“Babam Kağan” Nerdesin?

Yazan  06 Aralık 2008
5 Aralık Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkı yıldönümünde tarihte bir yolculuk...

Giriş

Tabiatın kuralı gereği toplum kadın ve erkekten meydana gelir. Ancak haklar açısından nedendir bilinmez (din mi izin veriyor, gelenek görenekler mi izin veriyor HAYIR hiç birisi izin vermiyor) daima her toplumda erkeklerin öncelikli olduğu görülüyor. Türk kadınının sosyal durumuna baktığımızda da aynı durumu görürüz. Gerçi Türk kadınının sosyal durumunu İslâmiyet'ten önce, İslâmiyet'i kabul ettikten sonra ve günümüzde Cumhuriyet kadını olarak üç ana bölümde incelememiz mümkündür.

I. İslâmiyet'ten Önce Türk Kadınının Durumu

Orta Asya'da Asya Hunlarında Hatun'un Hakanın yanında resmen yer aldığını biliyoruz. Avrupa Hunlarında da durumun aynı olduğunu Bizanslı elçiler belirtmektedir.

Asya Hunları'nın Çinlilerle olan ilişkilerindeki belgelerde, Türk Hakanı yanında Hatununda resmen yer aldığı ve her ikisinin birden devleti temsil ettiği kaydedilmiştir. Hunlara ait bilgiler, kadının da erkeği ile beraber aynı iş ve hakka sahip olduğunu belirtmektedir. Göktürk Kitabelerinde belirtildiğine göre Kutluk Kağan'ın ölümünden sonra oğullarının annesi Bilge Hatun yönetimi ele almıştır.

Aynı kitabelerde Hakan babasının ve annesinin beraber tahta çıktığını yazmıştır.

İslâmiyet'ten önceki destanlarda da kadına çok önemli bir yer verilmiştir. Türk kadını yaşadığı hayat şartları gereği ok atma, ata binme ve dolasıyla erkeği ile birlikte hareket etme hakkına da sahipti.

Dede Korkut'ta da Göktürk Kitabelerinde olduğu gibi kadınların toplumdaki yeri hemen hemen ön plândadır. Aynı zamanda Türk hayatının sahnelerini bize çok iyi olarak canlandırır. Burada kadınlarda iki türlü nitelik aranır: Kahramanlık, Analık.

"Kız anadan görmeyince öğüt almaz" diyor Dede Korkut Masallardan birinde, Sulur Kazan Hanın karısı Boy Uzun Burla Hatun, kahraman ve tam anlamıyla bir Türk anasıdır. Destanın konusu şöyledir: "Burla Hatun oğlu tutsak olup, kocası onu kurtarmaya gidince, bu gidiş uzayınca, hizmetinde bulunan kırk ince belli kızı yanına alıp, kara atına binip kara kılıncını kuşanıp kocasının izini aramaya çıkmaktan çekinmez. Kazan Han da tam düşman karşısında yenilmek üzereyken yetişir; savaşa girer. Kocasına yardım eder ve oğlunu kurtarır".

Bu destan bize kadının hem kahramanlığını hem de savaşa kabiliyetli ve yetişkin olduğunun bir örneğini verir.

Analık yeteneği için de Dede Korkut şu deyimleri kullanır: Dünyadaki en güzel ve kutsal kişiler sayılırken "Ağca sütün doya emziren analar" başta yer alır. Oğuznamenin kahramanları "Ana hakkını Tanrı hakkı" olarak kabul ederler.

Dede Korkut destanlarında sevgi ve saygı üzerine kurulmuş aile birlikleri vardır. Tek kadınla evlilik esastır. Kadın çocuğu olmazsa dahi ikinci evliliği düşünmez görünüyor. Oğuzların erkeği, tek istisna Basmı Beyrek'tir. O hem beşik kertme nişanlısı Banû Çiçek'le hem de kendisini esaretten kurtaran Bayburt Meliki Parasan'ın kızı ile evlenmiştir.

Aile fertleri "Otağ" denilen çadırlarda oturur. Bunların rengi ak, kara ve kırmızıdır. Törenlerde oğlu olan ana ak, kızı olan kırmızı, hiç çocuğu olmayan kadınlar ise kara çadırda otururdu. Ana olmayan kadınlara, Oğuznamelerde hor bakılmaktadır.

II. İslâmiyeti Kabul Ettikten Sonra Türk Kadının Durumu

Türklerin İslâmiyet'i kabul etmesinden sonra ise İslâmiyet'in kuralları ile birlikte Arap hurafelerinin de alınmasıyla kadın geri plana itilmiştir. Karahanlılar Selçuklular döneminde kadının hükümet işlerinde bir yeri olmasına rağmen Osmanlı Devletinde aynı durumdan söz etmek mümkün değildir. Gerçi Karahanlı Hakanına sunulan Yusuf Has Hacip tarafından yazılan Kutadgu Bilig siyasi ve sosyal bir öğüt kitabı olmakla birlikte kadın hakları konusunda Göktürk Kitabeleri ile karşılaştırıldığında eski Türk geleneklerinden uzaklaşıldığı görülmektedir.

Eski Türk örf ve adetlerinde ve halk destanlarında olduğu gibi kadın haklarındaki yüksek ve hür fikirler bu eserde yoktur. Hatta tersine bazı yorumlar yer almaktadır. "Dostum, sana kesin sözümü söyleyeyim kız doğmazsa, doğarsa yaşamazsa, daha iyi olur" işte bu sözlerle kız çocuğunu istenmeyen ve önemi olmayan bir duruma düşürmüş oluyor.

İslâmiyet'in ahlâk anlayışı, cinsî ahlâka uymayı yalnız kadınlardan değil aynı şekilde erkeklerden de istemiştir. Fakat bütün bu ahlâk kurallarına rağmen cinsler arasında eşit görünüşü hukuki bakımdan gerçekleştirmemiştir. Bununla birlikte İslâm hukuku Arap ve Roma hukukuna göre kadına daha çok değer ve hak tanımıştır.

III. Osmanlı Devletinde Kadının Durumu

Osmanlı devletinde kadın hukukunun çok değişik yönleri vardır. Bu devrede siyasî haklara dair bir kanun yoktur. Tarihi belgelerin çoğu ise başkent olan İstanbul'a ve bazı büyük şehirlere aittir. Yabancı yazarların Türk kadını haklarında verdiği bilgiler ise, birbirinden çok değişik görüşlerdir. Herhalde 18. yüzyılın sonuna kadar Osmanlı kadını, zamanın dünya medenî vasıflarından uzak ve kapalı tutulmak istenmiş ve yahut öyle gösterilmiştir.

Osmanlı Devletinde kızlar Tanzimat ve Islahat Fermanı'na kadar, Mahalle Mektebi dışında bir okula gitme imkanına sahip değillerdi. Bu tarihten sonra aşama aşama değişik okullarda okuyup, çalışma hayatına azda olsa girmeye başlamışlardır. Harf Devriminden sonra 1929'da açılan Millet Mektepleri ile okur-yazar sayısı artırılmaya çalışılmıştır. Günümüzde de hala okul çağında 7-8 milyon kız çocuğunun değişik nedenlere okula gönderilmediğini görüyoruz. Demek ki zihniyetlerde fazla bir ilerleme sağlanmamış.

"Osmanlı'da kadın sorununun ele alınışı, Rumeli ve Anadolu'daki kadın olarak farklılık göstermektedir. Her iki grupta yer alan kadın aynı gelenekler tablosu içinde değildir. Osmanlı'da kadın Meşrutiyet döneminde örgütlenmeye başlamıştır. Özellikle İttihat ve Terakki, kadının geleneksel kelepçelerden kurtulması için, Türkçülük ideolojisinden yararlanmıştır. Diğer siyasî partiler, soruna onun kadar önem vermemişlerdir. Ne var ki, kadının doğal özgürlüklere sahip olduğu görüşü, Kanun-ı Esasi de yer almasına rağmen, İslâmcı cephe tarafından engellenmiştir. Bu tezi ortaya atan bir mebusa, ittihatçı Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi hürriyetlerin yalnızca kanunla değil, Şeriat kurallarıyla da sınırlandırıldığını bildirmiştir.

Muhalefet-iktidar çekişmelerinin fırtınalar yarattığı 1911 yılında, kadınların ortada dolaşmaları, İstanbul Muhafızlığı'nca ceza tehdidiyle, sınırlanıyordu. Gazeteler bu konuyu ele aldıkları için kapatılıyordu. Kadınların "tesettür"(örtünme) kurallarına uymaları isteniyordu. Şeyhüislam bile"taaddüd-ü zevcat'ı (çok kadınla evlenmeyi) savunuyordu" . Ne tesadüf ki! tam da bu günlerde aynı konuda açıklamalar ve örneklemeler yapılıyor.

Aradan yüzyılla yakın bir zaman geçmesine rağmen erkek hegomanyasının düşüncesinde değişen hiçbir şey olmamış.

Selahattin Asım'ın 1911'li yıllarda yazdığı, Türk Kadınının Tereddisi yahut karılaşmak kitabında yazar "Türk Kadınının tereddi"sinden (soysuzlaşmasından) söz ederek "karılaşma" olayını ortaya koymuştur. "Karılaşmak" kadını, toplum dışına atmak, ona, hiçbir sosyal görev tanımamanın sonucu bir "zevk ve şehvet makinesi" durumuna indirgemektir.

Elbette kadın ve dolayısıyla ana asla "karılaşmamalıdır" buna başta kadınlar izin vermemelidir. Günümüzde kadınla hiçbir ilgisi olmayan ürünlerin reklamlarında kadınlar bir cinsel obje olarak ön plana çıkartılmaktadır. Bu tür reklamların önlenmesi için mücadele edilmeli ve bu ürünler tercih edilmemelidir.

Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'na girmesiyle sosyal hayatta yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Askere giden erkeklerin yerine açık kalan bazı memurluklara kadınlar atanmıştır. Kadın cephe gerisi işlerde ve evinde, köyünde tamamen aktif olarak iş hayatına atılmış, eskisinden daha çok çalışmıştır.

"Osmanlı Devleti, I.Dünya Savaşı içinde bocalarken Osmanlı Parlamentosu da kadınların yalnız başına kocalarından izin almadan, ülke dışına çıkıp çıkmayacaklarını tartışmıştır. Sonunda evli kadınların "eşlerinden izin almadıkça pasaport verilemez" kaydı kaldırılmıştır. Pasaport tartışmasına karşılık "ziraat mükellefiyeti" konusunda, on dört yaşındaki kızların da ekim ve nadas yapmak üzere, hükümetçe mükellef tutulabileceği" kabul edilmiştir. Ayrıca ilmiyede köylü kadına tarlada çalışma fermanı vermişti".

İttihat ve Terakki, kadınlığın özgürlüğe kavuşması için büyük çaba sarf etmiştir. İktidarda yalnız kaldığı dönemde başardığı en önemli işlerden biri bu olmuştur. Türkçüler, İslâmcı kuralları yeni yorumlardan geçirerek ve içtimaî Usul-ü Fıkh" kapısı açarak reform yollarını açmışlardır. Örneğin "Cevaz" yolu ile, çok kadınla evlenmenin önlenebileceğini ileri sürmüşlerdir. Buna göre, Devlet Başkanı (Halife-Padişah), Şer'i bakımdan yapılması ya da yapılmaması emredilmemiş, fakat caiz olan şeyleri düzenleme yetkisine sahiptir. Çok kadınla evlilik, şeriattın "Emrü nehyetmediği" (yapınız yapmayınız demediği) olaylardandır. Devlet Başkanı isterse bu müsaadeyi kaldırır, isterse değişiklikler yapabilir.

"Hukuk-ı Aile Kararnamesi", "Münakehat ve Müfarekat" (Nikah ve boşanma) Kararnamesiyle de, kadını, gelenek zincirlerinden kurtarmaya çalışmışlardır.

Bütün engellemelere rağmen İttihat ve Terakki, belirli bir ölçüde laikleşme yolunu açmıştır. Yargı'nın Şeyhülislâmlıktan ayrılarak "münhasıran (yalnızca) Adliye Nezaretine" bağlanması bu alanda büyük bir yenilik olmuştur. İttihat ve Terakki'nin 1916 kongresinde kabul edilmiş olan bu ilke "Darülhikmeti İslâmiye" adlı müessesenin açılmasıyla gerçekleştirilmiştir. Darülfünun (Üniversite) Edebiyat Fakültesindeki "Umumî derslerin" kadınlara da açık bulundurulması kararı verilebilmiştir.

Sayıları fazla olmasa da Osmanlı Devletinde kadın cemiyetleri bu ortam içinde kurulmuştur. Bu örgütleri faaliyetleri açısından iki bölümde inceleyebiliriz. Bir bölümü, tamamen kadın haklarının savunulması için kurulurken, bir bölümü de olayların zorlanmasına uyularak, yardım kurumları olarak ortaya çıkmışlardır. 1908'de kurulmaya başlayan kadın dernekleri 1913'e kadar yavaş bir tempoda gelişmiştir. Kurulan cemiyetlere üye olmak için İngilizce bilmeyi şart koşmaktan, korudukları okulda ücretsiz ders vermeyi, kadınların kültürünü artırmak ve onları meslek sahibi yapmak için uğraşanlarına kadar değişik profiller çizmişlerdir. Bu dernekler içinde Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslâmiyesi gibi kurucularının içinde tek bir kadın olmayan kadın dernekleri de kurulmuştur.

Osmanlı Devletinin son döneminde eğitim alanında az da olsa bir mesafe alınsa bile sosyal hayata dair bir gelişmeden söz etmek mümkün değildir.

IV.Milli Mücadele Döneminde Kadının Durumu

Millî Mücadele döneminde Türk kadını herhangi bir kanun ya da mecburiyetten değil tamamen içinden geldiği için vatanına hizmet etmiştir. Türk kadınını hizmetlerini; cepheye mühimmat taşımak, mitingler düzenlemek ve en önemlisi ocağını tüttürmek olarak özetleyebiliriz. Düzenlenen mitinglerde Türk kadınları örgütlenme ve güzel söz söyleme ustalıklarını da kanıtlamışlardır. Kadınlarımız bu davranışlarıyla ne kadar cesur olduklarını ve ümitsizliğe yer vermediklerini de göstermişlerdir.

Türk kadınının yaptıklarını Atatürk şu sözleri ile ifade etmektedir: "Dünyada hiçbir milletin kadını: Ben Anadolu Kadınından daha çok çalıştım. Milletimi kurutuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar emek gösterdim diyemez".

1923 yılında seçimlerin yenilenmesi kararı alındığı zaman kanun değişiklikleri yapılırken Bolu milletvekili Tunalı Hilmi bey kadınlarında sayılmasını teklif etmiştir ancak sözlerini dahi bitirmesine izin verilmemiş ve kadın nüfus sayılmamıştır.

Meclisteki bu tartışmalar sürerken Atatürk Türk kadınının Mîllî Mücadeledeki faaliyetleri hakkında konuşmalar yapmaya devam etmiştir. O Türk kadınının Mîllî Mücadele sırasında yaptıklarını anlatarak: "Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde Anadolu köylü kadınının fevkinde kadın mesaisi zikretmek imkanı yoktur…. Erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun hayat memba'larını kadınlarımız işletmiştir. Memleketin esbabı mevcudiyetini hazırlayan kadınlarımız olmuş ve olmaktadır. Kimse inkar edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde milletin kabiliyet-i hayatiyesini tutan hep kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odun, kereste getirerek, mahsulatı pazara götürerek parayı kalp eden, aile ocaklarının dumanını tüttüren bütün bunlarla beraber sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla yağmur demeyip, kış demeyip sıcak demeyip, cephenin mühimmatını taşıyan hep onlar, hep o ulvi, o fedakar, o ilahi Anadolu kadınları olmuştur. Binaenaleyh hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle ebediyen tâziz ve takdis edelim" Atatürk meclisteki tutumun aksine konuşmalarını sürdürmüştür.

1923 yılında "Şuna inanmak lazımdır ki dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadınların eseridir" demekte ve "toplumun başarısızlığının asıl sebebi kadınlara karşı olan ilgisizlikten ileri gelir, bir toplumun bir organı faaliyette iken diğer bir organı işlemez ise o toplum felç olur" ana düşünceleri ile çağdaş bir bakış yansıtmaktadır.

Türk kadınının aktif olduğu bir topluma geçişi de çıkarılan kanunlarla sağlamıştır.

V.Cumhuriyet Dönemi ve Günümüzde Kadının Durumu

Cumhuriyetin ilan ile Atatürk inkılâpları bir bir gerçekleşmeye başlamıştır. 1920'lerde Atatürk her fırsatta Türk toplumunda kadının öneminin vurgulamış ve kadının toplumsal statüsünün yükseltilmesi gerektiği üzerinde düşüncelerinin açıklamıştır.

1923 yılında kadının erkekle birlikte sosyal hayata katılması yönünde Atatürk şöyle demektedir. "Daha endişesiz ve korkusuzca, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır. Büyük Türk Kadınını çalışmamızda ortak yapmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk Kadınını ilmî, ahlâkî, sosyal, ekonomik hayatta erkeğin ortağı, arkadaşı yardımcısı ve koruyucusu yapmak yoludur.

1923 yılında ilk mecliste kadın nüfus sayımı bile tartışılırken 3 Nisan 1930'da 1580 sayılı kanun ile Türk kadınına ilk kez belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Daha sonra 26 Ekim 1933'de 2349 Sayılı kanunla da kadınlar köy ihtiyar heyetine ve muhtarlığa seçme ve seçilme haklarını elde etmişlerdir.

Siyasî hakların sonuncusu 5 Araklık 1934 günü 2599 sayılı kanun 10.maddesi ile; 22 yaşının bitiren kadın-erkek her Türk, milletvekili seçme hakkına sahip olurken 11.madde ile de; 30 yaşını bitiren kadın-erkek her Türk, milletvekili seçilebilir, diyen anayasa değişikliği ile alınmıştır.

Birçok Batılı ülke kadınlardın önce siyasi haklar elde etmiş olmalarına rağmen 1935'den günümüze mecliste temsil edilen kadın sayısı istenilen ve olması gereken orana yükselmemiştir.

Bazı Seçim Yıllarına Göre Parlamentoya Katılım

 

Seçim Yılı

Toplam

Kadın

Erkek

Kadın %

1935

399

18

381

4,5

1946

465

9

456

1,9

1950

487

3

484

0,6

1957

610

8

602

1,3

1969

450

5

445

1,1

1977

450

4

446

0,9

1987

450

6

444

1,3

1995

550

13

537

2,4

1999

550

22

528

4,0

2002

550

24

526

4,4

2007

550

48

502

8,8

 

Siyasette rakamlar böyle görünüyor. Aile ve toplum içindeki kadının durumu nedir?

1926 yılında İsviçre'den tercüme edilerek çıkarılan Medeni Kanun ile kadın resmi nikah ve tek eş olma hakkını elde etmiştir. Ayrıca tanıklıkta ve mirasta eşitlik, istediği mesleğe girebilme (bazı işler hariç "eşin iznine bağlı" ibaresi var) yargı önünde boşanma gibi haklar kazanmıştır.

1926 çıkarılan Türk Medeni Kanunu AB'ne uyum süreci çerçevesinde değiştirilerek Ocak 2002'den itibaren yürürlüğe girdi. Kadın için ne değişti? Hiçbir şey değişmedi. Erkek egemen bir meclisten çıkan bir kanunla ve erkek egemen bir toplumda kadın lehine bir şeyin olmasını beklemek en basit tanımla saflık olur. Türk Medeni Kanun'un en çok tartışılan kısmı mal rejim oldu. Yani aile değil şirket kurulmuş.

Toplumun temeli olan ailenin korunması hem toplumsal bir zorunluluk, hem de Anayasa ile devlete verilen bir görev olmasına ve Türk toplumu ilk çağlarından itibaren kadına değer verdiğini iddia etmesine rağmen kadını güçsüz bırakmaktadır. 2002'de yürürlüğe giren Medeni Kanun'daki mal rejimine göre bu tarihten önce edinilen mallar tapu kimin üstündeyse onda kaldı. Eğer notere gidilip yarısı verilmediyse, Türkiye'de tapuların kimin üzerinde olduğunu ve yine kaç kişinin notere gittiğini de tahmin etmek için her halde müneccim olmaya gerek yok.

Türk Medeni Kanununda mal rejimi dışında yapılan değişikliklere gelince 1926'daki Medeni Kanunla çalışma hakkını elde eden kadın yeni kanunun 192. maddesine göre "Eşlerden biri, meslek veya iş seçiminde diğerinin iznini almak zorunda değildir. ANCAK, meslek ve iş seçiminde ve bunların yürütülmesinde evlilik birliğinin huzur ve yararı göz önünde tutulur" diyor. Yani eşlerden her ikisi de çalışıp para kazanmasına, kadın ev kadının yaptığı her işi yapıp, çocuk doğurup hamur yoğurmasına, eşiyle aynı anda eve gelmesine rağmen eşinin önüne hemen yemeğini koymazsa evlilik birliğinin huzur ve yararı BOZULABİLİR. Ha bunun aksi olmaz mu diyorsanız, ben hiç görmedim, örneklerseniz memnun olurum. Erkeklerin bazıları zaten eşlerinin çalışmasını istemezler. Ama çalıştığı zamanda niyeyse kadınların bankamatikleri hep kocalarındadır.

Sayın Başbakan da 3 çocuk isteyerek hem işsizliğe hem de kadınların "ayak altından" çekilmesine çözüm bulmuş görünüyor. Çünkü hem "çocuk yapmak" hem de "kariyer" yapmak reklamlardaki gibi kolay olmuyor. Anneler ne iş yaparlarsa yapsınlar öncelikleri çocukları olduğundan işleri daima aksayarak gider. Hepsini bir arada götürebilmekte şüphesiz eşin dolayısıyla babanın desteğine bağlıdır. Türkiye'de "başarılı her erkeğin arkasında bir kadın vardır" denir, doğrudur. Başka bir doğruda başarılı her kadının önünde de bir erkek vardır, aman karım beni geçmesin" diye düşünür. Yeni Medeni Kanun'da 1926'daki "Koca evlilik birliğinin reisidir" kuralı kaldırılarak "Birliği eşler beraber yönetirler " şeklinde değiştirilmiştir.

Kadın haklarının savunan! "Feminist" kuruluşların baskısıyla değiştirilen bu maddeyle kadın ve çocukların geçim ve bakımlarının kocaya ait olduğunu ön gören hüküm eşitlik ilkesinin sonucu olarak kaldırılmıştır. Bundan böyle eşlerden her ikisi de güçleri oranında emek ve mal varlıklar ile evin geçimine katkıda bulunmakla yükümlüdür. Böylece kadının sorumluluklarına sorumluluk eklenmiştir. Bu bir hak değildir. Kadın zaten evliliğin ve çocuğun bütün yükünü taşımaktadır.

Boşanma durumunda kadın çocuklar babada kaldığı takdir de (Pek görülmüş değildir, genellikle çocuklar anne de, mal mülk babada kalır) anne; babaya, hatta eşin durum iyi değilse ona da nafaka verecek. Erkeklerin reis unvanları kanunda çıkarılsa da durum onların lehine ve kadınların aleyhine işliyor. Kanun da yazmaması ile erkekler reis olmaktan çıkıp ailede söz sahibi olmak kadınlara geçmedi. Kadın özelliklede çalışan kadının altı oyuldu. Erkek her zaman ki gibi kafasına göre hareket ettiği için onun durumunda değişen bir şey yok, erkek kadında nafaka alır mı, olur mu öyle şey diyenlere elimde açtığı davada nafaka isteyen gelir durumu karısına göre çok iyi olan örnekler mevcut. İsteyene belgeyi verebilir.

Eğer söz konusu olan kağıt üzerindeki eşitlik ise kocaları boşayalım, çocukları verelim parayla değil mi baksınlar!?

"Medeni Kanun çıktı mertlik bozuldu" diyorum. Tabii ki "mert" olana, çünkü "erkek doğulur", ama "delikanlı olunur" Göktürk kitabesine dönersek "Babam Kağan çıplakları giydirdi, açları doyurdu" diyor. Yani baba koruyucu ve kollayıcıdır. Allah iki cins yaratmış. İsteseydi neslin çoğalmasını tek cins üzerinden de yapabilirdi. Ama her iki cinse de farklı görev ve sorumluluklar vermiştir. Babayı gücün, otoritenin sembolü, anneyi sevginin, şefkatin sembolü yapmıştır. Yani babalık aynı zamanda delikanlı olmayı gerektirir. Bu nedenle Türk erkeklerinin titreyip kendilerine dönmelerini istiyorum ve "BABAM KAĞAN" nerdesin diyorum. Aile içindeki şiddete ise hiç girmek istemiyorum.

Elbette ki tek sorumlu kişi babalar değildir. Annelerimize de çok görevler düşüyor diyeceğim ama bu güne kadar gördüklerim zaten annelerin hiçbir hakka sahip olmadan yalnızca görevlerinin olması zaten Türk kadını tarih boyunca ve günümüzde üzerine düşen görev ve sorumlulukları, hakkıyla yerine getirmiştir. Aksini aklıma bile getirmek istemiyorum. Televole ile akılları karıştırılıp olumsuz rol modellerle sıkıştırılan gençlerimizin sağlam aile yapısına sahip kişiler olmasını elbette bekleyemeyiz.

Bunun için basına da büyük görev düşmektedir. Biran önce bu tür yayınlar kaldırılıp kötünün emsal olmayacağı gençlerimize öğretilmelidir. Sağlam aileler kurulmalıdır. Toplumun temeli ailedir. Ailede de kadındır. Bu nedenle kadınlarımız sorunları çözülmeden ailenin sorunları çözülemez.

VI. SONUÇ

Atatürk "Ey kahraman Türk kadını, sen omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın" diyor. Sağlıklı bir toplum istiyorsak sağlıklı ailelere sahip olmalıyız. Bunun için başta kadınlarımızın temel haklarını sağlamalıyız. Tabii ki haklar bir hukuk devletinde yasalarla sağlanır. Erkek egemen bir toplumda, erkek egemen bir mecliste kadınlar lehine yasalar nasıl çıkar ve en önemlisi nasıl uygulanabilir, şüphesiz tartışılır. Modeller kötü olduğu gibi bu konuda da (görüldüğü gibi yine hak değil) görev ve sorumluluk biz kadınlara düşüyor. Biz anneler kadına saygı duyan erkekleri yetiştirdiğimiz zaman bu sorunlar çözülebilecektir. Türkiye'de bunun gerçekleştirilebilmesi için en iyimser ihtimalle 100-150 yıla ihtiyaç var gibi görülüyor.

 

 

 

 

Doç. Dr. Meşküre Yılmaz

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışmanı

21. Yüzyıl Türkiye Buluşmaları

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 02-06-2020

Yılsonu Pozitif Büyüme Beklentisinin Yarattığı Çağrışım

Ekonomik büyüme tahminlerinin gerçek verilere dayanması, koşullara göre revize edilmesi, ne içeriye, ne de dışarıya asla gerçek dışı bilgi verilmemesi önemli. Bu bağlamda, elimdeki son rakamların ışığında kısa bir değerlendirme yapmak isterim.