×

Uyarı

JUser: :_load: Unable to load user with ID: 116



TÜRK MİLLETİNİN YOLCULUĞU

Yazan  03 Ağustos 2009
Yrd.Doç.Dr.Sait YILMAZ- Tarihimizin ve kültürümüzün başlangıcını bulamıyoruz. Türklerin resmi tarihi M.Ö. 318 tarihinde Hun İmparatorluğu’nun kuruluşu ile başlamaktadır. Arkeolojik buluntulara göre Türkçenin tarihi M.Ö.15.000’lere kadar geri gitmekte

Orta Asya bozkırlarını dolduran ve anadilleri Türkçe olan yüzlerce boydan yalnızca bir tanesinin adı 'Türk' idi. Gök-Türk İmparatorluğu zamanında tüm Türk boyları 'Türk' adı altında birleşti. Türkler, nüfus artışının sebep olduğu kıtlık, kabileler arası çatışmalar ve Çin tehlikesi yüzünden batı yönünde ilerlediler. Orta Asya'dan Anadolu'ya göç eden Oğuzların Üç-Ok budunu içindeki Kınık kabileleri Selçuklu Devletini, Boz-Ok'lar içindeki Kayı'lar ise Osmanlı Devleti'ni kurdu. Orta Asya (Türkistan) Türklerin atayurdu; Anadolu, Kafkaslar ve Balkanlar anayurdu oldu. Bu makalede Türklerin tarih yolculuğu üzerinde gezinerek yolunda gitmeyenleri ve geleceği sorgulayacağız.

İslamlaşma Sonrası Anadolu; Sünni, Alevi, Kürt Kavgası

Gök-Türk İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından Türklerin İslamlaşması ve batıya göç süreci başladı. 8. Yüzyılın başlarından itibaren İslam'a geçiş sürecinde Türkler üç büyük olgu ile aynı zamanda baş etmek zorunda idi; kitle halinde göç, göç yapılan bölgede devlet kurmak ve bunun için savaşmak. Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular bu dönemde İslamiyet'e geçerken, Hazarlılar Museviliği, Uygurlar ise Manizm'i ve bir bölümü ile Budizm'i seçiyordu. Talas Savaşı (751)'ndan sonra Türklerin İslam'a geçişi hızlandı ve M.S. 900 yıllarından sonra İslamiyet Türkler arasında tamamen yaygınlaştı. Moğolların önünden kaçan Türkler, Selçukluların Moğollara yenildiği Kösedağ Savaşı'nın (1243) öncesinde ve sonrasında Anadolu'yu doldurmaya devam ettiler.

Orta Asya ve İran üzerinden yoğun şekilde gelen göçebeler İran Selçukluları tarafından daima bir uc kuvveti olarak ülke içlerine sevk edilmiş, parçalanarak dört bucağa yerleştirilmiş, böylece aşiretlerin siyasi etkinliği de azaltılmak istenmiştir. 10. ve 11. yüzyıldan itibaren Orta Asya'dan batıya göç eden ve Müslüman olan Türk boylarına Kızılırmak'ın doğusunda Türkmen, batısında Yörük deniliyordu. Gelen göçmenler köylü ise köye, şehirli ise şehirlere iskân edildi. Şaman'dan pek farkı olmayan dini liderlerin (babalar) etkisi altında idiler[1]. Türkler, hem Sünni hem de Şii koldan ama daha ziyade İranlılardan İslamiyet'i öğrendiler. Göçebe Türkler arasında da çok sayıda Şii taraftarı vardı. Bu dönemde Sünni ve Şii Türkler arasında, eski Türk Dini'nin etkisiyle 'veliler kültü' adı verilen bir halk dindarlığı oluştu.

İslamlaşma sürecinde hala eski Türk dini unsurlarını en çok canlı tutan Alevi-Bektaşi toplulukları değim sürecine direnç gösterdi. Selçuklular medreseleri ülke çapında yaygınlaştırarak, halkı Sünnileştirmek istiyorlardı. Türkmenlere karşı izlenen dostça olmayan politikalar, eski Türk dini'ndeki kolaylaştırıcı unsurların da etkisiyle, özellikle kırsal kesimde Şii yanlısı Batıni hareketleri çoğalttı. Ancak Osman Devleti, imparatorluk yolunda yol aldıkça büyük çoğunluk giderek Sünniliğe yönelim gösterdi. Özetle Türkler İslamiyet'i seçti ama soya-sopa dayalı toplum yapımızdaki gerilimler ve çatışmalar İslami bir kılığa bürünüp Alevi-Sünni kavgası adını alarak günümüze kadar geldi. İslam'ın ayetlerini farklı yorumlayanlar birbirine karşı saf tuttu.

16. yüzyıl başlarında Anadolu'nun güneydoğusunda Türkmenler hâkimdi. Kürtler, Türkmenler arasına serpilmiş azınlık durumundaydı. Türkmenler; Türk kökenli olduğu, Türkçe şiirler yazdığı ve İslamiyet'in Maturidi kolundan geldiği için Şah İsmail'i seviyorlardı. Yavuz Selim, Şah İsmail'i yendikten sonra onun Türkmenler ile ilişkisini kesmek istedi. Kürtler, İslamiyeti Maturidi açıdan değil Eşari açıdan benimsemişlerdi. Yavuz, sınır boylarındaki köy ve kasabalara Kürtleri yerleştirerek sızmaları önlemeyi amaçladı. Özellikle Irak'ın kuzeyine yerleşmiş olan Kürtleri savaş ile birlikte Türkmenlerden boşalan köy ve yerleşim bölgelerine getirerek sınır güvenliğini sağladı ama kökleri bugüne gelen sorunların da temeli atıldı.

Osmanlı'dan Bugüne Bilim-Din Açmazı ve Ekonomi

Orta Çağ'da Avrupa hurafelerle uğraşırken Türk-İslam dünyası 8. yüzyıldan itibaren akli bilimler ile bilim dünyasının aydınlanma çağını yaşıyordu. Sağlık sistemleri ve hastaneler, rasathaneler, Türk medreseleri, matematik ürünü rakamlar, mimari eserler, edebi eserler ve diğer sanatsal yapılar bu dönemin ürünleri idi. Bu dönemde Türk bilim odağını temsil eden; Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Türk, Harezmi, Beyruni, Cevheri gibi bilim adamları yetişti. Türk düşünce yaşamı İslam dininin kabulü ile dönüşüme uğradı. Bu dönüşüm özellikle 11. Yüzyıldan itibaren Türk bilim odağının yavaşlaması ve düşünce odağının öne çıkması ile belirginleşti. Hıristiyanlık âlemi henüz karanlık çağında iken Türk düşünce odağının (Türk tasavvufu ve hümanizmi) önemli isimleri Maturidi (Öl. 944), Hoca Ahmet Yesevi, (Öl. 1166), Hacı Bektaşı Veli (1210-1271), Mevlana (1207-1273), Yunus Emre (1238-1320), Sarı Saltuk ve Gül Baba bu dönemde yaşamıştır.

Din ve devlet işlerini birbirinden ayıran Türk düşünürü Maturidi aklı ve bilgiyi öne çıkarmıştı ve ona göre dine bağlanmanın ve onun bilgisine ulaşmanın yolu Akıl idi. Maturidi'nin akılcılık ve hoşgörü anlayışını izleyen Yesevi, Bektaşi, Mevlana, Yunus ondan çok şey almıştı. 15. ve 16. yüzyıllara kadar Osmanlı medreseleri ve ilmiye mensupları dünyanın en ileri seviyesindeydi. Zamanla Maturidi yerine Gazali düşüncesinin benimsenmesi Akli bilimler yerine Nakli bilimlerin öne çıkmasına neden oldu[2]. İslam'ın bilime yönelik birçok ayetine rağmen, medrese programlarından müspet ilimler yavaş yavaş çıkarıldı ve 17. yüzyıldan itibaren medreseler sadece dini eğitim veren kurumlar haline geldi. İhtisas sahibi olabilmeleri için ilim adamlarının İran, Orta Asya, Suriye ve Mısır'a gitmeleri gerekiyordu. Böyle olunca da o kültürlerin etkisi altında kaldıklarından Osmanlı'da Türk benliği uzunca bir süre yerini 'Osmanlı Müslüman'a bıraktı[3].

Türkler İslamiyet'e geçerken töreleri ve inançlarından birçok şeyi korudular. İslam'ın zahiri yönü gibi Batıni (gizli) yönünü de yaşamlarının bir parçası yaptılar. Batıni düşünceler, Türk tasavvufu ve tarikatlarının önünü açtı. Araplar ve İranlılar mezhep kuruculuğuna soyunurken, Osmanlı ile birlikte Türkler tasavvuf vadisinde ilerlemişlerdi. Türklerin gelişiyle Anadolu tarikatlar fabrikası oldu. Bilimsel atılım geliştirilemedi ama Türk tasavvufu, Türk hümanizmi, Alevilik, Bektaşilik serbestçe doğup, gelişti[4]. Bilimsellikten uzaklaşma Osmanlı ekonomisi üzerinde de etkili oldu. Batı, yüzyıllar boyu maddeden bilim çıkarırken, bizim gözümüzde eşya hareketsiz kaldı[5]. Geçmişte önemli hizmetleri olan tarikat ve cemaatler bugün Cumhuriyetimizin temel yapısını oluşturan devrimimize karşı şeriat düzeni getirmeye yönelik İslamcı hareketlerin yatağı haline geldi.

Bugünkü Türkiye ve Yolumuz

Biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, Orta Asya'dan Anadolu'ya gelen ve buradaki kardeşleri ile kaynaşan göçebe Türk boylarının torunları, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme ve çöküş dönemlerinde elinde tutabildiği topraklara sığınmış bakiyeleriyiz. Osmanlı, İstanbul'un fethinden sonra tabiiyetindeki Türk boylarına sırt çevirirken, çözülme devrinde imparatorluk bakımsız ve harabe Anadolu'daki Türklere sığınmak zorunda kaldı. Kurtuluş Savaşı dedelerimiz olan o Türklerle kazanıldı. 1908 yılında Osmanlı genel nüfusu 32.101.384 kişi idi. Osmanlı Devleti 1908'den 1920 yılına kadar üç büyük savaşta 12 yıl içinde 22.659.490 insanını kaybetti. Uğranılan ihanetler yanında insan kaybımız korkunç miktarda idi, bu pek az milletin başına gelen bir felaketti[6].

Çin, Hint, Mısır, İran gibi kökleri derinlerde olan bir uygarlık tarihimiz yoktur. Topluluk olmanın çelişkilerini tarihte ödünç kültürlerle ve devşirmelerle aşmaya çalıştık[7]. Türkler, kendine özgü bir biçimde dini yaşayış içinde modernleşmeye devam etmektedir. Türk kültürü içinde modernleşmenin iki temel sorunu; kadının toplumdaki yeri ve üst sınıf erkeklerin Batılılaşması olagelmiştir. Batılılaşmanın ahlaki çöküntü kaynağı olarak gösterilmesi en çok kadınlara ilişkin eğilimleri etkiledi. Bu durum bugün de kadınların giyim-kuşamı üzerinden devam etmektedir. Eski soy-sop tarzı örgütlenme bugün de hemşericiliği, akrabayı, eşi dostu, bizimkileri kayırma şeklinde yaşamaktadır. Bu anlayış hep başkalarını suçlayan, suça ve düzen ihlaline eğilimli, mafya işlerine müsait bir toplum katmanı da sağladı.

19. yüzyılda belirgin bir merkezileşme, modernleşme ve hukuki yönetim sistemini benimseyen Osmanlı İmparatorluğu'nda kaçınılmaz olarak laikleşme süreci başlamıştır. Tarihte Türk devletlerinin yıkılmasının ortak özellikleri[8]; dış tesirler nedeni ile egemenliğin kullanılamaması, çok ulusluluk ve idari yapının yönetilememesi, ekonomik geri kalmışlık, coğrafya ve kültürün birleştirilmesindeki sıkıntılar olmuştur. Türkler, ekonomileri ya da devletleri yıkıldığı zaman dağınık ve yönsüz bir hale gelirler. Atatürk'ün ilke ve inkılâplarının kaynağında tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik vardır. Atatürk; ulus egemenliğini, kişi özgürlüğünü, ulus-devleti (ülke birlik ve bütünlüğünü); hukukun üstünlüğünü; laikliği; her çağda çağdaş olmayı amaçlayan, akla ve bilime dayalı olarak gelişmeyi ve kalkınmayı temel alan bir düşünce sistemi ile Türkiye Cumhuriyeti'nin önünü açtı.

Ancak, Kurtuluş Savaşı ile Anadolu'yu terk eden Batılılar II. Dünya Savaşı ertesinde döndüler ve Türkiye'yi batı yörüngesine sokmak ve iç dinamiklerini ele geçirmek için çalışmalara başladılar. 1949 yılında yapılan ikili anlaşma ile Türk milli eğitimi ABD güdümüne sokuldu. Türkiye'de İslamcı, gerici, Cumhuriyet düşmanı akımlar ve etnik bölücülüğü teşvik ve tahrik edici kurgular sağlandı. 1950 yılında çok partili hayata geçiş ile birlikte demokrasi kisvesi altında gerici akımlar sahne almaya başladı. 1990'lara kadar devam eden Sovyet tehdidi nedeni ile Cumhuriyeti Osmanlılaştırma projesi düşük profilde tutuldu[9]. 1990 yılında itibaren önce ekonomik olarak IMF, Dünya Bankası, özelleştirmeler yolu ile ulusal ekonomi tasfiye edilerek, ülke kaynakları, bankaları, ticareti kontrol altına alınmaya başladı. Siyasi olarak ise AB üyelik süreci görüntüsü altında 2002 yılından itibaren Türkiye'yi federasyona dönüştürme planı hız kazandı. Bugün 'Kürt açılımı' diye bunun yeni bir adımına kamuoyu hazırlanmaya çalışılıyor.

Tablo : Büyük Güçlerin Güç Kaynakları ve Türkiye

Güç Kaynağı

ABD

Rusya

Avrupa

Japonya

Çin

Türkiye

Doğal Kaynaklar

K

K

K

O

K

O

Askeri

K

O

O

Z

O

K

Ekonomik

K

O

K

K

O

O

Bilim-Teknoloji

K

Z

K

K

Z

Z

Ulusal Birlik

K

O

Z

K

K

O

Evrensel Kültür

K

O

K

O

O

Z

Uluslararası Kurumlar

K

O

K

O

O

Z

K. Kuvvetli, O: Orta, Z: Zayıf

Kaynak: Joseph Nye, Robert Jackson, George Sorensen: Introduction to International Relations, Theories and Approaches, Oxford University Press, (New York, 2003), 200'den faydalanarak hazırlanmıştır.

Sonuç Yerine

19. yüzyılda yaşananlar ile AB üyelik sürecinin benzerlikleri açıktır. Her iki durumda da birinci aşamada ekonomi kontrol altına alınmakta, ikinci aşamada ülke bölünmeye götürülmektedir. Türkiye artık tarihi ve bin yılların birikimi olan kültür mirası ile yüzleşmek, kendi yolunu çizmek zorundadır. Bulunduğumuz konjonktür ve iyi değerlendirildiği takdirde önümüzde olan fırsatlar Türklere 21. yüzyılda yeni bir dünya kurma fırsatı vermektedir. Eksik olan bunun düşünsel alt yapısı, vizyon ve güç projeksiyonsuzluğu ile kendi içimizdeki sorunlara gömülüp kalma alışkanlığımızdır. Sorumluluğumuz sadece Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı değil 250 milyonluk tüm Türk dünyasına karşıdır. Bizim yolumuz onların da yani Türk milletinin yoludur. Türkiye'nin geleceği Türk dünyasındadır ve bunu ancak isterse kendisi kurabilecektir. Yapmamız gereken bağımsız ve egemen bir ulus-devlet olarak kendi yolumuzu çizmemiz, ulusal gücümüzü geliştirmemiz (Tablo) ve Atatürk'ün dış politika esaslarını uygulamamızdır; kendi gücümüze dayanmak, akla ve bilime öncelik vermek, güçlü bir ekonomiye dayanmak, eşit ilişkiler kurmak, hayalci olmamak.



* Beykent Üniversitesi BÜSAM Müdürü, This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

[1] İlber Ortaylı: Türkiye Teşkilat ve İdare Tarihi, Cedit Neşriyat, 2.Baskı, (Ankara, 2008), 144-145.

[2] Vahiy yolu ile bilinen dini esaslar nakile dayandıkları için 'nakli ilimler', akıl yolu ile geliştirilenler ise 'akli ilimler' olarak adlandırılmıştır.

[3] Gnkur.Bşk.lığı: Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, II ncü Cilt, 2 nci Kısım (1451-1566), Gnkur.Basımevi, (Ankara, 1977), 13.

[4] Suat İlhan: Türk Olmak Zordur, Kimliğimizin Kaynakları, ALFA Yayınları, (İstanbul, 2009), 176.

[5] Ahmed Güner Sayar: Osmanlı'dan 21. Yüzyıla Ekonomik, Kültürel ve Devlet Felsefesine Ait Değişmeler, Ötüken Yayınları, (İstanbul, 2008), 33-34.

[6] Gnkur.Bşk.lığı: Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, III ncü Cilt, 6 nci Kısım (1908-1920), Gnkur.Basımevi, (Ankara, 1971), 48-51.

[7] Erol Göka: Türklerin Psikolojisi, Timaş Yayınları, 3. Baskı, (İstanbul, 2008), 170.

[8] Veli Yılmaz: Cumhuriyet Tarihi I, Türk Tarihinin Ana Hatları, Harp Akademileri Komutanlığı Yayınları, (İstanbul, 2003), 187-194.

[9] Selim Somçağ: Osmanlı ve Batı, 2. Baskı, Bengi Yayınları, (İstanbul, 2008), 315.

21. Yüzyıl Türkiye Buluşmaları

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 24-01-2020

Asıl Tehdit İçimizde

Türkiye, Suriye ile yatıp kalkarken, 27 Kasım'da Libya ile imzalanan iki mutabakat muhtırasıyla Libya bir numaralı gündem ve tehdit konusu oldu.