Suriye Ve Su Sorunu

Dün Suriye devlet başkanı Esat’ın Ankara ziyareti başladı. Suriye, Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’ye en fazla zarar vermiş olan ülkedir. PKK’yı örgütleyerek Kuzey Irak’a yerleştiren, İran’ı PKK’yı destekleme konusunda ikna eden ülke Suriye’dir.

Ankara senelerce Suriye'ye karşı gereken önlemleri almada basiret gösteremediği için PKK güçlendi, büyüdü, Türkiye için yaşamsal bir tehdit haline geldi. Şam, su sorununu ileri sürerek Ankara ile senelerce alay etti.Gerçi sonundaPKK askeri bir tehdit olmaktan çıkarıldı ama siyasi bir tehdit olarak gittikçe büyüyor. Artık teröre gerek yok. Kravatlı teröristler daha fazla zarar veriyorlar.

Eğer 4 Ocak 2004 günü Büyük Hain Şeyh Sait'in torunu Abdülmelik Fırat'ınpartisi olan Hak ve Özgürlükler Partisi'nin kurultayına Fırat "Kongremiz ezilen ve baskı altında tutulan halkımızın (Kürtleri kastediyor) kurtuluşuna ve mutluluğuna, zalimlerin, gaddarların, kan dökücülerin (Türkleri kastediyor) elinden kurtuluşuna vesile olsun" diyebiliyor ise bu Suriye'nin Hafız Esad adlı diktatörünün 1980'li yılların başında başlattığı politikanın sonucudur. O zamanlar AP-DYP çizgisinde milletvekili olan Abdülmelik Fırat ise uysal bir politikacı idi. Sesi soluğu çıkmazdı.

Senelerce PKK'yı destekleyen Suriye nihayet devlet içinde meydana gelen bir emri vaki sonucunda savaş ile tehdit edilmiş ve PKK'nın Suriye macerası bitmiştir. Suriye, Türkiye ile Ankara anlaşmasını yapmaya mahkum olmuştur. Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tanımayan, Türkiye'den kaynaklanan sular üzerinde hak iddia eden ancak Asi nehri konusunda Türkiye'nin hiçbir talebini kabul etmeyen bu ülke ABD'nin Irak'a yerleşmesinden sonra büyük bir panik içine girmiştir. İsrail uçaklarının başkent Şam'ın 30 km uzağındaki Filistin kamplarını bombalaması üzerine yapabildiği sadece protesto etmek olmuştur.

Suriye'deki rejimin Irak kadar dayanması bile söz konusu değildir. Amerikan silahlı kuvvetlerinin Suriye'ye yönelik bir harekatı bir haftadan uzun sürmez. Yıllarca bir baskı rejimi oluşturan Suriye Baas'ı şimdi Beşar Esad'ın yönetiminde dışa açılma ve demokratikleşme çabası içinde. Dost bir Türkiye'nin Suriye'nin zenginleşmesine daha fazla faydalı olacağını babasından daha iyi anlamış görünüyor Beşar Esad. Ankara ziyareti sırasında imzalanacak olan anlaşmalar ile iki ülke arasındaki ticaretin hacmi artacak. Ayrıca, Suriye Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tanıyan bir anlaşmayı imzalayarak Hatay üzerindeki iddialarından vazgeçecek.

İki ülke arasında Suriye'nin en önemli mesele saydığı su konusun da ise bir anlaşma imzalanmayacak. Türkiye bu meselenin zamana yayılarak ve iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesine bağlı olarak çözüleceğini ifade etti. Diğer bir ifade ile, Türkiye, Suriye'ye karşı çok ama çok pahalıya mal olan bir galibiyet elde etti. Bir Pirus zaferi sanki.

Her ne kadar su sorunu iki ülke arasındaki görüşmelerde yakın bir gelecek içinde çözülemeyecekte olsa dünyanın Orta Doğu ve Avrasya merkezli yeniden yapılanması sürecindesu meselesinin çok önemli bir yer işgal ettiği görülmektedir. Çünkü, su paylaşımı politik güç paylaşımıdır ve Orta Doğu'da politik gücün yeniden paylaşıldığı bir dönemde sularında yeniden paylaşıldığı bir dönem yaşanacaktır. 1991 sonbaharında Orta Doğu'da barışın tesisi için düzenlenen Madrid Barış Konferansı'nda su en önemli başlıklardan birisi idi. ABD barışın sağlanması için İsrail'in su kaynaklarının güvence altına alınması gerektiğinden hareket ederek Suriye-İsrail görüşmelerinde Suriye'nin Golandaki su kaynakları hususunda İsrail'e taviz vermesini talep etmiş, bunun karşılığında Türkiye'den Suriye'ye fazla su bırakılması konusunda Türkiye'ye baskı yapacağı taahhüdün de bulunmuştur.

ABD'nin Orta Doğu'yu tekrar dönüştürmek üzere bir atağa geçtiği ve bir yandan bağımsız Filistin devleti öte yandan Golan sorununun çözülerek İsrail-Suriye barışının sağlanmaya çalışıldığı bir dönemde Türk su kaynakları pazarlığın bir parçası olacaktır. Esasen, Washington bunun sinyallerini vermektedir. Bir Amerikan raporunda 2015'de su ABD ulusal güvenliğini daha fazla etkileyecektir denmektedir. Bir başka raporda ise "Orta Doğu'daki jeopolitik ilgilerimiz bugüne kadar petrol ağırlıklıydı. Şimdi su da bölgede en önemli politik bir silah haline gelmektedir" denilmektedir.

Orta Doğu'nun nüfusu büyük bir hızla artarken (%3) bölgede sağlıksız kentleşme sürerken bölgenin zaten kısıtlı olan su kaynakları daha da azalmaktadır. Burada Orta Doğu derken tam olarak neresinin kastedildiğini de izah etmek gerekmektedir. Su sorunu çerçevesinde incelendiğinde Orta Doğu Türkiye, Mısır, Suriye, İsrail, Suudi Arabistan, Ürdün, Lübnan; Umman, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen olmak üzere 14 ülkeden oluşmaktadır. 5.344.356 km2'ye yayılan bu bölgede 2000 yılı itibarı ile 238 milyon insan yaşamaktadır ve bu sayı 2020'de 400 milyona çıkacaktır. Halen dünya nüfusunun % 5'ini oluşturan Orta Doğu bölgesi dünya su kaynaklarının ancak %1'ine sahiptir.

Su kaynaklarının çok verimsiz olarak kullanıldığı bölgede 1995 senesinde kişi başına düşen yıllık su miktarı, ancak 1490 metre küptür ve 2000 yılında bu rakam 1100 metre küpe düşmüştür.Diğer bir ifade ile su kullanımı krizinin sınırına ulaşmıştır bölge. Ancak yine de yıllık toplam yağışın % 80'inin buharlaştığı bölgede suyun % 85'i tarıma harcanmaktadır. Bu oran 2030'da % 55'e inecektir. Orta Doğu'da suyun israf edilmesinin değişik yolları vardır. Ya Suriye gibi geri tarım teknolojileri kullanarak su israf edilir ya da Suudi Arabistan'da olduğu gibi yılda 8 milyar metre küp su yer altı sularından elde edilerek buğday üretiminde kullanılır ve Suudi Arabistan Dünya piyasalarının oluşturduğunun dört kat fazlasına buğday üretmeye devam eder. Hem de Dünya Bankasının rakamlarına göre su arzının en pahalı olduğu yer Orta Doğu'dur. Su fiyatı Amerikanın iki, Güney Doğu Asya'nın beş katı olduğu bir coğrafyada.

Orta Doğu'ya su veren beş temel dinamik Nil nehri, Şeria nehri, Asi nehri, Fırat nehri ve Dicle nehridir. Bölgedeki ülkelerin hiç birisi su zengini değildir. Ancak, Türkiye, Suriye, Irak ve Lübnan'ın nispeten iyi durumda olduğunu söylemek mümkündür. Yukarıda ifade ettiğimiz nüfus artışı ve su kaynaklarının azalmasının devam etmesi Orta Doğu bölgesini çok ciddi su merkezli çatışmaların eşiğine getirebilir. Esasen bölge ülkeleri bugünden bu tür gelişmelere karşı hazırlıklıdırlar. Örneğin Nil olmadan yaşama imkanı olmayan Mısır ordusunda bir tugay asker sadece bataklık savaşları konusunda uzmanlaşmıştır ve bu tugay Nil nehrinin güneyden çıkış noktasından bir şekilde kesilmesi durumunda kullanılacaktır.

İsrail ise kullandığı su kaynaklarının % 40'ını ordusunun işgal gücüne dayanarak sağlamaktadır. Bu ülke Şeria nehrinin kollarını kontrol etmektedir ve Güney Lübnan'daki Litani nehrinden de su kullanmıştır. Keza işgal altındaki Batı Şeria'da yer altı sularındanistifade etmektedir. Aslında Orta Doğu bölgesinde su eksenli çok önemli bir savaş yaşanmış ve onbinlerce kişi bu savaşta ölmüştür ve savaşın bittiğini söylemek henüz mümkün değildir. Bu savaş, Türkiye ile Suriye arasında gerçekleşmiş, PKK terör örgütünü Türkiye'ye karşı ustalıkla kullanan Suriye bir tek tankını yerinden oynatmadan bir askerini kaybetmeden Türkiye'yi on beş sene süren bir düşük yoğunluklu çatışmanın içine çekmiştir.

Türkiye su konusunda en ağır bedeli ödeyen Orta Doğu ülkesidir. Türkiye'nin Fırat nehri üzerinde bir baraj yapma girişimine Suriye 1947 senesinden başlayarak sürekli itiraz etmiştir. Keban barajının inşası meselesi gündeme gelince Şam'ın saldırgan politikaları da başlamıştır. 1970'lerin başından itibaren Türkiye'deki komünist-terörist örgütler Şam yönetimi tarafından desteklenmişlerdir. Yine 1970'lerin başında Şam'ın Ermeni ASALA örgütüne destek verdiği görülmektedir. Suriye Baas yönetimi su konusunda Türkiye'yi baskı altına almak için terörü kullanmıştır.

1974/75'de Keban barajının yapımı tamamlanmış ve baraj su tutmaya başlamıştır. Türkiye, Suriye'ye saniyede minimum 350 metre küp su vereceğini tek taraflı olarak taahhüt etmiştir. Ancak bu Şam'ı tatmin etmemiştir. Suriye istihbarat servisi Keban'ı havaya uçurma çalışmalarına başlamıştır. Ancak, Türk istihbaratının yaptığı bir karşı çalışma ile Keban'ın havaya uçurulması durumunda Suriye'nin de sular altında kalacağına dair bir "gizli rapor" hazırlanmış ve bu raporuSuriye istihbaratının elde etmesi sağlanmıştır. Bunun üzerine Şam Keban barajını havaya uçurma planlarından vazgeçmiştir. Bu sırada Şam'da Tabka barajının yapımına başlamış ve baraj sututunca Irak ile Suriye arasında ciddi bir gerilim yaşanmış, Irak barajı bombalamakla tehdit etmiştir. Araya Suudi Arabistan ve SSCB girmiş, Türkiye'de Suriye'ye verdiği su miktarını saniyede 450 metre küpe çıkarmış, böylece Suriye'nin Irak'a daha fazla su bırakmasına yardımcı olmuştur.

Ancak bu da Şam'ı tatmin etmemiş, Suriye GAP'ın planlanması sürecinin ilk günlerinden itibaren PKK'yı desteklemeye başlamıştır. GAP projesi sadece dev bir ekonomik proje değil ayni zamanda dev bir sosyal projedir. Gaziantep, Şırnak, Batman, Mardin, Siirt, Adıyaman, Diyarbakır ve Şanlıurfa illerini kapsayan 74.000 km2'lik bir alandır.Fırat nehri üzerinde 7, Dicle nehri üzerinde 6 yerde kurulacak toplam 13 büyük baraj ve ekleri ile 22 baraj ve 19 hidroelektrik santrali yer almaktadır. Bu projenin PKK'sız bir ortamda yaşama geçirilebilmesi söz konusu olsa idi bugün Türkiye'de kişi başına düşen gelirin 7000 Dolar civarında olması mümkündü. Bugün Kocaeli'nde kişi başına milli gelirin 7500 Dolar olduğu düşünülür ise bunun ne anlama geldiği daha iyi anlaşılacaktır. Bugün GSMH ile dünya ülkeleri arasında 20. sırada olan Türkiye'nin 12. sırada olması gibi. Tabii ki çatışmalarda şehit olan veya PKK'lı olarak ölen toplam 30 bin insanımız ve yıpranan milli birlik bilincimizi de söyleyebiliriz.. Bütün bunlar Suriye'nin, Fırat'ın sularının Türkiye'nin denetimi dışında akmasını sağlamak üzere PKK'yı Türkiye'ye karşı bir baskı aracı olarak kullanmasının sonucudur.

1987 senesinde Türkiye Suriye'nin PKK'ya verdiği desteği kesmesi için Özal'ın Şam'ı ziyareti sırasında imzaladığı anlaşma ile bu ülkeye verdiği suyun miktarını 500 metre küpe çıkarmıştır. Ancak Şam'ın PKK'ya olan desteği kesilmemiştir. 1990'da Özal Suriye'yi suyu kesmekle tehdit edince Şam'ın cevabı Türk hava sahasında bir sivil haritacılık uçağını düşürmek olmuştur. Şam'ın terör-su politikası 1997'ye kadar büyük bir başarı ile devam etmiştir. Öte yandan Şam Lübnan'dan doğu, Suriye üzerinden geçip Türkiye'den denize dökülen Asi nehri konusunda yaptığı uygulamaları Türkiye ile tartışmak dahi istememektedir. Özetle, su hala hazırda Orta Doğu'da silahla elde edilen ve silahla savunulan bir metadır. Ve Türkiye suları için en büyük bedeli ödemiş olan bir toplumdur.

Ancak Türkiye'nin su konusunda ödediği bedel henüz bitmemiştir. Türkiye'nin ekonomik ve sosyal bütünleşmesi doğrultusunda çok önemli bir adım ve proje olan GAP bugün Orta Doğu'nun yeniden şekillenmesi sürecinde yeni bir çatışma dinamiği oluşturmaktadır. Kuzey Irak'ta bölgeye yerleştirilip ve gelecek 15-20 sene içinde dağıtıcı etki yapması beklenen Federe Kürt devleti ile Orta Doğu'da uzun vade de yaşayabilir bir Kürt devleti oluşturulmak istenmektedir. Kuzey Irak'ta kurulacak bir federe Kürt devletinin bağımsız bir Kürt devletine dönüşmesi ve yaşayabilmesi ancak Türkiye'nin GAP ve Doğu Anadolu bölgesinde bir Kürt bölücü yapısının oluşması ile gerçekleşebilir.

Türkiye'nin bünyesinden bağımsızbir Kürt devletinin oluşturulmasının zemini AB Katılım Ortaklığı Belgesi ile atılmıştır. AB tam üyeliği için sadece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10 maddesi ve Kopenhag Kriterleri çerçevesinde kültürel haklar tanınması yetecek ikenyapılan baskılar sonucunda Türkiye'de milli azınlıklar oluşturmaya izin verecek bir sürecin önü açılmıştır. Bundan dolayı, A.Fırat'ın partisinin Ankara'da yaptığı toplantıda konuşan partinin başkan yardımcısı "Türkiye Kıbrıs'ta nasıl bir çözüm istiyor ise bizde Türkiye'de öyle bir çözüm istiyoruz" diyebilmektedir. Ayni partinin kongresinde Talabani ve Barzani'nin mesajları alkışlarla karşılanırken, salonda Türk bayrağı bulunmamakta ve İstiklal Marşı okunmamaktadır. Öte yandan ABD Büyükelçisi Kuzey Irak, Güney ve Doğu Anadolu'nun ortak bir ekonomik havza oluşturduğunu ileri sürmektedir.

Bütün bunlardan çıkarmamız gereken sonuç, GAP için oluşturulması hedeflenen kaderin Osmanlı İmparatorluğu'nun kaybettiği Tuna Vilayetleri'nin kaderine benzetilmesidir. GAP'ı nasıl bir geleceğin beklediği konusunda ipuçlarını İngiliz Parlamentosu'nda konuşma yapan Hull milletvekili Kevin McNamara vermektedir:" Birleşik Krallık Savunma Forumu GAP konusunda aşağıdaki uyarıyı yapmıştır. GAP, bölgenin en tehlikeli zaman ayarlı bombalarından birisidir. Sorun henüz patlamamıştır; çünkü proje tam gelişme potansiyeline ulaşmamıştır. Tamamlanma tarihi olan 2010'dan önce hayati çıkarların çatışması nedeniyle, bölgenin en tehlikeli patlama noktası haline gelecektir. Böylece, Batı'nın güvenliği yönünden, NATO üyesi ve Avrupa Birliğine giden yolda olan Türkiye'nin, projenin güvenlik boyutusınırlarını çok aşacak, NATO üyesi olan Türkiye'nin Avrupa Birliği'ndeki geleceği yönünden, bizim güvenlik çıkarlarımız da etkilenecektir. Projeyi Birleşik Krallığın desteklemesi (...)aptallıktır."

Güçlü bir Türkiye'yi daha güçlü yapacak bir GAP yerine zayıf bir Kürdistan'a verilerek kontrol altına alınacak GAP çok daha cazip görünmektedir. GAP için yapılan çatışma artık sadece Kuzey Irak ve Güney Doğu dağlarında değil, Batılı ülkelerin Dış İşleri Bakanlıkları ve Bankalarının koridorlarında da başlamıştır. İngiliz Dış İşleri Bakanı Robin Cook 11 Aralık 1999'da bir gazeteye verdiği demeçte, fizibilite raporu 1982 senesinde biten ve 1988'de yatırım programına alınan Cizre ilçesinin 45 km kuzeyindeki Ilıca Barajı'nın yapılmasını eleştiren bir açıklama yapmıştır. Cook, "Bu baraj Kürt uygarlığını yok edecektir. Türkiye, Orta Doğu ülkelerini su vermemekle tehdit edecek ve Orta Doğu'da su savaşları başlayacaktır. Baraj inşaatı Kürt otonomisinin önünde bir engel oluşturacaktır" demiştir. Tabii bir NATO ülkesinin diğer NATO ülkesi içinde bir otonom bölgenin kurulacağından bahsetmesi üzerine Ankara'nın tepkisi kendisinden beklendiği gibi büyük bir hiç olmuştur. Ne İngiliz Büyükelçisi sigaya çekilmiş ne Türk Büyükelçisi Londra'dan geri çekilmiştir.

Bunun üzerine İngiliz Ticaret Bakanı Stephen Byers ve Başbakan yardımcısı John Presscott'da baraj inşaatının engellenmesi gerektiğini açıklamışlardır. Bundan geri kalmayan Alman hükümeti de sözde Sivil Toplum Örgütü olanFIAN'ı Ilıca Barajı'nın engellenmesi ile görevlendirmiştir. Başlangıçta barajın finansmanına destek veren İsviçre hükümeti 2002 başlarında projenin finansmanından çekildiğini açıklamıştır. Ilıca barajı örneği Batının suyu etnik meselelere bulayarak önümüze koymasının sadece bir örneğidir. Ancak bu örnekte göstermektedir kiTürkiye'nin etkisizliği ve AB tam üyeliği politikasının gözlerini kendi menfaatlerini algılaması konusunda kör etmiş olması ülkemizi savunmasız hale getirmiştir.

Orta Doğu'da başlayan büyük dönüşümün ki bu dönüşümün gerçekleşip gerçekleşmeyeceği veya hangi ölçüde gerçekleşeceği henüz tam anlamı ile belli değildir, genel olarak su meselesini özel olarak da GAP ve Türk sularını jeopolitik bir girdabın içine çekme eğilimi içindedir. Bu girdabın Türkiye'yi içine çekmesinin engellenmesi Türkiye'nin kendisini sınırlarından değil de sınırlarının ötesinden başlayarak savunmasına bağlıdır. Bu savunmanın hep saldırgan hem de işbirliğine hazır boyutları olmalıdır.

Türkiye'ninbölgede su kaynakları zengin olmasa da diğer ülkelere göre daha fazla kaynağa sahip olan bir ülke olması onu hedef yaptığı gibi bir cazibe merkezi haline de getirebilir. Türkiye elindeki su kaynaklarını etkili bir baskı aracı, faydalı bir ticarimeta, Orta Doğu'da barışı geliştirici stratejik bir vasıta olarak kullanmayı bilmelidir. Manavgat Suyunun, Ceyhan Nehrinin, Dicle ve Fırat'ın bugüne kadar olduğundan çok daha etkili bir şekilde kullanılabilmesi gerekmektedir. Bunun için Türkiye su meseleleri konusunda daha çok proje üreten, geliştiren ve savunan bir ülke haline gelmelidir.

Türkiye'nin artık su meselesini toplumsal bilinçte bir milli güvenlik meselesi haline getirmesinin zamanı gelmiş ve geçmektedir. Bütün liselerde su meselesi coğrafya ve tarih derslerinde okutulmalıdır. Keza, halkın bu konuda kısa zamanda bilinçlendirilmesi için televizyon belgeselleri ile konu anlatılmalıdır. Bu konuda şimdiye kadar olduğundan daha fazla bilimsel toplantı, konferans, kitap ve makale çalışması yapılmalıdır. Türk aydını ve Türk halkı içtiği ve kullandığı suyun ne kadar kanlı olduğunu ve bu kanın kendi çocuklarına ait olduğunu bilmemektedir.

Ve eğer bu bilinç oluşturulmaz ise içeceğimiz su da daha çok kan olacaktır.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Ersin Dedekoca   - 22-09-2020

Türkiye ve Kredi Derecelendirme Kuruluşları

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody's“Türkiye'nin kredi notunu” B1'den B2'ye indirdi ve “görünüm değerlendirmesini” de, mali ölçümlerin beklenenden daha hızlı kötüleşebileceğini kaydederek "negatif"te bıraktı. [1] ...