurbaşkanlarının ilk resmi ziyaretlerini Rum Yönetimi’ne yapması şeklindedir. Nitekim, iki gün sürecek “ilk resmi ziyareti”ni 19 Ekim’de GKRY’ye gerçekleştireceği de açıklanmıştır. Papandreu’nun 9 Ekim 2009 tarihinde İstanbul’da toplanan Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci (GDAÜ) Gayriresmi Dışişleri Bakanları toplantısına katılarak ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştirmiş olması, bazı çevrelerde, Yunanistan dış politikasında adı konulmamış bir değişiklik olduğu izlenimi yarattı. Özellikle merhum İsmail Cem’in kabrini bir zeytin dalı ile ziyaret etmesi, sempatiyle karşılandı. Türkiye ziyareti, Papandreu’nun “dostluk mesajı” olarak algılandı ve Pangalos konusu rafa kaldırıldı.

Yunanistan Dış Politikasında Değişim İhtimali

Tüm bu gelişmeler Türkiye’den izlenince, Türk kamuoyunda Yunanistan-Türkiye ilişkilerinde daha barışçıl bir döneme dönük özlemin olduğu anlaşılıyor. Aynı şekilde yeni kurulan Yunan Hükümeti’nin Türkiye ile ilişkiler bakımından bir takım politik değişiklikler yapabileceğinin düşünüldüğü de anlaşılıyor. Halbuki, Yunanistan’da dış politika, iktidara gelenlerin eğilimlerine, dostluk ilişkilerine ya da geçmişlerine göre değişmemektedir. Seçimlerin politika değişikliği getirmesini beklemek yanılgı olacaktır.  Eğer kemikleşmiş sorunlar varsa, konjonktür keskin değişimleri zorunlu kılmıyorsa, seçilmişler de politik açıdan farklılaşamıyorsa ve üstelik adayları devlet politikalarına bağlı kılan görünmez ama ciddi güçler varsa, aslında seçim sonrasında önemli bir değişim de olmuyor. Bunun bir örneği de Kıbrıs’ta yaşanmıştır. Nitekim 2008’den bu yana Rum Yönetimi Devlet Başkanı olan Dimitris Hristofyas için de, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile olan dostluğu ve geçmişteki iyi ilişkileri nedeniyle “Kıbrıs’ta çözüm şimdi her zamankinden yakın” şeklinde bir beklenti doğmuştu. Ancak kısa zamanda anlaşıldı ki, “devlet başkanı” gömleği giyildiğinde, öncesinde verilen sözler, takınılan tutumlar, dostluklar rafa kalkmakta ve bir önceki devlet başkanının bıraktığı yerden yola devam edilmektedir. Yunanistan’ın politik zihniyeti de, Rum Yönetimi’ndekinden farksız değil. Devlet politikaları, hedefleri ve izlenecek yolları ile birlikte belirlidir. Üslup yumuşayabilir ve hatta bazen yöntemde revizyona gidilebilir ama temel politikalar aynı kalır. Yunanistan için Türkiye politikası da temel politikalarının başında gelir. Çünkü Türkiye demek, Ege Denizi, Patrikhane, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs demektir ve tamamı da Yunanistan’ın egemenlik mücadelesini sürdürdüğü alanlardır.

Seçimlerin hemen sonrasındaki gelişmeleri, değişim beklentileri ya da endişelerini bir tarafa bırakarak okuduğumuzda, görünenin ardındakileri de fark etmek mümkün olacaktır. Sırasıyla gidersek:

·         Papandreu’nun iktidara gelişi, Türkiye’de iki ülkenin ilişkilerinde daha barışçıl bir dönemin başlayacağı yorumlarıyla karşılandı. Aslında bu düşüncenin arka planını, Yunanistan’ın bir önceki Başbakanı Kostas Karamanlis döneminde, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin gerçek bir dostlukta olması gerektiği gibi olmadığının farkındalığı oluşturmaktadır. Çünkü 2000’li yıllarla başlayan yakınlaşma döneminde, Türkiye’nin attığı tüm adımların neredeyse karşılıksız kaldığı düşüncesi genel bir kabul görmektedir. Karamanlis’in iktidara gelişi de, “daha barışçıl bir dönem” olacağına ilişkin yaldızlamalar ile duyurulmuştu. Hem Yunanistan’ın en büyük azınlık grubu Batı Trakya Türkleri kimi haklarına kavuşmak bakımından bir takım beklentilerin içine girmiş hem de Türkiye kamuoyu Yunanistan’ın atacağı bazı adımlar yönünden umutlanmıştı.  Ne var ki, Karamanlis iktidarı, okullarda okutulan tarih kitaplarındaki Türklere yönelik saldırgan ve aşağılayıcı ifadeleri değiştirmek konusunu dahi başaramamıştı. Belki bu girişimi vaat eden anlaşmanın altında İsmail Cem’le birlikte imzası bulunan Papandreu, iki ülke halklarının yakınlaşması yani barışın tabana da yayılması konusunda gerçekçi adımlar atabilecektir. Ancak iki ülke ilişkileri bakımından keskin değişimler beklemek doğru sayılmasa gerek. Çünkü Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde yumuşama döneminin gerçek mimarı olan eski Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis’in AB Dönem Başkanı olarak Kıbrıs’ı ziyaret ettiğinde, GKRY’nin AB üyeliğinin kesinleşmesi nedeniyle sarfettiği “Enosisi başardık” yönündeki açıklaması[5] akıllardadır. Aynı zamanda terörist Öcalan’ın iki ülke arasında yarattığı gerginlik esnasında da görevde bulunan yine Kostas Simitis idi ve Öcalan’ın Yunanistan’da saklanmasında açık sorumluluğu olduğu kabul edilen Pangalos da, her ne kadar Dışişleri Bakanlığı’ndan istifa etmek durumunda kalmışsa da kısa süre sonra Kültür Bakanlığı görevine yine Simitis tarafından getirilmiştir.

·         Pangalos’un Papandreu kabinesinde Başbakan Yardımcılığı görevine getirilmesi konusunu ise, Yunanistan ve PASOK’un iç dengelerine ilişkin etkenlerin Pangalos’un “Türk düşmanı” sıfatından daha etkili olduğu şeklinde değerlendirmek gerekir. Yeni Yunan hükümetini bekleyen sorunların başında derin ekonomik kriz geliyor. Krizin büyüklüğü, alınacak tedbirlerin sertliği ile bu da Yunan halkının göstereceği dirençle doğru orantılı olacaktır. Şimdiden görülüyor ki, Yunan hükümeti, halkın protestolarla sokağa dökülmesiyle olduğu gibi muhalefet partilerinin yüksek dozdaki eleştirileri ile de uğraşmak durumunda kalacaktır. PASOK’un güçlü isimlerinden olan Pangalos’un kabine içerisinde tutulması da, yeni Yunan hükümetinin bir yandan da parti içi muhalefetle yıpratılmasını önleyecek bir hamle olarak görülebilir. Çünkü Papandreu, PASOK içerisinde Pangalos gibi kendisine eleştiri oklarını çevirebilecek isimlerden Evangelos Venizilos’u da Savunma Bakanı olarak seçti. Venizilos, 2004’deki PASOK Genel Kurulu’nda Simitis tarafından Paandreu’ya karşı desteklenen rakibiydi. Venezilos’un kabinede önemli bir göreve getirilmesini, “Papandreu, partideki en güçlü rakibine jest yaptı” şeklinde yorumlayanlar olsa da Papandreu’nun parti içindeki güçlü isimleri yakınında tutmak istediğini gösteren ikinci bir görevlendirmedir. Genel seçimler öncesinde Papandreu’nun PASOK’un bir önceki lideri ve eski Yunanistan Başbakanı Simitis’le de “biraz gönülsüz” de olsa anlaşmaya çalıştığı hatırlanacak olursa kabinesini yapılandırmasındaki etkenler de anlaşılacaktır. Papandreu’nun kabinesini oluştururken ince bir strateji izlediği anlaşılmaktadır. Pangalos’un “sivri dili”nin ve ülkelerarası ilişkileri gerginleştirici tavrının ise ekonomi sorunlarıyla boğuşacak hükümetin çıkmaza girdiği noktalarda Yunan halkının gelişmiş milliyetçi duygularını canlandırarak Yunanistan gündemini değiştirmek bakımından da işe yarayacağına şüphe bulunmamaktadır. Bu anlamda, önümüzdeki dönemde, Yunanistan’daki ekonomik krizle eşgüdümlü biçimde Türkiye ile ilgili yapay gerginlikler de yaşanabilecektir.

·         Papandreu’nun Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci (GDAÜ) Gayriresmi Dışişleri Bakanları Toplantısı’na katılımı ise gereğinden fazla önemsenmiştir. Merhum İsmail Cem’in kabrini ziyareti ince bir davranıştır ancak ziyarete yüklenen tüm diğer anlamlar Türk tarafına aittir. Çünkü dışişleri bakanlığı görevini de üstlenmiş olan Papandreu, toplantıya bu sıfatla katıldığını ve ayrıca bunun resmi bir ziyaret olmadığını da özellikle vurgulamıştır. Nitekim Karamanlis de öncesinde defalarca Türkiye’yi ziyaret etmiş olmasına rağmen 23 Ocak 2008’de gerçekleştirdiği “resmi ziyaret” farklı konumlandırılmıştı. Papandreu’nun ziyaretinin sembolik önemi ise yadsınamaz. Ne var ki, söz konusu toplantı bu sene Sırbistan’da olsaydı, Papandreu’nun ilk dış ülke ziyareti de Sırbistan’a yapılmış olacaktı. Öte yandan, Papandreu’nun İstanbul’daki ziyaretleri ve yaptığı açıklamalar da, aslında Yunanistan’ın Türkiye politikasında herhangi bir değişikliğin olmadığını açıkça gösteriyordu. Papandreu İstanbul’da ilk olarak çan sesleri içinde Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyaret etmiş ve Yunan kaynaklar bunu “Papandreu’nun Patrik Bartholomeos’un elini öperek göreve başlayacağı” şeklinde yorumlamıştı. Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması konusuna da değinen Papandreu, konunun AB ile ilişkiler kapsamında ele alınması gerektiği mesajını vermişti. Böylesi bir yaklaşım, Batı Trakya Türkleri ile ilgili her türlü sorunu için “Yunanistan’ın iç meselesidir” yaklaşımı sergileyen Yunanistan’ın azınlık politikalarındaki çifte standartları gibi Türkiye politikasının da zeminini net bir şekilde göstermektedir.

Yunanistan’ın Yenileştirilmiş Türkiye Politikası

1980-2000 yılları arasında güçsüz ve istikrarsız bir Türkiye’nin Yunanistan’ın çıkarlarına uygun olduğu görüşü, sağ ya da sol frekansta olması fark etmeksizin, Yunan karar vericilerince kabul görüyordu. Türkiye’nin AB dışında tutulması da, PKK’ya verilen destek de bu dönem politikalarının ürünüdür. PKK’ya vurulan ağır darbe ve Suriye’nin terörist başı Öcalan’ı koruyamaz hale gelişi ardından ele geçirilmesi ile Yunanistan politikalarındaki değişim de eş zamanlı olmuştur. Öcalan’ın Yunan yetkililerce saklanması ile travma yaşayan Türkiye-Yunanistan ilişkileri,  17 Ağustos 1999’daki büyük Marmara depreminin yıkıcılığı ardından başlayan yakınlaşma süreciyle toparlanma ve yüzeye doğru çıkma dönemine girdi. Yunanistan da, Türkiye politikasında bu dönemde önemli bir değişikliğe gitmiştir. Artık husumetler üzerine kurgulanmış sürekli gerginlik politikası bir tarafa bırakılarak nispeten gerçekçi ve diyaloga dönük siyaset uygulama dönemi başlamıştır. Bunun anlamı Yunanistan’ın kuruluşundan bu yana süregelen tezlerinden vazgeçmesi değil hedeflere ulaşmada ve tezlerini geçerli kılmada izlediği politikalarda yöntem değişikliğine gitmesiydi. Yani hedefe dönük izlenecek yolun yeni bir strateji perspektifine oturulması söz konusuydu. Yunanistan bu konudaki en büyük değişimini Türkiye-AB ilişkilerindeki kötümser vetocu duruşunu yapıcı veto uygulayıcısı şekline dönüştürerek sağladı. Bir yandan Türkiye’yi istemeyen ancak kara koyunun arkasına saklanan ülkeler açığa çıkmış oldu bir yandan da AB mekanizmalarının içine çekilmiş bir Türkiye’ye ilişkin bütün sorunlarında kendi çözümünü dayatma imkanı buldu. Simitis’in Aralık 1999 Helsinki Zirvesi ile uygulamaya başladığı “Yeni Türkiye Stratejisi” üç temele dayanıyor:[6]

1- Türkiye'nin AB yolu üzerindeki Yunan engelini kaldırıp Türk-Yunan sorunlarının AB çatısı altında çözülmesi için zemin hazırlamak.

2- Ege'de sorunları ve krizleri bir süre dondurup Ekonomik, Ticari ve Kültürel alandaki işbirliğine ağırlık vermek. Böylece daha sonrası için Ege sorunlarında ciddi bir müzakere ortamı yaratabilmek.

3- Kıbrıs sorununu da tümüyle AB şemsiyesi altına alarak çözmek.

Temelde, 1981 yılından itibaren üç dönem iktidara gelen Andreas Papandreu’nun Türkiye karşı yürüttüğü saldırgan tavrın ve yarattığı Türk tehdidi kavramının silinmesi ve Türkiye politikalarının daha çağdaş söylemler üzerine oturtulması hedeflenmiştir. Yani Türkiye politikası değil ancak Türkiye politikasındaki yöntem revize edilmiştir. Zaten husumet politikalarının bir parçası olmayan Türkiye’nin yeni dönemde yapıcı tavrını sürdürmesi de değişim isteyen Yunan liderlerinin işini kolaylaştırmıştır. Ne var ki, 1999’dan bu yana gerçek bir barış ortamından ziyade dondurulmuş bir iyileşme ortamının hakim olduğunu söylemek gerekir. Türkiye’nin AB ile müzakerelerinde Yunanistan’dan verilen destek de aslında değişen politik anlayışın bir sonucu idi. Yunanistan sadece düşmanca söylemlerden vazgeçti ancak uzlaşmaz ve sert tavrını da sürdürdü. Aslında mevcut sorunların AB perspektifine eklemlenmesi yeni stratejinin nedeni ve sonucudur. Nitekim Karamanlis, Türkiye’nin AB’ye girişine tam destek verdiğini açıklarken bu desteğin Rum Yönetimi’ni tüm Kıbrıs’ın temsilcisi olarak tanınması, Ek Protokol’ün uygulanması şartına bağlı olduğunu dile getiriyordu. Papandreu ise eski Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni’yi, belli kriterleri yerine getirmeyi reddeden Türkiye’nin AB üyelik hedefini durdurmaya yönelik veto yetkisinden Yunanistan adına feragat etmesi nedeniyle suçluyordu.  

Karamanlis Döneminde Türkiye-Yunanistan İlişkileri

Karamanlis iktidarı döneminde, aslında daha çok Türkiye’nin yapıcı tutumu nedeniyle ikili ilişkilerde göreceli bir iyi görünüm yaratıldığı söylenebilir. Ama aslında Karamanlis döneminde, “Türkiye’nin AB üyeliğini ve Avrupalılaşmasını destekliyoruz” sözünün altına Türkiye’nin Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenikliğinin tanınması da, Heybeliada Ruhban Okulu’nun Patrikhane’nin koyduğu şartlar doğrultusunda açılması da, Türkiye’nin Kıbrıs’taki garantörlük hakkından tek taraflı vazgeçmesi de, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tüm adayı temsil eder biçimde tanıması da, Pontus’ta ve Küçük Asya’da soykırım yapıldığının kabul edilmesi de, Doğu Akdeniz’deki haklarından feragat etmesi de yerleştirildi. İkili ticaret ve yatırımlarda işbirliğinin son 8 yılda 200 milyon dolardan 5 milyar dolara ulaşması ve bu uçurum niteliğindeki artışın açık farkla Yunanistan lehine gerçekleşmesine rağmen muhafazakar lider Karamanlis döneminde Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde aslında bir gerginlik hakimdi. Karamanlis, Türkiye’nin talepleri konusunda neredeyse tek bir adım dahi atmadı. Öyle ki, Karamanlis’in Türkiye’ye gerçekleştirdiği resmi ziyaret dahi önemli bir taviz olarak lanse edilmek istendi. Karamanlis’in ziyaretinin Yunan kamuoyunda tepkiyle karşılandığı bir gerçektir. Bu anlamda belki Karamanlis’in nicedir ertelediği resmi ziyareti eleştirileri göğüsleyerek Ocak 2008’de gerçekleştirmesi önemli bir adımdır ancak herhalde bunun büyük bir taviz olarak kabul edilmesi de mümkün değildir. Eleştirilerin temelinde, Karamanlis’in eli boş dönmesi durumunda 49 yıllık ertelemenin heba edilmiş olacağı endişesi bulunuyordu. Halbuki Karamanlis, 2004’de Türkiye’den giden mevkidaşını ağırlarken de 2008’de Türkiye’de ağırlanırken de sadece Yunanistan’ın hedeflerine ilişkin öncelikli gündem maddelerini masada tutmayı başarmıştır. Yunanistan’ın dış politika anlayışında hedefe ulaşılmadan başarıdan söz edilmesi mümkün değildir ve bu nedenle de iki ziyarette de dünya kamuoyuna sadece Yunanistan’ın önceliklerini yansıtmayı başarmış olmasına rağmen  eleştirilerden kaçamamıştır.

Karamanlis’in Türkiye’de gerçekleştirdiği görüşmelerin basına kapalı bölümünde dahi 2007’e damgasını vuran Türk karasularına Yunan Sahil Güvenliği’nce terk edilen mülteciler, Tae Nea gazetesinin ortaya çıkardığı Türkiye ve Türkleri hedef alan askeri marşlar, Sakız Ada’sındaki Nes Moni Manastırı’nda üzerinde “Türklerin Marifeti” yazılarak sergilenen kafatasları gibi travmatik krizlerin yer almamış olma ihtimali, belki resmi bir ziyaret olması bakımından doğal karşılanabilir. Aynı şekilde, 1995’ten bu yana kriz yaşanmayan Kardak Kayalıkları’nda hemen ziyaret öncesinde avlanmaya karar veren balıkçıların ya da Yunanistan’ın sahil güvenlik gemileri ve torpido botları ile gerçekleştirdikleri ihlallerin bu ziyaretin konusu olmamaları da kendi içinde makul sebepleri barındırıyor. Ancak Türk Tarih Kurumu’nca 2003’te başlatılan Türk Kültür Varlıkları Envanteri çalışmalarında, yapılan tüm başvurulara rağmen Türkiye’ye izin vermeyen tek ülkenin Yunanistan olmasının dile getirilmemesi de Karamanlis’in ziyaretindeki başarılardan biri olarak görülmelidir. Hem 2004’deki ev sahipliği esnasında hem 2008’deki misafirliği sırasında Fener Rum Patrikhane’sinin esasen bir azınlık sorunu sayılması mümkün olmayan taleplerinin görüşmelere damgasını vurması kuşkusuz ki ulusal çıkarlarını her platformda ön planda tutabilmesi nedeniyle Karamanlis’in başarı hanesine yazılacak türdendi. Batı Trakya Türkleri’nin kimliklerine yapılan müdahaleler, kendi müftülerini seçme haklarının engellenmesi, din görevlisi yetiştirecek okulların kapalı tutulması, Türk vakıflarının yönetiminin Türklere bırakılmaması, 60 bin Türk’ün vatandaşlıktan atılması gibi esaslı bir takım sorunların dünya kamuoyunun dikkatini çekecek vurgularla görüşülmemiş olması da Yunanistan adına birer başarıdır. Karamanlis’in ziyaretine karşı çıkanlar dahi Türkiye Başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ın “Ekümeniklik konusu Hıristiyan Ortodoks dünyasının kendi iç sorunudur” şeklindeki sözlerini Türkiye’nin bu sorunda politika değişikliğine gideceğinin işaretlerini taşıması bakımından önemli buldu. Gerek Karamanlis gerek dışişleri bakanlığına atadığı Bakoyanni, Simitis’in yürürlüğe soktuğu Yeni Türkiye Stratejisi’ni Yeni Demokrasi Partisi’nin iktidarı döneminde başarıyla sürdürmüştür. Türkiye’nin AB üyeliğinin desteklenmesinden vazgeçilmemiş ancak Türkiye-Yunanistan ilişkilerindeki her türlü sorun da AB perspektifine çekilmiştir.

Papandreu Dönemi’nde Türkiye-Yunanistan İlişkileri

Yunanistan’ın aslında tutarlı bir Türkiye politikası izlediği anlaşılmaktadır. Yapılan her açıklama aslında eski politikaların yeni söylemlerle sürdürüldüğünü göstermektedir.

Ege’deki Anlaşmazlıklar Konusu:

Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki egemenliğini genişletme çabalarından vazgeçmesi mümkün değildir. Buna karasularını genişletme isteği, Yunan adalarına da kıta sahanlığı uygulanması talebi, FIR hattını ulusal hava sahası olarak algılaması da dahildir. Benzer bir egemenliği genişletme çabası Enosis dolayısıyla Yunanistan’ın devamı gibi görülen Rum Yönetimi’nin üzerinden “münhasır ekonomik bölge” ilanlarıyla Doğu Akdeniz’de gerçekleştirilmektedir. Üstelik bu gelişmelerin tümü Yunan halkının milli duygularını canlandırıcı bir biçimde Yunan basınına yansımış bu da Türk-Yunan ilişkilerinde Yunan tarafının bir kez daha keskinleşmesini doğurmuştur. Nitekim 4 Ekim 2009 seçimlerinde ulusal konularda aşırı sert bir tutum benimseyen ve seçimlere de Türk karşıtlığı kozu ile giren LAOS’un[7] meclisteki sandalyesini 10’dan 15’e çıkararak ciddi bir atak gerçekleştirmesinin ardında, Yunan kamuoyunda kontrollü biçimde yükseltilen milli duygular etkendir. Ege ve Akdeniz’deki yapay krizlerle tırmandırılan milliyetçi duygular söz konusuyken Papandreu döneminde bu alanlarda yapıcı politikalar beklemek gerçekçi olmayacaktır. En iyi ihtimalle buradaki sorunlar ötelenir; Ege’deki sorunlar müzakere masasında uyumaya bırakılır, üçüncü ülkelere verilen petrol arama ruhsatlarıyla uluslararasılaşması sağlanan Doğu Akdeniz’deki sorunlarda da Türkiye’nin muhatapları çoğaltılır. Üstelik ekonomi politikalarında yaşanacak tüm aksaklıklarda halkın dikkatini dağıtmak için Ege ve Akdeniz’deki sorunlar kolay birer malzeme olacaktır.

Fener Rum Patrikhanesi’nin Talepleri Konusu:

Yunanistan’ın Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenikliğinin Türkiye tarafından tanınması ya da Ruhban Okulu’nun sadece Patrikhane’nin denetiminde olacak biçimde ve yabancı öğrenci ve öğretmen kabul edecek şekilde açılması yönündeki taleplerinde de herhangi bir değişim olması beklenemez. Hele ki bu konuları Türkiye’nin iç meselesi olarak görme noktasına gelmesi mümkün değildir. Ortodoksluk inancının tamamen milli bir karakter taşıması, Yunanistan devleti ve halkı için zaten İstanbul’daki patrikhaneyle doğrudan bir ilişki anlamına gelmektedir. Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlılığın anayasal bir koşul olması da herhangi bir Yunan politikacının ekümeniklik iddiasından vazgeçmesini imkansız kılmaktadır. Fener Rum Patrikhanesi’nin yetkilerini kabul edenlerin Yunanistan dışında yaşayan Yunanlılar (Rumlar) ve Yunanistan’ın bağımsızlık sonrasında genişlettiği topraklarında yaşayan Yunanlılar olması da, Patrikhane’nin başta varlığını sürdürmesi olmak üzere her bir sorununu önce Yunan halkının ve diasporasının sonra da tüm politikacılarının başlıca sorunu haline getirmektedir. Tüm uluslararası sözleşmelerin “azınlık hakları”nı, “çoğunlukla aynı haklara sahip olmanın garanti altına alınması” yönünde değerlendirmesi ve gerek Ruhban Okulu gerekse ekümeniklik konusundaki taleplerin de “azınlık hakları” anlayışını aşması nedeniyle bu konudaki baskıların AB müzakere süreci zeminine taşınması Yunanistan bakımından yerinde olmuştur. Böylece hem Yunanistan’daki azınlıkların ciddi bir şekilde ihmal edilen haklarının bu çevrede dile getirilmesi engellenmiş hem de Türkiye üzerindeki baskılar da Avrupalılaştırılarak çoğaltılmıştır. Yunanistan, Patrik’in Türk vatandaşı olması zorunluluğunun kaldırılması ve mübadele anlaşmaları ile boşaltılmış Anadolu topraklarına Rumların yeniden yerleştirilmesinin sağlanması konusundaki girişimleri de AB nezdinde başlatmıştır. Nitekim ekümenikliğin tanınması ve Ruhban okulunun açılmasındaki yabancı öğretmen ve öğrenciler için sınırlama olmaması talebi zaten doğrudan bunlarla ilgilidir. Papandreu döneminde Yunanistan’ın bu konudaki kemikleşmiş ve yöntem bakımından da “Türkiye’nin Avrupalılaşmasını destekleme” söylemiyle kolaylaşmış politikalarından vazgeçmesi mümkün görünmemektedir.

Kıbrıs Konusu:

Türkiye-Yunanistan ilişkilerindeki en önemli sorunlardan biri olan Kıbrıs meselesi ise zaten artık AB’nin güvencesi altındadır. Kıbrıs’ta yürütülen müzakerelerde  Karamanlis iktidarının genel anlamda açıktan müdahil olmama ve gerginlik yaratan keskin açıklamalar yapmama eğilimi gözlenmişti. Annan Planı referandumunda Rum tarafındaki “hayır”ı destekleyen Karamanlis, sonrasında da Rum liderleri Papadopulos’un masaya oturmama ve KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ı muhatap kabul etmeme kararlılığını ve Hristofyas’ın da müzakereleri uzatma yöntemini desteklemişti. Bu süreçte Rum liderlerle sürekli irtibat içerisinde olmuş, genellikle Yunanistan’da bir araya gelerek ortak politika belirleme geleneğini sürdürmüştür. Aynı zamanda dünya kamuoyunda yaratılmak istenen imaja uygun biçimde her fırsatta Türkiye’yi yapıcı olma konusunda uyarmayı ihmal etmemiştir. Öte yandan Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılması yönündeki sıkı bir lobi faaliyetinin de  Karamanlis döneminde daha ciddi bir şekilde yapıldığı açıktır. Papandreu döneminde de benzer bir çizginin izleneceği ancak müzakerelere karışmama görünümü verme politikasının dışına çıkılacağı söylenebilir. Hem PASOK’un AKEL’le eskiden bu yana daha sıkı olan ilişkileri hem PASOK tabanı bunu zorunlu kılacaktır. Dolayısıyla Yunanistan, Papandreu döneminde Kıbrıs’ta daha aktif bir politika izleyecektir. Sonuçta Hristofyas’ı destekleyeceği kesin ama öncelikli hedef, süreci izleyen tüm kesimlerde hasıl olan Hristofyas’ın müzakere sürecini gereksiz yere uzattığı yani en az Papadopulos kadar uzlaşmaz olduğu yönündeki fikri değiştirmek ve sorun yaratan taraf tahtına Türkiye’yi oturtmak olacaktır.

 Türkiye-AB İlişkileri Konusu:

Türkiye-AB ilişkileri bakımından ise Yunanistan’da bir politika değişikliği beklemek yanlış olur. Papandreu her ne kadar Türkiye’nin AB sürecine ilişkin “veto kartı”ndan ödün vermeyeceğini açıklamışsa da Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyerek sorunları çözdürme şeklinde kurgulanmış olan Yeni Türkiye Stratejisi’nden vazgeçmesi mümkün değildir. Bu hem takipçisi olduğu ulusal hedefleri sekteye uğratacaktır hem de Türkiye’nin AB’ye zincirlenmiş pozisyonu sayesinde elde edebileceklerini kaybetmesi anlamına gelecektir. Gerçekte Türkiye’nin yakın dönemde AB üyesi olma ihtimali yok ve Papandreu da Türkiye’nin gerçekleşmeyecek AB üyeliğini desteklemekle herhangi bir kayba uğramayacaktır. Dolayısıyla veto kartını, kullanmakla koz olmaktan çıkarmaktansa elinde tutmayı tercih edecektir.

Yakın tarih, Yunanistan’ın özellikle devletlerarası ilişkilerde izlediği politikaların iktidara gelen partilerin eğilimlerine ya da ilişkilerine göre değişmediğini göstermiştir. Kimisi imkansız, kimisi çağdışı, kimisi zorlama dahi olsa Yunanistan’ın dış politika hedefleri istikrarlı biçimde iktidara gelenlerce yürütülür. Devlet politikası olan bu hedefler, okul ve kiliselerdeki eğitim yoluyla halkın da vazgeçilmez politikası yapılmıştır. Bu, Yunan halkının ulusal çıkarlara bağlılığını da takipçiliğini de diri tutan bir yöntem olagelmiştir. Üstelik politikalara bağlılık Yunanistan sınırlarında bitmez; bu nedenle de Yunan lobisi, diaspora nüfusunun çok fazla olmamasına rağmen inançlı bir bağlılık sergilemeleri nedeniyle dünya çapında etkili kabul edilmektedir. Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde ise söz konusu ulusal çıkarlarla kesişen pek çok nokta bulunmaktadır. Üstelik her biri de Yunan ulusunun varlık koşulu gibi lanse edilmektedir. Bu nedenle de Yunanistan’daki iktidar değişikliklerinin Türkiye’den beklentileri değiştirmesi mümkün değildir. Buna en başta, milli değerlerle bütünleşmiş ve varlığı da Yunan milliyetçiliği ile son derece ilişkili olan Yunan kilisesi karşı çıkacaktır. Nitekim 2007’de Karamanlis’in tarih kitaplarında giriştiği değişiklik çalışması da aslında Kilise’nin organizasyonuyla sokağa dökülen halk tarafından engellenmiştir. Yunan halkı, kilisesi ile birlikte Yunanistan’ın başından beri değişmeyen ulusal çıkarlarının temel takipçisi yapılmıştır ve herhangi bir iktidar değişimi de keskin politika değişimlerine gidemez. Aslında Türkiye’yi merkeze alan bir dış politika anlayışı, Yunanistan’ın sürekli arttırdığı savunma bütçesi nedeniyle de yıllardır içinden çıkılamayan ekonomik krizler bakımından da Yunanistan’a zarar veriyor. Ekonomik krizin ağır etkilerine rağmen silahlanma harcamalarını Avrupa ortalamalarının çok üzerinde tutan Yunanistan’ın Türkiye’yi tehdit, savunma harcamasını zorunluluk gösteren politikalarını sürdüreceği de anlaşılıyor. 

Türkiye-Yunanistan ilişkilerindeki iyileşme, Ruhban Okulu’nun açılmasının takipçisi olan Yunanistan’ın Batı Trakya Türkleri’nin de kendi imamlarını yetiştirmelerine izin vermesi şeklinde algılanıyorsa yanlış bir beklenti olur. Türkiye-Yunanistan ilişkilerindeki iyileşme, Yunanistan’ın uluslararası hukuka aykırı biçimde karasularını aşan bir ulusal hava sahasını uygulama çabasından vazgeçmesi ya da Türkiye’nin Akdeniz’e çıkışını imkansızlaştıran karasuları ve kıta sahanlığı taleplerinden vazgeçeceği şeklinde anlaşılıyorsa bu da yanlış bir tutum olur. Ancak eğer Türkiye-Yunanistan ilişkilerindeki iyileşmeden anlaşılan, Yunanistan’ın Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemeye devam edip etmeyeceği ise, hiç şüphe yok ki desteklemeye devam edecektir.

PASOK’un İktidar Mücadelesi:

Yıl

Parti Lideri

Oy Oranı

Parlamentodaki

Sandalye Sayısı

Parlamentodaki durumu

1974

Andreas Papandreou

13.6

12

Muhalefet

1977

Andreas Papandreou

25.3

93

Muhalefet

1981

Andreas Papandreou

48.1

172

Hükümet

1985

Andreas Papandreou

45.8

161

Hükümet

1989-1

Andreas Papandreou

39.1

125

Ana Muhalefet

1989-2

Andreas Papandreou

40.7

128

Koalisyon Hük.

1990

Andreas Papandreou

38.6

123

Ana Muhalefet

1993

Andreas Papandreou

46.9

170

Hükümet

1996

Kostas Simitis

41.5

162

Hükümet

2000

Kostas Simitis

43.8

158

Hükümet

2004

Yorgo A. Papandreu

40.6

117

Ana Muhalefet

2007

Yorgo A. Papandreu

38.10

102

Ana Muhalefet

2009

Yorgo A. Papandreu

43.92

160

Hükümet

 

 


[1] Kostas Simitis, 1985’te Yunan Parlamentosu’na girmiştir. Dönemin Başbakanı Andreas Papandreu’nun sağlık nedenleriyle 1996’da görevi bırakması üzerine PASOK’un başına geçmiştir. Eylül 1996 genel seçimlerini PASOK kazanmış, Simitis de Başbakan olmuştur.

[2]1998'de Dışişleri Bakanlığı döneminde İsmail Cem ile New York'ta görüşen Pangalos, görüşme sonrası Türkiye'yi "ırz düşmanı, hırsız ve kanlı çizmeleriyle Avrupa yolunda ilerlemek isteyen bir ülke" olarak tanımlaması, hafızalarda yerini korumaktadır. Aslında bundan altı ay önce de “Türkiye’nin yeri kesinlikle Avrupa’dır” açıklamasını yaparak şaşırtmıştı.

[3] Kültür Bakanlığı döneminde ise Pangalos, insan hakları konusunda Türk politikasını "Hitler'in izlediği politikalara" benzetmesi nedeniyle tepkilerle karşılaşmıştı.

[4]Aslında, “Sorumluluğu açıkça üstlenen” ifadesi daha doğru olacaktır. Nitekim Pangalos, bir gazetecinin kendisine yönlendirdiği “Öcalan’ı misafir etme konusundaki sorumluluğu hangi hükümet mensubunun üstlendiği” sorusuna verdiği “Bu karar, bütün Yunan Hükümeti’ne aittir” şeklindeki cevabıyla(16 Şubat 1999), dönemi biraz daha netleştirmektedir. Öte yandan, 300 sandalyeli Yunan Parlamentosu’ndan 10 Nisan 1997’de 157 milletvekilinin; 5 Kasım 1998’de de 109 Yunan milletvekilinin ortak açıklama yaparak terörist Öcalan’ı “Kürt halkının yasal temsilcisi” olarak Yunanistan’a davet etmeleri, Pangalos’un yalnız olmadığını ve Yunanistan politikalarına aykırı bir davranışta bulunmadığını göstermektedir.

[5] Rum Mahi Gazetesi, 18 Nisan 2003; Simitis, kendisini coşkuyla karşılayanlara hitaben yaptığı konuşmada, önce “Enosis’i becerdik”, ardındansa “Enosis’i başardık” demiş; daha sonra ise “AB ile Enosis yaptık demek istedim” demiştir.

[6] “Değişimin Mimarlarıyla Dinozorların Kavgası”, Hürriyet, 5 Şubat 2000

[7] LAOS, 2007 seçimlerinde ilk defa yüzde 3’lük seçim barajını aşarak meclise girebilmişti. LAOS lideri Yorgo Karacaferis’in “Tabii ki, Megola İdea’yı destekliyorum. Yunanlılar’ın 1821’de Osmanlıya karşı başlattıkları ayaklanma henüz tamamlanmadı. Güney Arnavutluk, Kuzey Kıbrıs, Ege ve Trakya özgürlük bekliyor. Ayasofya yeniden kiliseye dönüştürülmeli” şeklindeki açıklaması dikkat çekici bir düşmanlık içermektedir. 

Gözde Kılıç Yaşın

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Başkanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 16-10-2019

SDG/YPG'ye Çifte Koruma Kuşağı

İç politikada zorda olan Trump, kişisel açmazdan kurtulmak için dünya gündeminin en üst sırasındaki Suriye konusunu da kullanıyor. Ama görünen o ki, bunu yaparken de Türkiye'yi de kullanıyor.