Uluslararası ilişkilerde çoğunlukla yapılan hamleler analiz edilir fakat büyük güçler için yapılmayan hamleler de en az yapılanlar kadar büyük anlam ifade eder. Haziran 2025’te İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan 12 Gün Savaşı’nın ardından, ABD’nin son haftalarda İran’a karşı sürdürdüğü sert söylemlere, yaptırımlara ve örtülü operasyonlara rağmen doğrudan askeri müdahaleye yönelmemesi, bu bağlamda dikkat çekicidir. Bu durum her ne kadar Irak, Afganistan tecrübeleri, kamuoyu baskısı ve bölgesel istikrarsızlıkla riskiyle bağdaştırılsa da Çin’in enerji güvenliği ve büyük güç rekabeti göz ardı edilmemelidir.
Çin, dünyanın en büyük enerji ithalatçılarından biridir ve petrol ithalatında en önemli tedarikçilerinden birinin de İran olduğu bilinmektedir. İran; batının uzun yıllardır uyguladığı yaptırımları ve çeşitli ambargoları nedeniyle petrolünü sınırlı sayıda alıcıya satabilen bir ülke olduğu için, Çin açısından ucuz, uzun vadeli ve stratejik bir kaynak haline gelmiştir. Diğer taraftan İran petrolünün yüzde 90’a yakınının Çin’e ihraç edildiği bilinmektedir. İran petrolü çoğu zaman “Gölge Filo”, yeniden etiketleme ve Malezya gibi üçüncü ülkeler üzerinden Çin’e ulaştırılmaktadır. Çin ve İran ilişkisini sadece ticari olarak değerlendirmek hatalı bir yaklaşım olacaktır. İran, Çin için yalnızca bir enerji tedarikçisi değil aynı zamanda ABD merkezli yaptırım rejimine karşı işlevsel bir ortak konumundadır, yine her iki ülke arasındaki ticaret aynı zamanda jeopolitik bir dayanışma noktasıdır. 2021 yılında İran ile Çin arasında imzalanan 25 Yıllık Stratejik Anlaşma da bu dayanışmayı doğrular niteliktedir.
Çin’in enerji tedarikçileri arasında İran ile birlikte Venezuela da önemli bir yer tutmuştur. Ancak Maduro yönetiminin devrilmesiyle birlikte Venezuela, Çin açısından istikrarlı ve öngörülebilir bir tedarikçi olmaktan büyük ölçüde çıkmıştır. Bu gelişmeler İran’ın Çin için taşıdığı stratejik önemi daha da artırmıştır. Dolayısıyla İran artık ABD - Çin arasında yaşanan rekabette, dolaylı fakat kritik bir düğüm noktası pozisyonundadır.
Konu çoğu zaman ABD dış politikasınca kamuoyuna İran’ın nükleer programı veya bölgesel istikrar başlıklarıyla sunulsa da stratejik karar alma mekanizması daha geniş bir tabloya bakmayı gerektirmektedir. Bu tabloda bugün Çin, ABD için birincil sistemik rakip konumundadır. İran’a gerçekleştirilecek olası askeri müdahale, Hürmüz Boğazı’nı riske atabilecek dolayısıyla küresel petrol fiyatlarını hızla yükseltebilecektir. Ayrıca Çin’in enerji güvenliğini tehdit ederek Pekin’i daha agresif ve konfrontatif politikalar uygulamak zorunda bırakabilecektir. Washington açısından “İran’a girmek, Çin’le olan uzun vadeli rekabete nasıl etki eder?” sorusunun yanıtı da burada yatmaktadır. Bu sonuçlar İran’a karşı askeri kazanımların sağlayacağı faydaları gölgede bırakabilecek niteliktedir.
Mevcut durumda ABD, İran’a karşı; doğrudan işgal yerine yaptırım, açık savaş yerine vekalet çatışmaları, rejim değişikliği yerine yıpratma stratejisini tercih etmektedir. Bu yaklaşımı Washington’ın, İran’ı baskı altında tutarken, Çin’le erken ve maliyetli bir yüzleşmeden kaçınmayı amaçlayan kontrollü bir caydırıcılık stratejisi olarak okuyabiliriz.
Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz haftalarda, Çin ve Küreselleşme Merkezi (CCG) Başkan Yardımcısı Victor Gao; 3 Eylül 2025’te, Pekin’de gerçekleştirilen Çin Zafer Günü Geçit Töreni’nde tanıttıkları “DF-61” isimli balistik füzeye değinmişti. Bu DF-61 isimli Kıtalararası Balistik Füze’nin (ICBM), çoklu yeniden hedeflenebilir başlık (MIRV) teknolojisine sahip 60 nükleer başlık taşıyan bir balistik füze olduğunu dile getirmiş ve Çin’in dünyadaki Hidrojen bombasına sahip tek ülke olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Çin’in “İlk Kullanıma Hayır (NFU -No First Use)” Nükleer Doktrinini hatırlatarak; “İlk kurşunu sıkabilirsiniz ancak Çin ikinci kurşunu sıkmanıza izin vermeyecektir” retoriği Çin’in nükleer caydırıcılığını artık örtülü değil, bilinçli biçimde görünür kılmaya başladığını göstermektedir. Gao’nun bu açıklamaları yalnızca teknik bir kapasite beyanı olmakla kalmayıp, ABD’ye yönelik stratejik bir hatırlatma niteliği de taşımaktadır.
Bu söylemi daha anlamlı kılan unsur ise önceki gün gerçekleşti. Axios’tan Mike Allen’ın köşe yazısında yer alan bilgilere göre; Çin Merkez Askeri Komisyon Başkan Yardımcısı General Zhang Youxia, Çin’in nükleer silahlarıyla ilgili temel teknik verileri ABD’ye sızdırmakla suçlandı. Genaral Youxia’yı görevden alarak komuta yapısının başını kesip soruşturma başlatan Xi Jinping; yolsuzlukların, devlet sırlarını ifşa etmenin, Tayvan üzerinde kontrolü ele geçirme hedefine yönelik varoluşsal tehditler olduğunun sinyalini vermiştir.
Diğer taraftan Çin Stratejileri Grup Başkanı ve eski CIA analisti Christopher Johnson ise Wall Street Journal ve New York Times’a verdiği demeçte yüksek komuta kademesindeki birinin tamamen yok edilmesinin Çin ordusu tarihinde görülmemiş bir olay olduğunu dile getirmiştir. Nükleer teknolojiye ilişkin sızıntı iddiasının kamuoyuna taşınması, ABD’nin istihbarat faaliyetlerinin artık stratejik tehdit olarak algılandığının altını çizmektedir.
ABD’nin İran’a doğrudan askeri müdahalesi, yalnızca Orta Doğu’da yeni bir çatışma cephesi açmakla kalmayacak, Çin’in enerji güvenliği, küresel piyasa istikrarının yanı sıra nükleer caydırıcılık dengeleri üzerinde de zincirleme etkiler yaratacaktır. Çin’in nükleer kapasitesini daha açık biçimde gündeme taşıdığı bir dönemde, Washington’ın İran üzerinden ikinci bir yüksek riskli cephe açması, ABD açısından stratejik dağılma (overstretch) riskini de beraberinde getirecektir.
Sonuç olarak ABD’nin İran’a doğrudan askeri müdahaleden kaçınmış olmasının nedeni yalnızca İran’ın askeri kapasitesi ya da bölgesel sonuçlar nedeniyle değildir. Asıl belirleyici unsur, Çin’in nükleer ve stratejik konumlanmasının ABD’nin risk hesabını kökten değiştirmesidir.
Victor Gao’nun ve General Zhang Youxia’nın Nükleer teknoloji bilgilerinin ABD’ye sızdırılması açıklamaları, tesadüfi ya da iç politik çıkışlar olmaktan öte ABD’ye yönelik bilinçli stratejik bir uyarı niteliğindedir. Ve bu uyarının özetini de “İran’a dokunursan, konu artık bölgesel olmaktan çıkar” şeklinde okuyabilmek mümkündür.
Bu nedenle İran konusu, Çin faktörü hesaba katılmadan analiz edildiğinde eksik kalacaktır. Dolayısıyla ABD’nin geri duruşunu bir zayıflık olarak değil, büyük güç rekabetinin dayattığı rasyonel bir stratejik tercih olarak değerlendirebiliriz.
Kısaca İran meselesi, görünenden çok daha fazla Çin meselesidir!
Sümeyra UÇAR, MSc.
KBRN Tehditleri Uzmanı
Milli Güvenlik Komisyonu Üyesi
KAYNAKÇA:
1- China and Iran: Economic, Political, and Military Relations — Çin–İran ilişkilerinin enerji ve stratejik boyutlarını ayrıntılı analiz eden RAND raporu (enerji bağımlılığı, yaptırımlar, ABD politikaları).
https://www.rand.org/pubs/occasional_papers/OP351.html (RAND)
2- Le Monde: Çin, İran’ın başlıca ekonomik ortağı olarak konumunu koruyor, fakat doğrudan çatışmadan kaçınmayı sürdürüyor (diplomasi ve ticari çıkarlar).
3- Türkiye Araştırmaları Vakfı: İran–Çin enerji ilişkilerinde petrolün rolü ve stratejik önem üzerine çalışma.
https://www.turkiyearastirmalari.org/2023/04/30/fokus/iran-cin-iliskilerinde-petrolun-rolu/
4- Çin, İran/Malezya'dan Rekor Miktarda Ham Petrol İthal Etti
5- Çin'in İran petrol ithalatına aşırı bağımlılığı
6- Petrol krizi kapıda! İsrail-İran savaşı Çin’e fatura çıkartabilir
7- Axios’tan Mike Allen’ın Köşe Yazısı “5.China’a Nuclear Secrets Shocker”
8- Çin'in En Üst Düzey Generali ABD'ye Nükleer Sırları Vermekle Suçlanıyor