Cephe Ülke-Yeni Bir NATO Stratejisi

Türk-Amerikan ilişkilerinde hızlı bir dönemece giriliyor.

Bir yandan Başbakan Erdoğan'ın ABD ziyareti öncesinde Washington'dan Ankara'ya gelen sert mesajlar öte yandan Irak'taki Amerikan askerlerinin Türkiye/İncirlik üzerinden ABD'ye dönüşü ve aynı yerden Irak'a girişi süreci konusundaki gelişmeler gündemin ana noktalarını oluşturuyor.Ancak, en önemli gelişme ise Türkiye'nin terörizmle mücadelede ön cephe haline geleceği haberleri ile Almanya'daki Amerikan askeri varlığının Türkiye'de konuşlandırılacağına dair bilgiler daha da önemli.

Funda Özkan'ın 27 Kasım 2003'de Radikal gazetesinde yayınlanan yazının başlığı "NATO kafamızı karışık bulmuş" şeklinde özetlenmişti. Yazıda Brüksel'de NATO karargahını ziyaret eden yedi Türk sivil toplum örgütü temsilcisine anlatılanlar şu şekilde özetlenmekte idi:"Soğuk Savaş döneminde Batı ve dünya için Almanya ve Norveç'in önemi çok fazlaydı. Sıcak çatışmaların başlayacağı noktalar olarak bu iki ülkeyi görürdük. Soğuk Savaş'ın bitmesi ve 11 Eylül olaylarından sonra dünya için Türkiye'nin önemi, geçmişteki Almanya ve Norveç'in önemiyle eşdeğer hale geldi. Ancak, Türkiye bunun farkında değil. Türkiye strateji üretemiyor."[1]

Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde "Siyasal Analiz" adlı yüksek lisans dersimde gazetede çıkan bu haber-yorumu öğrencilerimle paylaştığım zaman o güne kadar derslere çok devam etmemiş olan bir öğrencim el kaldırarak "Ben DYP Afyon İl Başkanıyım. Bir süre önce bir heyet ile ABD'de bulundum. Bu ziyaretim sırasında National Defence University'i ziyaret ettik. NATO'da sivil toplum örgütlerinin temsilcilerine söylenenlerin aynısı bize de söylendi" dedi.

İstanbul'da gerçekleşen bombalamalardan sonra Washington'da Türkiye ile ilgili bir hareketlilik ve yeni imaj oluşturma çalışması başladığı görülmektedir. 2. Dünya Savaşı sonrasında ancak "Kızıl Kemerler" ve Peru'daki "Aydınlık Yol" ile karşılaştırılacak kadar güçlü bir terör örgütü olan PKK ile 1984 senesinden bu yana mücadele eden ve 30 binin üzerinde insanını kaybeden Türkiye terör ile mücadelede cephe değildir de İstanbul bombalamalarından sonra aniden Washington'un gözünde cephe ülke haline gelmiştir.

Başkan Bush bir açıklama yaparak Türkiye'yi "cephe ülke" (frontline state) olarak ilan etmiştir.Savunma Bakan yardımcısı Wolfowitz, saldırıların iki ülkeyi yakınlaştırdığını ileri sürerken, diğer bir bakan yardımcısı Amittay, iki ülke arasında "kan bağı oluştu" demiştir. Bu çalışmanın konusunu ABD'nin teröre karşı ilan ettiği küresel savaş ile Bush'un İstanbul bombalamalarından sonra Türkiye için kullandığı cephe ülkesi kavramsallaştırması ile NATO karargahı ve National Defence University'de Türkiye'den giden STO temsilcilerine sunulan Türkiye'nin Almanya'nın Soğuk Savaş'ta oynadığı rolü üstlenmesi gerektiğine dair yeni rol tasarımı arasında bir ilişki olup olmadığının incelenmesi oluşturmaktadır. Çalışma bununda ötesinde yeni Amerikan askeri stratejisinde Türkiye'nin rolü üzerinde durulmaya çalışılacaktır.

I.NATO'da BİR FİKRİN OLUŞUMU

Aslında Türkiye için cephe ülke modeli İstanbul'da gerçekleşen El Kaide saldırılarından çok önce ilk kez 2001 senesi içinde Brüksel'deki NATO ana karargahı içindeki Anglo-Sakson bir grubtan kaynaklanan bir kavram olarak ortaya atılmıştır.

Kavramın rasyonalize edilişinde Soğuk Savaş dönemi ile analojiler kurulmuştur. Soğuk Savaş döneminde orta Avrupa Batı dünyasının ve NATO'nun merkez cephesini Almanya oluşturmaktaydı. Çünkü ana tehdit Sovyetler Birliği idi ve Sovyet güçlerinin politik ve askeri ana cephesini Orta Avrupa oluşturmaktaydı. Batı dünyasına en büyük tehdit bu bölgeden gelmekteydi. Soğuk Savaş sonrası geçiş dönemi sonrasında "Büyük Orta Doğu" yani Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya dünyanın en büyük istikrarsızlık bölgesi haline gelmiştir. Batı için en büyük tehdit gelecek 20-30 yılda buradan kaynaklanmaktadır. Bu konuda Washington'da da yeni muhafazakar-yeni liberal iktidar elit içinde bir uzlaşma olduğu görülmektedir.[2]

NATO ve Amerikan Dışişleri Bakanlığından Clinton döneminde önemli görevler üstlenmiş bir grup ise Türkiye'nin Almanya'nın Soğuk Savaş'ta Doğu Blokuna karşı oynadığı rolü şimdi büyük Orta Doğu'ya yani Orta Doğu artı Orta Asya'ya karşı "cephe ülkesi" olarak oynaması gerektiğini düşünmektedirler. Bu yaklaşımın şimdilik görünen temsilcileri eski NATO Genel Sekreter danışmanı Chris Donnely, eski ABD Dışişleri Bakan yardımcısı Ronald Asmus ve Türkiye'den de emekli Büyükelçi Özlem Sanberk'dir. ABD'nin eski BM temsilcisi Büyükelçi Richard Holbrooke'da Türkiye için "cephe ülke" modelini önerenler arasındadır. Öncelikle önerilen modelin ve bu modeli zorunlu kıldığı ileri sürülen küresel stratejik yapının ortaya konulması gerekmektedir.

Türkiye için yeni bir stratejik konum oluşturan yaklaşımı ilk kez kamuoyu ile paylaşan NATO Genel Sekreteri Lord Robertson'un danışmanı Chris Donnely bu yaklaşımın genel teorik çerçevesini "European Security: New Challenges and New Responses-Implications for the Eastern Mediterranean" yazısında ortaya konulmuştur. Donelly'a göre 11 Eylül saldırısı ile silah teknolojilerindeki gelişimin kesiştiği nokta devrimci bir dönüşüm gerçekleştirerek ortaya yeni bir güvenlik çerçevesi çıkarmıştır. NATO ve AB açısından, a) teknolojinin kontrolsüz transferi, b) fakir ve zengin ülkeler arasında büyüyen fark ve c)enformasyon devrimi, güvenliğin ne demek olduğunun tekrar değerlendirilmesinin yapılmasını gerektirmektedir.[3]

Teknolojinin bu şekilde elde edilebilir oluşu Batının ezici bir askeri üstünlüğe sahip olduğu iddiasını zorlaştırmaktadır. Üstelik kararlı bir düşman Batının askeri bir harekatını çok pahalı bir hale getirebilir. İşte bu durum yeni bir tehdit coğrafyası oluşturmaktadır. Bu coğrafya Kuzey Afrika'dan başlayıp Orta Asya'ya kadar uzanan ve "istikrarsızlık ekseni" olarak nitelendirilen bir alandır. Bu coğrafyanın temel özelliği olan yetersiz yönetimler, sosyal adaletsizlik, anti-demokratik uygulamalar bölge halklarında büyük memnuniyetsizliklere neden olmaktadır. Bu memnuniyetsizliklerde göçlere, uyuşturucu kaçakçılığına ve fanatizmin beslediği terörist yapılanmaları ortaya çıkarmaktadır. Bu bölge her türlü kriminal ve terörist süreci beslemektedir.[4]

Soğuk Savaş döneminde hemen hepsi aynı tehdit ile karşı karşıya olan ve bugün bu tür bir yeni tehdit yapılanması ile değişik ölçülerde karşı karşıya kalan NATO ve AB üyesi ülkeleri bu yeni tehdite karşı farklı cevaplar geliştirmek durumundadırlar ki bu da NATO'nun ve AGSK'nın işini daha da zorlaştırmaktadır. [5] Yeni tehdit nükleer/konvansiyonel bir Sovyet saldırısı için örgütlenmiş olan NATO ve AB üyesi ülkelerin ordularını yapısal bir değişimden geçmeye zorlamaktadır. Ordular daha etkili ve esnek hale gelmeli, kendi coğrafyaları dışına daha etkili güç yansıtması yapabilir hale gelmelidirler. Avrupa orduları bu reformadan geçmediği için AGSK'nın böyle bir güç projeksiyonu yapabilecek gücü mevcut değildir.[6]

Terörizme karşı savaşta ordular yeniden yapılanırken, polis, jandarma, istihbarat da yeniden yapılandırılmalıdır. Donnely, makalesinin sonunda Soğuk Savaşta tehdidinin doğudan geldiğini ve bu coğrafi tanımlamanın "cephe ülke", "kanat ülke", "cephe gerisi ülke" kavramlarını ortaya çıkardığını ifade ettikten sonra yeni güvenlik yapılanmasının tamamen farklı olduğunu belirtmektedir. Donnely'e gore Türkiye, kilittaşı olarak Avrupa'nın güvenliğini sağlanmasında Almanya'nın yerini almıştır.Yunanistan'ın öncülüğünü yaptığı NATO'nun diğer Akdeniz ülkeleri Türkiye'yi izleyerek "yeni cephe ülkeleri" olmuşlardır.[7]

C.Donnely, bu makalesinde Türkiye için ortaya koyduğu Almanya'nın yerine geçme perspektifini 10.12.2002'de İstanbul'da TESEV'in düzenlediği bir toplantıda sunduğu "Turkey and European Security" başlıklı tebliğinde daha da somutlaştırmıştır. Donnelly'e göre Türkiye'yi Almanya'nın yerine cephe ülkesi yapan özellikleri,Büyük Orta Doğu kökenli göç, örgütlü suç ve uyuşturucu kaçakçılığının geçiş hattı olması, terörizm ile sınır oluşturması, Kafkasya ve Orta Doğu kaynaklı tehdit ve istikrarsızlıkları göğüslemesi, Avrasya enerji kaynakları için geçiş hattı oluşturması, bölgenin kıt su kaynaklarını denetim altında tutması ve anılan bölgelere güvenlik ihraç edebilecek bir yapıya sahip olmasıdır.[8] Donnely'e göre, Türkiye'nin cephe ülke olarak yeni stratejik önemi uzmanlar arasında gittikçe daha fazla anlaşılırken özellikle Avrupalı politikacı ve kurumlar tarafından henüz yeterince anlaşılamamıştır. Hatta Donnelly'e göre Türk politikacıları ve diplomatları da Türkiye'nin bu yeni rolünü henüz yeterince anlamamışlardır.

Ronald Asmus'da Özlem Sanberk ile yazdığı "Wanted: New Thinking on Turkey" adlı makalesinde[9] bir anlamda Donnelly daha gazete üslubu ile tekrarlanmıştır. Asmus ve Sanberk'e göre Batı için en büyük tehdit "Büyük Orta Doğu"dan gelmektedir. Batı sadece kendisini savunmakla kalmamalı bununda ötesine geçerek bu coğrafyadan gelen tehdidi ortadan kaldırmak için bu coğrafyayı demokratik Pazar ekonomilerine dönüştürmelidir. Türkiye "gittikçe daha istikrarlı hale gelen Avrupa ile gittikçe daha tehlikeli hale gelen Orta Doğu'nun tam ortasındadır." Bulunduğu yer onu Batı yok etmek isteyen insanları daha fazla üretmemesi için Büyük Orta Doğu'yu dönüştürecek bir Batı stratejisinin kilit taşı yapmaktadır. Ancak önemli olan sadece Türkiye'nin nerede olduğu değildir. Türkiye'nin ne olduğu daha da önemlidir. Türkiye AB içine girerek demokratikleşmeye devam ederse bu Orta Doğu'ya iyi bir örnek olacaktır. Ancak bunu AB'nin anlamadığı görülmektedir.

Asmus ve Özlem'e göre Türkiye Almanya'nın Soğuk Savaş da oynadığı role benzer bir rolü oynayacaktır. Çünkü, Almanya nasıl Doğu Avrupayı bilmekte ise Türkiye'de Orta Doğu'yu tanımaktadır. Türkiye bu özelliği ile Orta Doğu'nun dönüştürülmesinde büyük bir rol oynayacaktır. Bu yaklaşımdaki en çarpıcı taraf Türkiye'den yeni bir bakış açısı istenmesi, Asmus ile Sanberk'in "dar milli menfaat" diye tanımladığı yaklaşımdan vazgeçerek, milli menfaat ile Batı dünyasının daha belirgin şekilde NATO ve AB'nin menfaatleri arasında özdeşlik kurmasının talep edilmesidir.

II. ALMANYA'NIN YERİNİ ALAN TÜRKİYE: NEDEN?

Hegemonya için güç tek yeterli unsur değildir. Hegemonyanın çerçevesini hegemonun belirlediği bir ideolojik yapı ile desteklenmesi gerekmektedir. Hegemon ve diğerleri arasındaki ilişkilerde ideolojinin en temel işlevi ortak menfaatin ve düşmanın belirlenmesi ve menfaatin gerçekleştirilmesi için düşmana karşı neyin yapılacağının tespit edilmesidir. Bugün ABD ile merkezini AB'nin oluşturduğu kapitalist dünya arasındaki ilişkinin en temel özelliği Atlantiğin iki kanadındaki güçlerin ortak bir düşmana karşı artık birleşemez olmalardır. Bu sürecin düşünüldüğünden çok daha önemli sonuçları ortaya çıkabilir.

Bu sonuçların başında ABD ile AB arasında kurumsal askeri-politik ilişki çerçevesini belirleyen NATO gelmektedir. Bush'un Irak politikasının belirginleşmesinden sonra gerilen ABD-AB ilişkileri NATO'nun rolünün daha da zayıflamasını beraberinde getirecek bir süreci başlatmıştır. Washington'da bazı analizciler açısından ABD'nin 21. yüzyıldaki hegemonic üstünlüğü Bush ve Yeni-muhafazakar ekolün savunduğu gibi ABD'nin tek-yanlı kararlılığına değil aksine ABD ile AB arasında gerçekleşecek yoğun bir işbirliğine bağlıdır. Ancak, bu yoğun işbirliği için ABD ile AB arasındaki ortak menfaat ve ortak düşmanın yeniden belirlenmesi daha sonra da ortak eyleme geçilmesi gerekmektedir. Soğuk Savaş sonrasındaki ilk on yılda ABD ve AB arasında ortak düşman olan Sovyet Bloğunun ortadan kalkması ile birlikte ortak menfaati tespit konusunda ciddi sıkıntıların çıktığı bilinmektedir.

Başını Fransa'nın çektiği AB içindeki bir grup AB'nin mümkün olduğunca çabuk kendi ortak dış politikasını ve savunma mekanizmalarını geliştirmesi gerektiğini ileri sürerken NATO'nun işlevini de tartışmaya açmıştır. Ancak Balkanlardaki etnik çatışmalarda AB ülkelerinin ciddi bir şekilde yetersiz kalmaları ve Amerikan gücüne başvurmaları NATO'nun AB ülkeleri tarafından sorgulanmasının radikalleşmesini engellemiştir. ABD-AB ilişkilerinin büyük bir gerilime girmemesinde ABD eski Başkanı Clinton'un da büyük rolü vardır.

Ancak Bush ile ABD-AB ilişkileri tarihindeki en büyük gerilimlerden birisini yaşamaya başlamıştır. [10] Eğer, 11 Eylül ve Irak sonrasında ABD ve AB yeni hedefler ve yeni bir büyük strateji etrafında birleşemezler ise modern tarihin en büyük ittifaklarından birisi çökecektir Asmus'a göre.[11] Yazara göre; bugün Avrupa Birliği ve ABD'yi ortak bir stratejik hedef çerçevesinde birleştirebilecek olan iki hedef vardır. Asmus, bunlardan birincisini "yeni doğu gündemi" diye adlandırmaktadır ve bununla da NATO'nun Avrupa'nın Doğusuna yaptığı genişlemeyi daha sağlam temellere oturtmayı, Ukrayna'yı ve Beyaz Rusya'yı daha güçlü bir şekilde Batı Dünyasına bağlamayı ve nihayet Rusya'nın demokratikleşmesi sürecini desteklemeyi kastetmektedir. Keza, bu çerçevede Kafkasya ve Orta Asya'ya yönelik bir yeni stratejinin geliştirilmesinden de bahsetmektedir.[12]

ABD ve AB'yi ortak bir strateji çerçevesinde bir araya getirecek ikinci hedef ise Büyük Orta Doğu'nun dönüştürülmesidir. Asmus'un büyük Orta Doğu kavramsallaştırması biraz sorunludur. Bazı yazarlar Büyük Orta Doğu ile Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya'yı içine alan bölgeyi kastederken, Asmus Büyük Orta Doğu ile Kuzey Afrika'dan Afganistan'a kadar uzanan bölgeyi tanımlamaktadır. Asmus'a göre 20. yüzyılda Avrupa dünya için tehdidin kaynaklandığı coğrafya iken bugün Orta Doğu Batı-karşıtı ideolojilerin doğduğu, kitle imha silahlarının üretildiği ve terörizm yaratan bir alan olarak 21. yüzyılın tehdit alanıdır ve önümüzdeki on yıllarda da böyle kalacaktır.[13]

Batı dünyası bu bölgedeki sorunları sadece askeri önlemlerle ortadan kaldıramaz. Yapılması gereken bu bölgenin demokratikleştirilerek tehdit üretmeyen bir alan haline gelmesidir. ABD ve AB önce Irak'ta birlikte barışı kazanmalıdır. Irak'taki barışı İsrail-Arap barış sürecinin canlandırılması izlemelidir. Üçüncü adım ise İran'da atılmalı ve bu ülkenin atom silahı üretmesi engellenirken demokratik dönüşüm cesaretlendirilmelidir. Ancak Asmus, demokratikleşme sadece Batı'nın düşmanlarını kapsamamalı, Mısır ve Suudi Arabistan gibi dost rejimlerde demokratik dönüşüme itilmelidir. Asmus, Afganistan'da da AB ile ortak çalışmayı önerdikten sonra bütün bu dönüşümün uzun bir süre alacağını ve Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi yakın Transatlantik işbirliğini gerektirdiğini ifade etmektedir. [14]

Makalenin son bölümünde NATO'ya önemli yeni görevler düştüğünü ifade eden Asmus AB'nin ABD'nin gücünü bir sorun değil bir fırsat gibi görmesi gerektiğini aksi takdirde ABD'nin AB bütünleşmesi sürecini desteklemesinin mantığı olmayacağını söyleyerek makalesini bitirmektedir.[15] Bu makalenin özellikle Türk okurlar için ilgi çekici yanı ise Batının yeni Büyük Orta Doğu stratejisinde kilit bir konuma sahip olan cephe ülkesi Türkiye'nin bir kez bile anılmamış olmasıdır.

Asmus'un makalesi ABD ile AB arasında Bush döneminde yeni-muhafazakar çizginin Amerikan dış politikasına egemenliğinin sonucunda bozulan ABD-AB ilişkilerine yeni bir stratejik zemin arayan önemli bir makaledir. Makaleyi daha da önemli yapan makalenin yazarının sadece bir araştırmacı-akademisyen değil, bunun ötesinde Clinton Yönetiminde Dış İşleri Bakan yardımcılığı yapmış birisi olmasıdır.

Asmus, ayni zamanda Amerikan dış politikasına hakim olan Yeni-Muhafazakar çizgiye karşı Yeni-Liberal çizginin savunuculuğunu yapmakta ve bu çizginin Demokrat Parti tarafından benimsenmesi için çalışmaktadır.[16] Yeni-Liberal çizginin Yeni-Muhafazakar çizgiden farklarını ve benzerliklerini Asmus, Kenneth M. Pollack ile yazdığı "The Neoliberal Take on the Middle East" adlı makalede açıklamaktadır. İki ekolün en temel ayrılığı ABD'ye bakış açılarından kaynaklanmaktadır. Asmus, Yeni-Muhafazakarların ABD'yi bir imparatorluk olarak gördüklerini, ittifaklara çok değer vermediklerini ve yük olarak gördüklerini, kaydettikten sonra, sadece güce inanan Yeni_Muhafazakarların Uluslararası kuralların sadece kötüler için geçerli olduğuna inandıklarını ileri sürmektedir.

Gerek Yeni-Muhafazakarlar gerek ise Yeni-Liberaller Orta Doğu'nun dönüştürülmesi gerektiği konusunda uzlaşmakta olduğunu belirten Asmus çözümler konusunda tarafların birbirlerinden ayrıldığını belirtmektedir. Ayrılma noktalarından birisi Preemption ve güç kullanımı hususudur. Yeni-Muhafazakarlar, Asmus'a göre Orta Doğu'yu güç kullanımı ile dönüştürmeyi hedeflemektedirler. Irak'ın işgali bir istisna değil sadece bir başlangıçtır. Yeni-Liberaller ise siyasal preempitonu tercih etmektedirler ve askeri premetoina sadece en son çare olarak başvurmayı tercih etmektedirler. Yeni-muhafazakarlar millet-inşası politikalarına destek vermemektedirler oysa Yeni-Liberaller ise millet-inşasını barışı kazanmak için stratejik bir araç olarak görmektedirler. Ve nihayet, iki ekolü ayıran Arap-İsrail barışı konusundaki görüşleridir. Yeni-Muhafazakarlar, Barış Süreci hakkında kötümserken Yeni-Liberaller aynı süreci Orta Doğu'nun dönüştürülmesinin şartlarından birisi olarak görmektedirler.[17]

Asmus'un Yeni-Muhafazakarlara karşı çıkışlarının analizinden ortaya çıkan husus Asmus'un Soğuk Savaş döneminde NATO'nun SSCB ve diğer Varşova Paktı ülkesi üyelere uyguladığına benzer uzun vadeli ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri geniş stratejiyi Orta Doğu'ya karşı uygulamayı önerdiğidir. Yine Asmus'un böyle bir savaşı Soğuk Savaş kadar uzun bir süreye yayılmış düşündüğü görülmektedir.

Bütün bu makalenin konusu açısından ilk bakışta detay sayılabilecek olan hususlara eğilmemizin nedeni Türkiye için önerilen yeni büyük stratejinin arka planını daha iyi anlamak ve değişik boyutlarda tahlil etmektir. Öncelikle Türkiye'ye önerilen cephe ülke stratejisi ABD ile AB arasında yeni bir stratejik uzlaşmanın bir parçasını oluşturmaktadır.Bu strateji Türkiyesiz de uygulanabilecek bir strateji olmasına rağmen Türkiyesiz uygulanması çok zor olan bir strateji niteliği taşımaktadır.

Özetle, Türkiye Batı dünyasının Büyük Orta Doğu sınırında cephe ülke olarak sunulmaktadır. Fakat bu yaklaşımın NATO içinde genel kabul görmüş bir yaklaşım olduğunu söylemek mümkün değildir. Özellikle, İngiltere dışındaki NATO üyesi AB ülkelerinin Türkiye'ye NATO içinde böyle bir rol yüklemek konusunda istekli oldukları söylenemez. Hatta ABD ile AB transatlantik ilişkilerin geleceği ve doğası konusunda çok büyük bir kriz içindedirler. Türkiye'nin bir cephe ülke olarak sunulması projesinde Türkiye tali yani yan faktördür. Asıl amaçlanan ABD ile AB arasında ortak düşman temelinde yeni bir stratejik ittifak oluşturmaktır. Ancak bu projenin sahiplerinin daha gidecek çok yolu var.



[1] Radkal 27 Kasım 2003

[2] Ronald Asmus ve Kenneth Pollack; "The Neoliberal Take on the Middle East", The Washington Post, 23 Temmuz 2003

[3] Chris Donnely, "European Security: New Challenges and New Responses-Implications for the Eastern Mediterranean", Donnelly/CND (2002)090(TURKEY), 21.10.2002, s.1

[4] age, s.2-3

[5] age,s.3

[6] age,s.5

[7] age,s.7-8

[8] Chris Donnely, "Turkey and European Security", NATO-NATO Toplantısı metni, s.1

[9] The Wall Street Journal, 24 October 2003

[10] Ronald D. Asmus, Rebuilding the Atlantic Alliance, Foreign Affairs, September/October 2003, 20 Asmus'un bu makalesinde öne sürdüğü fikirler çok önemlidir. Çünkü Asmus, Sanberk ile yazdığı ve Türkiye'ye yeni Almanya görevini veren makalesini aslında Rebuilding the Atlantic Alliance makalesinin devamı olarak yazmaktadır. İki makaleyi birbirinden ayrı değerlendirmek ve anlamak mümkün değildir.

[11] Age,s.22

[12] Age, s.23

[13] age.s.24

[14] age, s.25-26

[15] age,s.27-31

[16] Bu konuda R. Asmus'un özellikle "It's National Security, Stupid!" başlık yazısı önemli görünmektedir. Blueprint, March/April, s.26-28

[17] Ronald D.Asmus ve Kenneth M.Pollack, "The Neoliberal Take on the Middle East", The Washington Post,22 Haziran 2003, Bu makalenin Yeni-Muhafazakar açıdan eleştirisi için bkz. Gary, Schmitt, Response to Asmus and Pollack, 24 Haziran 2003

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 15-11-2019

Türkiye-ABD arasına S-400 girdi

Çok kritik, hayati, önemli denilen Trump-Erdoğan zirvesini dağ fare doğurdu diye tanımlamak bile mümkün. Fare bile doğurmadı.