“ÇOKLU EKONOMİK YETMEZLİK SENDROMU” REEL DENGE GÖSTERGELERİ

Yazan  30 Ocak 2019

Bundan yaklaşık iki ay önceki ilk yazımız da Türkiye ekonomisinin genel bir değerlendirmesini yapmıştık. Daha sonra dış denge ve mali dengedeki makro ekonomik göstergelerdeki gelişimleri incelemiştik. Bu yazımda reel denge olarak ifade ettiğimiz günlük ekonomik işleyiş ile ilgili makro ekonomik göstergelere bir bakacağız. 

Genellikle ekonomist olmayanlar, Türkiye ekonomisinin değerlendirilmesi yaparken enflasyon, işsizlik ve büyüme oranları ile  döviz kuru göstergelerini takip ederler. Bu bağlamda, onların bakış açısı ile baktığımızda, 2002 yılı sonrasında (2018 yılını hariç tutarsak) ekonomik göstergeler Türkiye ekonomisi anlamında yoluna gittiği göstermektedir. Enflasyon artış hızı azalmış veya vatandaşın tabiriyle enflasyon düşmüş, çok yüksek büyüme oranlarına ulaşılmış, döviz kurundaki yükselişler düşük düzeyde kalmış ve bütçe açığı/GSYH oranı azalmıştır.

Peki o zaman, Türkiye ekonomisindeki yıllardır varolan bu telaş nedendir?. Neden son beş yıldır her yıl bir şekilde yapılandırmalar, ekonomik aflar veya varlık barışı gibi ekonomiyi rahatlatmaya yönelik düzenlemeler/destekler açıklanmaktadır?. Neden yüksek büyüme oranlarına rağmen işsizlik rakamları azaltılamamaktadır?. Neden artan refah söz konusu ise, vatandaş reel anlamda bunu hissedememektedir?. Bunun gibi onlarca soru sorulabiliriz kendimize. 

 

Ancak şu unutulmamalıdır. Enflasyon, işsizlik, büyüme göstergeleri bir hesaplamadır. Bu hesaplama bir takım hesaplanabilir veya sayısallaştırılabilir ekonomik davranışların veri setlerine dönüştürülüp, daha sonra bazı formüller ile  bizlere sunulmasından ibarettir. Örneğin enflasyon oranları hakkında konuşan vatandaşların, bunun nasıl, ne şekilde hesaplandığı konusunda çok az bilgi sahibi olduğunu düşünüyorum. Veya aynı şekilde büyüme veya işsizlik oranlarının nasıl belirlendiği konusunda da çok bilgi sahibi olduğunu da düşünmüyorum. Ancak yine de bizler ekonomi hakkında konuşmaya devam ederiz. Bilmeyiz ki, 2002 yılındaki enflasyon oranı ile(29,7) ile 2018 yılındaki enflasyon oranını(20,4) karşılaştıramazsınız. Veya 2015 yılı öncesi büyüme oranları ile önceki yılların büyüme oranlarını karşılaştıramazsınız. Çünkü hesaplama yöntemleri tamamen birbirinden farklıdır. Bu konulara gelecek yazılarımda tekrar değineceğim.

Biz tekrar reel denge göstergelerine gelelim. Peki ekonomilerde reel dengeyi iyi analiz edebilmek için nelere dikkat etmeliyiz. Hangi makro ekonomik göstergeleri takip etmeliyiz. Kanımca matematiksel olarak formüle edilenler dışındaki her ekonomik göstergeyi izlerseniz size daha net bilgi verecektir. Örneğin; Güven Endeksleri, Firmalar için kayıtlı sipariş düzeyi, firmaların stok değişimleri, hanehalkının ekonomik davranışları, protesto edilen senet miktarları, açılan/kapanan firma sayıları, vb. günlük yaşantınızda gözle görebilme, hissedebilme imkanı bulduğunuz bütün gözlemleriniz size yardımcı olacaktır.

Türkiye ekonomisini değerlendirirken güven endekslerine yani reel piyasa oyuncularının genel ekonomik duruma ilişkin değerlendirme, beklenti ve eğilimlerini özetleyen bu endekslere bakmış olsanız,2011 yılından bu yana ekonomide bir takım sorunların var olduğunu ve bu değerlendirmelerin doğru çıktığını görebiliriz. Bu bağlamda Reel Kesim ve Perakende Ticaret güven endekslerinin 2011 yılından bu yana %120 seviyesinden istikrarsız ama azalan  bir şekilde %90 nın altına gerilediği görülmektedir. Ayrıca yine 2011 yılında aynı seviyelerde olan Ekonomik Güven endeksi ile Hizmet sektörü güven endeksi%80 nin altına gerilemiştir. Yine aynı dönemde %80 lerde olan Tüketici güven endeksi %60 ların altına düşmüştür. Ve son olarak son dönemde ülke ekonomisinin belki ana dinamiği olarak görülen İnşaat Sektörü güven endeksi de 2011 yılından bu yana azalarak %60 ların altına inmiştir. Bu bize şunu göstermektedir. Açıkça reel piyasa oyuncularının son sekiz yıldır ekonomik sorunlar ile boğuştuğunu ve bu sorunların tedavi edilmekten ziyade geçici çözümler üretildiğini ortaya koymaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz, yapılandırma, ekonomik af, kısmi geçici destekler ile sorunlar hafifletilmiştir.

 

 

Reel dengede güven endekslerindeki bu olumsuz eğilime rağmen alınan geçici önlemler ile firmaların piyasada tutunmasına yardımcı olunmuştur. Bu durum 2011 yılından bu yana firmaların alınan kayıtlı siparişlerin mevcut düzeyindeki azalışlardan da görülmektedir. Ancak özellikle 2017 yılından sonra bir taraftan alınan kayıtlı sipariş düzeyi hızla azalma eğilimine girmesine rağmen aynı zaman diliminde mevcut mal stok düzeyinin de hızla artması reel ekonominin üretim cephesindekilerin çok zorda olduğunu göstermektedir. Bu durum ekonomideki daralmayı net şekilde ortaya koymaktadır. Bir ekonomide firmanın aldığı siparişlerin azalması çok büyük sorundur. Ancak bu duruma ilave olarak azalan firma siparişlerine karşılık, birde firma stoklarında artışlar meydana gelmeye başlamışsa, üretici cephesinde zor bir dönemin başladığının göstergesidir. Stoklardaki artışlar, firmaların finansal yapısını da bozmaktadır. Çünkü firmalar az miktarda sahip oldukları sermaye, likit özelliğini  kaybederek daralan ekonomide stoklardaki mala dönüşmektedir.

 

 

Bu ekonomik daralmadan geçmiş dönem uygulamalarında olduğu gibi inşaat sektörü veya  özel tüketim harcamaları artırarak çıkmak mümkün görünmemektedir. Çünkü 2004 yılı sonrasında dünyadaki gelişmelerin de katkısı ile Türkiye ekonomisine kolay ve düşük maliyetle giren yabancı sermaye(borçlanmalar, özelleştirme gelirleri, gayrimenkul gelirleri, net hata noksan gelirleri), artık eskisi kadar gelmekte gönüllü görünmemekte ve hatta son iki yıldır yabancı sermaye çıkışı da artmaktadır.  Diğer taraftan hanehalkı borçlanmaları da en üst noktadadır. 2003 yılında yaklaşık 9,5 milyar dolar olan hanehalkı toplam borcunun 2018 yılına gelindiğinde 136,4 milyar dolara çıkması veya 2003 yılında reel gelirinin sadece %7.5 ine karşılık gelen borcunun, 2018 yılında %46 ya ulaşması bunu açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca 2011 yılından itibaren hanehalkı tüketiminin GSYH içerisindeki payı da azalmaktadır. Bu şunu ortaya koymaktadır; “Alın Verin Ekonomiye Can Verin” anlayışı veya tüketim çılgınlığının azaldığı görülmektedir. Bu durum da ekonomideki daralmayı ortaya koyan başka bir göstergedir. Ayrıca hanehalkı borçlanmasının reel harcanabilir gelir içerisindeki payının da artmış olması,  tüketim harcamalarındaki azalmanın bir diğer kanıtıdır. 

 

 

Toplam talepteki azalma, güven endekslerindeki gerileme, stoklardaki artışlar neticesinde ekonomideki belirsizlikler artmaktadır. Bu belirsizlikler, ekonomide protesto edilen senet toplam tutarlarında da artışlar oluşmasına neden olmuştur. 2011 yılında 4.9 milyar TL olan protesto toplam tutarı 2018 yılında neredeyse %300 artarak 14.8 milyar TL ye yükselmesine neden olmuştur. Ancak protesto edilen senet sayısına bakıldığında 2011 yılından itibaren 2016 yılına kadar sayı anlamında artmış, bu yıldan sonra ise, yapılan düzenlemeler ile protesto edilen senet sayısı 2018 yılında 752 bine kadar gerilemiştir.

 

 

Sonuç olarak, ekonomiyi sayısallaştırarak,  formüllerle hesaplanan göstergelere indirgenirse, sizi gözlemlediğiniz reel ekonomiden uzaklaştırır ve doğru kararlar vermenizi zorlaştırır. Türkiye ekonomisi, yabancı sermaye girişleri ile elde ettiği döviz bolluğunu dünyadaki faiz oranlarındaki artışlar ve değişen konjonktürden dolayı kaybetmeye başladı. Bu durum 2018 yılında finansal anlamda kırılganlıklarımızıda net bir şekilde ortaya çıkarmıştı. Bu finansal kırılganlıklar ve döviz darlığı; kurların yükselmesine, girdi fiyatlarında artışa ve dolayısıyla maliyetlerdeki yükselişe, enflasyon artış hızının yükselmesine ve nihayetinde faizlerinde artmasına neden olmuştur. Türkiye ekonomisinde 2018 yılında girilen borç-deflasyon tuzağından çıkması gerekmektedir. Rasyonel tedbirlerin uygulanmasında geç kalınması,borç-deflasyon tuzağından çıkılamamasına ve dolayısıyla2019 yılında reel ekonomide hızlı bir daralmanın ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bunun için yapılması gereken, ekonomik anlamda kaynakların popülist uygulamalardan ziyade yerli katma değerli üretim yapan firmalara veya bu şekildeki yatırımlara yönlendirilmesidir. Çok uzun süredir sektörler(özellikle tarım ile sanayi) arasında kopan bağın tekrar tesis edilmesidir. Tarım sektörünün sanayi sektörünün endüstriyel hammadde, ara ve yarı mamül ihtiyacını karşılayacak şekilde dizayn edilmesi gerekmektedir. Sanayi sektörünün ithal girdi bağımlılığı azaltılarak, yurt içi girdi kullanımının teşvik edilmesi gerekmektedir.

 

 

Son Düzenlenme Çarşamba, 30 Ocak 2019 09:10
Prof. Dr. Mehmet Alagöz

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Ekonomi Araştırmaları Merkezi Başkanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR