Selefi Network ve El-Kaide

Yazan  28 Ocak 2014
Bu yazı 21.Yüzyıl Dergisi'nin 61.Sayısında yayımlanmıştır.

 

I. İhavu’l-Muslimîn, Hamas, el-Kaide, bir çok örgüt bilinmekle birlikte Selefilik Türk kamuoyunda çok fazla konuşulan bir mevzu olamamıştı. Bunda Selefiliğin müstakil bir örgüt olmaktan daha çok bir düşünce, bir sosyal hareket, teolojik bir mezhep olarak görülmesinin önemli payı bulunmaktadır. Bununla birlikte özellikle Mısırda en-Nur partisi, Suriye’de el-Nusra cephesi ve elbette el-Kaide örgütünün Selefilikle bağı bir sosyal hareket ya dini bir mezhepten daha öte bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösterdi. Bu nedenle ben Selefiliğin dini bir mezhep, fırka ya da sosyal bir hareket veya siyasal bir örgüt olarak üç farklı şekilde yapılanmış, değişim ve dönüşüme uğrayarak bir network/ağ kurabilmiş bir yapı olduğu iddiasını dile getirmeyi uygun görüyorum. Bu aslında İslamcı hareketlerin devlet gibi formel örgütlü yapılar olarak konumlanmak yerine hem informel hem de formel ve esnek örgütlü yapılar olarak konumlanmayı seçmelerinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla Sünnilik içinde öncelikle dini bir mezhep, fırka olarak doğan Vehhabiliğin Sosyal bir hareketten militarist bir örgüte doğru evrilirken kitapevleri, okullar, yardım örgütleri ve milis kuvvetleriyle oldukça geniş bir ağa kavuştuğunu görmezden gelemeyiz. Bu nedenle Selefilik bu gün ne yalnızca dini bir mezhep ne de siyasi bir örgüttür, bunları da içeren bir network/ağla karşı karşıya olduğumuzun görülmesi gerekir. Network/ağ kavramını bir birinden özerk, esnek, formel ya da informel örgütsel yapıların birbirine bağlanmasıyla oluşan ortam için kullandığımı baştan söyleyeyim. Hatta bu gün Sünnilik içindeki en güçlü ağı konuştuğumuzu söylesem abartmış olmam.

Şu halde temel sorun Selefiliğin nasıl doğduğu, nasıl evirildiği ve nasıl böyle bir güçlü ağa kavuştuğudur. Öncelikle Selefilik düşünsel olarak Ahmed b. Hanbel, İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım el-Cevziyye gibi alimlerim düşünsel devamı olarak yorumlansa da bu bugün üzerinde konuştuğumuz Selefiliğin anlaşılmasına hiçbir katkı sağlamayacaktır. Bir mezhep olarak Selefilik ilk defa 18. yüzyılda ortaya çıktı ve ilginçtir ki hem de Sünnilik içinde ve Sünniliği tasfiye edecek şekilde. Osmanlı uleması bu mezhebi din dışında görerek, ona kurucusundan dolayı Vehhabilik adını verdi. Vehhabilik İslam’ın ilk üç nesilde sahih ve doğru bir biçimde anlaşıldığı ve yaşandığını (Sahabe yani Peygamber efendimizi gören nesil, Tabi’ûn yani Sahebe sonrası dönem ve Tebai Tâbiîn yani Sahabeden sonraki ikinci nesil) bu üç nesilden sonra ki nesil ve mezheplerin İslam’ı yanlış yorumladığını iddia etti.

Vehhabilik Suud Krallığı ile devletleşirken kendisine çekirdek bir paramiliter örgüt de kurmayı başardı. Coşkulu bir dini duyguya ve cihadi bir anlayışa sahip bu örgüt 1930’lara kadar Suud krallığının en ateşli taraftarları ve askeri gücü oldu. Hanefi, Şafii bir çok mezhebe  ve çeşitli tarikatlara ev sahipliği yapan Hicaz (Mekke Medine) bölgesi İhvan eliyle  temizlenerek Vehhabiliğin hakimiyeti altına alınmış oldu. 1928’den sonraki birçok tartışma sonucu Mekke’nin fethiyle bu günkü Suud krallığının sınırları belli oldu ve İbn Suud artık yakın düşmana karşı cihada gerek kalmadığını ilan etti. Böylece benim Tasfiyeci Selefilik dediğim 1.0 Selefilik tarih sahnesinde yerini almış oldu.

II. Batı karşısında yenilmişlik duygusu, bir an önce bu durumun değiştirilmesi ve Batı gibi değişmenin ve ilerlemenin sağlanması fikrinin İslam dünyasında yayılmasına sebep olmuş ve geleneksel kurumların değişime müsait olup olmadığı tartışması gündeme gelmiştir. Orta Doğu’da bu ıslahat ya da yenileşme fikrinin ilk öncüleri Cemalettin Afgani (ö. 1838-1897), Muhhammed Abduh (ö. 1849-1905) ve Reşit Rıza (ö. 1865-1935) olmuştur. Arap dünyasının iki müceddidi ve ıslahat yanlısı ismi Afgani ve Abduh Mağrip’ten Maşrık’a Endonezya’dan Fas’a kadar çok sayıda kişiye, harekete ve zümreye ilham kaynağı olmuştur. İslami hareketler ya Afgani gibi siyasi yolla devrim yaparak İslam’ı uyandırmak ve ıslahatlar yaparak İslam ülkelerini Avrupalıların iktisadi ve siyasi nüfuzundan kurtarma yolunu seçmişlerdir. Ya da Abduh gibi eğitim yoluyla devrim yapmayı kendilerine hedef olarak belirlemişlerdir. İslam’ın anlaşılmasında mezhep sistematiğini reddeden ve hurafeden temizlemek adına da geleneği aradan çıkaran bu ıslah hareketleri teolojik olarak Vehhabilikle bir çok açıdan benzer özellikler taşımaktadır. Dolayısıyla ondokuzuncu yüzyılın ilk başlarında İslam dünyasındaki tecdid, ıslah gibi hareketlerin Mısır merkezli çıkışını da Modernist Selefilik dediğim 2.0 Selefilik olarak adlandırıyorum.

III. Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden onyıllarda, Orta Doğu’daki sosyal, ekonomik ve kültürel değişimin hızı artmış ve ölçeği genişlemiştir. Aynı dönemde Müslüman Kardeşler’in kurucucu olan Hasan el-Benna’nın Mısır’da Selefi yayınevi ve el-feth dergisi çevresinde bulunduğunu ve Muhammed b. Abdulvehhab’ın kitapları ve risaleleri ile yetiştiğini biliyoruz. Ayrıca Hasan el-Benna’nın görüşleriyle ilgilendiği Cemiyetuş-Şer’iyye Mısır’da güçlü bir örgütlenme kurmuş selefi bir kurum olarak çoktandır faaliyet göstermekteydi. 18. yüzyılda Vehhabilik daha çok İslam içinde bir arınma ve Osmanlı’ya karşı siyasal bir kimlik inşa etmenin yolu olarak görülürken 20. yüzyılın başlarında Abduh ve Hasan el-Benna ile birlikte Batı karşıtlığına doğru evrilmeye başlamıştır. Böylece Vehhabilik ıslah hareketlerinin ve sömürgeden özgürleşmek  için harekete geçen cihad hareketlerinin çoğu için ana kaynak rolü üslenmeye başlamıştır.

Ihvan hareketi 1.0 Selefilikle Tekfir, Tasavvuf ve siyaset konularında farklılaşmakla beraber  Hasan el-Benna’nın Beşinci Kongre’de ilk madde olarak söylediği gibi selefi bir davettir. Bu nedenle Ihvan hareketi ılımlı bir Selefilik ya da 1.0 ile 2.0 Selefiliğin uzlaştırılmış şekli olarak görülebilir. Benim tanımım İhvan hareketinin Islahçı Selefilik olarak görülüp 3.0 Selefilik olarak isimlendirilmesinin doğru olduğudur.

IV. İkinci Dünya Savaşı sonrası Selefi hareketin çok daha hızlı bir yayılma gösterdiğine şahit oluyoruz. Soğuk Savaş döneminde Mısır, Irak ve Suriye’de İslamcı hareketler Batılı ittifaklar buldular. 1950’lerden sonra Suud Arap liderliği için Selefi ideolojiyi kullanmaya başladılar. 1960-70’lerde ise Mısır’da İslamcılara karşı artan devlet terörü karşı şiddet hareketlerini de harekete geçirmiş oldu. 1967 Arap-İsrail Savaşı, 1979’da Sovyetlerin Afganistan’ı işgali Orta Doğu’da militarist bir yönelimi ve bu yönelimi mobilize edecek örgütleri ortaya çıkardı. 1979’da Sovyetler Afganistan’ı işgal etti. 1970'lerin sonlarından itibaren belirgin oranda Filistin’e verilen destek 1980'lerin sonlarında Afganistan cephesine de yönelmeye başlandı.  Abdullah Azzam, Suudi hükümetinin ve halkının sadece 1983 yılından itibaren Afgan cihadı ile birlikte olduğunu söyler. 1980’ler açıkça Batının Cihadi dediği benim ise Devrimci Selefilik dediğim 4.0 Selefiliğin doğuş yılları oldu.

Suudi devrimci hareket 1980'lerde Afganistan'da doğdu, 1990’larda Abdullah Azzam, Usame b. Ladin eliyle küreselleşti. 1970'ler boyunca, öncelikle “yakın düşman” üzerinde duruldu, ancak 1990’lardan itibaren, giderek “uzak düşman” üzerine odaklanıldı. 1999 yılında patlak veren ikinci Çeçen savaşı, 2000’de Filistin’de el-Aksa İntifadası ve 2001’de Taliban’ın uluslararası toplum ile daha sık çatışmaya başlaması, Selefi-devrimci terörist ateşi 2001’de daha körükledi. Böylece devrimci Selefilik küresel bir aktöre dönüştü.

V. 11 Eylül saldırısı tüm dünyanın dikkatlerini Selefi devrimcilere çevirdi.  Irak işgali, Afganistan’a yapılan askeri müdahale militarist Selefiliğe ağır bir darbe vurdu. El-Kaide militanları birer birer öldürüldü. Irak’da işler yanlış gitti. Şiilik etkinliğini artırmaya başladı.2010’da Arap Baharı selefi rejimleri de tehdit etmeye başladı. Suriye Şii hilalinin etkisizleştirilmesi için büyük bir fırsat sundu. Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan Sünni bir blog oluşturmak için diplomasi başlattılar. Arap Baharı ile yeniden “yakın düşman” tanımına dönülmüş oldu. Filistin’de barış süreci, Irak’da kaybeden Sünniler ve kazanan İran, Arap Baharı ile hareketlenen Şii faktörü Suriye rejimi altında yakın düşman tanımını yeniden canlandırdı. El-Nusra ve el-Kaide arasındaki yakın bağ selefi cihatçılığın Orta Doğu’da artık Şiiliği, düşman ilan ettiği anlamına geliyordu.  Burada en önemli güç Sünnilikti. Dolayısıyla ben Körfez ülkelerinin yürüttüğü bu diplomasiye ve uygulanan jeopolitiğe Diplomatik Selefilik ya da 5.0 Selefilik adını vermeyi uygun görüyorum.

VI. Selefi hareketi giderek tek ve ulaşılabilir topluluk olarak ümmeti kuşatmaya başladı. Yirminci yüzyıl başlarındaki konjonktürde, onlar sadece küresel zayıflığın nedeni olarak gördükleri iç dini bölünmelere karşı mücadele etmediler; onlar sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşüne ve sömürgeciliğe karşı daha genel bir İslami kimlik oluşturdular. Bağımsızlıktan sonra selefiler, kendilerine hizmet eden sözde otantik bir dindarlık olan daha genel ve ulus ötesi bir İslam anlayışı geliştirdiler. Suudi dini kuruluşlara olan yakınlıkları sayesinde, sömürgecilik sonrası geçişi atlatmayı başardılar ve büyüdüler, modernist Selefiler ise bazen kayboldular bazen de demokratik yolları araçsallaştırarak seçimlerle itidaea elmeyi başardılar. Bu gün Sünniliğin içinde tüm mezhepleri tasfiye eden ve onları eşitleyen yekpare bir Selefiliğe doğru evriliyoruz.  Orta Doğu’da ABD’den boşalan yeri, merkezi güçlü devletler değil, devletin görevini üstlenmiş ve aralarında devletin gücünü bölüşmüş gruplar doldurmaktadır. Özellikle network ile daha güçlü, aynı ideolojik tabanı paylaşmakla da daha şanslı bu grupların çağın isyan ruhuna uygun olduğunu görmemek büyük bir körlük olacaktır. Bölge Şiiliğe karşı Selefiliğe terk edilirken, Sünnilik kendi içinde yeniden tarihi düşmanlıkları kışkırtacak bir sürece doğru yol alıyor.

VII. Batı karşısında İslam medeniyetinin yeniden diriltilmesi imkanına karşı da selefi söylem ciddi bir risk oluşturmaktadır. İslam medeniyetinin bilgi, hikmet ve marifet ayaklarını budayan Selefilik çağın ruhuna uygun olarak kırılgan toplulukları çok daha kolay mobilize edebilmektedir. Günümüzde küresel terör, sınırları ve kimliği nerede olabileceği tam belli olmayan yapısıyla geçmişe nazaran daha tehlikeli ve öldürücü niteliktedir. Ağ tabanlı organizasyon yapısı ve gevşek bağları nedeniyle çözülmeleri de oldukça zordur. Dünya üzerindeki hiçbir devlet bu tehditten muaf değildir.  Bilgi devriminin en önemli sonuçlarından biri, şebeke (network) biçimindeki örgüt yapılarının ulusal ve uluslararası tüm sosyal alanlarda yükselişe geçişi olmuştur. Ağ tabanlı organizasyonların temel özellikleri, organizasyon içindeki iletişim ve koordinasyonun dikey veya yatay resmi bir rapor verme şeklinde olmayıp, mevcut görevin niteliğine göre şekil alan bir yapılanma biçiminde olması, ağın iç yapısındaki çeşitli bağlantılar organizasyon dışında ulus sınırları boyunca dağılmış bireylerle oluşturulan ilişkilerle tamamlanmasıdır.

Bilgi çağı koşullarına uyarlanmış terörizmde, müttefikler bulmak insan topluluklarını etkilemek ve komuta ve kontrolü sağlayabilmek yoğun bir karşılıklı iletişimi gerektirdiğinden şebeke yapılar bilgi teknolojileri kullanmakta uzmanlaşmışlardır. Selefi network hem bu teknik ve uzmanlık isteyen alt yapıyı sunmakta hem de terörist örgüt içerisinde birden fazla liderin farklı ülkelerde birbirine paralel faaliyet göstermelerine olanak sağlamaktadır. Ayrıca bu ortam içerisinde teröristler parasal kaynak sağlanması, istihbarat paylaşımı, eğitim, lojistik, planlama, saldırıların icrası konusunda da beraber çalışma imkanı bulabilmektedir. Bu bağlantılar sayesinde eylem yapacak olan gruplar farklı coğrafyada ki diğer gruplardan ihtiyaç duydukları güç ve desteği rahatça sağlayabilmektedirler.

El-Kaide örgütü de değişik alt kültürlerden gelen ve üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan Müslümanları selefi network ağı ile radikal İslam düşüncesini Cihat adı altında tüm dünyaya yaymayı başarabilmiştir.  Oliver Roy’un Afgan Matrisi diye tanımladığı göçebe cihatçılardan oluşan el Kaide, birçok ülkedeki radikal İslamcı örgütlerin bir araya gelmesiyle ilan edilmiş bir cihadın yönlendiricisi olmayı ideolojik olarak başarmıştır. Sonuç olarak Selefi network en açık renginden en koyu rengine kadar farklı yapıları bünyesinde barındırabildiğinden el-Kaide’nin militan bulması için oldukça uygun bir matriks işlevi görmektedir.

 

Hilmi Demir

-1993 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu.

-1994 tarihinde Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesine araştırma görevlisi olarak atandı.

-1996 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kelam Anabilim Dalında Yüksek
Lisansını, 2001 yılında doktorasını tamamladı.

-2002 tarihinde Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalına Yardım
doçent kadrosuna atandı.

-2002-2003 tarihleri arasında Kırgızistan OŞ Devlet Üniversitesinde görev yaptı.

-2003-2004 tarihlerinde Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesinde dekan yardımcılığı görevinde bulundu.

-2009 Tarihinde Doçent, 2014 tarihinde Profesör kadrosuna atandı.

-Halen Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı öğretim üyeliği yapmaktadır.
-Türkiye Günlüğü, Türk Yurdu, 2023 gibi Ulusal dergilerde yayımlanmış makaleleri ve "Delil ve İstidlalin Mantıki Yapısı İlk Dönem Sünni Kelam Örneği", " Mit Kozmoz ve Akıl", "Mit Kozmos ve Akıl: Zerdüştlük Maniheizm Hıristiyan Gnostikler ve İslam" adlı yayımlanmış kitapları bulunmaktadır.
-Ortadoğu'da Mezhepler, Gnostik inançlar, Selefilik, İslami Hareketler konusunda çalışmaktadır. 

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Suinbay Suyundikov   - 30-09-2020

Dondurulmuş Sorun Dağlık Karabağ Erimeye Başladı

Dünyanın çözüme kavuşamayan en eski ihtilaflı bölgelerinden biri de hiç kuşkusuz Dağlık Karabağ sorunudur.