Kuzey Afrika'dan Sonra Sıra Balkanlarda mı?

Yazan  18 Nisan 2011
Balkanları bekleyen tehditler ve yeni siyasi denklem üzerine TUİÇ Akademi'nin Gözde Kılıç Yaşın ile gerçekleştirdiği ropörtaj.

İlknur Yantuna: Öncelikle ilk sorum Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde meydana gelen mevcut yönetim karşıtı ayaklanmaların akabinde son zamanlarda Balkanlar'da da yaşanan benzeri olaylarla ilgili olacak. Belgrad'ta hükümet karşıtı gösteriler, Üsküp'te tütün üreticilerinin eylemi, yine Bosna-Hersek, Zagreb ve Arnavutluk'ta yaşanan olaylar kamuoyunda 'Kuzey Afrika Balkanları etkiliyor mu? sıra Balkanlara mı geldi?' sorularını gündeme getiriyor. Siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gözde Kılıç Yaşın: Libya'yı savaşın katı haline dönüşmesi nedeniyle bir tarafa bırakacak olursak Tunus ve Mısır'da yaşananların, yönetimi ve rejimi değiştirebilme gücünün halka geçişi anlamında pek çok ülke için moral ve destek yarattığı kesin. Bir lidere ihtiyaç dahi duymadan "sokağa çıkarak başaran" halkın motivasyonunu kendi ülkelerinde yaratmak isteyenlerin olması muhtemeldir. Balkan ülkelerinde de bu yönde etkisinin olduğu düşünülebilir. Ancak unutulmamalı ki Balkanlar'da savaş sonrasında taşlar zaten yerine oturmamıştı, zaten kalıcı istikrar yerleştirilememişti. Mağriplerde bir hareketlenme yaşanmasaydı dahi Balkanlar'da böylesi gösteriler yaşanabilirdi, yaşanacaktı. Hatta unutmayalım, Kosova, Makedonya, Sırbistan ve Bosna Hersek denkleminde yakın zamanlı yorum ve analizlerde de "bölgeyi sarabilecek" "yeni bir iç savaş" tehdidinden bahsedilmektedir.Yani Balkanlar zaten kendi sırasını henüz savuşturmamıştı. Kosova'nın kuzeyinde Priştine yönetiminin bir beş yıl daha hakim kılınamaması, Bosna-Hersek'te Sırp Cumhuriyeti'nin mevcut federasyonu yaşatmama kararlılığının sürmesi Balkanlar'da görmezden gelinen diğer sorunları da teker teker gün yüzüne çıkaracak potansiyeldedir. Asıl Kuzey Afrika ve Orta Doğu'ya sıra yeni geldi ve Osmanlı hinterlandına ilişkin son harita da henüz çizilmemiş olandır. Balkanlar da bunun bir parçasıdır.

İlknur Yantuna: Peki Ortadoğu ve Balkanları karşılaştırdığımızda sorunların kökeni bakımından ne gibi farklılıklar ya da benzerlikler mevcuttur?

Gözde Kılıç Yaşın: Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da temel sorun despotik yönetimler, otoriter rejimlerdi. Halk iradesinin yok sayılması ve daha önemlisi,refah seviyesindeki farklılıklar, gelir seviyesindeki uçurumlar olayların başlamasında tetikleyici oldu. Balkanlar'da ise tek adam liderliğinden, otoriter rejimlerden ya da baskıcı yönetimlerden bahsedilemez. Seçimlerin şeffaflığı, oylamanın gizliliği, seçime katılımda adalet ve seçim sonuçlarının güvenilirliği konusunda bazı şüpheler olsa da seçimlerde gözlemci bulunduran AGİT ve benzeri uluslararası örgütlerin seçimlerin güvenilirliğini ve demokratik gereklerin karşılandığını raporlandırdığını da hatırlamak gerekir. Dolayısıyla göreceli de olsa demokrasi mevcuttur ve bu ülkelerin halkları sonuçlarından memnun olmasalar da yönetime katılmaktadır. Ne var ki yoksulluk, refah seviyesinin düşüklüğü ve işsizlik Balkanlar'da da gerçek bir problem. Bunların olduğu her yerde ayaklanmalar ve ayaklanmaları iç savaşların izlemesi mümkündür. Aynı şekilde özellikle Balkanlar gibi geçmişte ciddi çatışmalar, savaşlar, katliamlar yaşamış milletlerin iç içe yaşadığı coğrafyalarda, milliyetçi duyguları kışkırtmak isteyenlerin girişimlerini yoksulluk ve işsizlik ortamı kolaylaştırır. Bugün örneğin Bosna-Hersek'te üç entitede de radikal partiler iktidardadır. Bulgaristan'da açık ırkçı söylemleri ile gündemden düşmeyen ATAKA, gerçekte iktidardaki GERB partisinin aşırı milliyetçi söylemlerini perdelemekte, iktidardaki uç milliyetçiliği gizlemektedir. Sırbistan'da son iki seçimde de AB üyeliği havucuna rağmen milliyetçi partiler daha fazla oy almıştı ve Demokrat kanat açıkçası zaten Batı'nın desteği ile hükümeti kurabilmişti. Bugün ise sokakta radikallerin sesi daha fazla çıkıyor ve sandıkta da yine milliyetçi oyların arttığını gözlemleyeceğimizi düşünüyorum. Yunanistan'da milliyetçi olmayan bir partiden bahsetmek mümkün değil, iktidara kim gelirse gelsin "ulusal çıkarlar" çerçevesinde yayılmacı ve tüm komşularını tehdit olarak gösteren politikalar izleyen iktidarlar kurulmaktadır.

Bugün yaşanan ekonomik krizin milliyetçi duyguları daha fazla beslediği açıktır. İktidar da halkın dikkatini ekonomik başarısızlıklardan uzaklaştırmak için "dış tehdit" söylemini abartarak kullanmaktadır. Makedonya'da da bir iç savaş sonrası kurulan düzen Arnavutları ve Makedonları kaynaştırmak, birlikte yaşam arzusu yaratmak yerine daha fazla cepheleştirmiştir. Seçimlerde verilen oylara da bu yansıtmaktadır. Şimdilik din çatışması olarak kendini belli eden cepheleşme aslında etnik cepheleşmenin de bir yandan sürdüğü gerçeğini değiştirmez. Nitekim bugün aynı dinden olmalarına rağmen Türklerin ve Arnavutların dahi farklı ibadet yerlerini tercih etmeleri bunun göstergesidir. Tabi, savaş sonrası düzenin Arnavutlar haricindeki azınlık gruplarının haklarını korumada başarısız olması, din çerçevesinde bütünleşmeleri de imkansızlaştıran faktörlerdendir. Aynı durum Kosova'da da söz konusudur. Dolayısıyla Balkanların genelinde milliyetçi akımlar güç kazanmıştır. Hükümetleri protesto eden gösterilerden daha tehlikelisi, protestoların farklı yönlere kayma ihtimalidir.

Bugün Balkan coğrafyasında yaşanan hareketlilikte savaş sonrası dönemde Batı tarafından kurulan "yeni tip" çok kültürlü, çok kimlikli, çok dinli, çok etnikli, yerinden yönetimli, yönetişim esaslı devlet yapısı ve düzeninin de etkisi büyüktür. Kulağa demokratik bir yönelim ve tercih gibi geliyorsa da devleti işlevsizleştirmesi nedeniyle bireyi devletin önüne çıkaran bu yönetim biçimi, vatandaşlarına klasik devlet yapısı dönemlerinden daha fazla mutluluk getirmemiştir. Bosna-Hersek, Makedonya ve Kosova'da daha net gözlemlenen bu yeni devletler, yapıcı belirsizlik usulünce oluşturuldu ve açıkçası bugüne dek devlet mekanizmasını kilitlemekten, ülkenin ilerleyişini aşılamayan şartlara bağlamaktan, devletin üzerinde Batı'dan atanmış Yüksek Temsilcilerin otoritesini garantilemekten ve NATO ile AB polis güçlerinin varlığını mecburiyet haline getirmekten başka bir sonuç doğurmamıştır. Belki uzun ama çok uzun vadede başarılı olabilecek bu yeni devlet modeli, bugün için başarısızdır ve aslında genelde ülkenin çoğunluktaki unsuru ve nüfusu en kalabalık ilk azınlık grubu dışındakilere de düşünüldüğü kadar demokrasi getirmemiştir. Hatta Bosna-Hersek'te ülkenin çoğunluğunu oluşturan Boşnaklar için dahi adaletli ve demokratik yönetimin söz konusu olduğundan bahsedebilmek güçtür.

Balkanlardaki bugünkü hareketliliğin arkasında yatan sebeplerden bir diğeri de bu coğrafyada özellikle son 20 yıldır faaliyetlerini arttıran misyoner faaliyetlerdir. Sadece Müslümanların Hıristiyan yapılmasına dönük çalışmalardan bahsetmiyoruz. Katoliklerin, Protestan; Protestanların Evanjelist; Ortodoksların Katolik yapılmasına dönük çalışmalar gibi Müslümanların Vahabi ya da Şii anlayışına çekilmesine dönük bir yarış da misyonerlerce yürütülmektedir. Farklı dinlerden yüzlerce tarikat hem kendi değerlerini yaygınlaştırmaya hem bu bölgedeki yatırımlarda ön plana çıkmaya hem de yönetime etki edebilecek güce ulaşmaya çalışıyor. Arnavutlar ve Boşnaklar üzerinde bu tür çabaların daha yoğun olduğunu söylemek mümkün. En azından buralarda daha dikkat çekici bir hal alıyor. Arnavutluk'ta son dönem yaşanan gösterilerin bir boyutu da bununla ilgili. Bir röportajda ayrıntılandırmak mümkün değilse de Arnavutluk'u bekleyen tehlikelerin en önemlisinin din çizgisinde yaşanan cepheleşme olabileceğini söyleyebiliriz.

İlknur Yantuna: Türkiye'nin Balkan coğrafyasında artan rolünü, istikrar ve güvenliğin sağlanmasına yönelik çabalarını göz önüne aldığımızda, Bosna-Hersek'te 4 aydır yaşanan hükümet krizine binaen atacağı adımlar neler olabilir?

Gözde Kılıç Yaşın: Türkiye, krizi sona erdirebilecek güç değil. Çünkü adaletsiz ve yürümeyeceği kesin olan Dayton Anlaşması'nın hazırlayıcısı değil. Savaşla ve soykırımla kazanılmış toprakların resmileştiren anlaşmaların altında Türkiye'nin imzası yok. Avrupa'nın ortasında kurulacak Müslüman bir devlete tahammül edemeyiz diyen ülkelerden değil. Bosna-Hersek'te kriz, 4 aydır değil 20 yıldır mevcut. Ateş sönmüş olabilir ama dumanları hala tütüyor. Türkiye'nin sorunu giderebilecek türden girişimleri, sorunun temelini oluşturan Dayton'un hükümlerince geri döndürülecektir. Bu nedenle yapabileceği diyalog ortamının oluşmasını sağlamak olabilirdi ve bunu yaptı. Hırvatistan- Sırbistan –Bosna-Hersek üçlüsünü ortak sorunları konuşabilir hale getirmek de başlı başına bir başarıdır.Ancak dürüst olalım, kendimizi kandırmayalım diyorsak Türkiye Bosna-Hersek'te yaşanan krizin adil çözümünü sağlayabilecek noktada değil. Bu Batılı ülkelerin de bunu gerçekten istemesi, radikal Sırp liderler üzerinde baskı oluşturması ve ülkeye daha iyi bir gelecek vaadinde gerçekçi olmasına daha çok bağlıdır. Ancak iç savaş ihtimalinin bertaraf edilmesinde Türkiye kesinlikle etkili bir aktör. Burada sormak gerekir, iç savaş ihtimali ne pahasına ötelenir? Boşnak nüfusun erimesi pahasına mı? Çünkü mevcut gidişat uzun vadeye yayılmış bir çözüm planıyla ilgilidir ve geçen her gün Boşnakların kaybına sebep olmaktadır.

Türkiye'nin Balkanlar'daki siyasi anlamda son dönemde artan etkinliğinin arkasında, Sırbistan Hükümeti'nin hükümeti kurmada Türkiye'den istediği yardım bulunuyor. Türkiye Dışişleri, bunu çok iyi değerlendirdi ve diyalog ortamını yaratmada kullandı. Ancak bugün Sırbistan'daki mevcut iktidar sallantıda, erken seçim söz konusu ve milliyetçi akımlar güçlenmekte. Milliyetçi partilerin Türkiye'nin girişimlerinden duyduğu rahatsızlık da ortada. Dolayısıyla Türkiye'nin olgunlaştırdığı politikası, büyük ölçüde Demokrat Boris Tadiç'in ekibinin seçimlerde başarı göstermesine ve bir parça da yeni hükümeti kurmada Türkiye'nin desteğine yine ihtiyaç hissetmesine bağlıdır. Sırbistan'daki gelişmelere bağlı çünkü bölgenin kilit unsuru Sırbistan. Tüm sorunların ve tüm çözümlerin yolu mutlaka Sırbistan'dan geçiyor. Neo-Osmanlıcılık söylemi de özellikle Sırplarda tepki doğuruyor ve halk kitlelerini etkilemek üzere "büyük tehdit" söylemlerine yol açıyor.

Bosna-Hersek'e dönersek mevcut koşullarda yani yeni bir anayasanın yapılamadığı, merkezi hükümetin güçlendirilemediği bir ortamda istikrar büyük ölçüde halkın içinde bulunduğu devletten memnuniyetinin artmasına bağlıdır. Türkiye'nin yapabileceği de ülkeye yatırımların artmasını sağlamaktır. Türkiye ülkede siyasi anlamda etkin bir devlet olsa da ekonomik açılımlarla bunu desteklemekte yetersiz kalmıştır. Önemli yatırımların yapılmasını sağlamıştır ancak bunlar ülkeyi düzlüğe çıkarabilecek boyutta değil. Yabancı yatırım genel olarak ülkede yetersiz. Sanırım herkes yeni bir savaş ortamından endişe ediyor. Ancak Almanya, Hırvatistan ve hatta Suudi Arabistan daha ciddi sermaye akışı sağlıyor. Bu da uzun vadede kalıcılık ve kontrol edebilirlik açısından önemli. Anadolu Ajansı'nın Bosna-Hersek'te ofis açması da önemli bir adımdır. Ancak şimdi orada büro açan El Cezire çok daha etkin bir performans sergileyecektir. Aynı şekilde Batı'dan Saray-Bosna'yı merkez seçerek Balkanlara Balkanların dilinde yayın yapmak üzere ülkeye gelen büyük televizyon kanalları da tıpkı El Cezire gibi salt habercilik yapan yayın grupları değil. Sadece bu gelişme dahi Bosna'da ve dolayısıyla Balkanlar'ın genelinde Türkiye'nin etkinliğini kıracak girişimlerin olgunlaşmış olduğunu gösteriyor.

Türkiye'nin yapabilecekleri arasında Türkiye'den Bosna'ya ulaşımı kolaylaştırmak da var. Türkiye'nin etkin olmayı seçtiği bir ülkeye Türkiye'nin başkentinden uçak kalkmıyor olması düşündürücüdür. İstanbul üzerinden uçuşların sebep olduğu zaman kaybı önemli. Sadece yatırımcılar açısından değil, ülkenin turizmine destek olmak açısından da düşünmek gerekir. Üstelik Bosna-Hersek'e yapılan her bir ziyaret özellikle Boşnaklara en azından moral destek olmakta ancak daha önemlisi Türkiye'de Boşnaklara dönük sevgiyi ve Bosna-Hersek'e ilgiyi arttırmaktadır. Bana kalırsa bu yakınlaşma da önemlidir. KKTC'ye uçuşlarda, özel sektöre de izin verilmesinin gidiş-geliş trafiğini nasıl da arttırdığını hatırlayarak aynısının Bosna-Hersek için düşünülmesi yerinde olur diyorum. Türkiye, Bosna-Hersek Hava Yolları'nın gelişimini de üstlenmiştir ancak bir dengenin sağlanması imkansız değil. Kısacası Türkiye'den insanların hafta sonu için Amsterdam, Viyana ya da Brüksel'de tatil ihtimallerine Saray-Bosna'nın eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Küçük bir adım gibi görünmekle birlikte uzun vadeli ve kalıcı etkileri olacaktır.

Bunların haricinde AB ülkelerinde Bosna-Hersek'e dönük hassasiyetinin arttırılması yönünde girişimleri Türkiye zaten yapmaktadır ve bazı politikaların gözden geçirilip yeniden kurgulanmasında da etkili olmuştur. Bosna-Hersek'in geleceği kaçınılmaz biçimde AB ve NATO ile entegrasyonuna bağlıdır. Türkiye'de bunu hızlandırmak suretiyle istikrarın yerleşeceğini düşünerek hareket etmekte ve bu tür girişimlerinde de başarı sağlamaktadır. Ancak başta da söylediğim gibi işin doğası gereği, bunların tamamı uzun vadeye yayılmış bir çözüm anlamına gelmektedir. Kalıcı ve adil bir başarının göreceliliği de istikrarı ve barışı ileri tarihlere atmaktadır. Üstelik Türkiye'nin etkinliğinden rahatsızlık duymaya başlayan güçler daha etkili yöntemlerle devreye girmeye hazırlanmaktadır. Türkiye'nin girişimlerinin AB ve ABD tarafından desteklenmediği bir ortamda krizler bitmeyecek, artacaktır.

İlknur Yantuna: Dikkatlerin Arap dünyasına yöneldiği bu dönemde Balkanlar'da özellikle batısında yaşanan siyasi kriz ve istikrarsızlık şiddetini korumaya devam ediyor. Sırbistan'da iktidar koalisyonunda tırmanan gerginlik, başbakan yardımcısı Mlacan Dinkiç'in istifası, yolsuzlukla suçlanan bir hükümet ve erken seçim tartışmaları gündemde olan konular arasında. Sizce Sırbistan'da halk, gerçekleşecek olan seçimlerle birlikte istikrarın nihai garantisi olan bir hükümet görebilecek mi?

Gözde Kılıç Yaşın: Hiçbir hükümet nihai istikrarın garantisi olamaz. Hele ki Sırbistan'da. İktidardaki isimlerin değişmesinin çözümü sağlayamayacağı pek çok sorun var. Yolsuzluk suçlaması özellikle Balkanlar'da tüm ülkelerdeki tüm iktidarlara yöneltilmekte. İktidar değişimleri bu konuda değişiklik yaratamıyor. Temel sorun üst seviyedeki işsizlik, fakirlik, kaynak yoksunluğu, yatırım eksikliğidir. Yüzünü Batı'ya dönmüş son hükümet, ülkenin sorunlarına çözüm getiremediğine göre farklı isimlerden oluşan daha yenisi de bunu yapamayacaktır. Burada Batı'dan alınan destek kilit önemde ancak bunlar da bazı şartlara bağlanmış durumda. Yine de Sırbistan'ın herhangi bir devlete göre AB ile ilişkilerde çok daha az koşulu yerine getirerek ilerlediği kesin. Bir anlamda kaybettiklerini hazmetmesi karşılığında ekstra destek gördü. Ancak bu destek de yeterli olmadı. Mevcut hükümetin işi gerçekten çok zordu, hala da zor. Bir yandan Kosova'nın kaybı gibi milliyetçi duyguları körükleyen ciddi kayıplar, bir yandan muhalefetin eleştirilerine rağmen Batı'yla sürdürülmesi gereken ilişkiler… Zor bir denklem, zor bir denge… Yeni hükümet de tüm bunları miras olarak alacak ve şimdikinden daha büyük bir başarı da sağlayamayacaktır.

İlknur Yantuna: Kosova'da 12 Aralık 2010'da yapılan seçimlerin akabinde beklenen hükümet Kosova Meclisi'nin olağanüstü oturumuyla 22 Şubat 2011'de kuruldu. Yeni hükümetin Kosova'nın tanınma ve Avrupa Birliği üyelik sürecindeki rolü hakkında öngörüleriniz nelerdir?

Gözde Kılıç Yaşın: Kosova'yı bugün 75 ülke tanıyor. BM üye 192 ülkenin 75'inin tanımış olması, bağımsızlığının üçüncü yılındaki Kosova için önemli bir başarı. Üstelik bunlardan sadece son altı tanesi, Uluslararası Adalet Divanı'nın Kosova'nın bağımsızlık kararının uluslararası hukuka aykırı olmadığı yönündeki görüşünden sonra ülkenin bağımsızlığını tanıdı. Yani diğerleri bu konudaki ciddi tartışmaya rağmen tanımayı tercih etmişti. Hatta tanımların önemli bir kısmı bağımsızlık ilanını izleyen günlerde oldu. Nitekim ABD'nin bitmek bilmeyen müzakereleri ve Rusya vetosunu aşmak için bağımsızlık kararını gündeme getirmesinde, ilk dönem tanımaların garanti edilmiş olmasının etkisi de büyüktür. Ancak Kosova da çok ciddi lobi faaliyeti yaptı. Aynısını Sırbistan da yaptı. Kimi zaman bir ülke önce tanıdı, Sırbistan'dan yapılan ziyaretler sonrasında ise tanımasını geri aldı. Ancak her halükarda tanımalar arttı ve zaten UAD'nin Kosova kararı da büyük bir destek sağladı. Bundan sonrasının daha kolay olacağı düşünülebilir. Bugün 27 AB üyesinin 22'si; 28 NATO üyesinin 24'ü Kosova'yı tanıyor ve neredeyse hepsi ilk bir yılda sağlanmıştı. Aslında Müslüman ülkelerdeki oranlar daha ilginç, ortalamayı düşüren de bu ülkelerin kendilerini uzak tutmalarıdır. İKÖ'nün 57 üyesinden sadece 20'si Kosova'yı tanımıştır. Arap Ligi'nde de 22 üyenin 10'u tanıyor. Bunda Kosova'nın bir Amerikan manevrası olarak görülmesi etkili. Kosova, Müslüman ülkelerle daha fazla irtibat kurmalı. Priştina'nın hedefi BM üyesi 192 ülkeden 100'ünün tanıması yönündedir. Üye ülkelerin yarısından fazlasının kararıyla bu konuyla bağlantılı tüm sorunlarını çözebileceğini düşünüyor.

Kosova'nın AB üyeliği için tüm AB üyesi ülkelerin Kosova'nın bağımsızlığını tanıması gerekecektir. Beş ülkeden bazıları için tanıma kararına artık daha sıcak baktığı söylenebilecekse de en azından ikisi katı tutumunu kendi yaşamsal varlıkları nedeniyle sürdürüyorlar. Ancak uzun vadede Kosova elbette AB üyesi olacaktır. Ancak ülkenin resmi rakamlarda yüzde 43'lerde, gayri resmi rakamlarda ise yüzde 70'lerde görünen işsizlik sorunu her halükarda daha önceliklidir. Siyasetçilerden beklenen de bu sorunun çözülmesi.

Ropörtajın tamamı için bkz.:

http://www.tuicakademi.org/index.php/yazarlar1/59-ilknur-yantuna-tum-yazilari/1253-balkanlar-ve-kibris-uzmani-gozde-kilic-yasin-ile-roportaj-ortadogudaki-gelismelerin-balkanlara-yansimasi-uzerine

Gözde Kılıç Yaşın

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Başkanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 23-11-2020

Sanal bir Zirvenin Reel Sonuçları

Bilindiği gibi G-20[1] toplantıları dünyanın GSYİH ları itibarı ile en büyük ülkelerinin her yıl bir araya gelip, diz dize, biz bize küresel sorunları değerlendirdiği, çözüm önerileri geliştirme çabası içinde girdiği (veya öyle göründüğü) platformlar. ...