İRAN’DAKİ GELİŞMELERİ NASIL OKUYALIM?


İRAN’DAKİ GELİŞMELERİ NASIL OKUYALIM?

İran seçimleri ve arkasındaki gelişmelere yönelik yorumlara bakıldığında birbirine zıt ve çelişkili analizler görmekteyiz. Temel eksikliği bütüncül bir bakış açısının ortaya çıkarılamaması oluşturulmaktadır.

Aslında İran'daki siyasi, toplumsal ve ekonomik hayatın karmaşıklığı, kapsayıcı bir yorumu ciddi şekilde zorlaştırmaktadır. İran'daki herhangi bir gelişmeyi yorumlarken seçilebilecek tüm kavramlar İran'ı anlatmak konusunda yetersiz ve İran'a yabancı kalacaktır. Görelilik, İran siyasi ikliminin en bariz özelliğidir. Bilinen her bir kavram, İran sınırları geçildiğinde farklılaşmakta ve başka kavramlarla da desteklenmeye ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle, İran'daki siyasi gerçekliği teşkil eden çelişik ve zıt katmanları önce birbirinden ayırt etmek ve ardından bütüncül bir çerçevede yorumlamak gerekmektedir.


İran'daki son dönemdeki gelişmelere yönelik iki tür bakış açısı mevcuttur. Birinci tip analizde, var olan sorunlar siyasi sistem (devlet) içi bir çatışma ve kriz olarak görülmekte ve siyasi iktidarı oluşturan eğilimler, gruplar ve dinamikler temel alınmaktadır. Bu bakış açısına göre gelişmeler, sistem içi çatışmanın bir sonucu olması sebebiyle rejim değişikliğini hedefleyen bir olgu değildir. Bir anlamda rejim içinde gerçekleşen bir iktidar mücadelesinin söz konusu olduğu değerlendirmesi yapılmaktadır. Diğer tür yorum ise İran'daki çatışmanın, rejim içi ihtilafın çok ötesinde ve açıkça dillendirilmese de rejim değişikliğini hedefleyen yeni bir devrim süreci olduğu şeklindedir.


İran'daki siyasi gerçekliği daha doğru analiz etmek için bu iki bakış açısını birleştirmek gerekmektedir. İran söz konusu olduğunda, sokaktan yola çıkarak sistem içi çatışmayı anlamak mümkün olmadığı gibi, sistem içi çatışmadan yola çıkarak da toplumsal gösterileri anlamak olanaklı değildir. Bunların örtüştüğü alanlar olsa da, aslında aynı zeminde gelişen olgular değildirler. Bu nedenle devlet içi çatışma ile toplum ve devlet arasındaki çatışmayı birbirinden ayırmak gerekmektedir. Elinizdeki çalışma bu çerçevede şekillenmiştir. Yazı iki bölümden oluşmakta ilk bölümde İran toplumunun siyasi durumu, ikinci bölümde ise sistem içi ihtilafı analiz edilmiştir. Yazının sonunda bir değerlendirme yapılmıştır.

Bir Değişim Arayışında Olan İran Toplumu

İran'ın çağdaş tarihine dört düşünce akımı- modernizm, İslamcılık, milliyetçilik ve sosyalizm- damgasını vurmuştur. Modernizm akımı 1906 Meşrutiyet Devrimi ile kendini göstermiş ve 1924'ten sonra milliyetçilik ile bütünleşerek 1979'a kadar İran'ın temel siyasi felsefesini oluşturmuştur. İslamcılık 1890 Tütün Hareketi ile başlamış; Meşrutiyet devrimine etki yapmış ve 1979'dan günümüze kadar İran siyasal sistemin temel belirleyicisi olmuştur. Sosyalizm her zaman muhalefette olmuş, ancak modernizm, İslamcılık ve milliyetçiliği etkilemiş ve diğer düşünce akımları ile eklemlenerek etkisini sürdürmeyi başarmıştır.

Liberalizm ve demokratikleşme akımları ise yakın zamana kadar İran'ın siyasi düşünce yapısında merkezi söylem olmayıp, yan söylem olarak kalmışlardır. İran'ın çağdaş tarihine damgasını vuran bu düşünce akımları hem düşünce düzeyinde hem de kurdukları devlet modelinde otoriter/totaliter olmuşlardır. Ancak gelinen bu aşamada bütün bu fikri akımlar demokratikleşme sürecine girmişlerdir. Bu sürecin mantıksal sonucu olarak, İran siyasi hayatında demokrasi olgusu önem kazanmış ve merkezi bir konuma yükselmiştir.

Bütün siyasi düşünce akımları -İslamcılık, milliyetçilik, modernizm, sosyalizm- kendilerini demokrasi çerçevesi içinde tanımlamaya çalışmaktadırlar. Demokrasi "üstün ve kutsal bir değer" gibi bütün akımların söylem ve duruşlarını belirlemektedir. İran'ın çağdaş siyasi hayatındaki ideolojiler aşırı ve radikal yorumu bırakarak daha ılımlı, çoğulcu ve bütünleştirici olma sürecine girmişlerdir. Bu nedenle İran'da milliyetçilik, İslamcılık, modernizm ve sosyalizm daha çoğulcu bir yoruma doğru hareket etmektedirler.

1924-79 arasındaki dönemde İran devleti, modernizm ve Fars milliyetçiliği temeli üzerine kurulmuştur. Devlet, kendini Batıcı sayan, İslam kültürünü dışlayan ve modern bir İran arayışındaydı. Ancak, modernizmin iflası sonucunda siyasal İslam yükseldi ve Velayet-i Fakih'i merkez alan bir İslam devleti kuruldu. Yeni rejim, Pehleviler'e tepki olarak, aşırı Batı karşıtlığını ve İslami kimliğini ön plana çıkarmaya başladı. Rejimin aşırılığı hem ülke içinde hem de ülke dışında ciddi krizlere yol açtı. Bu durum beraberinde siyasal İslam'ın sarsılmasına ve Batı'yı reddetmeyen, çoğulcu ve demokrasiyi savunan yeni bir dini inanışın doğmasına neden oldu. Bu yeni dini inanış 1997 yılında "reformcu" adı altında iktidara geldi.

İran'da, rejim "aşırılığı"nın en önemli sebeplerinden biri de sosyalizm ve komünizm ideolojisinden kaynaklanmaktadır. Komünizm hem şiddeti ve silahlı çatışmayı hem de aşırı Batı karşıtlığını güçlendirmiştir. Bir düşünce akımı olan siyasal İslam, 1960'larla birlikte komünizmden ciddi şekilde etkilenmeye başlamıştır. Güney Amerika'nın sol silahlı mücadele literatürü de İran siyasi kültürünü etkilemiştir. SSCB'nin çöküşüyle beraber komünizm ideolojisinin de krize girmesi, İran siyasi hayatı açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. İran siyasi tarihinde daima demokrasinin önünde engel olan "güçlü Rusya" devreden çıkmıştır. İran her zaman kuzey komşusu Rusya'nın yayılmacılığından korkmuştur. İran'ın geri kalmışlığında Rusya'nın önemli rolü olmuştur. SSCB'nin dağılmasıyla Rusya, İran iç siyasi hayatındaki etkinliğini kaybetmiştir. Bu da İran toplumunun demokratikleşmesi açısından faydalı olmuştur. SSCB'nin çöküşü ile beraber komünizm de ciddi darbe almış ve sol söylem belirleyiciliğini kaybetmiştir. Bu da sadece İran'da değil birçok ülkede komünizmi bir tehlike olmaktan çıkarmıştır. Komünizmin iflası ile sosyal-demokrasi ve liberalizm İran'da güç kazanmıştır.

Yeni dönemde değişen diğer ideolojiyse Fars milliyetçiliğidir. İran'ın çağdaş tarihinde Fars milliyetçiliği çeşitli biçimlerde kendini göstermiştir. Fars milliyetçiliği, Batı karşıtı olarak doğsa da, gelişme sürecinde Batıcı bir yapıya yönelmiştir. 1924-1979 tarihleri arasında iktidarda olan Fars milliyetçiliği, İran'ın asıl sahibinin Farslar olduğunu ileri sürmüştür. Fars milli kimliğini İran milli kimliği olarak kabul eden Fars milliyetçiliği, Arap ve Türk etnisitelerini düşman olarak algılayarak İslam dinine karşı çıkmıştır. Fars milliyetçiliğinin siyasal ve ideolojik iflasının ardından bu akım biçim değiştirerek yeniden ortaya çıkmıştır. Yeni Fars milliyetçiliği Batı, İslam ve İran unsurlarını bir arada içermeyi amaçlamaktadır.

İran Devrimi özgürlük, adalet ve bağımsızlık söylemi ile ortaya çıktı ve bu sloganların İslam cumhuriyeti içinde kabul görebileceği düşünüldü. Çok kısa sürede özgürlük söyleminin gerçekleşmeyeceği anlaşıldı. Nitekim rejimin, toplumsal yaşam ve fikir özgürlüğü konularında totaliter devlet özellikleri gösterdiği açıktır. "Adalet" devrimin en önemli sloganı idi. Ancak devrim, örneğin gelir dağılımında adaleti sağlamakta başarılı olamadı. Devletin ekonomi politikasının şeffaflıktan uzak, denetime kapalı ve hesap sorulamaz olması, ekonomi ve siyasi iktidar alanlarının iç içe girmesi, dış politikadaki gerginlikler, hızlı nüfus artışı ve ekonomik kalkınmanın durması devletten beslenen bir zengin sınıfın yanında fakir bir tabaka da oluşturmuş oldu. Devletin ekonomi-politiğinin piyasa ve devletçi ekonomik yapı arasında sarkaç yapışı, bir taraftan devletten beslenen zengin sınıfı oluştururken diğer taraftan da geniş bir yoksul kesimin oluşmasına sebep olmuştur. Bağımsızlık ve anti Amerikancılık söylemleriyle ile sürekli seferberlikte tutulan toplum, devletin bu konudaki politikalarına karşı da kuşku beslemeye başladı. Devrimdeki bağımsızlık sloganı "Batı'yla düşmanlık", "Komşuları korkutmak" ve "Dünyaya meydan okumak" değildi. Hedeflenen daha çok Musaddık'ın öne sürdüğü "olumsuz denge" (muvazen-e Menfi) olarak da adlandırılan eşitlik ve sultadan uzak bir ilişki arayışı idi. Bu slogan zaman içinde rejim tarafından değişime uğratıldı ve Batı'yla düşmanlığa çevrildi. Bu durum İran toplumunun isteği değildi ve her türlü manipülasyona açık idi. Nitekim rejim, 30 yıldır Amerikan karşıtlığı sloganını kullanmak suretiyle her türlü siyasi isteğe olumlu yanıt vermekten kaçınmaktadır. İran toplumu açısından bakıldığında rejimin Batı karşıtlığı görüntüsü, "eşitlik ve sultadan uzak" bir ilişki arayışından uzaklaşarak rejim bekasının sürdürülmesi aracına çevrilmiştir. Bu nedenle Batı karşıtlığı, toplum içi siyasi işlevi ciddi şekilde zayıflamıştır. İran toplumu nazarında rejim, devrimin asli hedeflerinden uzaklaşmıştır ve devleti elinde bulunduran kesimin de bu hedefleri gerçekleştirme niyeti yoktur. İran'daki kadın, işçi ya da toplumun çeşitli gruplarının veya etnik köken çıkışlı hareketlerin özgürlük-demokrasi taleplerinin temelinde de aslında devrimin hedeflerini oluşturan ilkelerin söz verildiği şekliyle hayata geçirilmesi çağrısı bulunmaktadır. Söz konusu taleplerin devlet tarafından olumlu yanıtlanmaması da bu bağlamda anlam ifade etmektedir.

Görüldüğü gibi, İran toplumu çok farklı bir tarihi aşamaya girmiştir. Bu aşama, katı ideolojilerin siyasal seferberlik kapasitelerini kaybetmesi ile özdeşleşmiştir. Bu dönemde, önceden sürekli birbirini dışlayan olgular bütünleşmeye ve kabullenmeye doğru yönelmişlerdir. Çağdaşlık (Batı uygarlığı), İranlılık, Müslümanlık, sekülarizm, cumhuriyetçilik ve demokrasi söylemleri bütünleşmektedir. Bu söylemlerin oluşturduğu geniş yelpazeli sosyal ve siyasal bir hareketlilik söz konusudur. Diğer bir ifade ile bugün İran'da çağdaşlığı, İslam'ı ve İranlılığı birleştiren laik –demokratik bir cumhuriyet kurulması arayışı doğmuştur. Söz konusu arayış İran İslam rejimini sorgulamaktadır.


Sistem İçi İhtilafların Tarihi

12 Haziran seçimleri sonrası yaşananlar İran siyasi hayatında bir milat olarak kabul edilebilir. Bu yaşananların, İran devletindeki iç ayrışmalar da, devlet toplum ilişkisinde, siyasi davranış kalıplarında ve mücadele yöntemlerinde önemli değişiklikler yaratacağı kuvvetle muhtemeldir.

Rejim, daha 1979'da farklılıkları ile doğmuş ve farklılıklar çatışma noktasına geldiğinde de tasfiye süreci yaşanmıştır. Birinci tasfiye süreci, 1979-81'e kadar sürmüş bu zaman dilimi içinde milliyetçi, liberal ve batıcı gruplar tasfiye edilmiştir. Devrimin ilk başbakanı Mehdi Bazergan ve ilk cumhurbaşkanı Abulhasan Bani Sadr'in de bu süreçte tasfiye edilmiştir.

1981'den itibaren devlet tam anlamı ile Hümeyni ve yandaşlarının eline geçmiştir. 1981'den sonra Hümeyni yandaşları arasında da bölünme başlamıştır.İlk bölünme ile devletçi ekonomiyi savunanlar sol (çep) ve piyasa ekonomisini savunanlar ise sağ (rast) olarak anılmaya başlandı. Mir Hüseyin Musevi, devletçi ekonomiyi savunan grubun lideri pozisyondaydı ve Hümeyni'nin desteği ile 1989'a kadar da, bu grup iktidarı ellerinde bulundurdular.Bu süreçte önce Hüseyin Al Müntezeri tasfiye edildi. Muntezeri, Hümeyni sonrası dini lider olacaktı ancak bu fırsat ona verilmedi ve Hümeyni zamanında sistemin dışına itildi.

1989'dan sonra Hameney dini lider ve Rafsancani de cumhurbaşkanı oldu. Hümeyni yandaşları içinde sağ olarak adlandırılan grup iktidara geldi. Bu süreçten sonra Hümeyni'nin çok yakın adamları ve devrimin kurucu kadroları olan Sol grup yumuşak bir biçimde tasfiye edilmeye başlandı. Solun tasfiyesi sürecinde sağı oluşturan gruplar arasında farklılıklar yaşandı. Ticari burjuvazi, sanayi burjuvazisi ile çatışmaya başladı. Rafsancani, sanayi burjuvazisi temsilcisi olarak tüccar-molla ittifakından oluşmuş ticari burjuvaziyi savunan geleneksel sağın hedefine çevrildi. Geleneksel sağ, Rafsancani'yi etkisizleştirmek istiyordu. Rafsancani bunun önüne kesmek için tasfiyeleri gündemde olan sol kesimi yeniden güçlendirme yoluna gitti. Rafsancani'nin ve yandaşlarının etkin desteği ile sol, 1997'de reformcu adıyla iktidara geldi. Rafsancani, Hatemi'nin iktidara gelmesini sağlayarak hem Hameney ve hem de geleneksel sağcılardan intikam almış oldu.

Hümeyni'nin gözde adamları kendilerini "reformcu" adıyla tanıtıyorlar. Açıkça ifade etmeseler de 1989'a kadar yürüttükleri politikaların tam zıddı bir noktada olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Reformcular, sistemin değiştirilmesinin yollarından birinin Rafsancani'nin etkisizleştirilmesi olduğunu düşünüyorlardı. Reformcuların bu tutumları bütün muhafazakârların Hameney etrafında birleşmesini sağladı. Muhafazakârlar ellerinde bulundurdukları olanaklar ile reformcuları etkisizleştirip ve tasfiye sürecini başlattılar.

Siyasetin içinde ayrışmalar ve birleşmeler yaşanırken İran'daki askeri güçlerin özellikle Devrim Muhafızları'nın yeni bir siyasi güç olarak doğduğu ve bunun Hameney ile tam bir ittifak içine girdiğinin farkına varılamadı. Askerler ve Hameney, muhafazakârların ekonomi söylemlerinin halk için bir çekiciliği olmadığını düşünüyordu. Bu nedenle reform hareketine karşı halkı seferber edebilecek bir söyleme ihtiyaç vardı. Bu ihtiyaç, genç muhafazakârlar kuşağın doğuşunu sağladı. Bunlar sosyal adalet, idari reform ve 1979'dan sonraki elitlerin tasfiyesini istiyorlardı. Bu grup Hameney ve ordunun desteği ile 2001 yerel, 2004 meclis ve 2005 cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandılar.

Ahmedinejad'ın cumhurbaşkanlığını kazanması İran içinde çatışmayı daha da keskinleştirdi. Reformcular tam anlamı ile etkisizleştirildi. Çatışma muhafazakârların kendi içine taşındı. Ahmedinejad'ın tutumu muhafazakârları paramparça etti. 2005'den sonra muhafazakârlar ortak politika üretme olanaklarını kaybettiler. Genç muhafazakârların devreye girmesi ile mollalar etkisizleşti. 1981'den sonra ilk kez molla olmayan biri cumhurbaşkanı olurken 1979'dan sonra da ilk defa meclis başkanı mollalardan olmadı. Muhafazakâr mollaların siyasi kaderi Hameney'in iradesine bağımlı kaldı. Mollaların da önemli bir bölümü Ahmedinejad'ı bir tehlike olarak görmeye başladı. Bu nedenle ılımlı muhafazakârlar ile geleneksel muhafazakârların önemli kısmı ile reformcuların bir bölümü arasında yakınlaşma başladı. Bunların birleştiren Ahmedinejad tehdidi idi.

Reformcular ile yakınlaşan muhafazakârlar, Hameney ve Devrim Muhafızları'nın da gizli bir planlarının olmasından endişe duyuyorlar. Onlara göre; Hameney, İslam Cumhuriyeti yapılanmasından "cumhuriyet" bölümünü çıkarıp İslami Adalet Devleti adıyla Taliban benzeri bir devlet kurmak istiyor. Bu gruplar bunu kabullenmek istemiyorlar. Bu nedenle Hameney karşında direnebilecek güçlü bir figür olan Mir Hüseyin Musevi'nin adaylığı gündeme getirildi. Musevi cumhurbaşkanı olsaydı Hameney ve Devrim Muhafızları'nın gizli planlarının gerçekleşmesi zor olacaktı. Zaten bu nedenle de sandıktan Ahmedinejad çıkarıldı. Aksi takdirde Hameney'in gizli ve zamana yayarak gerçekleştirmek istediği plan, çabuk açığa çıkardı. Hameney, reformcuları, ılımlı muhafazakârları ve geleneksel muhafazakârların bir bölümünü Ahmedinejad'ın ikinci döneminde tasfiye edecekti, bu belli idi. Seçim sonrası süreç bu tasfiyeyi daha da hızlandırdı ve sertleştirdi.

Bu tasfiye süreci, devrimden sonra Hümeyni yandaşları arasındaki ilk büyük tasfiye olarak kabul edilebilir. Bu, Mehdi Bazergan ve Abul Hasan Benisader gibi kişilerin tasfiyesinden farklıdır. Çünkü onlar Hümeyni'nin ilk yakın çevresi sayılmıyorlardı. Hümeyni'nin yakın çevresinin tasfiyesinin ilki Hüseyin Ali Müntezeri olmuştu. Bu tasfiye de Hameney tarafından yapıldığı için büyük kopuş yaratmadı. Daha küçük ve dar bir çevre uzaklaştırıldı. Ayrıca bu tasfiye sistem içi gruplar tarafından da destekleniyordu.

Sonuç ve Genel değerlendirme

Farklı eğilimleri olan topluluk ve gruplardan oluşmakta olan İran'da sistem içi denge bunların birbirini kabullenmesi ile sağlanabilmiştir. Bu da, ancak seçimlerle veya dini liderin (Velayet-i Fakih) müdahaleleri ile mümkün olmuştur. 1979'dan sonra gelinen noktada, devlet içinde yaşanan fikir ve çıkar farklılıkları, dengeyi bozmuş, rejimi oluşturan grupların birbirlerini kabul edebilecekleri noktanın aşılmasına sebep olmuş ve var olan devlet mekanizmasının da bu zıtlığı yanıtlayacak bir kapasitesi olmadığı anlaşılmıştır. 1979 sonrası ortaya çıkan bu fikir ve çıkar farklılıklarını bir arada yaşayabilir halde tutmak yani birbiriyle bağdaştırmak için sistem ya reforma giderek genişlemek ya da yeni bir tasfiye sürecine girmek durumundaydı.


İran devleti içindeki ayrışmalarda, ekonomik ve siyasal iktidar mücadelesi her geçen gün tırmanmaktadır. Sınıfsal köken itibarı ile bakıldığında bugün İran'da asıl çatışma, sanayi ve ticaret burjuvazisi ile askeri kompleksten beslenen ve devletin rantı ile ortaya çıkan yeni orta sınıf arasında sürdürülmektedir. Bu çekişme "nasıl bir din devleti olmalı" sorusuyla kendini ideolojik düzlemde göstermiştir. Sanayi ve ticari burjuvazisi daha ılımlı ve dünyaya bütünleşmiş bir İslam cumhuriyeti isterken; askeri kompleks ve devlet rantı ile ortaya çıkan yeni ekonomik, dini ve siyasi tabaka, Batı'ya meydan okuyan bir İslami adalet devleti arzulamaktadırlar. İran gibi ülkelerde sermayenin iktidardan beslendiği düşünüldüğünde, Devrimin oluşturduğu ilk sermaye grupları ile yeni oluşturulan gruplar arasındaki çatışmanın varlığından bahsetmek yanlış olmaz.


İran toplumunun talepleri ile siyasi iktidar alanında çatışan bazı grupların talepleri benzerlik içerse de özünde birbirinden farklıdır. İran halkı dinsel bir yönetim içinde bağımsızlık, özgürlük ve adalet isteklerinin gerçekleşmeyeceğini düşünmektedir. Ancak İran toplumunda farklı olarak Musevi ve Hatemi gibi şahsiyetler bu isteklerin İslam cumhuriyeti çerçevesinde gerçekleşmesinin mümkün olacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla reformcular ile İran toplumu, rejimin beklentileri karşılamadığı noktasına dek aynı zemindeler ancak iyileştirme için ortaya atılan çözüm formülünde ciddi farklılaşma göstermektedirler. Rejimin onların isteklerini karşılamayacağını düşünen İran toplumunun yeni bir rejim modeli arayışı içinde olduğu açıktır. Ne var ki, yeni rejim arayışının olmasına karşın İran toplumu yeni bir devrime de bir siyasi olgu olarak olumlu bakmamaktadır. Bu da İran toplumu için ciddi bir paradoks anlamına gelmektedir.1890'dan itibaren İran birçok isyan ve devrime tanıklık etti. Ancak bağımsızlık, özgürlük ve adalet gibi temel arayışlarına ulaşamadı. Bu nedenle yeni bir devrim ile amaçlarına ulaşacakları konusunda kuşkulular. Bir taraftan rejim değişikliği isterken diğer taraftan ise yeni bir devrimin "yine" istedikleri sonucu vermeyeceğini düşündükleri için toplumsal bir çıkmaza girmiş durumdalar. Dolayısıyla İran toplumu bugün rejim içinde kalan ve ancak zamana yayılacak aşamalı bir değişim modeline kendini daha yakın hissediyor. Bu açıdan bakıldığında rejim içi ihtilaf ve çatışma İran'ın demokratikleşmesi stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilebilir.

Ahmedinejat'ın zaferi olarak gösterilen bu seçim, halkın siyasi eğilimlerini baltalamış gibi gözüküyor. Esasen bu süreçte rejim, bir taraftan iç ihtilafları kabullenmek istemediğini gösterirken diğer taraftan ise rejim içi demokratik mücadele olgusunun başarılı olmayacağını da ispatlamıştır. İran'da rejim içi ihtilaflarda ve devlet-toplum arasındaki ilişkide asıl kırılma ise, bu noktadan başlamaktadır.

Hameney bu süreçte haklılığını ispat edemedi ve hileli bir seçimi onaylayarak meşruiyetini tartışmaya açtı. Şimdilerde liderliği tartışma konusu oldu. Daha önceki tasfiyeler sistemi bütünleştirdi ve güçlendirdi. Ancak şimdi yaşanmakta olan tasfiye süreci sistemi parçalayarak zayıflattı. Önceki tasfiyelerden büyüyerek çıkan rejim bu defa küçülerek çıkacağa benziyor. Çünkü tarafların arasına çok derin bir husumet oldu. Sistem içindeki bu çatışmalı ilişki sistemi ya daha radikalleşmeye veya yumuşamaya zorlar. Hameney bu denli bir tasfiye istese de rejim bunu uzun süre kaldıramaz. Kısa vadede bir radikalleşme yaşansa da uzun vadede rejimin yumuşamaya gideceği görülüyor.

*21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Ortadoğu Araştırmaları Bölümü Başkanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Suinbay Suyundikov   - 25-09-2020

Rusya’nın Libya Politikası

Rusya başat bir aktör olarak Orta Doğu sahnesine geri dönmüştür. Bu çalışmada, Rusya’nın Orta Doğu’daki tarihsel varlığı kısaca ortaya konulacak, Arap Baharı sonrası dönemde Rusya’nın bu bölgede Libya’ya yönelik izlediği politikanın değerlendirilecek, hedeflerin ve çıkarları tespit edilecektir. ...