< < MAVİ VATAN – KÖKLER


MAVİ VATAN – KÖKLER

Yazan  24 Ocak 2023

Günümüzde Yunan istekleri gerek sosyal medyadan, gerek yazılı ve görsel basından gözlemlenebilmektedir.

Bu istekler ada devleti olmayan Yunanistan’ın, ada devleti gibi karasularını 12 mile çıkartma isteği ve ada devleti olmamasına rağmen Meis Adası’na sahip olması nedeniyle Akdeniz’de hak iddia etmesi olarak sıralanabilir. Bu durum karşısında, uzun yıllar Türk Deniz Kuvvetleri’nde çalışmış Türk amiralleri de Yunan isteklerine karşı, Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarlarını ve vatan suyunu korumak için Mavi Vatan doktrinini geliştirmişlerdir. Peki, nedir bu Mavi Vatan? Tümamiral Cihat Yaycı, Mavi Vatan’ı kısaca şu sözlerle dile getirmektedir; “Mavi Vatan, 462 bin km²’dir, öngördüğümüz münhasır ekonomik bölge. Bizim toplam kara yüzölçümümüz 783 bin km². O zaman kara yüzölçümümüzün 0.6 katı kadar bir alanı, denizalanı olarak istiyoruz. Yunanistan ve Güney Kıbrıs yayılmacı değil, biz yayılmacıyız öyle mi? Onlar genişlemeci değil, biz genişlemeciyiz. Öyle bir şey olabilir mi? Bizimki son derece hakkaniyetli bir haritadır. Hep denizin üzerinde ay yıldız hayal ettim. Orası bizim, orası vatan toprağı. Türkiye’nin bundan sonra ne verecek bir karış vatan toprağı ne de verecek bir damla vatan suyu vardır.”[1]. Yönetimlerin ve doktrinlerin halk desteği olmadan sürdürülebilmeleri olası değildir. Denizciliğe önem veren Türk halkının, ulusal duygularla Mavi Vatan doktrinini de savunacağı söylenebilir. Tümamiral Cem Gürdeniz, Türk halkının denizcileşmesinin etkilerini “Dünya mega yat tasarımı ve üretiminde Türkiye, son on yılda dünya üçüncülüğüne oturdu. Nasıl oldu da karacı Türkler estetik, zarafet, teknoloji ve tasarımın en uç rekabet alanında, dünyanın en denizci ulusları arasında ilk üçe girebildi? Demek ki halkımızın içindeki denizcinin uyanması ve mavi uygarlığa karışması gerekiyormuş. Denizde etkileşimle geliştirilen psikososyal güç, halk ve devlet arasında bir arz ve talep dengesi kurar. Halk isterse devlet tedbir alır. Devlet olanak sağlarsa halk takip eder ve kullanır” sözleriyle açıklamaktadır[2]. Günümüzde Türk halkı bir İngiliz veya Japon halkı kadar denizci olmayabilir fakat buna rağmen en denizci ulusların içinde ilk üçe girebilecek kadar gemi üretim yeteneğine sahiptir. Peki, Türkler hep karacı bir millet miydi? Türk ulusunun denizlerdeki bu başarısının onun kökleriyle hiç mi bir ilgisi bulunmamaktadır? Bu makale işte bu soruları aydınlatabilmek için İslam öncesi Türklere giderek Mavi Vatan’ın köklerini aramaktadır.

İskitlerin kökenleri tarihsel süreçte hep tartışılagelmiştir. Batı merkezli tarihçiler İskitlerin Hindu-Avrupai olduklarını söylerken konuya daha bağımsız bakan tarihçiler onların Ön Türk olduklarını belirtmişlerdir. Günümüzde teknolojinin de gelişimiyle birlikte, onların kökenlerini çok daha iyi kavrayabilmekteyiz. İskitlerden alınan DNA ve haplogrup örneklerine göre, onlara genetik olarak en yakın olan kavmin günümüzdeki Türk kökenli halklar olduğu anlaşılmaktadır[3]. Bundan dolayı eski Türklerden İskitlerin denizcilikle ilgili eylemlerine göz atmak, Türklerin denizciliğine ve Mavi Vatan’ın köklerine de ışık tutacaktır. Antik kaynaklar bizlere İskitlerin denizciliğiyle ilgili farklı bilgiler sunmaktadır. Bunlardan biri de Anacharsis’tir. Anacharsis köken olarak İskittir[4]. Kendisinin özelliklerinden biri de denizcilikle ilgili yeterli bilgiye ve deneyime sahip olmasıdır. Öyle ki denizcilikleriyle kıvanç duyan Yunanlar dahi kendisine en güvenli gemi tiplerini sormuş, onun denizcilikle ilgili bilgisinden yararlanmak istemişlerdir. Yunanlar Anacharsis adlı İskitin gemiciliğindeki bilgi ve yeteneklerinden olsa gerek, kendisini gemi çapasının mucidi olarak adlandırmışlardır[5]. Kendisinin Yunanistan’dan gemisiyle yola çıkıp Çanakkale Boğazı’ndan geçerek İskit ülkesine dönmeye çalışırken Kyzikos’a (Erdek yakınlarında) gemisiyle yanaştığı, buradan İskit ülkesine yani günümüz Ukrayna bölgesine gemisiyle vardığı biliniyor. Yunanlar günümüz Ukrayna-Rusya bölgesinde yaşamış eski Türklerden İskitler için “Denizin bir yakasında İskitlerden başka, kafası aydınlanmış bir ulus gösteremeyiz” demişlerdir[6].

Genel geçer olarak Türklerin 1071 yılında Anadolu’ya geldiği bilgisi verilmektedir. Bu doğru sayılsa bile Türklerin neredeyse bin yıldır bu topraklarda olduğu ortaya çıkmaktadır. Durum bu olmasına karşın hala çoğu coğrafi adlandırmalar antik adlarına benzer adlarla anılmaktadır, örneğin Sakarya (Sangarios), Toros (Taurus), Kayseri (Kaisareia) gibi. Bunun nedeni Küçük Asya’daki antik dönem halklarının, bu topraklarda uzun süre yaşamış olmalarıdır. Peki, Türklerin ataları olan İskitler, Karadeniz kıyısındaki anayurtlarında hiçbir coğrafi bölgeye Türkçe ad vermemişler midir? Bizans imparatoru Konstantinos Porphyrogenitus yazmış olduğu eserde “O zamanlarda Türklerin yaşadığı Peçeneklerin memleketi, yerel nehirlere göre adlanır” denilerek nehir adları sıralanmıştır, Dinyeper Nehri’nin adı ise Varoukh olarak anılmıştır. 6. Yüzyıl tarihçisi Jordanes ise Bella Getica adlı eserinde, Hun Türklerinin Dinyeper Nehri’ne Var adını verdiğini aktarmaktadır. Anlaşıldığı üzere Hunlar ve Peçenekler Dinyeper Nehri’ne Var adını vermişlerdir[7]. Kaynakların aktardığı başka bir bilgiye göre İskitler, günümüzde Karadeniz’in bir parçası olan Azak Denizi’ne İskit Türkçesinde Karmpaluk demişlerdir. Karm İskitçe şehir, paluk ise adından da anlaşılacağı üzere balık demektedir[8]. Rus tarihçilerse, Karmpaluk adının gerçekte Karbalık yani eski Türkçe Kar (bol) + balık sözcüklerinin birleşiminden oluştuğunu, Kıpçak Türklerinde en önde gelen boylardan birinin Karbalık boyu olduğunu belirtmektedirler[9]. Bir kavmin denizcileşmesindeki ilk etmenlerin balıkçılık ve deniz ticareti olması muhtemeldir. İskit ön Türkleri de günümüzde Rusya-Ukrayna savaşı arasında kalan, Karadeniz’in bir parçası olan Azak Denizi’ne Karbalık yani bol balık denizi diyerek aslında burada balıkçılık yaptıklarını dolaylı yoldan dile getirmişlerdir. Bir bölgeye ad vermek için bin yıla yakın bu bölgede var olmak gerektiğini de göz önünde bulunduracak olursak, Türklerin atalarının Karadeniz sahillerinde en azından M.Ö 1000’li yıllardan beri var olduklarını ve dolayısıyla denizle bu tarihlerden beri içli dışlı olduklarını söyleyebiliriz.

Eski Türkler yalnızca denizlerde değil aynı zamanda nehirlerde de balıkçılık yapmışlardır. Antik dönem kaynakları, bazı bölgeleri bataklık bölgeleri diye adlandırmışlardır, bu bölgeler büyük olasılıkla nehirlere yakın bölgeler olmalıdır. Antik kaynaklardan Strabon hem İskitlerin hem de onların soydaşları Sakaların bataklık bölgelerde yaşayan bölümünün balık tükettiklerini dile getirmiştir[10]. Çağdaş araştırmacılar da antik kaynakların aktardığı bilgileri doğrulayarak, Sakaların belli başlı bir bölümünün ana geçim kaynağının balıkçılık olduğunu belirtmektedirler[11]. Araştırmacı Sir Ellis Minns, İskitlerin Achuev Nehri bölgesinde ve Kimmer Boğazı’nda balıkçılık yaptıklarını, İskit ülkesinde üç çeşit mersin balığının bulunduğunu, birincisinin Azak Denizi’nde (Karpaluk), ikincisinin Dinyeper (Var) Deltası’nda, üçüncüsünün de İdil Nehri’nde bulunduğunu belirtmektedir. Minns, İskit ülkesinde balıkların çok olduğunu ve balıkçılığın İskit ihracatının temelini oluşturduğunu aktarmaktadır[12].

Bir milletin mitolojisini oluşturan etmenler, o milletin bulunduğu coğrafya ve uğraştıkları işlerle de bağlantılıdır. Yaşamı boyunca hiç çöl tilkisi görmemiş bir Viking köylüsünün mitolojisinde çöl tilkisinin olması da beklenemez. Bu durum Türk mitolojisi için de geçerlidir. Denizler, nehirler ve göller farklı Türk kavimlerinin mitolojilerinde işlenmiştir. Örneğin Altay Türklerinin mitolojisine göre acun üç tane balığa benzer varlığa dayanmaktadır, onların adının İskitlerin Azak Denizi’ne verdiği ad gibi Kerbalık olduğu söylenmektedir[13]. Herodot’un aktardığına göre İskitlerin, Yunanların Poseidon adlı denizler tanrısına denk gelen Thagimasadas adlı bir denizler tanrısı bulunmaktadır[14]. İskit yaratılış mitine göre ilk İskitin adı Targitaos (olasılıkla Targutay) olup kendisinin annesiyse Borysthenes Nehri’nin kızıdır, Borysthenes Nehri’nin günümüzdeki adı ne ilginçtir ki yine Dinyeper yani Var Nehri’dir[15]. Mitolojik açıdan Var (Dinyeper) Nehri’nin kızı büyük olasılıkla bir tanrıça olmalıdır. Yine nehir üzerinden süregelen başka bir efsaneyse Kıpçak Türklerinin oluşumu efsanesinden gelmektedir. Buna göre Kıpçak adlı çocuk yani ilk Kıpçak bir nehir geçilirken ağaç kovuğunda dünyaya gelmiştir[16]. Anlatılan bu efsane, ilk İskit olan Targitaos’un annesinin, nehrin kızı olmasıyla uyumlu gözükmektedir. Kıpçaklarla akraba olan başka bir kavim de Kimaklardır. Kimakların efsanesi Kıpçaklardan da ilginçtir. Kimak mitolojisine göre Kimak Şad’ı, İrtiş Nehri sahilinde kendi halkıyla otururken “Şad? Beni suyun içinde görüyor musun?” diye bir ses işitilmiştir. Şad yüzen saçtan başka bir şey görememiş, atına atladığı gibi nehre girerek saçı yakalamış, yakaladığı kişi eşi Hatun çıkmıştır. Şad eşine “Suya nasıl düştün” diye sormuş eşi de “Bir ejderha beni nehir sahilinden kaptı” demiştir. Kimaklar adı geçen İrtiş Nehri’ne saygı duymuşlar, tazim etmişler ve karşısında saygıyla eğilerek “Ey nehir! Kimakların tanrısı” demişlerdir[17].

Türkler tanrı atayacak kadar nehirlerle içli dışlı oldukları gibi göllerle de etkileşim içerisinde olmuşlardır. Bu etkileşim Türk mitolojisinde de kendini göstermiştir. Çin kaynaklarının aktardığına göre Türklerin atası Yama (Shemo) adlı kişidir. Yama’nın tanrısal güçleri vardır, bulunduğu bölgede Şar Gölü (Shelihai) ve bu gölün tanrısı da bulunmaktadır. Bu gölün Tanrıçası her gün batımında ak bir geyiğe binerek Yama’yı karşılar, onunla birlikte göle girer ve ertesi gün onu uğurlar, bu durum uzun yıllar sürer. Bir gün Göl Tanrıçası, Yama’nın atalarının mağarasından altın boynuzlu ak bir geyiğin çıkacağını, bunu vurabilirse ilişkilerinin süreceğini vuramazsa ilişkilerinin sonsuza dek biteceğini söyler. Ava Göktürk bölüğü de katılmıştır, ak geyik tam çevrelendiği anda Yama’nın çerilerinden birisi onu öldürür. Bu duruma çok öfkelenen Yama, A’er Beyi’nin başını oracıkta keser ve “Bundan sonra Tengri’ye insan kurban etmek zorundayız!” diye yemin eder[18]. Görüldüğü üzere Türklerde Var (Dinyeper) Nehrinden tutun da İrtiş Nehri’ne, göllere kadar tanrı ve tanrıçalar atanmıştır. Elbette bu durum, Türklerin nehir ve göllere ne kadar değer verdikleri ve onlara aşina olduklarını göstermektedir. Türk mitolojisindeki göllerle ilgili başka bir tanrı da Ukulan Toyon’dur. Etimolojik kökeni “küöl, kuol” yani göl ile efendi anlamındaki “toyon”un birleşiminden meydana gelmektedir. Göllerin efendisi olan Ukulan Toyon yoksul ve gamsız bir tanrı olarak dile getirilir, kendisinin başka bir özelliği de balıkçıların koruyucu tanrısı olmasıdır. Türkler Ukulan Toyon’un, suyu kirleten, avın bir bölümünü kendisiyle paylaşmayan insanları boğduğuna ve her yıl bir kişiyi suya çekerek öldürdüğüne inanmışlardır. İskitlerin, Sakaların ne denli balıkçılıkla uğraştıkları göz önünde bulundurulduğunda, Türklerin Ukulan Toyon’a saçı saçmaları ve kurban sunmaları gayet anlaşılabilmektedir.

(Görsel: Ukulan Toyon’u temsilen çizilen bir görsel. Bartu BÖLÜKBAŞI - Türk Mitoloji Atlası).

Türkler denizler, nehirler ve göllerin yanı sıra okyanuslarla da etkileşim halinde olmuşlardır. Onların okyanuslarla olan yakınlığı coğrafi adlara ve Türk mitolojisine de yansımıştır. Bunun örneklerinden biri Tengiz Han’dır. Tengiz Han, Oğuz Kağan’ın denizlere hükmetmesi için atadığı oğludur. İskit denizler tanrısı Thagimasadas ve Tengiz Han düşünüldüğünde, Türklerin erken çağlardan beri bir deniz tanrısı olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu tanrıların dışında Türklerde bir de deniz ve okyanus tanrısı bulunmaktadır, adı da Talay Han’dır. Talay adı Moğolca Dalay’ın Türkçe fonetikle bozulmuş halidir, okyanus, deniz anlamına gelmektedir. Talay Han tüm denizlerin ve suların hâkimi olarak görülmüştür. Onun sarayının altından yapıldığına ve on yedi denizin birleştiği sualtı krallığında olduğuna inanılır. Şamanlar, suda boğularak ölen kişilerin ruhlarını kurtarabilmek için Talay Han’la iletişim kurmuşlardır. Türkler kendisine kurban sunmayı da ihmal etmemişlerdir[19]. Türklerin okyanuslarla olan iletişimini gösteren başka bir öge de coğrafi adlardan gelmektedir. İngilizce Kara Sea olarak adlandırılan Kara Deniz, ülkemizin kuzeyinde bulunan Karadeniz’le aynı deniz değildir. Bu deniz Arktik Okyanusu’nda bulunan bir denizdir. Türkistan’ın kuzeyinde, Sibirya sahillerinde yer almaktadır. Eski Türk kültür geleneklerine göre her yön bir renkle sembolize edilmiştir. Kuzey yönü kara renkle ifade edilmiştir[20]. Buradan da anlaşılacağı üzere Arktik Okyanusu’nda bulunan Kara Deniz yani kuzey denizi adını Türkçeden almıştır. Altay bölgesinin Sibirya’da olduğu ve Kara Deniz’in Sibirya’nın sahillerini de kapsadığı düşünüldüğünde, bu denizin adını Türkçeden alması şaşırtıcı değildir. Bu aynı zamanda Türklerin denizlerle ve okyanuslarla olan antik bağlarına da işaret etmektedir.

Eski Türkler Dinyeper Nehri’nden tutun da Azak Denizi’ne, Arktik Okyanusu’ndaki Kara Deniz’e kadar, geniş ve farklı coğrafyalardaki denizlere Türkçe adlar verecek kadar denizlerle içli dışlı olmuşlardır. Bir ülkenin en çok ihraç ettiği ürünün, o milletin en çok üzerinde durduğu meslek olduğunu söyleyebiliriz. İskit eski Türklerinin en çok ihraç ettikleri ürünün balık olduğunu yabancı çalışmalar aktarmışlardır, buradan yola çıkarak onların balıkçılıkta dolayısıyla denizcilikte çok usta oldukları da söylenebilir. Denizciliğin yaygın olduğu başka bir eski Türk kavmi de Sakalardır. Onların bazı boylarının yalnızca balıkçılıkla uğraştıkları araştırmacılar tarafından belirtilmiştir. Kendilerinin balıkçılık yaptıkları yerler Hazar Denizi, Ceyhun ve Seyhun Nehirleri olmalıdır. Eski Türk denizciliği, Türk mitolojisini de etkilemiştir. Göller ve nehirler eski Türklerin yaşamında önemli yer tutmuşlardır, öyle ki onların tanrı ve tanrıçaları olduklarını düşünmüşlerdir, bu durum Türk mitolojisinde açıkça görülebilmektedir. İskit döneminden beri, aynı Yunanların deniz tanrısı Poseidon gibi Okyanuslar, denizler ve sularla ilişkilendirilmiş tanrılar Türklerde de bulunmaktadır. Yukarıda aktarılan tüm bu bilgiler gözden geçirildiğinde, eski Türklerin gayet denizci bir millet oldukları anlaşılmaktadır. Öyle ki denizcilikleriyle övünen, denizciliğin Yunanların kadim geleneklerinden biri olduğunu sıklıkla dillendiren Yunanlar bile, denizciliğin en önemli unsurlarından biri olan çapayı eski Türklerden öğrendiklerini kendi kaynaklarında dile getirmişler, denizcilikle ilgili İskitlerden bilgi alma gereksinimi duymuşlardır. Bu kadar denizlerle, denizcilikle içli dışlı olan bir milletin, karacı bir millet olarak sayılması ve kendi deniz sınırlarında hak iddia etmemesi gerektiği savının savunulması doğru bir yaklaşım olmayacaktır.

 

[1] http://ajanda.ibu.edu.tr/mustafi-tumamiral-cihat-yaycidan-baibude-mavi-vatan-konferansi/ Erişim: 05.01.2023.

[2] Cem Gürdeniz (2015), Mavi Uygarlık Türkiye Denizcileşmelidir, Kırmızı Kedi Yayınevi, s. 411-412.

[3] Martina Unterlander, David Reich vd. (2017), Ancestry and demography and descendants of Iron Age nomads of the Eurasian Steppe, Nature Communications, 8, s. 8.

[4] Diogenes Laertius (1853), The Lives and Opinions of Eminent Philosophers (çev. C. D. Yonge), Henry G. Bohn, Londra, s. 46.

[5] A.g.e, s. 48.

[6] Herodotos (2014), Tarih (Çev. Müntekim Ökmen), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, s. 313, 325.

[7] Osman Karatay (2010), Dnyeper Nehrinin Türkçedeki Adı ve İzahı Gereken 2500 Yıl, Karadeniz Araştırmaları, S. 26, s. 20.

[8] John Tzetzes (2018), Historiarum Variarum Chiliades (Çev. T. Kiessling), Relnk

Books, Delhi, 8.69.

[9] Kazi Laypanov ve İsmail Miziyev (2014), Türk Halklarının Kökeni (Çev. Hatice

Bağcı), Selenge Yayınları, İstanbul, s. 99, 100.

[10] Strabo (1856), The Geography of Strabo Vol II (Çev. H. C. Hamilton - W. Falconer),

Henry G. Bohn, Londra, s. 248.

[11] Rüdiger Schmitt (2018), Massagetae, Encyclopædia Iranica online edition. Erişim: 07.01.2023.

[12] Ellis, Minns (1913), Scythians and Greeks, Cambridge University Press, Cambridge, s. 6.

[13] Kazi Laypanov ve İsmail Miziyev (2014), Türk Halklarının Kökeni (Çev. Hatice

Bağcı), Selenge Yayınları, İstanbul, s. 99, 100.

[14] Herodotos (2014), Tarih (Çev. Müntekim Ökmen), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, s. 318.

[15]A.g.e, s. 295.

[16] Sercan Ahincanov (2010), Kıpçaklar Türk Halklarının Katalizör Boyu, Selenge Yayınları, İstanbul, s. 38, 39.

[17] A.g.e, s. 102.

[18] Hayrettin İhsan Erkoç (2018), Çin ve Tibet Kaynaklarına Göre Göktürk Mitleri, TTK Belleten, c. LXXXII, S, 293, s. 62-68.

[19] Bartu Bölükbaşı (2022), Türk Mitoloji Atlası, Prestij, s. 326-329.

[20] Salim Küçük (2010), Eski Türk Kültüründe Renk Kavramı, Bilig: Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, S. 54, s. 195.

Umut Badakoğlu

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışman

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR