HEYET-İ NÂSİHA”DAN “ÂKİL İNSANLAR HEYETİ”NE ALGI YÖNETİMİ

Yazan  15 Temmuz 2013

“Güneydoğu Anadolu’da PKK’nın moral anlamda artan etkinliği, Marksist literatürde “ikili iktidar” diye anılan, devlet ve terör örgütü güçlerinin aynı fiziki ve beşeri coğrafya üzerinde iktidar oluşturmaları ve eşzamanlı olarak kullanmaları sürecinden geçilmektedir. İç İşleri Bakanı Muammer Güler bu hususu 10 Temmuz 2013’de yapmış olduğu açıklamada şu kelimeler ile ifade etmiştir: "Elbette ki bu süreç, hiç kimsenin hukukun dışına çıkma ve bu ülkenin devlet sistemini yok sayma gibi bir lüksü barındırmamaktadır. Bunu elbette dikkatle izlememiz lazım. Çözüm sürecini 'alternatif devlet yapılanması' gibi algılamaya çalışanların veya böyle bir süreci inşa etme çabalarının da bir aracı olarak görmemek lazım. Devletin meşru güvenlik güçleri vardır. Hukuk sistemi vardır. Bunun dışına çıkan hukukun bu konudaki yaptırımlarıyla karşı karşıya kalır. Bu konuda biz de dikkatimizi sürdürüyoruz. Halkımızın çözüm sürecine olan inancı ve güveni her geçen gün artmaktadır. Hiç kimsenin bu güveni istismar etmeye hakkı yoktur." Bu Türkiye Cumhuriyetinin egemenliğinin nasıl saldırı altında olduğunu göstermektedir. Bu vesile ile Doç. Dr. Mümtaz Sarıçiçek’in Akil İnsanlar ile İstiklal Harbi arifesinde Türk Milletini teslim olmaya ikna etmek için İstanbul’dan yollanmış Heyet-i Nasiha arasındaki benzerliği tartışan bu makaleyi gündeme taşımak istiyoruz.” 21YYTE

Başbakan Erdoğan tarafından seçildiği söylenen bir “âkil insanlar” heyeti oluşturuldu. Heyet ne görev yapacak sorusunun cevabını bizzat Başbakan verdi: algı yönetimi. “Algı yönetimi”nin ne olduğuna dair basit bir araştırma yapınca karşımıza, Hakan TOĞA tarafından kaleme alınmış ilmi bir yazı çıktı[1]. Bu çalışmada, “algı yönetimi” kavramının, ilk defa ABD Savunma Bakanlığı tarafından terminolojiye sokulduğunu söyleyen Toğa, kavramı şöyle tanımlıyor:

“Kitlelerin duygu, düşünce, amaç, mantık, istihbarat sistemleri ve liderlerini etkileyerek seçili bilgilerin yayılması veya durdurulması; bunun sonucunda hedef davranış ve düşüncelerinin hedefleyenin istekleri doğrultusunda yönlendirilmesi. Algı yönetimi gerçekler, yansıtma, yanıltma ve psikolojik operasyonların bir bütünüdür.”

Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere “algı yönetimi” bir “toplum mühendisliği” operasyonudur; gerçeği, doğruyu anlatmayı değil toplumsal algıyı, uygulayanın isteği doğrultusunda şekillendirmeyi amaçlar. Bu bakımdan ancak savaş zamanlarında ve düşman ülkenin halkını etkileyerek milli direnç oluşmasını engellemek amacıyla kullanıldığında meşru kabul edilebilecek bir uygulamadır. Yasama, yürütme, yargı gibi herhangi bir devlet aygıtı ile dördüncü erk olan medya tarafından iç siyasete yönelik bir algı yönetimi uygulaması demokrasiye aykırıdır ve uygulayıcıların en azından siyaseten ve entelektüel düzeyde mahkûm edilmesine yol açacak bir eylem kabul edilir. ABD’de, 1950’li yıllarda uygulanan ve “komünist avı” olarak bilinen “McCharty harekâtı” böyle bir algı yönetimi ve toplum mühendisliği örneğidir. Soğuk savaş döneminde Amerikan halkını “komünizm tehlikesi” ile korkutarak Amerikan sömürgeciliğini meşrulaştırmaya çalışan bu harekât ABD tarihine kara bir leke olarak yazılmış ve bütün dünyada utanç verici bir anti demokrasi uygulaması olarak anılmıştır.

Âkil adamların görevlendirilmesi sürecinde, bir televizyon kanalında kendisi ile yapılan mülakatta, “bu heyetin görevi ne olacak” mealindeki bir soruya Başbakan’ın, son derece doğru bir iş yaptığı zannıyla ve gizleme ihtiyacı bile duymadan, “algı yönlendirmesi yapacak” biçimindeki cevabının aklı başında her insan üzerinde büyük bir şaşkınlık yaratması beklenir. Dinleyenlerin en azından bir kısmının aklına 28 Şubat “algı yönlendirmesi” süreci gelmiş olmalıydı. Zira kendisine yönelik “28 Şubat bir darbe midir?” biçimindeki soruya Org. Çevik Bir’in doğal ve müstehzi bir eda ile “postmodern darbe” diye verdiği cevap nedense o dönemde kimseyi irkiltmemiş; darbenin her türünün suç olduğu yakınlarda fark edilmişti. Keza, bu fark edişin bir gereği olarak Ergenekon ve diğer “darbe” davaları ile ilgili yapılan tartışmalarda sanıklara yöneltilen entelektüel suçlamalar arasında en çok zikredilen, onların bu tür bir toplum mühendisliği operasyonu yaptıkları iddiasıdır. AKP ve yandaşları ile liberal çevrelerin Cumhuriyete yönelik suçlamalarının başında da Cumhuriyet rejiminin sürekli bir toplum mühendisliği operasyonu yaptığı iddiası gelir ki devrimlere de bu gözle baktıklarını sık sık duyarız. Bütün bunlar göstermektedir ki, algı yönlendirmesi ve toplum mühendisliği operasyonları bugünün muktedirleri tarafından da yanlış bulunmakta ancak uygulayıcı kendileri olduğunda bu yanlışlık göz ardı edilmektedir.

Algı yönetimi kavramı terminolojiye yakın zamanlarda girse de fiili uygulamaların tarihte pek çok örneği vardır. Kerbela’ya giden yolda, Yezid’in Hz. Hüseyin’e biat eden Kûfelileri kısa zamanda kendi yanına çekmesinin sırrı iyi bir algı yönetimi uygulamasındadır. Keza, Sıffin’de mızrakların ucuna Mushaf astıran Muaviye de oğluna algı yönetiminin yöntemini öğretmişti. Daha yakın zamanlardaki örneği ise, Mütareke yıllarının Başbakanı (Sadrazamı) Damat Ferit’in uygulamasıdır.  İngilizlerin desteğiyle hükumet kuran Damat Ferit, halka “işgale karşı durmanın yararsızlığını ve milli güçlerin dinsiz sapkınlar olduğunu” anlatmak için bir heyet görevlendirmiş; adına da “heyet-i nâsiha” yani “nasihat edenler heyeti” denmişti. Şimdi “âkil insanlar” heyeti kurulunca bir tartışma başladı: Bazı yazar ve aydınlar bu heyeti “heyet-i nâsiha”ya benzetirken bir kısmı da buna şiddetle karşı çıktı. Yeni Çağ’dan Arslan Bulut ve Arslan Tekin ve Hürriyet’ten Yılmaz Özdil gibi yazarlar her iki heyetin benzer/eş bir işlev üstlendiğini yazarken bir kısım yazar da bu benzetmeleri yersiz bulduğunu belirtti. Ahmet Hakan “Heyet-i Nasiha Demek Çok Ayıp” başlıklı yazısında (Hürriyet, 5 Nisan 2013) meseleyi şöyle ele aldı:

“Heyet-i Nasiha”, yani “Nasihat Heyeti” ne idi?

Şu idi:

Memleket işgal edilmiş... Düşman vatan topraklarını çiğnemiş... Vatan toprakları düşman kuvvetler tarafından paylaşılmış...

İşte böyle bir ortamda...

Halkı, “Maceraya atılmaya gerek yoktur, direnişe geçilmesin” diye ikna etmeye çalışan heyet idi...

“Heyet-i Nasiha”...

İşgal edilmiş vatan toprağının savunulmaması için çaba harcıyordu.

“Akil insanlar” ise...

Bu devletin bir kısım vatandaşının eline silah alıp dağa çıkmasına son verilme çabasına destek olacak.

Var mı arada bir benzerlik?”

El cevap: VAR. Şöyle ki:

Bugün vatan topraklarının belli bir bölümü; Güneydoğu Anadolu bölgesi ile Doğu Anadolu’nun bir kısmı; Artuklu’nun, Karakoyunlu’nun, Akkoyunlu’nun, Sarıkeçili, Karakeçili Türkmenlerinin ebedi yurtları ve siyasi egemenlik alanları son elli yıllık süreçte stratejik bir biçimde işgal edilmiş; bu durum son on yıldır da fiili işgale evrilmiştir. Bu işgalin göstergeleri şunlardır:

 

1.     Bölgedeki Türkmen aşiretleri büyük ölçüde göçe ve asimilasyona zorlanmış; dilleri ve kökenleri unutturulmuş, kalanlar yok sayılmış, bin yıllık Türk yurtları “Türkçenin bilinmediği Kürdistan toprakları” ilan edilmiş; milli ruhun şah damarı olan yüzlerce yıllık Diyarbakır, Urfa, Mardin, Van, Bitlis türküleri, “orijinali Kürtçe” denilerek Kürtçeye çevrilmiştir. Bunlar ancak bir işgal yönetimince gerçekleştirilebilecek düzeyde bir etnik arındırma faaliyetidir.

2.     Bölgedeki milli siyaset yanlısı şahsiyetler baskı altına alınmış, baskıya direnenlerden çok sayıda isim katledilmiştir. Bingöl ve Malatya belediye başkanları gibi sembol şahsiyetler yok edilirken geride kalanlara da gözdağı verilmiş; Cizre’de olduğu gibi son birkaç yerel yönetici de “jitemci” ve “faili meçhul” cinayetlerden sorumlu ilan edilerek yargının önüne atılmıştır. Bugünlerde, Başbakan tarafından, milli siyaset yanlısı partilere yapılan “Yüreğiniz yetiyorsa Sivas’tan öteye geçin!” ihtarı ve tehdidinin sık sık tekrar edilmesi, bölgede serbest bir siyaset yapılamayacağının, fiili işgalin bilindiğinin ve onaylandığının dillendirilmesidir.

3.     Bölge ekonomik bakımdan işgal altındadır. Ülke genelinde olduğu gibi bölgede de sağlık ve eğitim dışında kamu yatırımları durdurulmuş, var olanlar elden çıkarılmıştır. Bölge dışından yatırımcılara Devlet sahip çıkmamış, PKK terör örgütü izin vermemiş, buna rağmen şansını deneyen yatırımcıların şantiyeleri basılıp ekipmanları yakılmış, çalışanları kaçırılmış veya öldürülmüştür. Bölgeye, bugün bölge firmaları dışında (birkaç ulusal firma hariç) hiçbir firma yolcu taşımacılığı yapamamaktadır. Bunların sonucunda bölgede PKK terör örgütünün kontrol ettiği yerel sermaye ve uyuşturucu ve kaçakçılık ekonomisi hâkim olmuştur. Bunların yanında Devlet, bölgede verdiği hizmetlerin bedelini bölgeden tahsil edemeyip “kayıp kaçak bedeli” adı altında ülkenin namuslu vatandaşlarından toplamaktadır.

4.     Bölgedeki yerel yönetimlerde örgüt işgal yönetimi gibi “üst irade” konumundadır ve bu iradenin onaylamadığı hiçbir icraat gerçekleştirilememektedir. Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in örgüt yanlısı olmasına rağmen bu iradeyi zedeleyecek bir davranışından dolayı bir belediye hizmetlisinin “yargıç”lık yaptığı “örgüt mahkemesi”nde yargılandığının geçen yıl yazılı ve görsel basına yansıması bu fiili işgalin göstergelerinden bir diğeridir.

5.     Mülki ve idari birimlere son yıllarda yapılan birçok atamada, atananların PKK terör örgütüne taviz verici beyanlarla işe başlamaları da bu durumun en üst düzeyde kabul ve tasdikinin bir başka göstergesidir.

6.     Bölgenin ruh ikliminden Türkçe, Türk Bayrağı, İstiklal Marşı ve vatan sevgisi gibi ortak duygular ve semboller silinmiş, onların yerine de terör örgütünün bölgesel mahiyetli kutsalları ikame edilmiştir.

Bütün bunlardan sonra “âkil heyet” ile “heyet-i nâsiha” arasında benzerlik kurmayı “işgal” olgusu üzerinden yanlış bulmak geçerli bir iddia gibi görünmüyor. Zira o gün de ülkenin büyük bir kısmını işgal etmiş emperyalistlerle “mütareke” yapılmıştı; bugün de etnik temelli bir başkaldırı ile emperyalizmin nihai amaçlarına hizmet eden işgalci bir örgütle “müzakere” yapılmaktadır.

Meselenin ikinci boyutu “kim, kimi, ne yapacak” sorularına verilecek cevaplarla çözümlenecek basit bir “cümle ögeleri bulma” problematiği gibi görünüyor. “Âkil insanlar, diğer insanları, yönlendirecekler.” Özne, nesne ve yüklemden oluşan bu basit cümlenin yüzeysel yapısı basit olmakla birlikte galiba derin yapısı biraz daha karmaşık. Bu karmaşıklığı gidermek için, sorular sormaya devam edelim:

Yüklemyani yönlendirme işlevi: Yazının başında açıklanan “algı yönetimi” eylemi. Tekrar etmek gerekirse, bu eylem, yani algı yönetimi, bir toplum mühendisliği operasyonu olup demokrasilerde en hafifinden “ayıp” veya “entelektüel suç”tur.

Özne yani heyet: BDP/PKK/Öcalan tarafından önerilen 16 isimle birlikte 63 kişiden oluşan bu heyettekilerin bir kısmı öteden beri “işgalci” terör örgütünün politikalarını doğrudan benimseyen ve örgütü meşrulaştırıcı yazılar yazan, konuşmalar yapan isimlerden oluşuyor. Bir kısmı da örgütle ideolojik işbirliği içinde olan yazarlardır. İçlerinde kendilerine verilen iş gereği örgütle “entelektüel” işbirliği yapan yazarlar da mevcut. Hepsinin ortak özelliği bu eylemlerini genellikle “barış”, “kardeşlik”, “kan dursun” gibi masum ve herkesin istediği sloganlar altında gizleyerek gerçekleştirmeleri. Bu kişilerin, yukarıda sıraladığımız fiili işgal durumlarını “Kürtlerin doğal hakları” kapsamında değerlendirdikleri aşikârdır. Heyette az sayıda yukarıdaki çerçevenin dışına çıkan şahıs olsa da onların etkin bir rol oynayamayacaklarını tahmin etmek güç değildir.

Nesneyani yönlendirilecek insanlar: Heyet ülkenin tamamında görev yapacağına göre, âkillerden biri olan Tarhan Erdem’in kamuoyu araştırma şirketi KONDA’nın araştırmasına bakarsak kendisini Türk olarak tanımlayan yaklaşık altmış milyonluk bir kitle de heyetin operasyonuna maruz kalacak demektir. Bu Türklere heyet ne söyleyecek de algısını yönlendirecek dersiniz? Nevruz ertesindeki yazısının başlığını “Öcalan’a Selam” koyan Tarhan Erdem’le, “Türk Bayrağının adı değiştirilmelidir.” diyen “âkil” Hilal Kaplan, Ege Bölgesinde bir Yörük ailesine konuk olup bu sözleri neden söylediklerini mi anlatacak yoksa “Savaşın sebebi, Devletin Kürtlere yaptığı zulümdür. Şimdi bu durumu ortadan kaldıran bir hükumet var, ona destek olun!” mu diyecekler. “Ermeniler 1909’da silah bıraktı, bu yüzden büyük katliama uğradılar. Kürtler bundan ders çıkarmalı.” mealinde sözler söyleyen “âkil” Etyen Mahçupyan Güneydoğu Anadolu’da misafir olacağı bir evde “Devletin ve milletin tekliğini, milli iradenin paylaşılamaz olduğunu” mu anlatacak dersiniz.

Sonuç olarak, Türkiye’de “algı yönetimini” meşru gören bir siyasi iktidar ve onun kontrolünde bir medya ve aydın çevresi Türk milletinin tarihi hakkı olan egemenliğini işgalci bir örgütle paylaştırma yolunu açacak girişimlerde bulunuyorlar. Bu egemenlik paylaşımını açıkça söyleyemedikleri için “kan dursun, analar ağlamasın” gibi aklı başında bir insanın aksini düşünmeyi bile zül sayacağı bir söylemle yürütüyorlar. Akil insanlar heyeti de bu söylemi yurt sathına yayma görevi üstlenmiştir. Türk milletinin engin ferasetinin bu oyunu boşa çıkarması beklenmelidir.

Mümtaz Sarıçiçek

Kayseri’de 1963 yılında doğdu. Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (1986) ve Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü’nde lisans eğitimi gördü (1993). Yüksek Lisans (1988–1990) ve doktora (1991–1995) eğitimimi Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalında tamamladı.

Elazığ Ortaokulu’nda öğretmenlik (1986–1994), Malatya İl Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde İlköğretim Müfettişliği (1994–1996) görevlerinde bulundu.

Muğla Üniversitesi (1996–1998) ve Erciyes Üniversitesinde (1998–2010) Yeni Türk Edebiyatı yardımcı doçenti olarak çalıştı. Halen, Erciyes Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Edebiyatı doçenti olarak görev yapmaktadır.

Kitapları:

1. Romantik Bir Toplumcu Gerçekçi Öncü: Reşat Enis Aygen, MEB Y, Ankara 2009.

2. Huzur’dan Yeni Hayat’a Çağdaş Türk Romanında Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Laçin Y., Kayseri 2009.

3. Safvet Nezihi, Kadın Kalbi, Yayına Hazırlayan: Mümtaz Sarıçiçek, Laçin Y., Kayseri 2009.

Uluslararası ve ulusal bilimsel çalışmalarından bazıları:

  1. Bahtiyar Vahapzade’nin Tiyatrolarında Arketipsel Benlik Kurgulamalarının Estetik Değeri, I. Uluslararası Bahtiyar Vahapzade Sempozyumu, Qafkaz Üniversitesi, Bakü, 2012.
  2. Mehmet Akif’in Şiirlerinde Ümmet, Millet, Irk, Kavim Kavramları, Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu, Kahire Üniversitesi, Kahire, 2011.
  3. Molla Nesreddin Mecmuası’nın Azerbaycan’ın Modernleşmesindeki Yeri,1. Uluslararası Nasreddin Hoca Sempozyumu (Bilgi Şöleni), 463-470, Akşehir, 6-7 Temmuz 2005.
  4. Kirkor Ceyhan’ın Öykülerinde Türk Ermeni İlişkileriHoşgörü Toplumunda Ermeniler, I. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Sempozyumu, Cilt III, 355-363, Kayseri, 2007.
  5. Yakup Kadri’nin Romanlarında Cumhuriyet İdeali ve Düş Kırıklıkları,Erdem, 54, 189–200, (2009).
  6. Ulysses ve Tutunamayanlar’ın Karşılaştırmalı İncelenmesiTurkish Studies, Yeni Türk Edebiyatının Kaynakları Özel Sayısı4/1-I, 529–560, (Winter 2009).
  7.  Şehriyar’a Selam: Héydér Baba’ya Selam’ın Ontolojik Tahlili, Turkish Studies, Türkiye Dışındaki Türkler Dosyası, 3/7, 580–591, (Fall 2008).
  8. Schrödinger’in Kedisi’nde Yabancılaşma,Türk Yurdu, 257, 108–111, (2009).
  9. Huzur Romanının Kuruluşunda Yerli ve Yabancı Tesirler,Türk Yurdu, 153–154, 235–240, (2000).
  10. Türk Romanında Modernist/Postmodernist Yönelişler ve Ulysses’ten Aydaki Kadın’a Romanda Anlatma Problemi, Türk Yurdu, C: 31, S: 292, s. 103–115, Aralık 2011.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Sabahattin İsmail   - 14-05-2024

Kıbrıs Yeni Bir Müzakereye Zorlanıyor

Milli çıkarları savunurken 2 konu hata kaldırmaz:

Error: No articles to display