Ortadoğu’nun Kalbi: “Lübnan” ve Hizbullah

Yazan  12 Ekim 2020

Batı emperyalizminin Orta Doğu’da oluşturduğu ülkelerden biri olan Lübnan’ın siyasal sisteminin oluşumu birçok iç ve dış dinamik unsur içermektedir.

Bu unsurların en önemlisi, ülkenin dinsel ve etnik yapısının heterojen olması ve dış ülkelerin müdahalesini kolaylaştırmış olmasıdır. Dolayısıyla, Lübnan’ın dış ülkelerin üzerinde güç mücadelesi verdikleri açık bir alan olması ulus devlet inşa etmenin önünde büyük bir engel olarak değerlendirilebilir. Ülkedeki dini ve etnik yapı kırılgan bir siyasal kültürü doğurmuş ve nihayetinde bu durum iç savaşı tetiklemiştir. Lübnan’ın hem siyasi hem de askeri kanadında varlığını gösteren Hizbullah ve güçleri hem Lübnan için güç oluşturmakta hem de iç karışıklığın artmasına da sebep olmaktadır. Bu çalışmada Lübnan ve Hizbullah’ın Lübnan siyasetinde ki rolü incelenilecektir.

Lübnan bölgesi etnik ve dini unsurlarıyla çok farklı kültürleri içinde barındıran ve zamanla Orta Doğu’nun minyatür bir kopyası olarak ortaya çıkan bir bölgedir.  Şiiler’in hakim olduğu İran ve Lübnan bağlantısı, siyasal anlamda,1979 İran İslam devriminden sonra kurulmuştur. Lübnan siyasal sisteminin en önemli aktörlerinden biri olarak kabul edilen Hizbullah, aynı zaman da bölgede devlet olmayan aktör olarak, İran’ın bölgesel jeopolitiğine hizmet etmektedir(Elik,Süleyman,2016).

Lübnan birçok faklı din ve mezheplerden oluşmasından dolayı 15 yıllık bir iç savaş yaşamıştır. Lübnan iç savaşının en önemli nedenlerinden biri güçlü dinsel kimliklerin siyasal taleplerinin yanı sıra iç savaş nedeniyle dışarıya göç eden Lübnanlıların daha sonra iç savaşı destekleyen ekonomik bir mekanizma kurarak iç savaşın devam ettirilmesidir . Dolayısıyla Osmanlı ve Fransız manda yönetiminde gelişen güçlü siyasal kimlikler iç ve dış denklemi besleyerek alt milli kimlikleri canlı tutmuştur. Filistin mültecilerinin ve gerillalarının Lübnan’a yerleşmeleri, Arap-İsrail savaşlarının Lübnan bölgesine sıçramasıyla sonuçlanması, Lübnan siyasal ve sosyal hayatında ciddi sonuçlar doğurmuştur. Bölgesel güçlerin, Lübnan’ın siyasal yapısını kendi çıkarları için kullanma alanı olarak kullanmalarında Filistinli mülteciler faktörü önemli rol oynamıştır. Bu durum Lübnan’ın, daha sonra kurulan Hizbullah’ın İsrail’e karşı giriştiği savaşlarda İran ve Suriye’nin ön cephe stratejisinin konumlandığı bir bölge olarak kullanması da siyasal sistemi zayıf ve güçsüz bırakmaktadır.

Lübnan Esas Teşkilatının Gelişiminde Fransız Manda Sistem Mirası (1920-1943) Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti çökerken, bütün Arap Yarımadası ve Suriye gibi Lübnan da sınırlar dışında kalmıştır. Bu dönemde Fransa ve İngiltere arasında yapılan antlaşmayla Suriye ve Lübnan Fransız mandasına verilmiştir. Fransa 1 Eylül 1920'de mandası altında ‘Büyük Lübnan Devleti’ni kurmuştur. Fransa'nın kurduğu “Büyük Lübnan” Osmanlı bölgesinden daha çok sayıda Müslüman topluluğu barındırıyordu. Fransa’nın gayesi Lübnan’ı Hristiyanların çoğunlukta olabileceği en geniş sınırlara ulaştırmaktı. Bu yüzden, birçok Hristiyan’ın yaşadığı topraklar da Cebel-i Lübnan’a katılmıştır.

Fransız yanlısı nüfusun çoğunlukta olduğu Lübnan’ın yönetilmesinin Suriye’den daha kolay olacağını uman Fransa, Müslümanları ve Marunî olmayan Hristiyanları içeren Büyük Lübnan’ın (le Grand Liban) oluşturulmasını desteklemiştir. Fransa Cebel-i Lübnan’da Suriye’den koparılan toprakların (Sur, Sayda, Trablus Şam ve Beka Vadisi) eklenmesiyle manda yönetimini 23 Mayıs 1926’ da kurdu ve ilan etti(Elik,2016:36).

Büyük oranda Marunîler ve Dürziler ile az miktarda Müslüman’ın, Rum’un ve diğer bazı Hıristiyan grupların yaşadığı Cebel-i Lübnan’a dahil edilen topraklarda çoğunlukla Sünni ve Şii Müslümanların ikamet etmesi sebebiyle bu devletin nüfus yapısı iyice karmaşıklaşmış ve Hıristiyanlar lehine olan denge bozulmuştur. Böylece Lübnan coğrafi ve iktisadi açıdan yaşayabilir, kendi ayakları üzerinde durabilir hale gelmiş olsa da, yeni nüfus dengeleri daimi bir istikrarsızlık unsuru olmuş ve ülkeyi yabancı müdahalelere açık hale gelmiştir.

Fransız Manda sisteminde başlayan ve bağımsızlık sonrası bir sistem haline gelen Konsosiyonalizm sistemine göre, Cumhurbaşkanlığı Hristiyan Marunîlerden seçilir. Cumhurbaşkanı ülkenin en yetkin otoritesi ve milli birliğin sembolüdür. Aynı zamanda Lübnan silahlı kuvvetlerinin komutanıdır. Lübnan Parlamentosu 128 milletvekilinden 4 yıllığına seçilir. Bakanlar Konseyi yürütücü güce sahiptir. Başbakan parlamentonun danışmanlığında cumhurbaşkanının onayıyla kabinesini kurabilir. Lübnan serbest ekonomik sistemini uygulayan özel ve girişimcilere açık bir yapıya sahiptir.

 Söz konusu anayasanın Lübnan’ın “iktidar paylaşımı” sistemine uygun olarak, 1989 Taif Anlaşmasına kadar sürecek şekilde, mecliste her 5 Müslüman sandalyeye karşı 6 Hristiyan sandalye öngörmüştür. Fransa’nın Lübnan’a bağımsızlığını verdiği 1943 yılında, 1926 Anayasası’na benzer hükümler de barındıran yeni bir Anayasa yapılmış ve 95. Maddeye istinaden “Ulusal Pakt”ta uzlaşılmıştır. Buna ilaveten, Taif Anlaşması ile “İktidar Paylaşımı” sisteminde bazı değişiklikler yapılmıştır. Fransızlar, Lübnan’a bağımsızlık verirken Hristiyan unsurlara hükümet ve devlet idaresinde önemli makamları tahsis ettiler. Lübnan’daki farklı dinsel cemaatlere de nüfus oranları dikkate alınarak mecliste ve hükümette temsil hakkı verildi. Ancak fiilî iktidar daima Hristiyanların elinde kalacak şekilde paylaştırılması, bu durumun Lübnan siyasal sistemindeki Fransız etkisini gösteren en önemli konulardan biri olmuştur.

Ulusal Pakt (el-Misak el-Vatanî, 1943)

1. Dünya Savaşı’nın sürdüğü 1940‘larda Nazi Almanya’sının Fransa’yı işgal etmesi ve Fransız sömürgeleri üzerindeki etki alanına alması, Lübnan’ın 1943 yılında “Ulusal Paktı” açıklamasıyla sonuçlanmıştır. Lübnan'ın ilk cumhurbaşkanı Marunî lider Bişara el-Huri ile ilk başbakan Sünnî lider Riyad el-Sulh arasında yapılan çeşitli görüşmelerden sonra sözlü olarak ifade edilen bu sözleşme, Lübnan'ın günümüzdeki siyasî yapısının ve anayasasının meşruiyet iddiasında önemli bir rol oynamıştır(Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı).

Ulusal Pakt, çeşitli Lübnan azınlıklarının, bağımsız ve egemen bir devlet yapısı altında birleşme isteklerinin ifade edildiği bir tür sözlü anlaşmadır. Hatta bu anlaşma bazen ülkenin sözlü anayasası gibidir. Bu pakt, ülkenin karakterinin, güç dağılımının temel prensipleri ve dış politika için rehberliğin bir tanımıdır. Ülke anayasası, hükümetin birçok kurumunu düzenlemesine rağmen, pakt kâğıt üzerindeki demokrasiyi gerçek hayata aktarmaktadır. Paktın ilkelerinden birine göre; önemli kararlar tek bir azınlık tarafından alınamaz; kararda, bütün azınlık grupları arasında uzlaşma ve anlaşma sağlanması gerekmektedir.

Taif Antlaşması Sonrası Oluşan Siyasal Sistem

22 Ekim 1989 tarihli Taif Antlaşması ülkede Müslüman ve Hristiyanların meclis ve hükümette eşit oranda temsilini öngören yeni bir sistem ortaya çıkardı. Önceki uygulamaların aksine meclis ve hükümetteki Müslümanlar ile Hristiyan nüfus arasındaki adaletsiz dağılım oranı Taif Antlaşması ile eşitlenmiştir. Cumhurbaşkanın yetkileri azaltılarak, başbakanın ve kabinenin yetkileri arttırıldı. Antlaşmanın etkin hale gelmesi ancak bir sene sonrasında mümkün olabilmiştir. Buna göre antlaşma, milis güçlerin silahlarını bırakmaları sağlamış ve Suriye güçlerinin önce Bekaa’ya çekilmeleri ardından da aşamalı olarak tamamen tahliyesini öngörüyordu. Suriye askerlerinin çekilmesi ancak yakın Orta Doğu coğrafyasında meydana gelen en önemli suikastlardan biri olan Lübnan'ın eski Başbakanı Refik el-Hariri'nin 14 Şubat 2005 tarihinde bir bombalama suikastı ile öldürülmesinden sonra olmuştur. Suikast sonrasında 29 yıldan beri Lübnan da barış gücü olarak bulunan Suriye güçlerinin 26 Nisan 2005 tarihinde geri çekilmeleri Lübnan iç siyasetinde yeni siyasi ittifakların oluşmasına neden olmuştur(Taflıoğlu,2015:38).

Hariri Suikastı Sonrası Lübnan

14 Mart ve 8 Mart İttifakları Lübnan’da 14 Şubat 2005’te işlenen Refik Hariri suikastı sonrası ülke içindeki siyasi gelişmeler ve uluslararası aktörlerin müdahaleleri iki rakip siyasi bloku ortaya çıkardı. Bunlar; 14 Mart İttifakı ve 8 Mart İttifakı’dır(Elik,2016:51).

“Batı yanlıları” veya “Suriye karşıtları” olarak adlandırılan 14 Mart Koalisyonu, Haziran 2005 Parlamento seçimlerinden zaferle ayrıldı. Saad Hariri liderliğindeki 14 Martçılar Refik Hariri suikastının yarattığı tepkisel siyasi atmosferi ve uluslararası konjonktürü de kullanarak parlamentoda 72 milletvekili elde etmeyi başardı. Aslında Suriye birliklerinin Lübnan’dan tamamen çıkarılması ve Fuad Sinyora başbakanlığında kurulan hükümetin Hizbullah’a da bakanlık vermesi ulusal bir uzlaşı için umut verdi. Fakat Lübnan içinde ve bölgede gelişen olaylar bu umutların kısa zamanda yok olmasına yol açtı.14 Martçıların iktidarda olduğu 4 yıl boyunca bu iki blok arasındaki gerginlikler gün geçtikçe siyasi ve güvenlik bunalımlarına dönüştü.

Hizbullah Lübnan Siyasal Sisteminde Oynadığı Rol

Taif Antlaşması sonrası silahlarını muhafaza hakkını elde eden Hizbullah, Lübnan siyasetinde önemli bir aktör olarak yükseldi. İran’dan aldığı destek, İsrail’e karşı gösterdiği direniş, topluma sağladığı çeşitli sosyal hizmetler ve Hasan Nasrallah’ın karizmatik kişiliği örgüte halk ve siyasi desteği sağlamıştır. Bununla beraber daha çok Lübnan Kuvvetleri ve Falanjist Parti’nin temsil ettiği radikal Hristiyanlar ve Hariri’nin başını çektiği liberal Sünnî Müslümanlar Hizbullah ile sürekli ayrı düşmüştür. Bugün Hizbullah, 128 sandalyeli Lübnan parlamentosunda 23 milletvekili ve iki bakan ile temsil edilmektedir. Her ne kadar, Hizbullah örgütü, Avrupalı devletler tarafından illegal bir örgüt olarak değerlendirilse de Hizbullah Lübnan siyasetinde yasal bir yapılanmadır. Hizbullah 2006’da İsrail’le yapmış olduğu savaş ve elde ettiği başarı örgütün Lübnan siyasetindeki gücünü daha da artırmıştır. Gerçekte İsrail, Lübnan ordusuyla değil Hizbullah’la savaşmıştır. Hizbullah’ın İsrail’le eşit kabul edilmesi Hizbullah’ın işine gelmiştir. Çünkü Hizbullah’ın bu durumu Lübnan’a egemen olmanın durumu olarak görülebilir.

DOHA ANLAŞMASI

2005 yılında Suriye ordusunun Lübnan’dan çekilmesi ile Sünni başbakanın etkisi daha da artmıştı. Kendilerini geri planda hisseden Şii bakanların hükümetten çekilmesiyle Lübnan siyasetinde tekrar meşruiyet krizi ortaya çıktı. Buna rağmen bakanlar kurulunun Hizbullah aleyhine olabilecek kararnameler çıkarması Hizbullah’ın buna şehirlerde tepki vermesi ile sonuçlandı. Hizbullah milisleri duruma tepki göstermek için Beyrut’ta Sünni bölgelerde silahlı hâkimiyeti sağladı. Bunun üzerine Arap Birliği, Suudi Arabistan ve Suriye’nin desteğiyle Doha’da taraflar tekrar bir araya geldi. Bu görüşme sonrası bakanlar kurulunun alacağı ciddi kararlarda Şiilerin (Hizbullah en etkin unsur) veto yetkisi bulunacaktı. Bu anlaşma ile artık hükümet ne kadar çoğunluk ile kurulursa kurulsun diğer etnik unsurların görüşü alınmadan artık hayati kararlar alınamayacaktı. Milli Misak, Taifden sonra artık Lübnan Anayasasının önüne geçen diğer belge de Doha anlaşması olmuştu(Taflıoğlu,2015:40).

18 aydır süren siyasi krizin çözümlendiği 22 Mayıs 2008 tarihli Doha Antlaşmasına göre, Hizbullah önderliğindeki muhalefet kanadının bakan sayısı 10’dan 11’e çıkarılmıştır. Yine bu antlaşmayla Hizbullah’ın silah kullanması ülke içi anlaşmazlıklar hariç serbest bırakılmıştır. Ayrıca Hizbullah’a önemli kararları veto etme yetkisi verilmiştir. Bu sayede Hizbullah’ın Lübnan’daki konumu daha da güçlenmiş ve devlet içinde devlet konumuna yükselmiştir. Hizbullah’ın Başar Esad rejimine destek vermesi ve muhaliflere karşı savaşması, toplumda ve bölgede kazandığı olumlu imajları ve statüsünü tartışmaya açmıştır. Örgüt Lübnan ordusunu ve merkezi yönetimini kontrol altında tutarak Suriye iç savaşının önemli aktörlerinden biri olarak ortaya çıkmıştır. Lübnan’da Konfesyonel sistemin en önemli unsurlarından biri de şüphesiz, Hizbullah’ın Lübnan hükümetinden bağımsız olarak hareket etmesi ve dış operasyonlar yapmasıdır. Özellikle Suriye krizinde, Hizbullah’ın İran hükümetiyle birlikte, sivil halka karşı operasyon yapması, daha önce İsrail’e karşı yaptıkları savaşta aldıkları desteğin sorgulanmasına yol açmıştır(Elik,2016:52).

HİZBULLAH HAKKINDA

1982 yılında başta İsrail'i, o zamanlar işgal etmekte olduğu Güney Lübnan'dan çıkartmak ve ardından İsrail'i yıkmak amacıyla kurulmuştur. Hizbullah'ın şu andaki genel sekreteri Hasan Nasrallah'dır. Hizbullah siyasi ve silahlı mücadele kanatlarının yanı sıra fakir Lübnan halkına yardım amacıyla birçok kurumlar da işletmektedir. Bunların arasında 8 hastane, 24 klinik, 32 okul ve 6 tane de çiftçiler için tarım yardım derneği bulunmaktadır(TRT haber,2019).

Ayetullah Humeyni taraftarlarının İran'daki Devrimini Orta Doğu'da yayma amacı da taşıyordu. Genelde Arap ve Müslüman dünyasında yasal bir direniş örgütü olarak kabul edilen Hizbullah ABD, Kanada, İsrail ve Avustralya, Suudi Arabistan tarafından terörist ilan edilmiştir. Avrupa Birliği Konseyi ise bu konuda kesin bir tutum almamayı tercih etmiştir.

Hizbullah'ın kendine has bir örgüt olarak ortaya çıktığı tarih kesin olarak bilinmemektedir. Bazı araştırmacılar 1982 tarihini esas almaktayken, diğer araştırmacılar ise 1985 yılına kadar Hizbullah'ın çok sayıda küçük grubun ortak adı olarak kullanıldığını kabul etmektedirler. Zamanla bu küçük gruplar tek bir bayrak altında toplanarak Hizbullah'ı oluşturdular.

Lübnan İç Savaşı boyunca Hizbullah ABD ve Avrupa askerlerinin Lübnan'dan atılması amacıyla birçok eylemde bulundu. 1983 yılında ABD Elçiliğine yapılan bir saldırı sonucu 17'si Amerikalı 63 kişi öldü. Aynı yıl içinde ABD kışlalarına yapılan saldırıda 241 Amerikalı asker öldü. ABD tamamen kanıtlanmamış olduğu halde Hizbullah'a para yardımı yaptığı gerekçesiyle bu saldırılardan İran'ı sorumlu tuttu. Bu saldırılardan kısa bir süre sonra ABD bütün askerlerini Lübnan'dan geri çekti.

1990 yılında Lübnan'da imzalanan Taif Antlaşması'yla iç savaş son buldu. Ancak Taif antlaşmasında Lübnan'daki bütün silahlı grupların silahlarını bırakması öngörülmesine rağmen Hizbullah silahları bırakmadı. Güney Lübnan ordusu ve İsrail'e karşı gerilla savaşını sürdürdü. 15 Mayıs 2000 tarihinde İsrail Lübnan'dan tamamen geri çekildi. Fakat Suriye Ordusu Lübnan'daki varlığını sürdürdü.14 Şubat 2005 tarihinde eski Lübnan başbakanı Refik Hariri suikast sonucu öldürüldü. Suikastın sorumluları kesin olarak belirlenemedi. Ancak olayda Suriye'nin parmağı olduğu görüşü bazı kaynaklar tarafından ileri sürüldü. Halkın tepkisi ve uluslararası baskı sonucu Suriye, Nisan 2005'te Lübnan'dan geri çekilmek zorunda kaldı. Mayıs 2005'te yapılan seçimlerde Hizbullah oylarını büyük ölçüde arttırdı ve Temmuz 2005 yılında kurulan Ulusal Birlik hükümetinde yer aldı(Haberle.com,2020).

Sonuç olarak Lübnan karmaşık dinsel ve etnik yapısı nedeniyle kırılgan bir yapıya sahiptir. Lübnan’ın kırılgan yapısı onun Ortadoğu ülkeleri arasında en dış kuverlere açık bir bölge haline gelmesine sebep olmuştur. Tarihsel olarak da bakıldığı zaman Fransız emperyalizmi ile oluşturulan siyasi yapısı nedeniylede hiçbir zaman ulus devlet anlayışına sahip olamamıştır.

Osmanlı döneminden başlayan zamandan itibaren korunaklı ve hakimiyet üstünlüğü sağlanamayan Lübnan Fransa’nın Büyük Lübnan projesi haline gelmiştir. Fransa’nın amacı  Lübnan’ı Hristiyanların çoğunlukta olabileceği en geniş sınırlara ulaştırmaktı.Fakat  Fransa belirlediği hedefe II. Dünya savaşının mağlubiyeti ile ulaşamamış ve bölgeyi terk etmiştir. Bunun sonucu olarak da, ülke kendine has bir siyasal sistem kurmuştur. Fakat toplumda güçlü dini ve milli kimliklerin siyasal talepleri ve merkezde güç mücadelesi vermeleri nedeniyle, ülkede sivil savaşların önüne geçilememiştir. Lübnan’ın yaşadığı tüm güçlüklere rağmen geliştirdikleri siyasi anlayış tarzı da Ortadoğu da farklı bir deneyim oluşturmuştur. Farklı mezhep ve din anlayışına göre tasarlana Lübnan siyaseti kendi içerisinde de çatışmaların oluşmasına sebep olmuştur. Özellikle de Şii örgütlerinden Emel ve Hizbullah arasında yaşanmıştır. İç savaşların sürekli olması Lübnan nüfusunu ve sosyal ve siyasal gelişimini aşağıya çekerek zayıflamasına yol açmıştır. Diğer taraftan Arap-İsrail çatışması  nedeniyle göç eden Filistinli göçmenler de Lübnan için ayrı bir siyasi kare oluşturmuştur. Lübnan İsrail, Suriye ve büyük güçlerden Fransa ile ABD arasında bir güç mücadelesi alanı olarak görülmüş, istikrarsızlık ve sivil savaş uzun vadeli çatışmaya dönüşmüştür.

Lübnan içerisinde mezhepler arasında gerçekleşen çatışma ve ayrılılar asıl olarak şuan ki Lübnan siyasi yapısının temel yapı taşı olan Taif Anlaşması da büyük öneme sahip olmaktadır. Bir diğer önemli anlaşma ise Lübnan da Hizbullah’ın gücünü arttıran Doha anlaşması olmuştur.

Lübnan yüzyıllardan beri dış müdahalelere açık ve hep sömürü hakimiyetine yatkın bir bölge olmuştur. İç karışıkların önüne geçmek için yapılan anlaşmalar da bazı silahlı güçlerin yetki alanlarını arttırması Lübnan huzuru için bir çözüm olamamıştır. Bu gün Lübnan’a baktığımız zaman hala aynı sorun ile karşılaşmaktadır.Ülke içerisinde silahlı güçlerin olması mezhep anlayışına sahip olan siyasi yapısı yüzünden çıkar ilişkilerinin de yer alması kaçınılmaz bir hal almaktadır.Henüz Lübnan’ın bir hükümeti yoktur. Beyrut Limanı patlamasının meydana gelmesiyle maddi ve manevi kayıp veren Lübnan hala bu süreci atlatamamıştır. Daha sonrasın da Lübnan’da ayaklanan halkın protestolarına karşılık veren Saad Harari istifasını duyurarak yönetimden çekilmiştir.Zaten zor bir süreç ile karşı karşıya kalan Lübnan başı boş yani hükümetsiz, yönetimsiz kalmıştır.Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın talebiyle  yeni hükümeti kurması için görevlendirilen Mustafa Edip göreve getirilmiştir fakat 3 haftalık süreçten sonra da  istifası belirterek “teknokrat hükümet” sözünü tutamadığını belitti.Gözler şuan da acil kurulması beklen Lübnan hükümetindedir. Bu noktada da hala Fransız emperyalizm anlayışını devam ettirmek isteyen Fransa Cumhurbaşkanı Macron devreye girmektedir. Macron’un Lübnan için gerçekleştirmek istediği reform hareketlerini ve girişim çalışmalarını sürdürmek istediğini gözlemlemek mümkündür.

 

Göksu Eylül Bağcı

 

Referans

https://www.haberler.com/hizbullah-nedir-hizbullah-ne-zaman-kuruldu-12803339-haberi/

https://www.trthaber.com/haber/dunya/lubnanda-devlet-disi-aktor-hizbullah-429584.html

http://www.akademikortadogu.com/belge/ortadogu20makale/suleyman_celik.pdf

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/735555

http://www.akademikortadogu.com/belge/ortadogu20makale/suleyman_celik.pdf

 

 

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 20-10-2020

Abraham Anlaşmalarının Orta Doğu’ya Vaadi

Abraham Anlaşmaları (Abraham Accords) başlangıçta İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri(BAE) tarafından yapılan bir açıklama olarak Ağustos ayında dünya gündemine düştüğünde çok taraflı bir anlaşmanın müjdecisi olmasına pek ihtimal vermek mümkün değildi.