Önceki “Yeni Büyük Oyun” başlıklı makalemizde Üçüncü Dünya Savaşı öncesi Yeni Ortadoğu’dan Kafkasya, Türkistan ve nihayet Çin’e uzanan Avrasya sahnesinde bekleyen savaşları anlatmıştık. Suriye ve Lübnan’dan sonra sırada Irak, İran, Türkiye, Azerbaycan ve Rusya’da rejim değişiklikleri olacağını, sonrasında Kafkasya’da Çeçenistan, Dağıstan ve İnguşetya’dan sonra Türkistan ve Çin sınırlarında yeni ayaklanmalar kurgulandığını söylemiştik. Bu makalede ise Suriye’de ki son gelişmeleri ve Türkiye’ye olan yansımalarını Yeni Ortadoğu’nun şekillenmesi kapsamında daha deyalı bir şekilde ele alacağız.
25 Ekim 2025 tarihinde yazdığım “Küresel Gelişmeler ve Yeni Ortadoğu” başlıklı makalemde ise Suriye’de olacakları ve sonrasını üç ay önceden yazmıştım;
(1) ABD’nin, Çin ile olan savaş takvimi sıkıştığı için Körfez parasına acil ihtiyacı var. İsrail’in artık ayak bağı olmasını istemiyor. İki yeni politika söz konusu; İran ile savaş sonrası yeni bir Ortadoğu dizayn etmek ama öncesinde İran direniş ekseninin en büyük parçası olan Irak hedefte, önümüzdeki aylarda Irak ile ilgili önemli gelişmeler bekleniyor.
(2) İki ay önce CIA Direktörü William Burns ve Mossad’ın başındaki David Mircea, “Bundan sonra Ortadoğu’da askeri operasyonlardan çok rejim değişiklikleri duyacaksınız” demişti. CIA Direktörü William Burns, Ortadoğu’daki savaşın bir ideoloji ve istihbarat savaşı olduğunu söylüyordu. Bu ideolojik mücadele istihbarat operasyonları ile bazı ülkelerde rejim değişikliklerine yöneldi.
(3) ABD, Demokrasi ve Federalizm oyunundan vazgeçti. Son 20 yılda Afganistan, Irak, Libya gibi ülkelerdeki müdahaleleri başka dış güçlerin özellikle İran’ın işine yaradı. Özetle, karıştırdığı ülkeleri azınlıkların yönetmesi ile ilgili politikasını değiştiriyor. Suriye’de YPG/PKK kartından vazgeçmesinin nedeni, bu aşamada istikrara oynamak; Türkiye ile İsrail’in savaşması istenmiyor.
(4) Irak’ta 11 Kasım 2025’de yapılan seçimler sonucunda; 329 sandalyenin 165’in salt çoğunluk İran etkisinde olduğu görüldü. Bu durum, ABD’nin enerji ve Kürdistan projelerini siyaseten bitirdi. Öncesinde hazırlanan çözüm yeni Irak’ta Sünni bir yönetim kurulacak. Araplar ve Kürtler zaten Sünni, Şiiler de belli düzenlemelerle böyle bir yönetime razı oldu, yeter ki istikrar olsun. Özetle, Irak’ta da Suriye modeli bir yönetim kurulacak. Ancak, bunların arkasındaki asıl beklenti İran senaryosu için ülkeleri hizaya sokmak.
(5) Son 20 yılda adı ister devlet dışı aktör, ister terör örgütü olsun, ABD bunlarla işbirliği yapmanın genel politikasına büyük zarar verdiğini gördü. Bu ilişkilerin devletlerarası çıkarlarına ve bölgesel istikrara verdiği zararın farkına vardı. Artık, terör örgütlerini ortadan kaldırma zamanı. İsrail ile birlikte kurdukları Hamas, Müslüman Kardeşler, El Kaide ve bu arada PKK ve Hizbullah gibi diğerleri tarihin çöplüğüne gidiyor.
(6) Büyük İsrail Projesi devam ediyor ama Büyük Kürdistan ise zaten sadece bir illüzyondu. Irak’ta çatışmalar başladığında Barzani yönetimi mutlaka bağımsızlık kartını da düşünecek ve belki de Türkiye ile birlikte hareket etmek isteyecek. Muhtemelen Büyük İsrail’in parçası olmak işlerine daha çok gelecektir.
(7) Irak’ın da elden çıkması ile İran artık ayakta kalamaz. İngiltere, Almanya ve Fransa, uzun zamandır İran içinde hazırlık yapıyor, organize işler bitmek üzere ve artık molla rejimi için bir sona geliniyor. İran’da son ayaklanmalar “kaynama noktası”nı tespit etmek içindi, kritik eşiğe geliniyor.
(8) Türkiye’ye gelince; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Washington ziyaretinde ABD yönetimi Ankara’dan “değişim” istedi. Büyük değişim için öngörülen süre bir yıl. Hâlbuki Ankara, sırf Trump’a hoş gözükmek için Kürt açılımına sarılmıştı. Türkiye’de mevcut siyasi ve ekonomik düzen sürdürülebilir değil ama ABD, İran senaryosu ve ülkemizin demografisini değiştirebilmek için bir süre daha beklemek istiyor.
Asıl konumuz olan Suriye’deki gelişmelere dönecek olursak, ABD’nin desteği kalkınca, YPG/PKK son 10 yılda elde ettiklerini 15 günde kaybetti. Suriye’de olanlar ve sözde barış süreci Türkiye’ye tekrar Arap-Kürt Konfederalizmi ve monarşi meşruiyeti vaat edilmesi ile ilgili. Yani Büyük Ortadoğu Projesinde tekrar başa gelindi. İran senaryosu ile birlikte sahne yeniden düzenlenecek, ittifaklar gene değişecek. Siyasal İslam öldü ve İslamcılar bu coğrafyadan tamamen silinecek.
Trump, Ortadoğu’ya bakışını çok kez tekrarladı; Ortadoğu, modernite ile gericiliğin (irtica) körelttiği İslamcılık arasında bir seçim yapmalı. Artık İran’ın Direniş Ekseni (Hamas, Hizbullah) çökertilirken yeni bir aşamaya gidiyoruz. Mesele sadece rejim değişiklikleri değil, İbrahim Anlaşması ekseni üzerindeki Fas’tan İran’a kadar tüm ülkelerde dönüşüm isteniyor. Buna Endonezya, Moritanya, Senegal, Somali gibi ülkeler de dâhil ediliyor. Gelinen aşama Türkiye için ciddi tehlikeler barındırıyor. Bu makalede Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’ye olası yansımalarına geniş bir ölçekten açıklama getireceğiz.
Trump ve Suriye
Trump, ilk döneminde Suriye’den çekilmek istedi ama özellikle CENTCOM bunu engelledi ve bu gerçekleşmedi. Söz konusu olan ABD Savunma Bakanlığı ve CIA’nın (derin devlet) 70 yıllık Kürt Projesi idi. Trump ikinci döneminde her konuya kişisel egosu ve masraf gözüyle bakıyor. Amerikan derin devleti ve daha derin devleti uyum sağlıyor çünkü asıl plan değişmedi. Kürtler, kullanılmaya devam edilecek, şimdi onlara İran gösterilecek.
Son gelişmelere gelirsek; Irak ve İran senaryosu öncesi ABD’nin Suriye’de İsrail ve Türkiye’nin karşı karşıya geldiği bir denklemi istemediği ve buna uygun davrandığı belirtiliyor. Trump’ın Washington’da Şara ile görüşmesi, Paris görüşmeleri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Trump görüşmeleri Suriye’deki HTŞ operasyonları ile ilgili en önemli adımlar olarak belirtiliyor.
Amerika’nın hamlesiyle İsrail’in Suriye’nin kuzeyine gelmesinin önüne geçildiği bunun da Suriye’de SDG açısından değişen paradigmanın en önemli unsuru olduğu ifade ediliyor. Amerika Birleşik Devletleri görüşmelerde Suriye Devleti’ne, SDG’ye çok net biçimde Suriye’den çekileceğini ifade etti. Suriye’de bulunan 7-8 koordinasyon merkezini teke indirecek ve operasyon merkezini Ürdün’e taşıyacak. Operasyonlarını artık Amman’dan yürütecek.
ABD’nin sadece Suriye’den çekilmesi değil aynı zamanda SDG ortaklığını da tamamen bitirdiği, ortaklığında SDG’nin entegrasyon sürecine katılımına bağlı olduğu Amerikalılar tarafından muhataplarına ve SDG’ye ifade edilmiş. SDG’ye verdiği IŞİD kozunu geri aldı. ABD, SDG üzerinden yürüttüğü ilişkiyi Suriye Devleti üzerinden yürütme kararı aldı.
HTŞ ile YPG/PKK’sı arasındaki gerilim çatışmaya dönüşebilir. YPG/PKK, Kandil’den aldığı takviyelerle birlikte Ayn el Arap ve Haseke merkezde direnmeye çalışacak.
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack yeni durumu şöyle özetliyor;
- Kürtler şu anda Şara liderliğindeki mevcut hükümet altında en büyük fırsata sahipler. Bu, Kürtler için birleşik bir Suriye devletine tam entegrasyon yolunu açıyor.
- Mevcut durum, ABD ve SDG arasındaki ortaklığın gerekçesini değiştiriyor. SDG’nin IŞİD’la mücadelede ana güç olma yönündeki asli amacı sahada sona ermiştir.
- Şam artık güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye hazır ve yetkindir. Şam, IŞİD gözaltı merkezlerini kontrol etmeye hazır ve yetkin.
Barrack, Washington’un hedefinin, sahadaki askeri varlığını azaltmak, IŞİD kalıntılarını tamamen tasfiye etmek ve Suriye’deki etnik gruplar arasında uzlaşmayı sağlamak olduğunu söyledi. Ancak bunu yaparken “ayrılıkçılığı ya da federalizmi” kesin biçimde reddettiklerini de belirtti.
Suriye hükümetinin gücündeki eksikliklerden kaynaklı olarak IŞİD’lileri Irak’a taşımaya karar verdi. Yaklaşık 9 bin IŞİD tutuklusunun 1700’ü Suriye’de kalacak gerisi Irak’a nakledilecek. Bağdat’ın kuzeyi ve Diyala’da IŞİD için yapılmış olan cezaevlerinde IŞİD mensupları tutulacak.
Büyük resimden bakıldığunda Trump’ın “Önce ABD” bakışının Suriye’ye yansıması, ülkedeki problemleri çözmekten çok konjonktürel önceliklere odaklandığını gösteriyor. İsrail zaten ülkenin güneybatısında güçlü bir altyapı oluşurmuş durumda ve istediğinde Şam’a uzanabilir. Bu tamponun gerekçesi İran-Hizbullah bağını koparmak olarak açıklanıyor. Irak ve İran senaryoları öncesi Trump, Suriye için şöyle diyor; “ Bu bizim savaşımız değil.”
Yeni Ortadoğu
Ortadoğu’da şimdiye kadar olanlar sismik zaferlerdi ama artık büyük depreme sıra geliyor. Ortadoğu, büyük bir jeopolitik depremin kenarında. Büyük Ortadoğu’da eksenler dönüyor; İran ve İslamcılar kaybolurken, bölgede İsrail’e rakip olabilecek büyük bir güç (bugünkü İran ve Türkiye) kalmayacak. Avrasya savaşları ve Üçüncü Dünya Savaşı öncesi Ortadoğu nötralize ediliyor, sorun merkezleri siliniyor.
1979 yılındaki Molla Devrimi’nden beri Ortadoğu’da devam eden din mücadelesi; 7 Ekim 2023’de Gazze saldırıları öncesi İran’ın Irak (Haşdi Şabi), Suriye (Esat rejimi), Lübnan (Hizbullah), Gazze (Hamas), Yemen (Huti) gibi unsurlardan oluşan bir Direniş Ekseni doğurmuştu. Bunların hepsi İsrail ve S.Arabistan düşmanı olarak görülüyordu. Ancak, artık sadece İran değil, cihatçıların radikal İslam’ı da artık düşüşte ve günleri sayılı.
Hamas saldırıları sonrası ABD ve İsrail’in birlikte yaptığı üç aşamalı plan (Gazze’nin Hamas’tan tahliyesi, Direniş Ekseni’nin yok edilmesi ve İran Savaşı) artık üçüncü aşamaya odaklanıyor. Bu bir an önce bitmeli çünkü 2027 yılına kadar geri çekilen Çin senaryosuna çok zaman kalmadı. Özetle, Ortadoğu ABD tarafından bölgedeki ana üssü haline gelen İsrail ile birlikte yeniden dizayn ediliyor.
Mesele Arap, Kürt değil; asıl plan İran ile ilgili rejim değişikliği ve bölünme. İran senaryosu ile eş zamanlı Irak’ta rejim değişikliğine gidilecek. İran tek başına parçalanamaz. Şu an bölgede müttefik görülen aktörlere istediği verilerek yatıştırılıyor. İran’a karşı stratejik hizalanma şu şekilde; Suriye-Türkiye-Irak-İran-İsrail-ABD. İran’dan sonra yeni Ortadoğu haritası ve Ortadoğu - Hazar Ekseni (Tom Barrack’ın ifadesi) hayata geçecek.
Ahmet eş-Şara (Colani), Washington’daki görüşmelerinden iki ana kazanç sağladı; tüm Suriye topraklarını birarada tutacak ülke liderliğinin tanınması ve SDG’nin rolüne son verilmesi. 2015 yılından beri IŞİD ile mücadele aktörü olarak Suriye’nin kuzeyinde kendine bir yönetim bölgesi oluşturan SDG’ye olan destek bitti ve sahada bunun sonucu hemen görüldü. 4 Ocak 2026 tarihinde Halep’te SDG ile yapılan görüşmeler Şam yönetimi tarafından aniden bitirildi. Ertesi gün Paris’te İsrail ile bir güvenlik paktı için ABD aracılığında görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelerden sonra İsrail de SDG’ye desteğine son verdi. Paris’te HTŞ’nin SDG’ye yönelik herakatına yeşil ışık yakıldı.
17 Ocak’da ise ABD özel temsilcisi Barrack, YPG/PKK lideri Mazlum Abdi ile biraraya gelerek, ülkesinin çıkarının SDG ile değil Şam yönetimi ile olduğunu söyledi. Bununla beraber, ABD’nin Kürt nüfusun olduğu yerlerde koruma garantisi verdiği iddia edildi. 19 Ocak’a kadar HTŞ operasyonu önemli ölçüde gelişti; Rakka ve Deyrizor alındı. Ardından ateşkes ile birlikte SDG, bir yanda elinde kalan bölgeleri korumaya çalışırken, siyasi olarak kazanımlarını maksimize etmeye çalışıyor. Şara ise havuç-sopa taktiği izliyor.
Suriye’de zafer Türkiye’nin değil, ABD ve İsrail’in, Türkiye ABD’nin yanında olduğu için kendine pay çıkarıyor. Fransa’da yapılan toplantıda ABD ve İsrail, oyun kurucu olarak Suriye ve ötesi için yeni olanı dikte ettiler. Bundan sonra Suriye’ye nasıl yön verileceği de Amman’daki operasyon merkezinden kararlaştırılacak. Türkiye, bu oyuna razı olmak dışında sesini çıkaramadı. ABD ile Türkiye arasındaki ilişkinin temelinde hayırsever monarşinin devamı karşılığında Suriye, Irak ve İran senaryolarına destek vermek var. İran’dan önce ya da sonra sıra Türkiye’ye de gelecek.
Suriye’yi Bekleyenler
Şam’daki HTŞ yönetimiyle SDG arasında sağlanan 10 Mart 2025 mutabakatının 31 Aralık 2025 tarihine kadar uygulanmasına SDG riayet etmemişti. Bu tarihten sonra da Halep’in kuzeyinde kontrol ettiği mahallelerde çatışma çıktı. Ancak, 18 Ocak 2026’da ateşkes ve tam entegrasyon anlaşması sağlanmıştır. ABD’nin siyasi ve askeri desteğini alamaması, SDG’yi gittikçe zor duruma soktu.
Gücü toplama militanlar ile anack 30 bin kişi olan HTŞ, sözde çok sıkı eğitilmiş ve ABD tarafından donatılmış 70 bin civarında mevcudu olduğu söylenen YPG/PKK’yı birkaç günde bozguna uğrattı. Şam Yönetiminin, kısa sürede, Fırat’ın doğusunda da önemli bir dirençle karşılaşmadan Hasekiye kadar ilerlemesinde ve bölgede kontrol sağlamasında, bölgedeki Arap Aşiretlerinin önemli etki ve katkı sağlaması, hatta Suriye Ordusuna önden yol açması da hızlı değişimin sebeplerinden biri oldu.
İsrail ve HTŞ arasında Paris’te 6 Ocak 2026’da yapılan anlaşmadan sonra önce Halep’ten YPG/PKK’nın çıkarılması ile genişleyen askeri operasyonlara ve nihayetinde YPG/PKK’ının iki bölgeye sıkıştırılmasına tanık olduk. Paralel olarak, İran’da Mossad ajanlarının tahrikleri başladı. Olan-bitenden Türkiye’nin sorumlu olduğu düşünen bölücü örgüt yanlıları ise 17 ilimizde gösterilere başladılar.
Şam yönetimi, YPG/PKK’dan ne istiyor? Yapılmak istenen anlaşmaya göre;
- SDG bünyesindeki teröristler özerk askeri birlikler halinde değil, bireysel olarak HTŞ’ye (Suriye ordusu yok) entegre edilecek.
- Şam yönetimi, sınır kapıları, petrol tesisleri, IŞİD’e ait tutukluların bulunduğu cezaevleri ve kamplar ile birlikte, özellikle doğu Suriye’de hayati öneme sahip barajların kontrolünü de devralacak.
Ahmed eş-Şara’nın 16 Ocak’ta yayımladığı ve Kürtleri Suriye halkının “asli ve sahih bir unsuru” olarak tanımlayan kararnamesi; Kürtlerin kültürel ve dilsel haklarının korunacağı, 1960’larda vatandaşlıktan çıkarılan Kürtlere yeniden vatandaşlık verileceğini açıklıyordu.
20 Ocak 2026’da ABD özel elçisi Tom Barrack’ın arabuluculuğunda ateşkes ve entegrasyon için yeni bir anlaşma yapma mecburiyetinde bırakmıştır. Bu son anlaşmada, 18 Ocak 2026 mutabakatına ilave olarak, SDG’yi rencide (!) etmeyecek bazı hususlara yer verilmiştir. Bunların içinde;
- Mazlum Abdi’nin Suriye Savunma Bakan Yardımcılığı ve Haseki valiliği için aday olarak önerileceği, halk meclislerinde yere alacak kişilerin tespit edilmesi,
- SDG’ye bağlı tüm askeri güçlerinin kademeli olarak Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıkları bünyesine katılması ve sivil kurumlarının da bu işlemlere paralel olarak Suriye devlet yapısına entegrasyonu yer almıştır.
Anlaşma kapsamında SDG’ye, entegrasyon ve tertiplenme için bir plan hazırlaması için dört günlük bir istişare ve ateşkes süresi tanınmıştır.
Suriye tam bir devlet olamaz, ordusu yok, gücü yok, eleman bulamıyor. ABD, şimdi IŞİD’lilerin toplandığı Al Hol kampını devreye sokuyor. Bu kampı sanıldığı gibi YPG/PKK değil; 2015’den beri Blue Mont iismli Amerikan NGO’su yönetiyordu. Kürt gardiyanların işine son verildi, kampı bizzat ABD boşalttı.
ABD yıllardır Al Hol’ü başka ülkelere terörist ihracı ve Colani’ye katılmaları için hazırlıyordu. Serbest kalanların çoğu yeni doğdu ve kayıtları yok, İdlib’te yıllardır El Kaide uzantısı olarak çalışan Colani, şimdi kendi özünden olan IŞİD ile yarım kalan işleri tamamlayacak; ülke cihatçı yuvası olacak.
El Kaide uzantısı bir terör örgütü olan HTŞ, YPG/PKK ve IŞİD gibi diğer terör örgütlerinin artıkları, maaş karşılığı adam öldüren militan gruplar ile demokratik ve merkezi olmayan bir devlet kuruyor. Bu ancak bir ütopya olabilir. ABD ve İsrail, Rusya ve İran sonrası Suriye’de yeni oyuna hazırlanıyor. Bu demokratik ütopyanın arkasında, Selefi rejimin başarısız olacağı düşüncesi ile bir alternatif hazırlamak var. Bu yüzden, azınlık gruplara teslim olmamaları söylenirken, yeni oluşuma Türkiye’nin tehdit teşkil etmemesinin yolu aranıyor. Türkiye ve vekil güçleri olduğu sürece Suriye’de savaşın bitmeyeceği hesaplanıyor.
HTŞ, Batı’nın Suriye’yi mezhepsel ve etnik temelde parçalamak için kullandığı kör alettir. Selefî-tekfirci bir terör örgütüdür. Kendi köleci-feodal anlayışı dışında kalan bütün düşünce ve inançları küfür sayar. Kâfir/din dışı ilan ettiği laiklere, Alevilere, Şiilere, kendinden olmayan Sünnilere, başka din mensuplarına, inançsızlara hayat hakkı tanımaz veya onlara köleliği dayatır. Köleliği ve cariyeliği meşru sayar.
Colani, rejim rengini anayasayı beklemeden belirliyor. HTŞ rejimi çok ciddi bölünme ve çatışmaları da beraberinde getirebilir. HTŞ’nin El-Kaide içerisinden çıkmış olması ve cihatçı ideolojiye dayanması da soru işaretlerini beraberinde getiriyor. Taliban ile HTŞ arasındaki “ideolojik bağ”, ikisinin birbiriyle özdeşleşmesinin nedenlerinden biridir. Taliban örneğinde olduğu gibi geçmişi belli HTŞ’nin de Selefiliğin hâkim olduğu bir yönetimden olgun bir demokrasinin çıkması beklenemez. HTŞ, gericilik, mezhepçilik ve Ortaçağ barbarlığıdır.
SDG’nin (YPG/PKK) Geleceği
SDG; Suriye ordusu ile birleşme, sınır kapılarının devri, petrol ve gaz sahalarına Şam denetimini reddediyordu. Ancak, sahadaki son gelişmeler ya da çekilme ile birlikte YPG/PKK, Suriye’deki petrol ve gaz rezervlerini (Ömer ve Konika sahaları) kaybederken, Arap aşiretlerinin yoğun olduğu bölgelerden çekilerek, kendi etnik olarak yoğun olduğu alana küçüldü; Haseke, Ayn el-Arab, Kamışlı, Derik. Böylece 10 yıllık statü yıkıldı. SDG için özerklik ve kaynak paylaşımı pazarlığı artık masada değil, varlık mücadelesi veriyor. Şam yönetimi; SDG entegrasyonu reddederse askeri seçeneğe başvurulabileceği uyarısında bulundu.
Ahmet Eş-Şara’nın talebi; tam biat ve merkezi kontrol, SDG’nin feshi ve silahların teslimi, etnik kota yerine liyakat. Kuzeydoğu Suriye’de Kürt nüfus zaten %12-15’i geçmez. Özetle Irak tipi federalizm reddediliyor. Hâlbuki SDG’nin talebi; anayasal güvence ve özerklik, SDG’nin kurumsal kimliğinin Kolordu seviyesinde korunması, yerel güvenlik ve asayişin örgüt kontrolünde kalmasıydı.
Suriye’de PKK oluşumunun siyasi çerçevesi olan SDG içerisinde aşiretlerin ayrılmasıyla birlikte silahlı gücünün 8-10 bin civarında olduğu bunun 10-12 bine kadar SDG tarafından çıkarılabileceği söyleniyor. Bu gücün büyük kısmının Suriye Kürtleri olduğu, PKK’dan gelenlerinde bu gücün içerisinde olduğu ve entegrasyon süreci sağlanırsa PKK’lıların Suriye’yi terk edecekleri belirtiliyor. PKK’nın “elde kalan yerleri tutmamız lazım” anlayışıyla hareket ettiği, kalan yerleri elde tutarak örgütün kontrol ve nüfuz alanı haline getirmeye çalıştığı görülüyor.
Irak’taki Mesut Barzani ise “Siyasi bir çözüm istiyoruz. Ancak Ayn el-Arab'taki kardeşlerimizi ortadan kaldırmaya çalışırlarsa müdahale edeceğiz ve bunu kabul etmeyeceğiz. Sorunları mümkün olduğunca barışçıl yollarla çözmeye çalışacağız ancak Kürt varlığını tehdit eden planlar bulursak, sessiz kalmayacağız ve tüm imkânlarımızla karşılık vereceğiz.” dedi. Mesut Barzani’nin son sürece katılmasının arkasında tarihi liderlik çekişmesi var.
Erbil’de yapılan görüşmelerde, Şam yönetiminin SDG’ye bazı tavizler verebileceği ile ilgili haberler geliyor. Örneğin;
- SDG’ye Savunma Bakanlığı Yardımcılığı, Haseke Valiliği, merkezi idari yapıda görev alacak isimlerle birlikte Kurucu Meclis için temsilci verebilecekleri,
- Kurucu Meclis için Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın kendi yetkisini kullanarak nüfusun nispeti oranında SDG’nin önereceği isimleri Kurucu Meclis kadrosuna katacağı.
- Mazlum Abdi’nin söz konusu makamlar için Suriye yönetimine isim listesini sunduğu, bunlar dışında Eğitim ve Sağlık Bakanlığı yardımcılığını da istediği bununda karşılanabileceği.
Görüldüğü gibi YPG/PKK için “yeni bir entegrasyon modeli” konuşuluyor. SDG/PKK için hâlâ yeni formüller aranıyor.
Yeni sahne YPG/PKK konusunda Türkiye için fırsatlar kadar, yeni tuzaklar ortaya çıkarıyor;
- Büyük tuzak; örgütün burada sıkışarak kalması, yapısal bütünlüğünü koruyarak sınırımıza sıkışması (sınırımızda homojen ve askeri kapasitesi artmış bir tampon bölge).
- Diğer tehlike; Irak’ın kuzeyi ve Kandil ile birleşme, entegrasyon (Duhok Süreci). (Irak sınırındaki Simelka kapısının kontrolü). Bu tehlike Suriye-Irak arasında geçişlerin PKK kontrolünde kalması ile de alakalı.
SDG/PKK, silahı ve dağ kadrolarıyla çekile çekile, Ayn el Arap ve Kamışlı–Derik–Haseke alanına sıkıştı. Orada hala özerk bir alan yaşatmaya çalışıyor. Bütün gürültü, Şimelka sınır geçişleri ile bu alanları yaşatmak için. Bunu başarırlarsa Suriye’deki PKK meselesi bitmez; sadece şekil değiştirir. Silah bırakmamış, ideolojik omurgasını dağıtmamış, komuta zinciri kırılmamış bir yapı; bulunduğu her yerde yeni sorunlar yaratır. Bu yapı bir sonraki kriz için fırsat bekler.
Türkiye için sahada mutlaka sağlanması gerekenler şu şekilde öngörülebilir;
- Tam kontrol (Haseke, Kamışlı, Ayn el Arab hatının tamamen Şam/Merkez yönetimi kontrolüne girmesi),
- YPG/PKK’nın Suriye-Irak bağlantısının kesilmesi (Irak sınırı ve Simelka kapısının kapatılması),
- Yapısal tasfiye (örgütün bir şekilde varlığını sürdürmesinin önüne geçilmesi), entegrasyonun reddi (yapısal bütünlüğü korunmuş bir SDG’nin orduya katılımının reddedilmesi).
Ancak, Suriye’nin düzenli ordusu yok, HTŞ’nin militan ihtiyacı Al Hol’den karşılanıyor. Vatansız ve kimliksiz bir ordu kuruluyor. 18-19 Ocak serbest kalan Al-Hol’deki IŞİD militanları HTŞ’ye katıldı. HTŞ mevcudunun 30 binden 50 bine çıkması bekleniyor.
Terör Örgütü PKK’nın eşkıyabaşı Murat Karayılan, Suriye’deki çöküş hakkında; “Bu, Amerika Birleşik Devletlerinin, Birleşik Krallık’ın, Almanya’nın, Fransa’nın ve diğer uluslararası koalisyon devletlerinin alnında kara bir leke olacaktır.. Siz bu insanlara müttefikleri olduğunuzu söylediniz. O hâlde neden şimdi müttefiklerinizi böyle bir saldırıyla karşı karşıya bırakıyorsunuz? Yaptığınız şey ikiyüzlülüktür. Bu ikiyüzlülüğü unutmayacağız.” dedi. Bu ifadeler; ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın teröristlerle işbirliği yaptığının kanıtı. Her ne kadar Batı PKK’ya sırtını dönmüş olsa da Kürtler her zaman bu oyunlara açıktır.
İran’in Kaynama Noktası (Kritik Eşik)
2009 yılındaki Yeşil Hareket’ten beri İran’da ayaklanmalar sık ve sürekliliği artan bir karakterde oldu. 2018 ve yine 2022-2023 yılları arasında protestocular, otoriteyle karşı karşıya gelirken toplumun farklı bir kesimini daha yanlarına aldılar. Son olayların başlangıcında İran parası Rial’ın Aralık 2025’den beri yarı yarıya değer kaybetmesi var. Kıvılcım, Tahran pazarındaki tüccarların yerel para biriminin çöküşüne karşı protestosuyla başladı ve ardından 26 ilde en az 220 noktaya yayıldı.
İran İslam Cumhuriyeti artık kökten farklı bir stratejik ortamın eşiğinde duruyor. ABD yaptırımları altındaki ekonomide enflasyon oranı %40-50 arasında. İthal ürünlere devlet desteğinin azalması ile fiyatlar oldukça arttı. 28 Aralık 2025’de Tahran’daki Büyük Pazar’da başlayan protestolar kısa sürede tüm ülkeye yayıldı ve teokratik rejime karşı şiddete dönüştü.
ABD, 2025 yılı içinde çok daha saldırgan yaptırımlara başvurdu, İran gölge filolarına ve kara enerji pazarına vurulan darbeler milli geliri oldukça azalttı. Avrupa Birliği de Eylül 2025’de yeni yaptırımlar getirdi.
İran içinde ise reformcu Pezeşkiyan ile sertlik yanlıları her ne pahasına olursa olsun, rejimi devam ettirmek peşinde. Ancak iç güvenlik aygıtlarının bir kırılma noktası var ve bu olduğunda muhtemelen çok kan dökülecek. Bugün İran’da kamuoyu önünde aşağılanmış, askeri gücü gerilemiş ve bölgesel etkisi buharlaşmış bir yönetim var. Bu gerçeklik, hem protestocuların hem de güvenlik aygıtının da hesaplarını yeniden şekillendiriyor.
Şimdi soru şu: Rejimi devirmek için gerekli kritik kitleye ulaşıldı mı? 8 Ocak gecesine kadar, görüntülerde aynı anda sadece birkaç yüz, belki de birkaç bin protestocunun olduğu görüldüğünden, cevap muhtemelen hayırdı. Ancak Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi'nin protesto çağrısının ardından 8 Ocak’ta durum kökten değişti. O gece, Tahran ve Meşhed de dâhil olmak üzere büyük şehirlerde on binlerce insan, 2012’deki protestolardan, hatta 2009’da Yeşil Hareket’in liderlik ettiği ve milyonları harekete geçiren protestolardan bu yana eşi benzeri görülmemiş protestolarla sokaklara döküldü. Şimdi hareket rejime ölümcül tehdit oluşturabilecek bir dönüşüm geçiriyor gibi görünüyor.
Her ayaklanma denemesinde İran rejiminin güvenlik aygıtı sürekli test ediliyor. Bu aygıtın merkezinde, sistemden ekonomik olarak en çok faydalanan İran Devrim Muhafızları Ordusu ve onun Besiç adı verilen rejime en sadık özel kuvveti var. Artık ayaklanmalar belirli bir seviyeye taşındı ve kaynama noktasına çok kalmadı.
İran’da rejimin çöküşünü hazırlayan üç paralel gelişme var. Öncelikle 90 yaşına gelen lider Ali Hamaney’in çok ömrü kalmadı. Onun yerin muhtemelen askeri bir diktatörlük almak isteyecek. Hamaney gibi ideoloji de ölmek üzere. İkinci trend ülkenin oldukça yozlaşması ve yaşanan memnuniyetsizlik. Üçüncüsü ise ülkede sosyal barışın özellikle gençlerin kopuşunun tamir edilemeyecek düzeye gelmesi. Ülkede kırılmayı bekleyen sosyal fay hatları var. Başta Güney Azeriler ve Beluciler olmak üzere çözülmesi kolay olan büyük etnik gruplar var.
92 milyon nüfuslu İran’ın içinde kuzeyde Azeriler, güneydoğu’da Beluciler, Kuzistan’da Ahwaz Arapları ve batıda Kürtler özerklikten bağımsızlığa kadar bir statüde kendi kimliklerini koruyacak arayışlara gireceklerdir. Kuzistan’daki Araplar, Körfez ülkelerinin; Beluciler Pakistan’ın; Azeriler Azerbaycan’ın projeksiyonundadır. İran Kürtleri ise ABD jandarmalığının mükafatı peşinde olacaklar.
2009’daki Yeşil Hareket protestolarından beri Körfez’in Arap ülkeleri İran’daki muhalif gruplar ve ayrılıkçılarla doğrudan temas halindeler. Üstelik İran tehlikesi Araplarlarla İsrail’i biraraya getirdi. İsrail, yeni İran rejiminin kendine düşman olup-olmamasına odaklanacaktır.
İran’ın çökmesi halinde Ruslar, Batıya karşı bir denge gücünü kaybetmiş olacaklar. Çin ise yeni durumdaki istikrarsızlığın Yol-Kuşak Projesi’ni olumsuz etkileyeceğinden endişelenmek yanında belki de en çok petrol ithal ettiği kaynak ülkeyi kaybedecektir.
İsrail, ekonomik çöküş, askeri aşağılanma ve bölgesel izolasyonun bitkin düşürdüğü İran rejiminin, tam olarak doğru zamanda ve doğru şekilde baskı uygulanırsa, çöküşün eşiğine getirilebileceğine inanıyor.
Başkan Trump, gücü bir fetih ve işgal aracı yerine, düşmanın davranışını tam bir yenilgi yoluyla değil, zorlama ve ikna yoluyla değiştirmeyi amaçlayan güçlü bir baskı ve teşvik aracı olarak görüyor. Bu aracı, onu uzun vadeli taahhütlere takılıp kalmaktan koruyan, hızlı ve gösterişli bir şekilde kullanma eğiliminde. Ancak bu yaklaşım, rejim değişikliği veya sürekli baskı, sürekli bir taahhüt gerektirdiğinden, İran meselesinde seçeneklerini daraltıyor.
Hayati öneme sahip güvenlik yapılarını hedef alan sınırlı sayıda ABD hava saldırısı, İslam Cumhuriyeti'nin protestoları bastırma gücünü zayıflatmak için yeterli olabilir. Trump'ın kesin bir karar vermek zorunda kalabileceği bir anın eşiğindeyiz. İran ile savaş senaryosu ve kriz yönetimini daha önce defalarca yazdık.
Trump’ın üzerinde durduğu askeri seçenekler şu şekilde kategorilendiriliyor; sınırlı harekat, geniş kapsamlı harekat, özel kuvvetler harekatı/suikastlar ve abluklalar, siber saldırılar ve ses hızını aşan silahlar. ABD, İsrail ve diğer müttefik/ortakları ile birlikte bunların hepsini uygulayacaktır. Düğmeye basılması biraz da içerideki ayaklanmaya uygun bir zamanlama ile olacaktır. Başlangıçta hava saldırılarında B-2, F-35 ve F-22’ler kullanılacak ve bunlar şimdiden bölgeye intikal ettiler ve tatbikatlara başladılar.
Türkiye’nin Dış Politika Başarısı?
Türkiye’nin dış politikasının temeli son 25 yıldır ülke çıkarlarına göre değil, Yeni Osmanlıcılık kılıfı altında Sünni İslamcı bir ideolojik çerçevede yürütülüyor. Bugün Suriye’de olup-bitenlerde en başından beri İslamcı ideoloji çerçevesinden yürütüldüğü için; Alevi Esat’ın hedef seçilmesi, Sünni cihatçılara eğitim ve silah desteği verilerek öne sürülmesi, Araplara korunma bölgeleri kurulması, Sünni sığınmacılara hiçbir kontrol olmadan ülkenin tamamen açılması ve ülke demografisinin bozulması, Türkmenlerin Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de yok sayılması hala bu devam ideolojinin uygulamalarıdır.
Bugün Suriye’deki beklenti Colani ile birlikte Suriye’nin kontrolünün AKP’ye verilmesi, bunun karşılığında Türk askerinin Suriye’den çıkarılmasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bizim tek ve ortak şemsiyemiz var. O da İslam kardeşliği” açıklaması kendi bakış açısını yansıtıyor. Burada Arap-Türk-Kürt Konfederalizmine göz kırpıyor. Mesele Suriye değil, Libya’dan Sudan’a oradan Gazze ve İran’a kadar olan bölgede (Tom Barrack’ın ifadesi ile) bir hayırsever bir monarşiye genişlemek.
ABD ile yapılan görüşmeler sonrası Türkiye’deki süreç Surriye’deki durum ile ilişkilendirilmişti. Türkiye’de hükümet “geçen yıl boyunca sembolik adımlar atarak süreci canlı tuttu” ancak SDG’nin Suriye’de devlet yapısına entegrasyonu kesinleşene dek “önemli tavizler vermedi”. SDG’nin çöküşü, DEM Partisini de boşa çıkardı. Ancak, DEM ile devam eden süreç ABD’nin zoru ile yürüdüğünden bitemez.
AKP, durumu idare eden mesajlar veriyor. Şubat - Mart ayında yapılacak olan yasal düzenlemelerle birlikte sürecin devam edeceği belirtiliyor. Bütün bunların yapılabilmesi için Suriye’deki entegrasyon sürecinin sağlıklı işletilmesinin toplumsal rızayı da daha da artıracağı düşünülüyor.
PKK terör örgütü uzantıları ile yapılacak görüşmelerde verilecek kültürel tavizler bölücü örgüt ve siyasi uzantısı DEM’i hiçbir zaman tatmin etmeyecektir; aksine bugünkü kavşakta koparabildiklerinin ötesinde sırada özerklik için kendi yerel yönetimlerini kurma peşine düşeceklerdir. PKK terör örgütü asla silah bırakmayacak, belki saklayacak. Özetle, TSK’nın 40 yıllık kazanımları boşa çıkarılıyor.
Suriye’de barış eskisinden daha da uzaktadır ve iç savaş tekrar başlamasa da terör örgütlerinin ittifakına dayalı yeni rejimin coğrafyası terör yuvası olmaya devam edecek. Türkiye’nin sınırları oldukça istikrarsız hale gelirken Ankara’nın Suriye ile ilgili ekonomik hayalleri boşa çıkacak. Sığınmacılar elimizde kaldı; Suriye’den gelen milyonlarca sığınmacıdan ancak 80.000 kadarı geri döndü.
Şimdi soru şu? YPG/PKK’ya ne olacak; ayıklanan PKK, Kandil’e mi çekilecek? Aksi taktirde Şara operasyonu ve ısrarı nereye kadar devam edecek? PKK liderliği başarısız oldu, PKK dağılmışken/kalan kadroları tekrar Türkiye’ye odaklanabilir. PKK’lı teröristlerin Irak’a geçmesi ve Kandil’e katılması muhtemeldir. Barzani de bu süreçte etkin rol oynamaktadır.
Suriyeli olmayan PKK’lıların sınır dışına çıkarılması (muhtemelen Irak bölgesel Kürt yönetimi bölgesine), kalan personelin bireysel entegrasyonu, Suriye ordusu içinde makam ve mevki sahibi olmalarının yaratacağı sıkıntılar henüz öngörülememektedir. Ancak, yeni Suriye’de sahne düzenleniyor, SDG yok olmuyor, biçim değiştiriyor.
PKK ve PKK/YPG/SDG nüvelerinin, bir kısmını Suriye’de, özellikle Irak tarafında muhafaza edeceği, yakın bir gelecekte BOP, İsrail’in güvenliği ve İran konularının ön plana çıkabileceği ve bu gelişmelere paralel olarak, hatta öncesinde Suriye’nin yeniden çatışma ortamıyla karşılaşabileceği değerlendirilmektedir.
Suriye’de ise emperyalist sömürgeci savaş, Ortaçağ sürülerinin istilası, işgal, ambargo ve yaptırımlarla uzun yıllardır mücadele eden ülke halkını kurtlara teslim etmiştir. Bu olaylar zincirinin sonunda tabii ki en çok kaybeden, esir düşen Suriye halkıdır. HTŞ harekâtının ve Suriye’de son durumun mutlak kazananı İsrail, Amerika, İngiltere, Avrupa Birliği’dir. Bütün Suriye’nin terör çetelerinin eline geçmesiyle sınır güvenliğini daha da yitiren ve iç güvenliği de tehlikeye düşen Türkiye de kaybedendir. İslam dünyası içine sokulan fitnelerle birbirine düşürülürken, bu kaosta Batılılar ve İsrail kendi çıkarları için gerekli ortamı ve fırsatları kullanacaklardır.
Ankara, Yeni Paradigma ile hem iktidarını kurtaracağını hem de Batı ile barışacağını sanıyor. Çünkü asıl hayali, Suriye’de İran’ın yerini almak ve Kudüs’e uzanmak. Bu çok büyük bir yük ve Türkiye’yi zayıf düşürecek ve sonunda iç savaşı kendi ülkesine çekecektir. ABD ve İsrail önce Irak’ı, ardından İran’ı ve Suriye’yi bölecek ve son olarak da sıra Türkiye’ye gelecek. Batılıların stratejisi, ulus-devlet yapımızı ve ulusal değerlerimizi erozyona uğratarak Türkiye’ye başka bir şeye dönüştürmek yolu ile güç politikası uygulayamaz hale getirmek ve ABD’nin işaret çubuğuna mahkûm etmektir.
Ortadoğu’da ki sorunların çözümü Türkiye’nin safiyane İslam anlayışı ile çözülemeyecek kadar karmaşık ve erken bir safhadadır. Sonu getirilemeyen öngörüsüz oyunlar, iyi düşünülmemiş hamleler ve çapsız hesaplar Türkiye’yi çaptan düşürdü. Ortadoğu coğrafyasında oynanan oyun, Türkiye’nin öncelikli çıkarlarını aşan oldukça büyük bir sahada oynanmaktadır. Türkiye, bu oyunu Misak-ı Milli sınırları içerisinde terörle mücadeleyi kontrol altında tutarak oynamalı ve Türkmenlerin güvenliği dışına taşan bataklık sahaya geçmemelidir. Türkiye’nin yönü Ortadoğu değil, Türk Dünyası olmalı, vizyonunu Türk Birleşik Devletleri’nin kurulması teşkil etmelidir.
Makalenin devamı ve geniş versiyonu için;
https://www.academia.edu/157003438/Yeni_Orta_Doğu_ve_Türkiye