AVRUPA BÜTÜNLEŞMESİ VE TÜRKİYE
×

Uyarı

JUser: :_load: Unable to load user with ID: 116



AVRUPA BÜTÜNLEŞMESİ VE TÜRKİYE

Yazan  06 Nisan 2009
Selçuk Oktay- 2. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa siyasi haritasının yeniden düzenlenmesi ve geçmişte Avrupa’da büyük yıkımlara yol açan aşırı milliyetçiliklerin geri plana itilmesi için bir tür Avrupa bütünleşmesine duyulan ihtiyaç çok belirgin hale

Savaşın ve geçmiş deneyimlerim temsil ettiği yıkımlar, kömür ve çelik gibi stratejik ürünlerin kontrolüyle ilgili sorunlar ve bunlara bağlı olarak olası bir çatışmanın engellenmesi ve savaş sonrasında Avrupa'da esmekte olan barış rüzgarlarının süreklilik kazanmasına yönelik arzu Avrupa'da bütünleşme politikalarını ön plana getirmiştir. Barışın egemen olduğu ve insanların, ürünlerin, inançların özgürce hareket ettiği bir Avrupa ideali uzun yıllardır özlenen bir durumdur. Charlamaigne, Napoleaon, Matternich gibi isimler birleşik bir Avrupa fikrine hayat vermeye çalışmış, Leibniz gibi, Kant gibi düşünürler bu idealin düşünsel temelini oluşturmuşlardır.

Savaş sonrası Avrupa bütünleşmesinin mimarlarından biri olan Jean Monnet, bütünleşme sürecinin "geri döndürülemezliğine" ve "kaçınılmazlığına" güçlü bir vurgu yapmaktadır. Monnet'in temsil ettiği vizyon, Avrupa kıtasında sektörel bütünleşmeyi, uluslar üstü yönetim ilkelerini ve son tahlilde Avrupa'nın federal bir modelde yapılanmasını öngörmektedir. Monnet'nin eğilimi bir yandan rekabete dayanan bütünleşmiş sektörel bir piyasayı, diğer yandan siyasi işbirliğini yansıtmaktadır. Avrupa'nın yeniden inşasının gerekliliğine inanan Monnet için Avrupa devletleri varlıklarını uluslar/hükümetler üstü bir yapıda tanımlamadıkça Avrupa'da barışın tesisi mümkün değildir. Avrupa ülkelerinin bireysel olarak temsil ettikleri güçler, Avrupa'da refahı ve sosyal gelişmeyi sağlayamayacaktır. Bu yüzden Avrupa ülkelerini ortak bir ekonomik birliğin oluşmasına ve milli egemenliklerin aşındığı, uluslar üstü bir yönetim anlayışına dayanan ilkelerin kutsandığı bir Avrupa modeline yöneltmek esastır.

Monnet'nin bağımsız ve bütünleşmiş bir Avrupa tasavvuruna giden yol ortak faaliyetlerin ifasından ve ulusal egemenliklerin devredildiği bir merkezin kurulmasından geçmektedir; bu açıdan Avrupa bütünleşmesi uzun bir sürece yayılacak olan büyük bir dönüşüm projesi niteliğindedir. Bu yeniden inşa süreci somut edinimlere dayanmalı, Avrupa topluluğu istikrara dayanan ortak kurumlar üzerinde yükselmelidir. "Birlik" algısına dayanmayan bir Avrupa geleceğinin inşası mümkün değildir. Avrupa'da barışın, istikrarın, güvenliğin, zenginliğin hakim kılınması ancak Avrupa devletlerinin kendilerini bir federasyon modeli içinde yeniden tanımlamalarıyla gerçekleşecektir. Milli hükümetlerin üstünde yer alacak merkezi bir yapıya olan sadakat ve bütünleşme sürecinde pozitif politikaların varlığı; yeni kurumların hayata geçirilmesi önemlidir. Ortak piyasanın, Avrupa Konseyi'nin kurulması, Avrupa para sistemine geçilmesi, Avrupa parlamentosunun inşasını yansıtan süreç Monnet'in Avrupa'nın yeniden yaratılmasında aşamalı yaklaşımını temsil etmektedir.

1950'lerde başlayan yeni Avrupa tasarımı, 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca farklı genişleme dönemleri yaşamış, 1990'larda Avrupa Ekonomik Topluluğu yerini Avrupa Birliği'ne bırakmış, 2000'lerde gerçekleşen genişleme süreçleriyle birlikte nihayet Doğu Bloğunun anti-demokratik devletleri de bir geçiş sürecinin ardından birlik bünyesine katılarak Avrupa'da kıtasal anlamda bir bütünlük yakalanmıştır. Avrupa'nın içinden geçtiği değişim süreci, son tahlilde birleşik bir Avrupa devletinin tesisini amaçlayan siyasi bir entegrasyon projesidir. Avrupa anayasasının Fransa ve Hollanda'da yapılan referandumlarda reddedilmesi, yine İrlanda'da halkın Lizbon anlaşmasına hayır demesi siyasi entegrasyonda engeller oluşturmasına karşın, çok kutupluluğun öne çıktığı 21. yüzyılın başında Avrupa Birliği'nin de mevcut yapısını, ortak dış savunma ve dış politikası olan federal bir devlet formuna taşımak isteyeceği düşünülebilir; birlik içerisindeki egemen güçlerin eğilimi bu yönde olmaya devam edecektir.

Türkiye-AB ilişkileri de Avrupa'nın bu tarihsel evrimi çerçevesinde ele alınmalı, Türkiye'nin üyelik politikasının rasyonelliği Avrupa'nın gelecek projeksiyonunda aranmalıdır. 1993 Maastricht anlaşmasıyla dışişleri, güvenlik, içişleri ve adalet konularında işbirliğini ve Avrupa vatandaşlığı kavramını gündeme taşıyan birlik, fonksiyonel yaklaşımın zorunlu kıldığı ekonomik birleşmeye verilen önceliğin ardından, genişleme süreçleriyle 27 üyeye ulaşan yeni yapısıyla enerjisini artık siyasi birlik hedefine yöneltecektir. Anayasa konusunda devam eden bunalımın ardından, reddedilen Lizbon anlaşmasının İrlanda'da tekrar halk oyuna sunulacak olması bu isteği ortaya koymaktadır. Avrupa Birliği'nin mevcut yapısında Makedonya ve Hırvatistan gibi ülkelerin birliğe üyeliği sorun olmaya devam ederken, Türkiye'yi içeren bir genişleme sürecine siyasi, birliği teşvik Avrupa parlamentolarının olumlu bakacağını düşünmek gerçekçi değildir; Avrupa birliği dinamizmini genişleme üzerinde değil, kurumsal istikrar ve derinleşme üzerinde yoğunlaştıracaktır.

Tarih bize göstermektedir ki Türkiye, Avrupalıların algısında Avrupa kültür dünyasının bir parçası olarak değil, Avrupa güvenlik sisteminin bir unsuru olarak yer almıştır. Lesser, Avrupalılar için Türkiye'yi Ortadoğu risklerinin yayılmasının önünde bir bariyer olarak tanımlamaktadır. Küresel bir aktör olmak adına Avrupa Anadolu coğrafyasına ihtiyaç duysa da, mevcut kurumsal yapısı Türkiye'nin etrafındaki sistemlere yönelik ortak politikalar geliştirmesine izin vermemektedir. Coğrafi konumu itibariyle Türkiye, Avrupa için bünyesine alınamayacak, ama aynı zamanda yörüngesinde tutulması gereken bir ülke konumundadır.

Diğer yandan federal bir modelin teşvik edildiği Avrupa'da Belçika örneğinde olduğu gibi ulus devletler parçalanmakta, daha küçük birimlere ayrılmaktadır. Türk milli devleti üniter yapısıyla Avrupa Birliği gerçekleriyle çatışmaktadır; diğer yandan AB üyelik süreci Türkiye'de milli devlet modelinin etnik-federal yapıya dönüştürülmesi sürecinde temel dinamiklerden birini teşkil etmektedir. Kültür boyutundaki farklılıklar da AB üyeliğini imkansızlaştıran engellerden biridir. İktisadi bütünleşmenin kendiliğinden kültürel ve siyasal alana yayılacağını öngören kabullerin gerçekleşmemesi, Avrupa'da özellikle 1980'lerden sonra kültür politikalarına önem verilmesine yol açmıştır. Ortak semboller ve imgeler üzerinden bir Avrupa kimliği yaratılmaya çalışılmakta, tarihsel ortaklıklar vurgulanmaktadır. Avrupa için tarihte "öteki" olan Türklerin birlik içerisine alınması ortak Avrupa kültürünün ve kimliğinin inşasıyla bağdaşmamaktadır.

Günümüz Türkiye'sinde Avrupa ile ilişkiler anlamında asıl talihsizlik, devlet politikası haline getirilen üyelik yaklaşımının siyasal alanda Türk milliyetçileri tarafından da savunulmasıdır. Türk milliyetçileri AB'nin gelişim sürecini iyi okumalı, Türkiye'nin üyeliğinin Türkiye'nin yapacaklarının ötesinde Avrupa'nın gelecekte kendisini hangi çerçevede tanımlayacağına bağlı olduğunu iyi anlamalıdır. Türkiye'nin önceliği elbette devam eden sosyolojik bütünleşme sürecini güçlendirme, 20. yüzyılın sonlarında yaşanan tahribatı gidererek cumhuriyetin inşasını tamamlama olmalı ve bunlar Türk dünyası ölçeğinde planlamalıdır. AB'nin gerçekleri ile Türkiye'nin gerçekleri örtüşmemektedir. Türkiye'nin ihtiyacı olan cumhuriyetin öngördüğü bütünleşme sürecinin tamamlanması iken, AB'nin öncelikleri Türkiye'ye bir çözülme sürecini yaratmaktadır. AB ile siyasi entegrasyon politikaları yerini ekonomik işbirliğine bırakmalı, Türk milliyetçiliği siyasal alanda tahrif edildiği bir dönemde entelektüel bir çaba içerisinde olarak Türk toplumuna ve devlet yönetimine bu alanda kanaat önderliği yapmalıdır.

21. Yüzyıl Türkiye Buluşmaları

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Bojidar Çipof   - 14-07-2020

Helenizm için Ayasofya

Son birkaç haftadır gündemin baş sıralarında bulunan Ayasofya ile ilgili yüzlerce yazı yazıldı ancak bazı hususlar hiç irdelenmedi. Bu makalemizde üzerinde çokça makaleler yazdığımız Ayasofya konusunu Helenizm ayağından ele alarak sunuyoruz.