Dr. Nuri Dersimi anlatıyor

Yazan  01 Aralık 2011
“1937-38 yıllarında 50 bin insan, çoluk çocuk, yaşlı demeden öldürüldü. Devlet önce bu bölgede isyan çıkarttı; sonra isyan bastırma bahanesi ile katliam yaptı. Amaç, devlet otoritesinin ulaşamadığı bir bölgeyi merkezi otoriteye bağlamaktı.

Kullanılan yöntem Osmanlı'dan kalma bir siyasetti. Bir asayiş sorunu ortaya çıkartıyor. Sonra devlet, isyan bastırma bahanesi ile tankıyla, topuyla geliyor. İsyan edenleri şiddetle cezalandırıyor.../... Sorumlu ve suçlu o dönemin yönetimi, 'Atatürk'ün bu katliamdan haberi yoktu' mazereti, akla ve mantığa uygun değil. Atatürk gibi bir lider devleti yönetirken, ondan habersiz planlı-programlı ve kapsamlı bir katliam yapmak nasıl mümkün olabilir?"

Yukarıdaki görüşler Mümtaz'er Türköne'ye aittir. Hazret, Zaman gazetesindeki köşesinde yazmış. İşin özü şu; gerçekte ortada bir isyan yokmuş, dolayısıyla da bir askeri harekata da gerek yokmuş. Devlet önce isyan çıkartıyor, sonra da bastırmak için katliam yapıyormuş! Türköne bunu söylüyor. Türköne'ye göre Osmanlı'dan Türkiye'ye miras kalan bu yöntem Cumhuriyet döneminde aynen uygulanmış.

Türköne böyle buyurmuş ! Ama o dönem resmi olmayan tarihin şahitleri de var. Onlardan birisi de Dr. Dersimi'dir. İsyanın nasıl olduğunu, ne yaptıklarını ve yapmaya çalıştıklarını bir güzel anlatmış. Onun öncelikle Osmanlı döneminde olup-biten isyanlarla ilgili yazdıklarına bir göz atalım da gerçeğin ne olduğuna yakından tanıklık edelim.

Baytar Nuri adıyla da meşhur olan Nuri Dersimi, Şeyh Sait isyanından Seyit Rıza'ya kadar uzanan bütün "aşiret" isyanlarında fiilen ve faal olarak görev almış bir zattır. Yaşadıklarını "Kürdistan Tarihinde Dersim" adlı kitabında anlatmıştır. Bu kitapta o dönemde yaşanan isyanları ayrıntılarıyla açıklamıştır.

Dersimi, 1877 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Osmanlı ordularının yenilgiye uğramasıyla birlikte, Osmanlı hükümeti'nin Dersimlilerden yardım istediklerini yazar. Dersimi'ye göre, Osmanlı orduları başkumandanı Mareşal Samih Paşa, Dersimlileri Ruslarla çarpışmaya davet eder.

"Şewsen Bey, Dersim Kürtlerinin Osmanlı ordularıyla iş birliği yapmayacaklarını ve sınır komşuları olan Rus Devletiyle, Osmanlılar yüzünden bozuşmak istemediklerini ileri sürerek, Samih Paşa'nın teklifini reddetmişti. Zaten o sırada Dersim aşiretleri Mezgert ve Xozat merkezlerinde Osmanlılar tarafından terk edilen kışlaları tamamen yakmışlardı" (Dersimi, 2004 ;92).

Dersimi'ye göre, 1907 yılında, Osmanlı idari merkezlerine Kureşan aşiret lideri Ali Çavuş baskın yapar. Bu olaylar üzerine Harput komutanı Neşet Paşa harekete geçer. Türk taburları Değirmendere mevkiinde Kürtler tarafından tamamen kuşatılıp imha edilirler.

1908 yılında Neşet Paşa harekete geçer. Bunun üzerine Karabal Aşiret lideri, Batı Dersim'in diğer aşiretleriyle ittifak yaparak genel bir ayaklanma başlatır. Ardından Hozat'taki Osmanlı askerlerine saldırır. Onların erzak ve cephanelerini ele geçirir. Bölgeden Türk memurları uzaklaştırarak yerlerine yerli Kürtlerden görevliler tayin eder.

Devam eden ayaklanma sürecinde yaşananlar Dersimi'nin kaleminden şöyle anlatılır:

"Osmanlı'nın bütün saldırıları, Kürt yiğitlerinin çelik göğsü üzerinde parçalanmış ve Osmanlı ordusu Kürd'ün eğilmez başı önünde baş eğerek yenildiğini itiraf etmeye mecbur kalmıştı, Osmanlı askerleri bölük bölük teslim olmaya başlamıştı. Artık taburlar dağılmış, teslim olmayan askerler perişan bir halde Elaziz istikametinden geri çekiliyordu" (Dersimi, 2004 ;96)

Yaşanan isyan, "Kürd'ün zaferiyle sona ermiş ve yapılan savaşlarda Dersimliler'in eline yirmi bin mavzer, on iki top, üç yüz katır, beş yüz at, çok miktarda askeri malzeme ve cephane geçmişti" diye yazar Dersimi.

15 Mart 1909 tarihinde bu kez, Müşir İbrahim Paşa'nın harekete geçtiğini Nuri Dersimi şöyle anlatır: "Kürtler uyumuyordu, Düşmanın hilelerini sezmişlerdi, bu nedenle gelebilecek askeri hareketlerde Türk ordusunun üs oluşturması amacıyla muhtemel yörelere daha önce hücum ederek bu mıntıkalardaki Türk köylerini ortadan kaldırmaya başladılar".

Dersim yahut devlet yıkıcılığı!

Dr. Nuri Dersimi, 30 Mart 1916'da, bir takım aşiretlerin birleşerek, bölgedeki Osmanlı memurlarını ortadan kaldırdıkları, Elaziz vilayetine doğru yürüyerek Kürdistan davasını emrivaki şeklinde halletmeye çalıştıkları ve bölgeyi hâkimiyetleri altına aldıklarını anlatır.

Sevr'e gelinceye kadar devam eden süreçte ayaklanma ve saldırıların arkası kesilmez. Sevr Antlaşmasında, Anadolu'da bağımsız bir Ermeni devleti ve özerk bir "Kürdistan" tasarısı yer almıştı.
Mustafa Kemal ve arkadaşları Sevr'i reddedip Kurtuluş Savaşını başlatınca Kürdistan projesi de Sevr ile birlikte rafa kalkmış olur. Türk Ordusuna karşı Yunan Ordusu 22-23 Mart 1921 gecesi saldırı başlatır. İkinci İnönü adı verilen bu çetin savaşlar sürerken 29 Mart 1921'de Koçgiri isyancıları da harekete geçerler. Divriği Kaymakamını esir alıyorlar. Bunun üzerine de Nurettin Paşa harekete geçiyor.

İkinci Dünya savaşının rüzgârları esmektedir. Türkiye Cumhuriyeti ise Dersim bölgesine yasalarını ve düzenini götürmek amacındadır. Bunun için bölgeye yollar, köprüler, okullar, karakollar, devlet binaları yapılır. Bölge Valisi General Abdullah Alpdoğan; aşiretlere haber yollayarak saldırılara son vermelerini, silahlarını bırakmalarını, okulları ve karakolları yakmamaları için onları uyarır.

Aşiretler ise devlete şu şartları dayatır: Karakollar yapmayacaksınız, köprü inşa etmeyeceksiniz, yeniden nahiye ve ilçe merkezi kurmayacaksınız, silahlarımıza dokunmayacaksınız ve vergileri pazarlık usulüyle verilir hale getireceksiniz!

Açıkça Seyit Rıza kendisine "devlet içinde devlet" muamelesi yapılmasını istiyor. Kabul edilmeyince de silaha sarılıyor.

21 Mart gecesi Denenanlı ve Haydaranlı saldırganlar; Kahmut köprüsünü yakıp Pah nahiyesini basıp telgraf tellerini kesiyorlar.

Çağlayangil'in anlattığına göre, 1937 yılında Atatürk Singeç Köprüsü'nün açılışını yapmak üzere Dersim'e gelecekti. Köprünün ucunda güvenliği sağlamak amacıyla bir askeri karakol vardır. İsmail Hakkı adlı bir teğmenin komutasındaki karakola isyancılar tarafından saldırı düzenleniyor.

Karakol yakılıyor ve 33 askerin tümü komutanıyla birlikte şehit ediliyor. Dersim'e yapılan harekât da bu olay üzerine başlıyor.

Seyit Rıza, "İngiltere hükümetine, Türk hükümeti; Dersim bölgesine girmeye kalkışmıştır.../...Kürtler, bu olay karşısında silaha sarıldılar. Ben ve yurttaşlarım Türk Ordusunu başarısızlığa uğrattık" diye haber gönderecektir.

Zamanın İngiliz Askeri Ataşesi yazdığı raporda durumu şöyle tasvir etmiştir: "Dersim'de ise büyük çapta bir ayaklanma var. Askeri makamlar harekât için hazırlık yapıyor.../... Dersimliler, sanırım, Hatay sorunu halledilmeden önce ayaklanmaya karar vermişlerdir. Sayılara 1.500 kadar olan asiler 8 Mayıs'ta hükümet kuvvetlerine ciddi zayiat verdirmişlerdir, ayaklanma bu saldırıyla başlamıştır".

Hakikat orta yerde dururken, "Devlet önce bu bölgede isyan çıkarttı; sonra isyan bastırmak bahanesiyle katliam yaptı" demek, bilinçli bir saptırmadır. 1877'de Osmanlı Ordusu geri çekilirken örgütlü aşiret grupları tarafından arkadan vurulduğunu Dr. Dersimi yazmıştır. Türk Milleti kan içinde II. İnönü Savaşı'nı verirken aşiretlerin çıkardığı Koçgiri İsyanı, inkârı mümkün olmayan tarihi gerçeklerdir.

Osmanlı'dan bugüne kadar uzanan onlarca Kürt örgütünün bağımsız Kürdistan davasını örgütlemek için kurulduğu orta yerde durmaktadır. Bu örgütlerden bazıları şunlardır: Kürdistan Teali Cemiyeti, Teşkilat-ı İçtimaiye, Kürdistan Teavün ve Terakki Cemiyeti, Hevi Örgütü, Azadi Örgütü, Hoybun Cemiyeti, Devrimci Doğu Kültür Ocakları, PKK, DTK, KCK vb.

Siyasi yahut ekonomik çıkarları için kanlı örgütlerin çıkardığı isyanları sömürenler yalnız bu ayaklanmalar sırasında şehit olanların maneviyatlarına değil aynı zamanda gerçeklere de fena halde ihanet etmektedirler.

Cumhuriyeti, Milli Devleti ve onun kurucularına Dersim üzerinden saldırmak da masum bir iş değildir. Bilinçli bir projedir. Güç odakları yıkmak istediklerini ilk önce günahkâr ilan ederler. Dersim üzerinden yapılan da geçmişle yüzleşmek değil devlet yıkıcılığıdır.

Tarihi siyasete alet etmek!

Başbakan Erdoğan, Dersim olaylarına ilişkin herkes tarafından bilinen bir takım belgeleri açıkladı. Bu belgelerden birisi Tunceli Vilayetinin İdaresiyle ilgili kanundur. Bu kanunun bugünün şartlarına göre son derece sert hükümler içerdiği doğrudur. Ancak bu yasayı 1935'li yılların anlayış ve şartları dikkate alınmadan değerlendirilmesi doğru bir yaklaşım tarzı değildir.

O dönemdeki eşkıyalıklar, pusularda kurşulanan, dağlarda öldürülen ya da karakollarda baskına uğrayarak kitleler halinde katledilen Mehmetçikler dahil sürgün, göç, yargısız infaz ve kötü muamelelerin hepsi birlikte sorgulanmalıdır.

Bir dönemi suçlamak ya da bazı şahısları günah keçisi ilan etmek suretiyle döneme ait gerçekler ortaya çıkmış olmaz. Aksine bölücüler için propaganda, yıkıcılık ve bölücülük faaliyetleri için gerekçe yaratılmış olur! Dahası bölücü unsurlara geçmişi yakıt olarak kullanması için izin verilmiş olur. Başbakan Erdoğan'ın yaptığı, tam da budur.

Her şeyden önce tarihe ait olayları, bir takım insanların anılarına dayanarak değerlendirmek sağlıklı değildir. Hele hele bir takım insanların kendilerini masum göstermek ya da savunma veya propaganda amaçlı olarak söylediklerini gerçeğin ta kendisi olarak görmek hiç doğru değildir.

Tarih soğukkanlı, metodolojik ve sistemli çalışmalar ister. Rakip siyasi partileri yıpratmak için tarihi kullanmak yanlıştır. Başbakan CHP'yi yıpratıyorum diye kardeşliği, birliği, beraberliği; dahası başında bulunduğu devleti yıpratıyor. Başbakan bu yaklaşımıyla resmen tarihi siyasete alet edip saptırmıştır.

Başbakan'ın Necip Fazıl'dan alıntılayarak anlattıkları hikâyeler ise tam anlamıyla bir spekülasyondur. Necip Fazıl da anlattığı anılarını, yıllar sonra -sözde- bu olayın içinde bulunan bir tanığa dayandırarak yazdığını söyler. Ne derece doğru olduğu tartışmalıdır.

Başbakanın 1937 olaylarını duygusal, provokatif ve yaralayıcı bir üslupla dile getirmesinin başta kendisi olmak üzere hiç kimseye bir yararı yoktur. Sakıncası ve zararı ise sayılamayacak kadar çoktur. Bu tarihle yüzleşmek değil tarihi kirletmektir. Bu acı çekenlerin acılarını paylaşmak değil aksine acıları istismar etmektir. Bu tarihle barışmak değil, tarihten husumet çıkartmaktır. Kardeşlik tesis etmek değil fitne ekmektir.

"Alevler içinden fırlamak isteyen bir genç kalasla alevlerin içine itiliyor ve karşısında sigara içiliyor". "Çocukları öldürme emri veriliyor". "Bir dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işi bitiriliyor. Murat suyunun kandan kıpkırmızı aktığını görenler olmuştur".

Rıza Zelyut, "Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği" adlı eserinde bölgedeki aşiret reisleri ve ağalarının o dönemde yaptıkları propagandalardan bazılarını şöyle ifade eder:

"-Dersim'deki kadınlar gündüz kocalarının, gece askerin olacak,
-Elazığ halkevinde yaptıkları gibi, kadınlarla erkekleri birlikte toplayacaklar; sonra da mumları söndürecekler,

-Evlerin bir giriş bir de çıkış kapısı olacak, iki kapıda da polis bekleyecek; sizlerin bütün kazandıklarınız elinizden alınacak.

-Ekmek, odun, hatta keçilere toplayacağınız meşe yaprakları bile izin kağıdına (vesika) bağlanacak, bunların vergisini vereceksiniz " . (Zelyut; 2010; 294)

Bugün de PKK'nın güneydoğuda benzer yalanları gerçek diye servis ettiği, buna da inanan kitlelerin bulunduğunu her gün medyadan öğreniyoruz. Dünün şartlarında Dersim'de yapılanlarla bugünün şartlarında Başbakan'ın emriyle Kavaklı kampında yapılanlar arasında özde ne gibi farkın olduğunu Başbakan açıklamalıdır!

Başbakanın Türk/Kürt, Alevi/Sünni, Doğu/Batı, laik/antilaik, Osmanlı Devleti/Türkiye Cumhuriyeti üzerinden yaptığı ayrımcı siyaset son derece tehlikelidir. Çünkü bunlar birbirinin rakibi, karşıtı ya da alternatifi olan unsurlar değildir. Milleti lif lif, damar damar, kısım kısım ayrıştırmak devlet adamlarının işi olamaz. Türkiye'nin Başbakanı birleştirmek yerine ayrıştırmayı, benzerlik yerine farklılaştırmayı esas alan bir siyaset izliyor. Başbakan ateşle oynuyor.

Bu yazı 23 Kasım 2011 tarihinde Yeni Çağ Gazetesinde yayınlanmıştır.

Özcan Yeniçeri

1954 yılında Gümüşhane'nin Şiran ilçesinde doğdu. İlk ve orta tahsilini Gümüşhane'de, yüksek tahsilini Ankara'da tamamladı. 1987 yılında Uludağ üniversitesi Sosyal Bilimler Ensti-tüsü'nde Yüksek Lisansını tamamladı. 1991 yılında ise Erciyes üni-versitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde Yönetim Organizasyon dalında “örgütlerde çatışma ve Yabancılaşmanın önlenmesinde Yönetime Katılmanın Rolü” adlı tezinin kabul edilmesiyle de doktor unvanını aldı.

1998 yılında doçent, 2004 yılında da profesör oldu.

Prof.Dr. özcan Yeniçeri, Niğde üniversitesi'nde çeşitli aralıklarla Kamu Yönetimi Bölüm Başkanlığı, Meslek Yüksek Okulu Mü-dürlüğü, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü yaptı.

1999 yılında Kazakistan'daki Ahmet Yesevi üniversitesi'nde görev aldı. Bu üniversitede “Uluslararası İlişkiler Bölümü”nü kurdu ve bir yıl süreyle de başkanlığını yaptı. 2004 yılında AYSAM (Ahmet Yesevi Stratejik Araştırmalar Merkezi) Başkanlığına getirildi. İki yıl bu görevi yapmış olup halen Niğde üniversitesi'ndeki görevine de-vam etmektedir.

Prof. Dr. özcan Yeniçeri'nin yazdığı eserlerden bazıları şunlardır: Yeniden Türkleşmek, örgütsel Değişmenin Yönetimi, Küre-selleşme Karşısında Milliyetçilik ve Kimlik, Küresel Kıskaç ve Türkçülük, Bilgi Yönetim Stratejileri ve Girişimcilik, Dokunanlar, İtirazlar, Bugünden Yarına Türk Dünyasına Stratejik Bakış, Yönetimde Yeni Yaklaşımlar. ölüler Nefes Almaz (Roman), örgütlerde çatışma ve Yabancılaşma Yönetimi

Prof. Dr. özcan Yeniçeri, 2003 yılı “Prof. Dr. Osman Turan Kültür Araştırmaları” ödülünü almıştır.

Prof. Dr. özcan Yeniçeri, Ortadoğu, Ayyıldız, Millet, Hergün ve Siyaset Ekseni gazetelerinde çeşitli aralıklarla köşe yazarlığı yapmıştır. Halen Yeniçağ Gazetesi'nde köşe yazarlığına devam etmektedir.

Prof. Dr. özcan Yeniçeri, 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri ile Milliyetçi Hareket Partisi Ankara milletvekili olmuştur. Ankara Milletvekili Yeniçeri aynı zamanda TBMM Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Komisyonu üyesidir.
21. Yüzyıl Türkiye Buluşmaları

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Suinbay Suyundikov   - 05-07-2020

ABD ve Taliban Arasında Varılan Tarihi Uzlaşı Neleri Kapsar?

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, ABD ve Taliban arasında varılan tarihi uzlaşı hayata geçirilmesinin yabancı askerlerin Afganistan topraklarından tamamen çekilmesine ve bu ülkede istikrara yol açmasını umduklarını ifade etti.