Kendi kısa vadeli ve bencil çıkarları uğruna en acımasız savaşları bile başlatmaktan çekinmeyen liderler dünyayı felaketlere sürüklüyor. Bunun son örneği Şubat ayında Witkoff ve Kuchner başkanlığında başlatılan müzakereler sürerken İsrail ve ABD nin İran’a karşı başlattığı savaş. Şimdi sanki bir başka müzakere çabası var. İran anlaşma koşullarının kendi lehine döndüğünü iddia ederken, Trump İran’ın müzakerelere yeniden başlamak istediğini açıklıyor. İsrail ise Güney Lübnan ve Beyrut’u hallaç pamuğu gibi atmaya devam. Sadece Lübnan’da en az bir milyon insan yeniden evinden barkından olmuş durumda. Hizbullah ve arkasındaki İran bahanesiyle İsrail’in fırsat bu fırsat bir yeni Arap-İsrail savaşı başlatma hevesi olup olmadığı da akla gelen bir soru. Abraham anlaşmalarına rağmen bunu da yaparsa, işte bu yüzyılın çılgınlık Nobel’ine aday olabilir. Son haftalarda Mısır, Türkiye ve Pakistan’ın Amerikalı ve İranlı yetkililerle dolaylı bir iletişim kanalı kurduğundan söz ediliyor. Ancak böylesine iyi niyetli diplomasi girişimine rağmen, savaşan tarafların güç dengeleri arasındaki fark kadar hedefleri de birbirinden çok farklı olduğundan yakın tarihli bir ateşkes olasılığına pek ihtimal verilmiyor. Şimdi İran’da vatan savunmasında savaşan, acı çeken ve acı çekmeye alışık bir halk, asimetrik savaş taktiği ile savaşın gidişatını değiştiren bir erkân-ı harp yönetimi görüyoruz. Buna karşılık dünya sahnesinde bahanesi acil bir nükleer tehdidi sonlandırmak bile olsa, çıkış planı yapmadan savaş başlatan iki teknoloji devi var. Bir de daha savaşın ilk günlerinde yüzlerce okul çocuğunun hayatını kaybettiği sivil hedefleri, “ savaşta olur o kadar isabet hatası” diye mazur göstermeye çalışan bir anlayış. Bu meşruiyeti olmayan bir saldırganlığı dini kılıflara sığdırarak mazur gösterme çabası.
Bir Bayram Arifesinde Başlatılan Savaşa Anlam Yükleyen Siyaset
Purim, baharda, Yahudilerin İran’daki düşmanlarına karşı kazandığı zaferi kutladıkları bir bayram. Ne yazık ki bu yıl Purim kutlamalarının arifesine isabet eden 27 Şubat’ta İsrail, ABD desteği ile İran’a saldırdı. Netanyahu ve Trump’ın İran’ın ivedi bir beka tehdidi olduğu iddiaları, 21. yüzyıl dünyasında ilk tanrılı dindeki bir menkıbeyi bile savaşa alet edilmesiyle sonuçlandı. Bu aklın, izanın, sağduyu ve merhametin sukut etti bir zaman. Gidişata dur diyecek bir kurum yok. Birleşmiş Milletler(BM) etkisiz bir halde. Genel Sekreter Antonio Guteress’in zaman zaman yaptığı açıklamalardan öte, barışı korumak için kurulmuş bu uluslararası kurum sanki tamamen devre dışında kalmış durumda. NATO ise zaten Ukrayna ve Rusya savaşı ile meşgulken, ABD’ne vermediği, veremeyeceği destek nedeniyle ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranabilecek durumda. Trump’a açıkça rest çeken Fransa ve İspanya dışında, çekimser tutumu nedeniyle eleştiri oklarının hedefi olan Birleşik Krallık ne yapıyor belli değil. İsrail ve ABD nin yok edilmesi gereken iki şeytan olduğunu Anayasa maddesi haline getiren İran da, kutsal kabul edilen bir günde savaş başlatan ABD ve İsrail kadar suçlu. Bu asimetrik savaşı kazanan tarafın hangisi olduğu belli olmayacak. Ancak uzun süreceği kesin. Yayılma riski ise dünya barışı ve küresel ekonomik etkileri nedeniyle büyük bir tehdit.
“Vaat Edilmiş Topraklar” Yorumu Savaşı Mazur Gösteremez
21.yüzyılda, 5000 yıl öncesine atıfta bulunarak 78 yıllık İsrail için Tanrının vaat ettiği topraklardan bahsetmesi, Netanyahu’nun dengesini iyice kaybettiğini göstermekte. Ayrıntıya girmezden önce Ziya Paşa’nın bir beytini hatırlayalım. “En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun; Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?” Kimse kör veya sersem değil. Dinler tarihini kendi çıkarlarına alet etmenin de vebali Netanyahu’nun. Aslını bilmeyen gerçekten ağır tahrike kapılabilir. Türkiye buna asla kapılmamalı. Çünkü Eski Ahit’in 12. ayeti olan Tekvin(Genesis veya Yaradılış) böyle bir vaadin İsrail’e değil, inandığı Tanrı uğruna oğlunu bile kurban etme cinneti yaşayan Abraham veya İbrahim Peygambere yapıldığını bilir. Tanrı rivayete göre İbrahim'e bir toprak, bir ulus ve bir bereket vaat etmiş ve bunun sınırlarını, üzerinde yaşayan insan grupları veya kabilelerle birlikte Nil nehrinden, Fırat nehrine kadar geniş tutmuş. Ama Batıdaki Nil nehrine karşılık kastedilen Doğu sınırı tanımlanan kabile isimlerine göre Fırat nehrinin Güneyini çağrıştırmaktadır. Şimdiki Lübnan dağları, Girit’ten geldiği düşünülen bir halk olan Filistinlilerin yaşadığı Gazze ve Sina yarım adasının, Tekvin 15 de açıkça bu vaat edilen topraklar kapsamında olması bile bugüne referans değil, Netanyahu’nun iddialarına kılıf hiç değil. Çünkü İbrahim Peygamber Musevi değil. Musa’dan 2000 yıl önce yaşadığı tahmin edilmekte, üstelik Batı Şeria’daki El Halil şehrinde bulunan Abraham camiinde medfun olsa bile Müslüman da değil.
Büyük bir Savrulma
İsrail devleti, kurulduğu 1948 yılından itibaren her yerden gelen göçler ve nüfus artışını teşvik politikalarıyla, düşmanlarla çevrili bir coğrafyada yayılmaya ve stratejik derinlik kazanmaya çalıştı. Komşularıyla yaptığı savaşlarla üstün bir savunma sanayii ve istihbarat teşkilatı kurmayı başarmış; Sulama teknolojileriyle susuz topraklara can vermiş, çölde orman, şehirlerde bağ ve bahçeler yarattı. İsrail çok çalışarak üretken bir bölgesel güç haline gelip, ölü bir dili canlandırarak milli bir kültür oluşturdu. Din ve “vaat edilmiş topraklar” söylemi göçmenler arasında güçlü bir tesanüt yaratmış olabilir. Ancak dini gelenek olarak yaşamak yerine kökten dinci siyasetin pençesine savrulunca İsrail, bir din devletine dönüştü. Eski Ahit’te Tanrının Abraham’a toprak vaadine tutunma, işte bu savrulmanın tehlikeli sonucu. Oysa 2020 den sonra imzaladıkları Abraham normalleşme anlaşmalarının İsrail’e vaat ettiği gelecek, Abraham’a Tanrının vaat ettiği topraklardan çok daha değerliydi. Katar ve Suudi Arabistan’ın normalleşme sürecine katılmasına ramak kalmışken, önce Gazze’de katliam ve şimdi de İran’a karşı yapılan ABD destekli bu harekâtla, İsrail sadece kendi geleceğini değil, bütün Orta Doğu’yu karanlığa sürüklemekte. Bu laik düşünceden sapmanın bedeli, hassas bir dengedeki Arap-İran, Arap-İsrail ilişkilerini etkilemekten öte Hürmüz Boğazının kapanmasıyla dünyanın yaşamaya başladığı petrol ve doğal gaz krizi. Bundan ilk aşamada ABD arttırmaya başladığı petrol ve LNG üretimi nedeniyle yararlansa bile onun kaybı çevre kriterleri itibarıyla büyük olacak. Ama bu krizin asıl kazananı, yaptırımları Trump’ın keyfi tasarrufu ile gevşetilen ve bu nedenle gölge filoları meşruiyet kazanan Rusya. Bir başka kaybeden Rusya’nın kazandığı güçle daha da fazla saldırıya maruz kalan Ukrayna. Sınırına İranlı mülteciler dayanan, Karadeniz’in İstanbul Boğazı ağzında Novorossisk’ten petrol tankerleri hedef alınan Türkiye kaybetmemeli.
Bu Savaş Ne Zaman Biter?
Trump’ın Rusya-Ukrayna savaşını hemen bitirme planı nasıl gerçekleşmediyse İran’la savaşı 4-5 hafta da bitirme planı da işlemeyeceğe benzer. İran gururla dayanıyor. Taraflar savaşın yayılmasına azami çaba gösteriyor. Bir NATO üyesi olarak Türkiye şimdi topun ağzında. Trump’un “fantastik” övgülerine kapılıp, bu çıkışı belli olmayan savaşa girmek, topraklarımızı ABD askerlerinin geçişi için kullandırmak gibi tuzaklara düşülmeyeceğini bilmek önemli. Ata’nın “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” kurucu ilkesine bağlı olduğumuz ve “ulusun hayatı tehlikede olmadıkça savaş cinayettir” söylemlerini sözde değil, özde bir açıklama ve kutsal bir taahhüt olarak kabul ediyoruz. 21. yüzyılda 5 bin yıllık menkıbelerle siyaset, kabul edilmesi mümkün olmayan bir şey. Ama belki böyle bir ortamda sanırım 13. yüzyılın keşmekeşine özlü sözleri ve şiirleriyle yol gösteren Hafız yani Sadi-i Şirazi’nin divanından seçmelerle yazıyı tamamlamak iyi olur. “ Her yer tehlike dolu, hedef uzak olsa da; Sonu olmayan bir yol yok, üzülme”[1] diyen Hafız, aklı başında liderlerin önemini de şöyle ifade etmiş: “Söküp götürürse de yokluk seli varlığını; Kaptanın Nûh’sa! Korkma tufandan, üzülme”. Şimdi akil adamların bu çılgınlığa son vermesine büyük ihtiyaç var. ABD ve İsrail dünyayı bir başka çeşit tufana sürükleyen iki lidere sahip. Onlara uyan ülkeler de tufanla sürüklenir gider.