Bu sayfayı yazdır

Nükleer Takas Anlaşması’nın Kapsayıcılık Sorunu

17 Mayıs’ta İran-Türkiye-Brezilya arasında Tahran’da imzalanan Uranyum Takas Anlaşması gereğince İran, düşük düzeyde zenginleştirilmiş 1200 kg uranyumu, araştırma reaktörlerinde kullanılabilecek nükleer yakıt karşılığında Türkiye'ye gönderecekti.

Türkiye, Takas Anlaşması ile "yıllardır çözülmeyen düğümü" çözdüğünü, bu anlaşma ile İran nükleer sorununun çok olumlu bir aşamaya geldiğini düşünerek çok taraflı diplomatik girişimlerde bulundu, ancak, beklediğinin tersine İran nükleer sorununun çözülmesi yerine, kendisini de Batı'yla sorunlu hale gelen bir ülke pozisyonunda buldu. Takas Anlaşması'nın, zamanlaması, sunuş biçimi, İran nükleer krizi çerçevesinde kapsayıcılık sorunu ve İran'ın güvenilmezlik imajı nedeni ile başarısız olacağı büyük bir olasılıktı.

İran'ın nükleerleşme ihtirası, 1979'dan sonra kurulan Humeyni rejimine özgü değildir. Bu süreç Şah döneminde başlamıştır. Muhammet Rıza Pehlevi, bölgenin en büyük askerî gücü olma niyet ve iradesine sahipti. Bu doğrultuda İran'ın nükleer güce de sahip olması yolunda önemli adımlar atmıştı. İran'da ilk nükleer çalışma, 1957'de ABD'nin desteği ile başlatılmıştır. Fakat ABD'nin İran'a sunmak istediği nükleer teknolojinin barışçıl amaçlı olduğu belirtilmiştir. 1974'te Şah, 20 bin megavat gücünde 20 adet nükleer reaktör inşa etmek istediğini açıklamıştır. Zaten, 1973 dünya petrol krizinin sağladığı getiriler, İran'a nükleer güç olmak için ekonomik fırsat da vermiştir. Ancak Şah, sadece altı nükleer reaktör kurmayı başarabilmiştir. İran'ın nükleer enerji çalışmalarının gelişmesinde sadece ABD değil Avrupalılar da çok önemli rol oynamışlardır.

1979'ta gerçekleşen İslam Devrimi'nin hemen ardından İran'daki nükleer çalışmalar durdurulmuştur. Rejimin ABD ve Batı karşıtı olması nedeniyle, nükleer alandaki bütün antlaşmalar Batılılar tarafından iptal edilmiştir. Diğer taraftan, İslam rejimi yöneticileri de çalışmaları devam ettirmek istememiştir. Yeni yöneticiler nükleer çalışmaları, ülkenin zengin petrol ve doğal gaz enerjisine sahip olduğu için doğru bulmamış ve nükleer programı dinen sakıncalı saymışlardır. Ne var ki yeni yönetim, İran-Irak Savaşı (1980-88) ile birlikte devrimi sadece halka ve topluma dayanarak korumanın mümkün olamayacağını ve askerî anlamda da güçlü olmak gerektiğini anlamıştır. Savaş sonrasında hem askerî teknolojiye hem de nükleer programa yeniden önem verilmeye başlanmıştır.

İran nükleer sorunu Batı ve İran arasındaki güvensizlikten kaynaklanmaktadır. Batılılar İran'ın nükleer çalışmalarındaki gerçek niyetin, nükleer silah edinme iradesi olduğu düşüncesindedir. İran'a karşı olan güvensizliklerini, bu ülkenin bölgesel, küresel niyetleri ve nükleer faaliyetleri bağlamında çeşitli sebeplere dayandırmaktadırlar. İran'ın şeriat (Şia) kuralları ile yönetilmesi, ABD ve İsrail ile ilişkilerinin gergin olması ve bölgede radikal örgütlerle geliştirdiği diyalog, nükleer çalışmalara karşı duyulan kuşkuyu beslemiştir. Ayrıca, askerî konseptte gerçekleştirdiği nükleer çalışmalarını 13 yıl dünyadan saklaması ve sürekli eksik bilgi vermiş olması, krizin oluşmasında önemli rol oynamıştır. Dahası, İran'ın petrol ve doğal gaz zengini olan bir ülke olmasına rağmen uranyum zenginleştirme konusunda ısrarcı bir tavır sergilemesi kuşkuları artırmaktadır.

İran, Batılıların bu iddialarını kesinlikle kabul etmemekte, nükleer silah üretme niyet ve iradesi olmadığını ısrarla vurgulamaktadır. Hatta güven krizini aşmak için nükleer silaha dair dinî bir yorum da geliştirmiştir. İran'a göre nükleer silah üretimi İslam dini açısından doğru değildir ve bir İslam rejimi olarak nükleer silah edinmeyi istemeleri söz konusu olamaz. Ayrıca nükleer teknolojiye sahip olmak, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması'na (NPT) taraf olmasından dolayı İran için bir haktır. İran nükleer enerjiyi teknolojik gelişmenin, özellikle de tıp, tarım ve elektrik üretiminin temeli olarak nitelendirmekte ve bu enerjiye barışçıl amaçlarla kullanmak için sahip olmak istediğini iddia etmektedir. Nükleer faaliyetlerini şeffaf, güvenilir ve hukuksal bir zeminde yürüttüğünü söylemekte ve bütün çalışmalarını NPT ve Ek Protokol çerçevesinde devam ettirdiğinde ısrar etmektedir.

Batılıların İran'ın nükleer çalışmaları karşısındaki politikalarının temelini bu güven krizi oluşturmaktadır. Bu nedenle, İran'ın nükleer silah elde edebileceği tüm yolların tutulması gerektiğini söylemektedirler. İran'ın yakıt döngüsünün tüm aşamalarını, özellikle uranyum zenginleştirme aşamasını, kendi başına yürütme kapasitesine sahip olmaktan vazgeçmesi ve bu çalışmalarını başka bir ülkenin topraklarında gerçekleştirmesi, mevcut çerçevede ortaya atılmıştır. Buna karşılık İran, uranyum zenginleştirme çalışmalarının, NPT (Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması) çerçevesinde tanınmış bir hak olduğunda ısrar ederek kendisine sunulan önerileri reddetmektedir. Ayrıca bağımlı teknolojinin bir anlam ifade etmediğini de dile getirmektedirler.

Gelinen noktada, İran ve Batılılar arasındaki nükleer sorun temelinde, uranyum zenginleştirmenin askıya alınıp alınmaması yatmaktadır. Bütün müzakerelerin bu noktada yoğunlaştığı bilinmektedir. Uranyum zenginleştirme sorunu bağlamında geliştirilen çözüm formülü, İran nükleer sorununu çok farklı bir safhaya taşıyacaktır. İran-Türkiye ve Brezilya arasında imzalanan Takas Anlaşması'na bu çerçeveden bakıldığında, anlaşmanın kapsayıcılık sorunu açık şekilde gözükmektedir. İran, anlaşma gereği elindeki düşük zenginleştirilmiş uranyumun Türkiye'de depolanmasını kabul etse de, uranyum zenginleştirme çalışmalarını askıya almayacağını bildirmişti. Bu açıdan bakıldığında Takas Anlaşması'nın, İran nükleer krizindeki temel sorunun çözümüne yönelik olmadığı görülmektedir. Son tahlilde, Nükleer Takas Anlaşması'ndaki kapsayıcılık sorununun, anlaşmanın başarısızlığının önemli bir nedeni olduğunu kabul etmekte yarar vardır.