Fransa'da Solun Hollande Alternatifi

Yazan  21 Mayıs 2012
Hollande, uluslararası alanda Fransa'nın ihtiraslarını dünyaya uyarlama arayışında olacaktır.

Fransa'daki cumhurbaşkanlığı seçimlerini değerlendirirken, işe II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da solun iktidara gelişini hatırlayarak başlamak yerinde olacaktır. Bilindiği üzere, İngiltere'de 1945'teki seçimlerde Muhafazakar Parti yerini İşçi Partisi'ne bırakmıştı. Hatta bununla da kalmayıp, tarihinde ilk defa tak başına iktidara gelmişti. Fransa'da 1946'daki seçimlerde Komünist, Sosyalist ve Hıristiyan Demokrat Partiler oyları toplamıştı. Aynı yıl İtalya'da yapılan seçimlerde de benzer nitelikte üçlü bir yapı ortaya çıkmıştı. Aslında tüm bu sonuçlar geçmiş döneme gösterilen bir dirençti. François Hollande'ın, François Mitterand'ın ardından Fransa cumhurbaşkanlığına seçilen 2. sosyalist cumhurbaşkanı olması da Fransız kamuoyunun benzer bir direncinin ürünüdür. Bu direncin doğal olarak Fransa ve Avrupa için birtakım sonuçlarının olacağı açıktır. Sonuçları irdelemeye dış politika alanından başlanabilir.

Geleneksel Politikaların Sarsılması

Tarihsel süreç içerisinde Fransa ABD ve NATO'yla mesafeli ilişkilere sahip olmuştur. İlişkilerin bu niteliği, Avrupa bütünleşmesi karşısında ülkenin ulusal egemenliğinin korunması yönünde geliştirilen refleksle birleşince, Fransa dış politikasının Charles De Gaulle döneminden kalan temel ikilemini meydana getirmiştir. Nicolas Sarkozy'nin cumhurbaşkanlığı dönemine kadar da Fransa dış politikası bu ikilemi içerisinde barındırmıştır. Temelde De Gaulle, Fransa'nın uluslararası alanda ABD ve Sovyetler Birliği ile rekabet edemeyeceğinin farkındaydı. Yine de Fransa'nın bu iki güçten bağımsız hareket etme potansiyeline sahip olması için çabalamıştı. Bu çabası milliyetçilik ve ABD'ye duyulan güvensizlik üzerine kurulu politikalarla da somutlaşmıştı. Fransa'nın nükleer güç haline gelmesinde bunun payı büyüktür. Yine de De Gaulle, ülkenin kendi çıkarları temelinde hareket etmek zorunda olduğunu göz önünde bulundurarak, diğer Avrupalı ülkelerle ve özellikle de Almanya ile de ittifakların önemini göz ardı etmemiştir. Mitterand da, özellikle Körfez Savaşı döneminde olduğu gibi, çoktaraflılık ilkesinden hareketle ABD ile rekabet ortamı yaratmamaya çalışmıştır. Sonradan iktidara gelen Fransız liderler de bu noktadan hareketle işbirliklerini kurmuştur. Fakat, Sovyetler Birliği dağılmadan önce ekonomik ve askeri ittifaklara aynı derecede önem verilirken, dağıldıktan sonra, özellikle de Jacques Chirac ve Nicolas Sarkozy dönemlerinde, ekonomik ittifaklar öne çıkmıştır. Hatırlanacağı üzere, Chirac'ın cumhurbaşkanlığı döneminde Fransa'nın çıkarları açısından küresel bir vizyon ortaya koyulmuştur. Bu dönemde ABD ile ilişkiler mesafeli ama dengede tutulmuştur. Dengeleme politikasının merkezine de Avrupa yerleştirilmiştir. Bunun altında 'Fransa için iyi olan Avrupa için de iyidir' düşüncesi yatmaktadır. Fransa-ABD ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi için, geleneksel Fransız siyasetçisi çizgisinin çok uzağında bulunan Sarkozy'nin iktidara geleceği 2007 cumhurbaşkanlığı seçimlerini beklemek gerekecekti. İlk yurtdışı ziyaretini Kasım 2007'de ABD'ye yapan Sarkozy ile dönemin ABD Başkanı George W. Bush arasındaki görüşmelerde Fransa ve ABD ilişkilerinin yenilenmiş işbirliği zeminine kaydırılması kararlaştırılmıştı. Güvenlik, yeni işbirliğinin önemli bir ayağını oluşturmuştu. 2008 yılında yayınlanan 'Savunma ve Milli Güvenlik Hakkında Beyaz Kitap'ta bunun izlerini görmek mümkündür.1

Önümüzdeki dönemde Fransa dış politikası ve uluslararası alandaki etkinliği her halukarda dört sorunla karşı karşıya kalmak durumundadır. İlki küresel çekim merkezinin Çin ve Hindistan'a, yani Doğu'ya kaymasıdır. Fransa Doğu'da siyasi, ekonomik ve kültürel varlık anlamında kendi açısından kayda değer bir varlık gösterememektedir. İkincisi, Fransa'nın uluslararası alandaki mevcut nüfuzunun siyasi ve kültürel kökenli olup ekonomik ya da mali kaynaklı olmamasıdır. Üçüncüsü, Fransa'da dış politika uygulamalarına ve savunmaya ayrılan kaynağın ekonomik kriz koşullarında bütçe açığını ve kamu borçlarını azaltmak için kısıtlanmasıdır. Dördüncüsü de Fransa'nın, ülkeler ya da uluslararası örgütlerle çok taraflı ilişkilerini çeşitlendirmesi ihtiyacıdır. Aksi takdirde, uluslararası alanda farklılık ve bağımsızlık örneği sergilediği iddiası taşıyan dış politika uygulamaları yürütme sorunuyla karşı karşıya kalabilecektir.2

Sarkozy'nin Ardından

Proaktif, Atlantik yanlısı ve kişiselleştirilmiş bir dış politika yöntemi izleyen Sarkozy, yeri gelmiş İran'ın nükleer programına karşı ABD'den daha sert bir tutum takınmış, yeri gelmiş Suriye'ye sert müdahalenin taraftarı olmuştur. Libya'ya yönelik NATO müdahalesine ise öncülük etmiştir. Ekonomik ve mali meselelerle ilgili olarak da Avrupa'da, G-8'de ve G-20'de liderlik rolü üstlenmiştir. Böyle bir arkaplanla Hollande ne yapacaktır? Öncelikle, fevri olmayan, daha az kişiselleştirilmiş, konsensusa daha yatkın bir dış politika izlemesi beklenebilir. Fransa ulusal politikasının genel yönelimini ise değiştirmeyeceği ifade edilebilir. Günümüz koşullarında Fransa için en önemli faktör, uluslararası koşulların karmaşıklığı ve aktör çeşitliliği karşısında, diplomatik ve askeri araçlarla olaylara nüfuz etme ve yönlendirme becerisini gösterip gösteremeyeceğidir. Bunun ihtimalinin azalma eğilimi gösterdiği noktada cumhurbaşkanı olan Hollande, uluslararası alanda Fransa'nın ihtiraslarını daha az Avrupa merkezli hale gelmiş dünyaya uyarlama arayışında olacaktır. Yalnız, bunu yaparken de muhalefetten gelecek, Fransa'nın uluslararası etkinliğinin zayıflatılması ithamıyla yüz yüze kalma olasılığını da göz ardı etmemek gerekir.3

Hollande'ın Fransa'ya katacağı yeni dış politika pratikleri sadece ikili ilişkileri değil, AB düzeyindeki uygulamaları da etkileyecek potansiyelde olacaktır. Sarkozy döneminde Fransa, ABD ile ilişkilerinde Angela Merkel Almanya'sının ve David Cameron İngiltere'sinin tutumuyla benzer bir tutuma sahip olmuştur. Ilişkiler, adeta 'biz dostuz ve dostların yaptığı gibi birbirimizle konuşmalı, herhangi bir kriz ortamı yaratmamalıyız' şiarıyla devam ettirilmiştir. Aslında bu, ABD karşısında ortak bir AB tutumunun göstergesidir. Dikkat edilmesi gereken ise bu ortak tutumun zaten ABD politikalarıyla örtüştüğü koşullar altında alınabilmesidir. Aksi takdirde bunun olması kolay değildir. Örneğin, Fransız askerlerinin Afganistan'dan çekilmesi, Türkiye'nin AB'ye üyeliği, nükleer silahların rolü gibi konularda gerek AB içinde gerekse de ABD ile görüş ayrılıkları önemli konumdadır. Yeni dönemde bu konuda nasıl bir denge kurulacağı Hollande Fransa'sının hangi meseleleri öne çıkarıp, kendi politikasını o meseleler üzerinden nasıl tanımlayacağına karar vermesiyle ilgili olacaktır.4

Hollande'ın seçim söylemi, AB'nin ekonomik krizden kurtulması için yürütülen tasarruf temelli stratejinin tam tersi üzerine kurulmuştu. Kırılgan ekonomi nedeniyle Sarkozy Alman stratejisini takip etmekteydi. Aslında bunu iktidarını kaybetme pahasına yapmıştı. Çünkü, ortağı Merkel, Avrupa kamuoyunda, ekonomik krize karşı katı önlemleri savunması nedeniyle olumsuz algılanan bir lider haline gelmişti. Doğal olarak kendisi de bu algının kapsamındaydı. Sarkozy'nin bu ortaklığı seçmesinde Almanya'nın, AB bütçesine ve fonlarına en yüksek oranda katkıda bulunan ve ekonomisi en güçlü ülke olmasının payı büyüktü. Hollande'nin ilk Almanya ziyaretini de bu arka planla değerlendirmek gerekir. Burdaki ironik durum ise sosyalist Hollande'nin Almanya ile ittifak konusunda adeta ideolojik rakibi olan De Gaulle geleneğinin politikalarıyla yakınlaşmasıdır.5 Hollande'ın Sarkozy politikalarıyla da yakınlaşan yönleri vardır. Aslına bakıldığında, Hollande, seçimlerden önceki bir yıllık süreçte Sarkozy dönemi dış politikasını çok da eleştiren bir tutum sergilememiştir. 2011'deki Libya operasyonunda, devam eden Suriye ve İran meselelerinde iktidarın tutumu adeta desteklenmiştir. Hatta Sarkozy'nin göçmen karşıtı politikalarına ve dini sembollerin kullanımının yasaklanması gibi politikalarına muhalefet etmemiştir. Bu açıdan kendi döneminde korumacı bir politika yürüteceği beklenebilir. Böyle bir politika, Fransız kamuoyunda etkileri ciddi şekilde hissedilen ekonomik krizin küreselleşmeyi sorgulattığı koşullar altında ülke sınırlarının yabancılara ve hatta yabancı yatırımlara kapatılması görüşünden beslenecektir.6

Üzerinde düşünülmesi gereken diğer bir konu da Fransa'daki ABD yanlılığının akıbetinin ne olacağıdır. ABD ile ilişkiler açısından ilk işaretler olumlu görünmekle birlikte, gündemdeki iki konu bunda belirleyici olmuştur. Ilki, Avrupa'daki ekonomik kriz önlemleridir. İkincisi ise Fransız askerlerinin Afganistan'dan çekilme tarihidir. Seçimlerin ardından ABD Beyaz Saray sözcüsü, yaptığı ilk açıklamada Hollande'nin Fransa cumhurbaşkanı olmasının iki ülke ilişkilerini olumsuz etkilemeyeceğini ifade etmiştir. ABD Başkanı ve Fransa Cumhurbaşkanı seçimden sonra ilk defa 18-19 Mayıs'taki G-8 Zirvesi sebebiyle biraraya gelmişlerdir. Bundan sonra 20-21 Mayıs'taki NATO Zirvesi'nde ve 18-19 Haziran'daki G-20 Zirvesi'nde bir araya geleceklerdir. G-8 Zirvesi'nde ağırlıklı olarak Avrupa'daki borç krizi ele alınmıştır. Hollande, zirvede Avrupa'nın ekonomik büyümesinin artırılması gerektiğini gündeme taşımıştır. ABD ise AB ülkelerini ekonomik gelişmeyi engellemeyecek şekilde daha sıkı önlemler almaya davet etmiştir.7 Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, AB'deki kemer sıkma politikalarının tasarrufu artırıp kamu harcamalarını kısması yönünde desteklenmesinin ABD ile Fransa'ya fikir ayrılığı yaşatacağı, büyüme teşvikiyle uygulanacak önlemlerin desteklenmesinin ise birbirine yaklaştıracağıdır.

NATO Zirvesi'nde Afganistan'dan asker çekme konusunun tartışılacağı ve Hollande'ın 3.300 Fransız askerinin 2013'te çekilmiş olması talebini gündeme taşıyacağı belirtilebilir. Öngörüşmelerde Hollande, ABD Başkanı Barack Obama'ya 2012'nin sonunda Fransız askerlerinin Afganistan'dan çekileceğini bildirmiş (ki bu seçimlerden önce Fransız kamuoyuna verdiği bir sözdür), Obama da bu karara açıkça karşı çıkmamakla birlikte NATO üyeliğinin sorumlulukları olduğunu hatırlatmıştır. Bu kararın diğer NATO ülkelerince tepkiyle karşılanması ve asker çekmenin aceleye gelmeyecek bir iş olduğunun vurgulanması beklenmektedir. NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen bu tepkiyi dillendiren ilk isim olmuştur.8 Her ne kadar Sosyalist Parti alınan kararı eleştirse de, Hollande, Fransa'nın NATO askeri kanadına giriş kararını geri çevirmeyecektir. Fransız askerlerinin Afganistan'dan geri çekilmesi konusunda da, tek taraflı olarak değil, ABD ile diyalog içinde bir karara varılması söz konusu olacaktır. Başlanan görüşmelerden bu anlaşılmaktadır.

Ortadoğu'ya gelince, sol akımın duruşundan hareketle Fransa'nın, önem verdiği İsrail-Filistin çatışmasında da Filistin Devleti'nin kurulmasının destekleneceği ve İsrail'in komşu ülkelere dönük mevcut politikalarına eleştirel yaklaşılacağı beklenebilir.9 Arap baharı sürecinin ardından dini ağırlıklı yönetimlerin iktidara gelmeye başladığı Arap ülkeleriyle Sarkozy döneminde tek taraflı ilişkiler kurma çabaları bekleneni vermemişti. Dolayısıyla, yeni dönemde ilişkilerin AB üzerinden kurulmasına ağırlık verilebilir.10

Geleceğe Dair Çıkarımlar ve Sonuç

Ekonomik krizle birlikte siyasi bir kriz de yaşayan AB, ciddi kriz durumlarında mevcut politikaların ve kamuoyu tercihlerinin radikal bir değişikliğe uğradığı süreci yaşamaktadır. Eğer kriz ekonomik ve siyasal sistemlerden ya da iktidarlardan kaynaklanıyorsa bu sistemin değiştirilmesi talebinin yükselişe geçmesi doğaldır. Mevcut koşullarda bu durum AB için de geçerlidir. Bu geçerliliğin açık kanıtlarından biri Sarkozy'nin, 2011'den itibaren Avrupa'da gerçekleştirilen seçimlerde protesto oylarıyla iktidarına son verilen sekizinci lider olmasıdır. Ardından da Fransa'daki cumhurbaşkanlığı seçimlerini yaklaşık 30 yıllık bir aradan sonra tekrar Sosyalist Parti adayının kazanmasıdır. Fransız kamuoyunun direncinin bir ürünü olan bu sonuç, genel olarak Avrupa ve özel olarak da Fransa için birtakım sonuçlar doğuracaktır. Önemli olan Hollande'ın, Sarkozy dönemi politikalarını ne ölçüde ulusal politika olarak görüp kendi politikalarını da buna göre konumlandıracak olmasıdır.

Hollande, Avrupa bütünleşmesine ve kurumlarına önem verse de, Fransa başbakanlığına Avrupa bütünleşmesine şüpheyle yaklaşan Jean-Marc Ayrault'un gelmesi Avrupa kamuoyunda düşündürücü etki yaratmıştır. Yine de Hollande, AB'nin tüm üye ülkelerinin birlik çatısı altında kaynaştırılması gerektiğinin altını çizmektedir. Dolayısıyla cumhurbaşkanlığı döneminde, özellikle sosyal politilkalar aracılığıyla, Avrupa bütünleşmesine yapıcı katkılarda bulunması beklenebilir. Bu şekilde kendisine sosyal bir misyon da yüklemiştir. Bu noktada ilk icraatı, Fransa'nın ekonomik kriz etkilerini azaltmak için sıkı mali disiplin öngören anlaşmayı imzalamaması olmuştur. Ülkelerin bütçe yetkisini Brüksel'e devreden bu anlaşmaya Avrupa ülkelerinde büyümeyi destekleyecek yeni maddeler eklenmesini istemesi, görevi süresince sosyal politikalara öncelik vereceğinin ve böylece Avrupa'da zayıflayan bir ayağı tekrar kuvvetlenme ihtimaline yaklaştıracağının ilk göstergesi olarak algılanabilir. Uluslararası alanda Fransa, ihtiraslarını daha az Avrupa merkezli hale gelmiş dünyaya uyarlama arayışında olacaktır. Yalnız, bunu yaparken de Fransa'nın uluslararası etkinliğinin zayıflatılması ithamıyla yüz yüze kalma olasılığını da göz ardı etmemek gerekir.

Sonuç olarak belirtmek gerekirse, Hollande Fransa'sı AB ve ABD ile ilişkilerini belirli bir dengede tutmaya çalışacaktır. Bunu kendi politikasını uygulamaya nasıl yansıtacağını kararlaştırdıktan sonra görünür kılacaktır. Sarkozy döneminden farklı yöntemler kullanacağı ise beklenebilir. AB bütünleşmesi ve kurumlarını eleştirerek adeta Avrupa karşıtı bir seçim kampanyası yürüten Sarkozy'nin ardından Hollande, AB bütünleşmesini Fransa'nın politikalarının yeniden yapılandırılacağı bir platform olarak görecektir. Bu durum, özellikle Arap dünyasıyla ilişkilerde net olarak izlenebilecektir. Korumacılık, geleneksel Fransız politikasının bir parçası olarak yeni dönemde de kendisini gösterecektir. Ekonomik krizin Avrupa bütünleşmesini sorgulattığı koşullar altında bunu beklemek yersiz de olmayacaktır. Fransa'da Haziran 2012'de gerçekleştirilecek parlamento seçimleri, Hollande'ın, siyasi gücünün altyapısını kuvvetlendirmek için çalışacağı ilk eşik olacaktır.

 

1 Dieter Mahncke, "The United States, Germany and France: Balancing Transatlantic Relations", The British Journal of Politics and International Relations, Vol. 11, 2009, s.82; George Friedman, "France's Strategy", 15.05.2012, http://www.stratfor.com/weekly/frances-strategy (Erişim: 15.05.2012); Mitchell Cohen, "French Crisis, Left Crisis", Dissent, Summer 2006, s.68.

 

2 Brinton Rowdybush, Patrick Chamorel, "Aspirations and Reality: French Foreign Policy and the 2012 Elections", The Washington Quarterly, Vol.35, No.1, 2012, s.169.

 

 

3 A.g.m., ss.163, 164.

 

 

4 A.g.m., ss.165-168.

 

 

5 Charles Grant, "How Hollande sould handle Merkel?", 14.05.2012,

http://centreforeuropeanreform.blogspot.co.uk/2012/05/how-hollande-should-handle-merkel.html (Erişim: 14.05.2012).

 

 

6Alex Lantier, "French Elections: Continuity of Neoliberal Policies", 05.05.2012, http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=30705 (Erişim: 14.05.2012).

 

 

7"François Hollande Obama ile bir araya geldi", 18.05.2012, http://tr.euronews.com/2012/05/18/francois-hollande-obama-ile-bir-araya-geldi/ (Erişim: 18.05.2012).

 

 

8"Rasmussen: Afganistan'da çekilme yok", 20.05.2012, http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=210586 (Erişim: 20.05.2012), "Hollande Tells Obama Troop Pullout Will Proceed", 18.05.2012, http://www.nytimes.com/2012/05/19/world/afghan-security-iran-syria-on-agenda-between-g8-leaders-ahead-of-nato-summit.html , (Erişim: 18.05.2012).

 

 

9Rowdybush, Chamorel, a.g.m., ss.171, 172.

 

 

10Marc Pierini, "The New French President's Foreign Policy", 07.05.2012, http://carnegieeurope.eu/publications/?fa=48051&lang=en , (Erişim: 14.05.2012).

 

 

Dr. Sezgin Mercan

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Avrupa Birliği Araştırmaları Merkezi Başkanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 04-12-2019

Doğu Akdeniz, Libya, Suriye, Fransa ve NATO

Recep Tayyip Erdoğan Başbakan iken, 28 Şubat 2011'de ''NATO Libya'ya müdahale etmeli midir? Böyle bir saçmalık olur mu yahu?