×

Uyarı

JUser: :_load: Unable to load user with ID: 116



Aktütün Eyleminin Düşündürdükleri

Yazan  10 Ekim 2008
SABAHATTİN TALU* - Irak sınırına 4 km uzaklıktaki Hakkari’nin Şemdinli ilçesine bağlı Aktütün köyü Jandarma Karakolu’na, 3 Ekim günü, 300-350 kişilik PKK grubu tarafından ağır silahlarla düzenlenen saldırıda 17 asker şehit olup 22 asker yaralanırken,

23 terörist de öldürüldü. Aktütün Karakolu'na K.Irak alanından yapılan bu saldırı, bugüne kadarki dördüncü saldırı idi ve toplam 46 şehit verilmişti.

İmha mahiyetli bu saldırının bir benzeri, geçtiğimiz yılın yine bu dönemlerinde Hakkari'nin Dağlıca köyündeki askeri birliğe yapılmış, 12 asker şehit edilmiş ve 8 asker de kaçırılmıştı. Saldırı sonrasında meclisten tezkere çıkartılarak, sınır ötesine hava ve kara operasyonları düzenlenmiş, örgüte büyük bir darbe vurulmuştu.

Toplumda derin yaralar açan bu son Aktütün saldırısının hemen sonrasında, yazılı ve görsel basın-yayın organlarında çok çeşitli değerlendirmeler yapıldı. Siyasetçiler, terör uzmanları, akademisyenler, emekli generaller, emekli dışişleri mensupları gibi farklı kesimlerce yapılan değerlendirmeler, zaman zaman birbirleri ile örtüşüyor, zaman zaman da çelişiyordu.

Yapılan değerlendirmelerde genellikle, mecliste görüşülecek olan tezkerenin uzatılması, DTP'nin kapatılma davası, önümüzdeki yerel seçimler, bölgedeki gelişen son konjonktür ve gelişen Irak-ABD-Türkiye ilişkileri temel alınarak işlenirken, PKK ise ROJ TV kanalıyla yaptığı açıklamada, "Eylemin, bayramda bir jest(!) yaparak eylemsizlik kararı almalarına rağmen, bayram süresince devam ettirilen operasyonlara tepki olarak düzenlendiğini" söylüyordu.

Örgütün yapmış olduğu bu açıklama, inandırıcı olmamakla birlikte, asıl amacın gizlenmesine yönelik bir çabanın varlığını net olarak gösteriyordu. Çünkü, 3 günlük bir bayram süresince, çok yoğun ve etkili operasyonlar yapılmış, örgüte büyük zayiatlar verdirilmiş olsa dahi, cevap niteliğindeki böylesi kalabalık ve ağır silahlarla yapılan bir tepki eyleminin, üçüncü günün hemen sonrasında gerçekleştirilebilmesinin imkân ve ihtimali pek de mümkün gözükmüyordu. Çünkü, imha mahiyetli böylesi bir eylemin planlanması, grupların harekete geçirilmesi, eylem bölgesine getirilmesi ve gerçekleştirilmesinin en az bir ay gibi bir zamanı alacağı uzmanlarca belirtiliyordu. Üstelik, örgüt üst düzey yönetiminin bölgedeki PKK'lı gruplara ilişkin "Eylem yapın, basın, yakın, yıkın" şeklindeki sürekli zorlama ve baskılarına rağmen, terörist grupların tembellik ve beceriksizlik ile suçlanmaları da işin cabasıydı.

Şimdi, eylemin yapılma amacına ilişkin olarak öncelikle "Tezkere" konusunu ele alalım.

Eylemin, tezkere görüşmelerinin hemen öncesinde yapılmış olması, bir kesim tarafından, tezkerenin uzatılmasının engellenmesi amacıyla yapıldığı şeklinde değerlendirilirken, diğer kesimce tersi savunularak, Türk Ordusu'nun önümüzdeki kış koşullarının zorluğu altında K.Irak'a bilerek çekilmek istenerek zayiat verdirilmesi ve çatışmaların boyutlandırılması amaçlarının taşınmış olabileceği ifade ediliyor.

Hem asker ve hem de Hükümet, baştan beri tezkerenin uzatılmasından yana iken ve tezkerenin uzatılacağı neredeyse kesin gibi iken, üstelik, düşünülmese bile bu eylem sonrası tezkerenin uzatılması kaçınılmaz bir hal alabilecek iken, yapılan ikinci değerlendirmenin birinciye oranla çok daha geçerli olduğu net olarak karşımıza çıkıyor.

Tezkere süresi uzatılır ve asker daha büyük bir güç ile biran evvel Irak'a girer ve Kandil'e kadar dayanırsa, bu sefer "Ne olacağını, örgütün bundan neyi hedeflemiş olabileceğini" düşünmek gerekir. Geçiş yolları önceden mayınlanmıştır ve önemli hakim mevziler alınmıştır. Buna, çok zor doğa ve kış koşulları da eklendiğinde, askere büyük bir kayıp verdirilerek işin çığrından çıkması ve çatışma ortamının alevlendirilmesi planlanmış olabilir. Ayrıca, örgütün kayıp vermesi, on'larca, yüz'lerce teröristin ölmesi onlar için aslında çok da önemli değildir. Çünkü böyle bir durumda, özellikle dış kamuoyu nezdinde, "İmha ediliyoruz" şeklinde, her zamanki gibi B planına geçilerek, mağduru oynama politikasına işlerlik ve sözde haklılık kazandırılmaya çalışılacaktır.

DTP'nin kapatılma davası söz konusu olabilir mi?

DTP'nin kapatılması, yaptıkları açıklamalar ve eylemler göz önüne alındığında zaten bir sürpriz olmaz. Üstelik, mevcut kapatılma ihtimali, bu son eylemden sonra çok daha kuvvetlenmiştir. Bu durumda, "Acaba PKK, DTP'nin kapatılmasını özellikle mi istiyor?" ve "İstiyorsa, neden istiyor?" soruları akla gelmeli.

Bilindiği gibi DTP'li yöneticiler, partilerinin kapatılmasını, "Demokrasiye darbe ve Devlet'in Kürt halkını inkâr etmeye devam ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirdiklerini" bas bas bağırıyorlar. Dolayısıyla, kapatma durumunda sempatizan kitlelerin sokaklara dökülerek gündemin işgal edilmesinin yanı sıra, yine özellikle ve yine dünya kamuoyu nezdinde olmak üzere, "Türkiye'de demokrasi yok, özgürlük yok" iddialarını yineleyerek, bu sefer de "İnkâr ediliyoruz" şeklindeki süregelen mağduru oynama fırsatını elde edebileceklerdir.

Amaç, yerel seçimler midir?

Önümüzdeki Mart ayı içerisinde yapılacak olan yerel seçim, DTP için son derece önemlidir. Bu seçim, neredeyse bir "yok olmama" mücadelesidir onlar için. Çünkü, geçtiğimiz seçimlerde büyük bir oy kaybına uğrayan DTP, AKP'den rövanşı almak zorunda kalmıştır. Özellikle, iddialı söz düellosu yapılan ve kalemiz dedikleri Diyarbakır onlar için son derece hayati önem taşımaktadır. Aksi halde, "Kürt halkını biz temsil ediyoruz" iddiaları, her ne kadar doğru olmadığı bilinse de, bu kez tamamen çürüyecektir. Eğer, bu sefer de yeni bir kulp, yeni bir bahane bir şekilde bulunmaz ise.

Bölgedeki huzurlu ve sakin bir ortam, DTP ve PKK'nın giderek gündemden düşmesine sebep olacağından, kendiliğinden akan bir yaşam kesinlikle işlerine gelmez. Bu itibarla, kaos, çatışma ve güvensizlik ortamı yaratılıp, bundan beslenmek gerekir. Ayrıca, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un, yaptığı Güneydoğu gezisinde sevgi gösterileriyle karşılanarak halkla kaynaşmış olması da, hem DTP'yi ve hem de PKK'yı oldukça rahatsız etmiş ve telaşlandırmıştır muhtemelen. Bu itibarla, Aktütün eylemi gidişatı değiştirmek amacıyla yapılmış olabilir diye düşünülebilirse de, salt bu amaç için yapılmış olduğu da pek söylenemez.

Son olarak gelişen Irak-ABD-Türkiye ilişkileri ve bölgedeki son konjonktürün rolü var mıdır?

Bence, böylesi bir eylemdeki en belirleyici etken, en önemli sebep, tam da burada yatmaktadır.

Dikkat edilirse; incelenen diğer tüm nedeni olduğu düşünülen ACABA'ların, OLABİLİR Mİ'lerin tek ortak paydası vardır ve bu da "Kaos ortamı yaratmak, kitlelerini canlı tutmak, harekete geçirmek, gündemden düşmemek, mağduru oynayarak haklılık kazanma fırsatı yakalamak, özellikle de dış kamuoyunu kendi propagandaları doğrultusunda etkilemek" gibi amaçlar taşındığıdır. Örgütün diğer tüm eylemlerinde de genellikle bu amaçlar öteden beri güdülmüştür zaten. Ancak bu tür bir eylemin amacı, yapılış şekli, boyutu ve taşıdığı risk bize, diğer birçok eylemin taşıdığı amaçtan farklı bir özellik, önem ve hassasiyet taşıdığını apaçık göstermektedir.

Başta da belirtildiği gibi, örgütün, Aktütün eylemi ile ilgili olarak yaptığı, "Bayram münasebetiyle lütfedilen 3 günlük ateşkese, Türkiye tarafından uyulmayarak operasyonlara devam edilmesi nedeniyle karşılık verildiği" yönündeki, asıl amacın gizlenilmeye çalışıldığı anlaşılan açıklaması, son derece düşündürücüdür. Çünkü örgüt, muhtelif yerlerde, 3'lü 5'li gruplarla daha küçük ve daha az riskli eylemler yapabilir, açıklamalarda bulunabilir ve aynı amaca da çok daha kolay ulaşabilirdi.

Peki, en az 15-20 gün sürebilecek bir planlamayla, 300-350 kişilik kalabalık bir grupla ve ağır silahlarla, K.Irak'ın farklı barınma yerlerinden küçük gruplar halinde gelinerek, imha mahiyetli böylesi bir eylemin, farklı ve önemli ne gibi bir amacı olabilir?

Bölgedeki, ABD'nin sağladığı uydusal anlık istihbarat, insansız keşif ve gözetleme uçakları, eldeki mevcut ısıya duyarlı termal kameralar gibi son derece gelişmiş teknolojik imkânlar bilindiği halde, böylesi büyük bir risk, nasıl göze alınabilmiş ve bu riskten tamamıyla nasıl kurtulunarak eylem gerçekleştirilebilmiştir? Bu, mümkün müdür!!!

Bölgedeki son konjonktüre şöyle bir bakalım:

ABD, Türkiye ve Irak Merkezi Yönetimi arasında son dönemde normalleşmeden öte gelişen sıcak diplomatik ilişkiler, PKK'nın bölgedeki varlığına büyük bir tehdit oluşturmuştur. Bölgede en büyük güç olduğu iddiasındaki PKK, bu üçlü uzlaşı ortamı ile, kendisinin bölgeden silinmek istendiğini düşünmektedir. Türkiye'nin önümüzdeki kısa dönemde Irak'ın Kuzey bölgesine girerek, bölgede ciddi anlamda kalması mevcut uzlaşı ortamını kuvvetle muhtemel zedeler. Barzani'nin eylem sonrası yaptığı, "Sorun çatışma ile çözülmez. Diyalog ile çözülmelidir" yönündeki açıklaması, Türkiye'nin ne olursa olsun Irak topraklarına girmesinden rahatsızlık duyacağı anlamına gelmektedir. Barzani ile Türkiye arasındaki ilişkinin gerilmesi, PKK'nın işine gelirken, ABD'yi de zor durumda bırakır. ABD burada, Türkiye ile Ortadoğu politikası arasında kalır. İşte tam da burası, sözün bittiği yerdir ve zurnanın çıkarttığı o garip ses, tam da burada duyulur.

Anlatılmak istenen anlaşılmıştır umarım.

PKK, gerçekleştirdiği bu Aktütün saldırısıyla Türkiye'yi Irak'a sokarak, bir taşla birkaç kuşu birden vurmayı hedeflemiştir. "Çatışma ortamı yaratmak, körüklemek, bundan beslenerek gündemde kalmak, taraftar kitlesine moral vererek kitlesini ve mensuplarını canlı tutmak, karşı tarafı, yani Türkiye'yi ve halkını umutsuzluğa, yılgınlığa sevk etmek, tartışılır hale getirmek, uluslararası kamuoyunda mağduru oynayarak haklılık kazanmaya çalışmak" gibi bilinen belli amaçlarından öte, attığı bu Aktütün taşıyla, Irak'taki üçlü uzlaşı ortamının bozulmasının sağlanarak varlığını sürdürmeyi, ispat etmeye çalıştığı silahlı gücü ile de ABD'ye, "Bölgede ben de varım. Beni göz ardı etme. Beni kaale al ve hatta, kendi amaçların doğrultusunda öncelikli olarak beni kullan" mesajlarını vermeyi en temel hedefine koymuştur.

_________________________________________________

(*) This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 23-09-2020

“Alea iacta est”: Ok Yaydan Çıkmıştır

“Alea iacta est” sözünü, bildiğiniz gibi Jul Sezar’ın, Roma ile arasındaki anlaşmayı bozup orduları ile şehrin kuzeyindeki cılız Rubicon (bugünkü adı ile Fiumicino) nehrini geçer geçmez(MÖ 49), artık bir büyük savaşın kaçınılmaz olduğunu anlatmak için söylediği rivayet olunur. ...