Onuncu Büyük Ekonomi Olma Hayali

Yazan  14 Eylül 2021

Kalkınma nedir? Genel manada kalkınma, bir ülkede üretimin ve o ülkede yaşayan insanların milli gelirlerinin artmasının yanı sıra toplumun sosyal ve kültürel değerlerinin iyileştirilmesi, yenileştirilmesi ve medeniyetin ilerlemesine paralel olarak değiştirilmesi şeklinde tanımlanabilir.

İktisat politikaları ise devletin bu amaçlara ulaşmak için aldığı kararlar ve uygulamalardır. Yani devlet ekonomik büyümeyi, gelir dağılımında adaleti, kişi başına düşen milli gelirin artırılması, fiyat istikrarının sağlanması, vergide adaleti ve sosyal hayatta hürriyet, eşitlik, güven gibi konularda toplum hayatını iyileştirme politikaları izlemek mecburiyetindedir.

2003-2020 döneminde Türkiye’nin ithalatı 3.400 milyar dolar, ihracatı 2.300 milyar dolar olarak gerçekleşmiş ve neticede 1.100 milyar dolar dış ticaret açığı ortaya çıkmıştır. Bu döviz miktarı borçlanarak kullanılan bir dövizdir. Toplam dış borç 435 milyar dolar (Sn. İ.KESİCİ bu ekonomik tabloyu ayrıntılı olarak anlaşılır bir şekilde açıklamaktadır). Büyüme rakamlarında bir kararlılık bulunmamakta, enflasyon resmi rakamlara göre %19,25 dolaylarında seyir etmektedir (Ağustos 2021, halk enflasyonun %35-40 olduğunu dile getirmekte). Ayrıca 717 milyar dolar GSYH ile dünyanın 17. ekonomisinden 19. ekonomisine gerilemiş durumdayız. Diğer taraftan Türk-İş’e göre Haziran 2021’de ülkede açlık sınırı 2.865 TL, yoksulluk sınırı 9.332 TL, Tüketici Hakları Derneği’nin raporuna göre de Türkiye’de 16 milyon kişi açlık, 50 milyon kişi de yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Geriye kalan 18 milyon iyi ve çok iyi yaşamaktadır değil mi? Tablo-1’de genel ekonomik göstergeler yer almaktadır.

Bu tabloya baktığınızda ülkenin ekonomik durumunun iyi olduğu söylenebilir mi? Bu ekonominin dünyanın en büyük 10. ekonomisi olabilme imkânı var mıdır?

 

YILLAR

GSYH

X10009 ( ($)

İHRACA

X10006

( ($)

İTHALAT

X10006

 ($)

 

BÜYÜME

        %

 

ENF.%

 

İŞSİZ LİK

     %  

 

FAİZ

     % 

DIŞ BORÇ

X10009 ($)

1995

172

21637

35709

    7.2

  76.1

  7.6

50.0

76.0

2002

238

36059

51554

    6.4

  29.8

10.3

55.0

129.6

2007

677

107207

170063

    5.0

    8.4

10.3

25.0

249.5

2013

951

161481

260823

    8.9

    7.4

  9.7

10.3

392.3

2017

857

164495

238715

    7.4

  11.9

10.9

  7.8

453.3

2020

717

169645

219516

    1.8

 14.6

13.2

17.0

450.0

(2021 Ağustos ayı enflasyonu %19,25, Ocak-Ağustos ihracatı 140,2 milyar dolar, ithalatı 170,0 milyar dolar)

(Tablo-1)

Toplumsal hayatın hemen her yönünü etkileyen küreselleşme siyasi, iktisadi, kültürel, dini ve askeri alanlarda ülkelerin sistemlerini bozarak, temelleri sağlam olan devletlerin sosyolojik, demografik yapılarında ve yönetim tarzlarında derin yaralar açarak yayılmaya devam etmektedir. Günümüz Türkiye’sinde özellikle ekonomik meselelerin çığ gibi büyümesi, hukuk ve adalet kavramları karmaşası, ülkeye ait bazı değerlerin yabancılara satılması, verilmesi, özelleştirmede yapılan hatalar ve bir de sığınmacı, kaçak ne derseniz deyin altı milyona yakın yabancının Türkiye’ye gelmesi bir planın, oyunun parçası değildir de nedir? Türkiye’nin nüfus yapısının bozulmasının gelecek nesillerimiz için çok büyük bir tehlike olduğunu bugünkü yöneticiler nasıl görmezler? Ahlak, haysiyet, saygı, inanç ve vefanın kaybolmaya yüz tuttuğu, işsizliğin kasıp kavurduğu, hayat pahalılığın toplumun canını yaktığı, özelleştirmelerin ülke ekonomisini zor durumda bıraktığı, adaletin sürekli aranır olduğu ve çok büyük meselelerin ülkenin boğazını sıktığı bir ortamda düzlüğe çıkmak için acaba neler yapılmalıdır? 2021 Türkiye’sinde Cumhuriyetin bu ülkeye kazandırdıkları çok kısa bir zaman içinde elden çıkarılmıştır. Niçin? Halk bu değerleri satın, kiralayın, elden çıkarın diye mi birilerini yönetime getirdi? Bu işleri yapmaya yönetenlerin hakkı var mıdır?

2005’de AB ile tam üyelik görüşmeleri sonrası uzun bir süre ülkeye ciddi bir yabancı sermaye girişi olduğu bilinmektedir. (2013 yılında ülkeye 54 milyar dolar sıcak para girişi olmuştur. M.EĞİLMEZ/11. Şubat 2014). Bunun neticesinde döviz kuru düşmüş ve uzun yıllar dolar karşısında TL hemen hemen aynı seviyede kalmıştır. Bu da ülkenin ekonomik yönden rahatlamasını sağlamıştır. Ne var ki, bu rahatlamanın pek işe yaramadığı bir müddet sonra kendini göstermeye başlamıştır. Zira rahatlayan halk değildi… Emperyalizm ülkeyi yok etme konusunda önemli adımlar atmaya başlamıştı. 2002 yılına kadar 130 milyar dolar olan toplam dış borç, 2020 yılında 450 milyar dolara yükselmiştir. TL’nin dolar ve euro karşısındaki değer kayıpları borç yükünü artırmaktadır. Dünya Bankasının raporuna göre de düşük ve orta gelirli 120 ülke arasında en çok dış borcu olan 6. Ülke Türkiye’dir. Bu tablo ülkenin gerçeklerini anlatırken 2014-2018 yılları arasında ortaya konan 10. planın hedefleri ise şöyle belirlenmiştir. (parantez içindekiler 11. plan hedefleri 2019-2023) Milli Gelir 2 trilyon dolar (1.080 milyar dolar), Kişi Başı Milli Gelir 25.000 dolar (12.484 dolar), İhracat 500 milyar dolar ( 226,6 milyar dolar), İthalat 625 dolar (293.5 milyar dolar) !

213 ülkenin GSYH’sı toplamı 2020 yılında 84.706 milyar dolar, Türkiye’nin GSYH’sı ise bu değerin 0,0085’i olan 720 milyar dolardır. Türkiye’nin 11. Plandaki GSYH’yı yakalayabilmesi için önünde bulunan S.Arabistan. İsviçre, Hollanda, Endonezya ve Meksika’yı (1.076 milyar dolar) geçmesi gerekmektedir. Peki, nasıl geçebilecektir? Zira 2020’de 720 milyar dolar olan GSYH 2021’de tahminlere göre 795 milyar dolar olacaktır. 2021’de GSYH’sı 80 milyar dolar artacak olan Türkiye bu gelirini nasıl dağıtılacaktır… 2020’de 8.538 olan kişi başına düşen milli gelir 2021’de 9.000 dolar civarında olacaktır. Bilindiği üzere KBMG hedefi 2023 için 25.000 dolar olarak bu halka bildirilmişti. Hem de en yetkili kişiden…

Netice itibariyle Türkiye ekonomisi döviz kurunun yükselmesi ile birlikte ithal girdilerin fiyatlarının artması, üretim maliyetleri ve de üretilen değerlerin fiyatlarının yükselmesi ve sonuçta da bu fiyat artışları enflasyonun yükselmesine yol açmaktadır. Üretemeyen ekonomilerde bilindiği üzere döviz yükseldikçe enflasyonda yükselmektedir. Bir de ülkede siyasi bir kargaşa var ise bu ekonominin ayağa kalkması mümkün müdür diye toplumun tüm kesimleri kara kara düşünmektedir. Diğer taraftan dış borçların artması, enflasyonun sürekli yükselmesi, hukukun üstünlüğünün ve laik cumhuriyetin tartışılır olması, dış politikada ciddi yanlışlıkların yapılması, sağlık ve eğitimde toplumun ihtiyaçlarına cevap veremeyen bürokrasi, yolsuzluklar, yoksulluk ve ne dediği belli olmayan bilgisiz ve korkak bir muhalefet toplumu germekte ve ülke sıkıntılı bir yolculuğa hızla devam etmektedir. Genel ekonomik değerlendirmeleri bu işin ustalarına bırakarak, kısaca kalkınmanın motoru olan enerji konusunda takip edilen politikaya bir göz atalım.

Türkiye dünyada tüketilen birincil enerjinin yaklaşık %1’ini tüketmektedir. Türkiye’nin 2017’de birincil enerji tüketimi 6,37 exajoules, 2018’de, 6,29 exj, 2019’da 6,51 exj ve 2020’de 6,29 exajoules’dir (BP-2020). Bu tüketim dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmeye asla yeterli değildir. Türkiye 10. büyük ekonomi yolunda ilerlemek istiyorsa önünde bulunan en az 7-8 ülkeyi geçerek birincil enerji tüketiminde %2,2 seviyesinde olan Brezilya’yı yakalamak mecburiyetindedir.

Genel hatları ile enerji politikalarının temelinde, üretilen enerjinin tüketicilere sürekli, yeterli, güvenli ve düşük maliyetle sunulması yer almalıdır. Zira enerjinin kullanımının da bir hak olduğu gerçeği asla unutulmamalıdır. Ancak ülkemizde durumun böyle olmadığı açıkça görülmektedir. Enerji politikaları belirlenirken halk unutulmuş gibi görülüyor. Dünyadaki büyümeye paralel olarak ülkelerin hammadde kaynaklarını daha fazla kullanmaları, sonuçta enerji kaynaklarının tüketiminin artmasına sebep olmuştur. Ülkemizde 1980’li yıllarda başlayan enerji ithalatı ve dışa bağımlılık her geçen yıl artmış 1990’da %51,6, 2002’de %68,3 2007’de %73,6, 2012’de %74,0, 2014’de %76,3 ve 2020’de %70 seviyelerine yükselmiştir. Sonuçta da Türkiye petrolde %94,3, doğalgazda %99,7 ve taşkömüründe %94 oranında dışa bağımlı hale gelmiştir. Bu bağımlılık ülke ekonomisine yılda ortalama 45-50 milyar dolarlık bir yük getirmiştir, halen de getirmektedir.

Diğer taraftan Türkiye’nin elektrik yatırımlarının da gözden geçirilmesinde fayda bulunmaktadır. Son 18 yılda yıllık 5-5,5 milyar dolarlık enerji yatırımı yapılmıştır. 2018 yılı sonu itibariyle enerji sektörünün toplam kredi yükümlülüğü 58 milyar dolar civarındadır. 2030 yılına kadar ise yılda 5,3-7 milyar dolarlık yatırım öngörülmektedir. Bu yatırımların yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğine yönelik olması sonuç itibariyle iyi olur kanaatindeyim. Tablo-2’de ülkenin 1995-2020 arasında bazı elektrik değerleri gösterilmektedir. Bu tablo önemli bir sorunu gözler önüne sermektedir. Bu da elektrik kurulu gücün kullanılmasıdır (2021 Ağustos ayı kurulu güç 98.492,7 MW).

 

YILLAR

 

KG (MW)

 

ÜRET.(GWh)

 

TÜK.(GWh)

KİŞİ BAŞI ELK TÜK.(kWh)

ANİ PUANT DEĞ.(MW)

1995

20954,3

86247,4

85551,5

1389

14164

2002

31845,4

129399,5

132552,7

1938

21005,6

2007

40835,7

191588,1

190000,2

2693

29248,5

2013

64003,5

240154.0

248000.0

3235

38274.0

2017

85200.0

295510,6

294939,6

3500

47659,7

2020

95890,6

305431,4

304835,7

3620

45527 (49556)

 (Tablo-2)

Türkiye 1995 yılında kapasitesinin % 67,5’ini, 2002’de %66’sını, 2007’de %71,6’sını kullanırken 2013’de %59,8’ini, 2017’de %55,9’unu, 2020’de %47,4’ünü kullanabilmiştir. Kısaca ifade etmek gerekirse 2020 yılında 50263 MW Kurulu Güç yedekte beklemektedir. Türkiye’de Kurulu Güç kapasitesi ile tüketim arasında planlamada yapılan yanlışlıklar sebebiyle ciddi bir dengesizlik söz konusudur. 2003 yılında 35.587 MW olan elektrik kurulu gücü 2020 yılında 95.890 MW yükselmiştir. Yani 2003-2020 arasında kurulu güçte 60.203 MW’lık bir artış sağlanmıştır. 1 kW santralin kurulum maliyeti ortalama 1500 dolar kabul edilirse (ki bu rakam daha fazla da olabilir) 18 yılda kurulu güce yapılan yatırım 90 milyar dolar civarındadır. Şimdi burada önemli olan soru şudur: Türkiye’nin kurulu gücü tümüyle üretimde midir? Tüketim kurulu güce paralel bir artış göstermekte midir? Hayır, (Tablo-3 dünyanın güçlü ekonomilerindeki elektrik üretim ve tüketim eğerlerini göstermektedir). Türkiye’nin 2015-2020 arasında kurulu güce en fazla ihtiyaç duyduğu yani, maksimum ani puantı 26 Temmuz 2017’de 47.660 MW olmuştur.  Aslında 2002’deki 31.845,8 MW olan kurulu güce 35.000-40.000 MW’lık bir güç ilavesi olsaydı yaklaşık 55.000.000.000 dolarlık bir tasarruf yapılmış olurdu. İşte bu yüzdendir ki, 2023 programı 2019 Cumhurbaşkanlığı programı ile değiştirilmiştir. Doğrusu da budur.

Buradan açık bir şekilde söylenmesi gereken şudur: Plansızlık, programsızlık uzağı görememe sonucunu doğurduğu için elektrik enerjisinde yapılan yatırımlar iyi sonuçlar vermemiştir. Üretime dayanmayan sadece ithalata dayalı bir ekonomide enerji konusunda da ithal girdilere öncelik verilmesi ülkenin yerli ve yenilenebilir kaynaklarının kullanılmaması anlaşılır bir durum değildir.

       (Tablo-3)

Bu tabloda Güney Kore’yi yakalayabilmemiz için yaklaşık iki misli elektrik tüketiminin sağlanması gerekir? Sizce bu iktisadi kalkınma modeli ve enerji yatırımlarıyla mümkün müdür? Yani dünyanın en büyük 10. veya 12. ekonomisi olmak?

Diğer taraftan elektrik fiyatlarının sürekli artış göstermesi de bu politikanın bir neticesidir. 2002 yılında elektrik üretiminde kamunun payı %59,8, 2003’de %44,9, 2010’da %45,2 ve 2018’de %15,2 ye gerilemiştir. Enerji kullanımının halkın hakkı olduğu unutulmamalıdır. Özel sektör yaptığı enerji yatırımlarından gerekli kârı elde edemeyince (dövize endeksli olarak borçlandıkları için) ve de giderek azalan tüketim ve artan enerji kaynakları fiyatlarından dolayı elektrik zamlarını gündeme getirmektedir. Ülke üretime yönelik politikalara yönelmedikçe, istihdam artırılmadıkça, siyasal gerginlik devam ettikçe, hayat pahalılığı artıkça bu halk sürekli bu fiyat artışları altında kalacaktır.

Yiyecek alan, akaryakıt, doğalgaz, elektrik ve su kullanan sade vatandaş bu ürünlerle ilgili yukarıda nelerin cereyan ettiğinden bihaber sıkıntı içinde hayatına devam etmektedir.

Enerji yatırımlarında gün geçirmeden halkın unutulmadığı akılcı politikaların inşasına geçilmelidir.

Bunun için de:

  1. Yatırımlar yerli ve yenilenebilir kaynaklara kaydırılmalı, özellikle ithal kömüre dayalı santrallerde yüksek kalorili yerli kömürler kullanılmalı, zaman içinde de kömür santralleri kapatılmalı (2019’ da Çin’den sonra en çok kömür santrali bulunan ülke Türkiye’dir),
  2. Türkiye’nin 2020 yılında tükettiği birincil enerji değerlerine bakıldığında izlediği enerji politikasının değiştirilmesi gerçeği ortaya çıkmaktadır. 2020 birincil enerji tüketim oranları: Toplam tüketim 6,29 exj. Petrol 1,82 exj, doğalgaz 1,67 exj, kömür 1,66 exj, hidrolik 0,69 exj, yenilenebilir enerji 0,45 exj (BP-2020).
  3. Enerji verimliliği konusuna daha çok kaynak ayrılmalı,
  4. Yerel yönetimlerin enerji yatırımları konusunda daha aktif olmaları sağlanmalı,
  5. Enerjide giderek azalan kamu payının yeniden artarak, özel sektörün önüne gelen her yere büyük paralar kazanmak amacıyla enerji yatırımları yapılmasının önüne geçilmeli (özellikle de akarsular üzerine yapılan HES’lerin önüne geçilmeli),
  6. Devlet enerji yatırımları ve denetim konusunda daha etkili olmalı,
  7. Üretim-Tüketim ve Kurul Güç dengesinin gözetilerek planlar yapılması için gereken yasal tüm tedbirler alınmalıdır.

 

Muhittin Ziya Gözler

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Enerji ve Enerji Güvenliği Araştırmaları Merkezi Başkanı

 

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 26-09-2021

Enerji’ye Doymayan Dünya ve Beklentiler

Küresel ekonominin çarkları salgın hız keserken yeniden dönmeye başladı. Kıyıda köşede çıkan birkaç arıza ve kronik jeopolitik ve ekonomik sorunlar hariç, yılın ikinci çeyreğinden itibaren hemen her ülkenin ekonomik göstergelerinde olumlu yönde gelişmeler var.