Türkiye Ortadoğu’da “Dengeleyici Güç” Olabilir mi?

Yazan  21 Kasım 2013

Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik dış politikasında “Neo-Osmanlıcılık”  ve “komşularla sıfır sorun” gibi ilkelerin/politikaların yoğun olarak sergilendiği ve tartışıldığı bir dönemde, Arap Baharı’yla başlayan süreçle birlikte Türk dış politikasının son on yılda Ortadoğu’ya yönelik olarak kurmaya çalıştığı parametrelerinde büyük sarsıntılar yaşanmaya başlanmıştır. Özellikle “komşularla sıfır sorun” politikası çerçevesinde AKP tarafından barış ve refah nitelendirmesiyle öne çıkarılmaya çalışılan bölge, bugün gelinen nokta itibariyle bir savaş alanına dönmüştür. Örneğin iki-üç yıl önce vizelerin kaldırıldığı, dostluk barajı temellerinin atıldığı, sınırlardaki mayınlı bölgelerin temizlendiği ve ortak bakanlar kurulunun yapıldığı Suriye sınırından, bir yıl sonra Suriye ordusu ile çatışma durumuna gelinmiştir.2010 yılında Suriye devlet başkanı Esad’ı birkaç kez ağırlayan Türkiye, şimdi Suriyeli muhaliflerin toplantı merkezi haline dönüşmüştür. Suriye’ye yönelik olası bir NATO harekâtı halinde İran NATO’nun Türkiye’deki üslerini vurma tehdidinde dahi bulunmuştur.[1]

Yukarıdaki tablo çerçevesinde Türkiye Ortadoğu’da gerek kendi tercihleri doğrultusunda yürüttüğü politikalar (özellikle “komşularla sıfır sorun” politikası), gerekse öngöremediği olaylar sonucunda giderek daha fazla göze batan bir ülke haline gelirken;  Ortadoğu’yu sanki egemenliğinin tam olduğu bir iç politika alanı gibi gören AKP iktidarı, giderek adeta iç politika refleksleriyle dış politika yapmaya başlamıştır. Türkiye’nin bu aceleci, müdahaleci ve tarafgir tutumu, ortaya çıkması mukadder olan bazı krizlerin eşzamanlı ve çok yoğun yaşanmasına, dahası Türkiye’nin kapasitesinin çok ötesinde geniş bir cephede dış politika mücadelesi vermesine neden olmaktadır. Bu durum kısa vadede Türkiye’nin belki etkinliğini ve görünürlülüğünü artırsa da, orta ve uzun vadede tam tersine sonuç doğurması muhtemeldir.[2] Bu hareket tarzıyla birlikte, Türkiye Ortadoğu’da yaşanan her olaya veya krize her defasında bir şekilde taraf olmasıyla milli güvenlik siyaseti açısından da oldukça olumsuz sonuçlarla da yüz yüze kalmıştır. Bu bağlamda, AKP hükümetinin teşvik edici mülteci politikasıyla sayısı beşyüzbini geçen Suriyeli mültecilerden, bir Türk savaş uçağının Suriye’nin denetiminde düşürülmesine ve Reyhanlı’daki (Hatay) patlamalara varan olaylar dizgesi süresince Türkiye dış politikada ciddi bir proaktiflik ve caydırıcılık yitimine uğradığı gibi[3], Türkiye’nin ideolojik maluliyet içerisindeki Suriye politikası ve bütün bir Ortadoğu politikası da ulusal ve uluslararası kamuoyunda da sorgulanır hale gelmiştir ki bu hatalı dış politikanın ağır sonuçları “değerli yalnızlık”[4]  kavramıyla da gizlenemeyecek kadar büyüktür.

 

Durum böyle olunca, Ortadoğu’da izlenen politikanın gerçekten Türkiye’nin bölgesel ve ulusal çıkarlarına, beklenti ve amaçlarına hizmet edip etmediği tartışmaya açık bir konu haline gelmektedir. Örneğin, “komşularla sıfır sorun” politikası gerçekten Türkiye’nin bölgedeki etkinliğine ve saygınlığına hizmet etmekte midir? Acaba Türkiye’nin adeta iç politika refleksleriyle hareket ediyormuş gibi olayların içine bu kadar girmesi, taraflı ve müdahil olması mı, yoksa daha dışarıdan ve tarafsız yaklaşarak dengeleyici bir rol üstlenmesi mi onu Ortadoğu’da daha etkin ve saygın kılmakta mıdır?

 

Bu tür soruların ortaya çıkardığı gerçek, bölgeye yönelik Türk dış politikası için yeni bir kavramsallaştırmaya/modellemeye ihtiyaç duyulduğudur. “Merkez ülke”, “oyun kurucu ülke”, “bölgesel başat güç” gibi kavramların/modellerin sıklıkla tartışıldığı ve pratiğe geçirilmeye tartışıldığı bu dönemde, hemen hemen hiç gündeme gelmeyen ve tartışılmayan “dengeleyici güç/dengenin dengeleyicisi” (holder of balance) kavramsallaştırması/ modellemesi Türk dış politikası için yeni bir açılım sağlayarak, ulusal ve bölgesel çıkarların gerçekleştirilmesinde rasyonel ve pragmatik bir kavramsallaştırma/modelleme olabilir.

 

Dengeleyici Güç/Dengenin Dengeleyicisi

Dengeleyici güç/dengenin dengeleyicisi olgusu ve kavramı, klasik güç dengesi anlayışı içinde, statükonun sürmesinden yana olan devlet ya da devletlerin, zayıf olan devletin/devletlerin yanında yer alarak mevcut dengeyi dengelemelerini ifade etmektedir. En tipik örneğini 18. ve 19. yüzyıl Avrupası güç dengesi ilişkilerinde İngiltere’nin kıta Avrupası ülkeleri arasındaki saflaşmalara ilişkin takındığı tutumun oluşturduğu bu olguda, dengeleyici devlet açısından taraflardan hiçbirisiyle sürekli bir bağ oluşturmamak temel ilke olarak kabul edilmektedir. Sistem, bir terazinin iki kolu gibi düşünüldüğünde, dengeleyici devlet üçüncü bir öğe olarak karşımıza çıkmaktadır. Dengeleyicinin tek amacı, dengenin hizmet edeceği somut politikanın mahiyetine bakmaksızın, dengeyi sürdürmektir. Bu yüzden dengeleyici devlet kendi ağırlığını terazinin kâh bir yanına, kâh diğer yanına koyar ve sürekli tek bir düşünce taşır: Terazinin gözlerinin birbirleri karşısındaki nisbi ağırlıkları. Bu yüzden dengeleyici hep yukarıdaki (hafif) göze koyar ağırlığını. Dengeleyicinin devamlı dostu olmadığı gibi düşmanı da yoktur; sadece devamlı bir çıkarı vardır: Güç dengesinin sürdürülmesi.[5]

Dengenin dengeleyicisi güç dengesi sisteminde kilit durumdadır. Zira, güç mücadelesinin neticesini belirleyecek olan onun tutumudur. Bu bakımdan da sistemin “hakemi” gibidir, kimin kaybedeceğini, kimin kazanacağını o kararlaştırır. Herhangi bir devletin ya da devletler topluluğunun diğer devlet ya da devletler topluluğu üzerinde üstünlük kurmasını imkansızlaştırmaktadır. Dengeleyici devlet, güç dengesini sağlayan bir unsur olarak, olaylara aceleci bir biçimde hemen karışmak yerine dengeleri gözetip ona göre pozisyon alan, bunun için her ülkeyle güçlü ilişkileri olan, çıkar ve güvenliğini açıkça ihlal etmedikçe kimseyi karşısına almayan, ilişkileri kopartmada da acele etmeyen ve son ana kadar sorunların tarafı olmayan devlettir.[6] Dengeleyici devlet aynı zamanda “mükemmel bir yalnızlık” (splendid isolation) içindedir. Yalnızlığı isteyerek seçmiştir, zira, terazinin her iki gözündekiler başarı kazanmak amacıyla onu kendi saflarına almak için isteklilik gösterdikleri halde, dengeleyici her iki taraftakilerle de daimi bir bağ kurmayı reddetme durumundadır. Güç mücadelesinde neticeyi belirleyen dengeleyicinin kendi ağırlığı olduğu için, akıllıca davranırsa, destekleyeceği taraftan dış politikası için en yüksek bedeli koparması mümkündür. Fakat, fiyatı ne olursa olsun, bu destek her zaman için belirsiz ve dengenin hareketine göre bir taraftan diğerine kayabilir bir destek olduğu için, dengeleyicinin politikası hoşnutsuzluk yaratır; moral açıdan sert eleştirilere uğrar. Nitekim, modern zamanların en başarılı dengeleyicisi olan İngiltere de diğer ulusların birbirileriyle savaşmasından hoşnutluk duymak, kıtayı denetimi altında tutmak için Avrupa’yı bölmek ve dış politikasındaki kaypaklık yüzünden kendisiyle ittifak yapılmayacak bir devlet olmakla suçlanmıştır.[7]

 

Türkiye’nin Ortadoğu’daki Güç Kapasitesinin Sınırları

İşte Türkiye’nin geldiği nokta itibariyle Ortadoğu’da aynen İngiltere’nin kıta Avrupası’nda oynadığı role benzer bir tutum takınarak, dengeleyici devlet pozisyonunda olması ulusal çıkar ve beklentilerine daha çok hizmet edebilir. Bu çerçevede, Türkiye Ortadoğu’daki sistem içerisindeki amacını yalnızca dengeleri korumakla sınırlandırırsa da, bu yolla aynı zamanda bölgesel etkinliğini ve ağırlığını da artırabilir. Çünkü Türkiye’nin Ortadoğu’daki pozisyonunu “bölgesel başat güç”ten ziyade “dengeleyici güç”e dayandırması eldeki veriler ve sonuçlar ışığında daha rasyonel bir tercih gibi durmaktadır. Zira, Türkiye, Ortadoğu’yla güçlü sosyo-kültürel ve coğrafi bağları olmakla birlikte “Araplar”ın lideri olamayacağı gibi, Arap “monarşileri”ne model olacak bir ülke de değildir.[8] İkinci olarak, Türkiye’nin coğrafi, sosyo-kültürel, siyasi, ekonomik yapı ve özellikleri onu bölgesel başat güç olmaktan ziyade dengeleyici güç olmaya zorlamaktadır. Bu sonucu doğuran en önemli faktör Türkiye’nin ulusal güç parametrelerindeki olumsuzluklardır/yetersizliklerdir. İlk olarak, Dışişleri Bakanlığı gerek bütçesi gerekse sahip olduğu personelin niteliği ve niceliğiyle dünya ölçeğinde hala çok gerilerde durmaktadır. Bu bağlamda Dışişleri Bakanlığı özellikle hem diplomat sayısındaki yetersizlik nedeniyle hem de dil (Arapça) eksikliği nedeniyle Ortadoğu coğrafyasını kapsayamamakta ve yerel bilgi kanallarına nüfuz edememektedir. (Örneğin, Türkiye’nin Arapça konuşulan ülkelerdeki temsilcilik sayısı 25 olmasına karşın, 135 çalışanın sadece 6’sı Arapça bilmektedir.) İkinci olarak Türkiye en büyük ekonomiye sahip Ortadoğu ülkesi olmakla birlikte, bu büyüklük iki nedenden dolayı bölgesel dış politika hedeflerine sürdürülebilir katkı sağlayamamaktadır: i) Türkiye’nin dış ticareti artmasına karşın Türk ekonomisinin kapsamlı bir sanayi stratejisiyle dönüşmemesi, ii) Türkiye’nin Ortadoğu pazarlarında sattığı malların kolaylıkla ikame edilebilir ürünlerden oluşması. Üçüncü olarak, Türkiye’nin bölgede etkin kılmaya çalıştığı “yumuşak gücü”nde de sorunlar vardır. Örneğin, gündem belirleme gücü yumuşak gücün önemli unsurlarından biri olmasına rağmen, Türkiye bu alanda diğer bölge aktörlerine göre oldukça gerilerde yer almaktadır. Keza, Türkiye’nin Ortadoğu’ya dönük dış politikasında hangi değerleri öne çıkardığı ve nasıl bir rol tanımı içinde olduğu da net değildir. Üstelik bu politika, Türkiye’de iç siyasetin aşırı kutuplaştırıcı etkisiyle sistematik de olamamaktadır. Dolayısıyla, bir bütün olarak bakıldığında, Türkiye’nin Ortadoğu’da “bölgesel başat güç” olabilmesi kapasite artırımına gitmeden mümkün değildir ki kısa vadede bunun olabilmesi açıkçası imkansızdır.[9]

 

Türkiye Ortadoğu’da dengeleyici bir pozisyon elde ettiği taktirde bu pozisyon hem Ortadoğu sorunlarının içine çekilmekten ve bundan kaynaklanan maliyetlere katlanmaktan onu alıkoyabilecek, hem bölgesel sorunların çözümünde etkinliğini artırabilecek, hem de olası tepkileri ve rekabetleri engelleyerek Türkiye’ye saygınlık kazandırabilecektir. Ayrıca bu yolla Türkiye hem mevcut kapasitesine daha uygun, gerçekçi, gereğini yapabileceği ve başarılı olması daha muhtemel bir rol üstlenmiş olabileceği gibi hem de bölgesel sisteme yön verebilecek kilit aktörlerden biri olabilecektir. Dahası, bu pozisyon Türkiye’nin son dönem politikalarıyla kaybettiği imkan ve yeteneklerini (proaktiflik ve caydırıcılık) yeniden kazanmasını sağlayacak ve gerçek etkinlik aracı olan yumuşak güçle hareket etmesine yardımcı olabilecektir.

 

Sonuç

Son on yılda Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler Türkiye’nin sahip olduğu gücün sınırlarını ortaya koyması bakımından oldukça önemlidir. Türkiye Cumhuriyeti, belki de cumhuriyet tarihinde ilk defa bölgeyle bu kadar doğrudan ilgilenmiş ve seferber edebileceği tüm gücü harekete geçirmeye çalışmıştır. Ne var ki, Türkiye’nin bölgede izlediği dış politika ile sahip olduğu güç arasında bir ters orantı vardır. Diğer bir deyişle, özellikle son üç-dört yıldaki gelişmeler dikkate alındığında, Türkiye’nin dış politikada gücünün üzerinde politik hatta askeri manevralar yaptığı görülmektedir. Bu bağlamda, hem iç politikada hem de dış politikada açıkça bir “güç zehirlenmesi” yaşayan AKP iktidarı, Türkiye’yi dış politikada adeta “gardı düşmüş boksör “ ya da “gücünün üzerinde vurmaya çalışan boksör” durumuna düşürmüştür. Daha da önemlisi, AKP iktidarı tarafından Türkiye Cumhuriyeti’ne kimlik değişimi yaşatmak uğruna Neo-Osmanlıcılık ve Neo-İslamcılık hevesleriyle Türk iç ve dış politikasının sokulduğu yeni mecra sonucunda yaşanan tutarsızlıklar, yalpalamalar, provokasyonlar, gerilimler, hesapsızlıklar, esnemeler ve kırılmalar sonucu bugün artık Türk dış politikasında ne “ölçü”, ne “denge”, ne “ihtiyat”, ne “nüans”, ne “meşruiyet”, ne de “gerçekçilik” kalmıştır. Türkiye’nin durumu toparlayabilmesi ve “dengeleyici güç” pozisyonunu kurgulayabilmesi için Türk dış politikasının mutlak surette derin bir özeleştiriye tabi tutularak, “ulusal”, “realist” ve “pragmatist” konseptte güncellenmesi ihtiyacı artık kaçınılmaz bir gerekliliktir. Türkiye ulusal güç parametreleri açısından “orta büyüklükte” bir devlet olarak, tarihsel ve jeo-politik misyonunu “dengeleyici güç” pozisyonunda ne kadar şekillendirebilirse Türk dış politikasının bugünkünden daha istikrarlı bir gelişme çizgisine oturması mümkün olabilecektir.

 

 

 


[1]Stratejik Araştırmalar Enstitüsü, “Türk Dış Politikasında Sorunsuz Alan Kaldı Mı?”, Haziran 2011, s. 4, http://www.turksae.com/sql_file/384.pdf

[2]Erol Kurubaş, “Türkiye: Ortadoğu’nun Dengeleyici Gücü”, Ankara Strateji Enstitüsü, 7 Aralık 2012, http://www.ankarastrateji.org/yazar/prof-dr-erol-kurubas/turkiye-ortadogu-nun-dengeleyici-gucu/

[3]Bu konuda bkz. Bülent Şener, “Arap Baharı Sürecinde Türk Dış Politikasında Proaktiflik Yitimi”, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, 30 Temmuz 2013, http://www.21yyte.org/tr/arastirma/milli-guvenlik-ve-dis-politika-arastirmalari-merkezi/2013/07/30/7135/arap-bahari-surecinde-turk-dis-politikasinda-proaktiflik-yitimi

[4]Bu konuda bir değerlendirme için bkz. Bülent Şener, “Dış Politikada Değerli Yalnızlık ya da Yanlış Hesabın Şam’dan Dönmesi”, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, 24 Eylül 2013, http://www.21yyte.org/tr/arastirma/milli-guvenlik-ve-dis-politika-arastirmalari-merkezi/2013/09/24/7226/dis-politikada-degerli-yalnizlik-ya-da-yanlis-hesabin-samdan-donmesi

[5]Hans J. Morgenthau, Uluslararası Politika: Güç ve Barış Mücadelesi, C. I, Çev. Baskın Oran, Ünsal Oskay, Türk Siyasi İlimler Derneği Yayınları, Ankara, 1970, s. 252.

[6]Erol Kurubaş, “Türkiye: Ortadoğu’nun Dengeleyici Gücü”, Ankara Strateji Enstitüsü, 7 Aralık 2012, http://www.ankarastrateji.org/yazar/prof-dr-erol-kurubas/turkiye-ortadogu-nun-dengeleyici-gucu/

[7]Morgenthau, Uluslararası Politika: Güç ve Barış Mücadelesi, C. I, s. 253.

[8]Erol Kurubaş, “Türkiye: Ortadoğu’nun Dengeleyici Gücü”, Ankara Strateji Enstitüsü, 7 Aralık 2012, http://www.ankarastrateji.org/yazar/prof-dr-erol-kurubas/turkiye-ortadogu-nun-dengeleyici-gucu/

[9]Daha geniş bilgi için bkz. Osman Bahadır Dinçer ve Mustafa Kutlay, Türkiye’nin Ortadoğu’daki Güç Kapasitesi: Mümkünün Sınırları, Ampirik Bir İnceleme, USAK, Rapor no: 12-03, Ankara, Nisan 2012, s. 15-39.

Doç. Dr. Bülent Şener

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışmanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Ergun Mengi   - 07-04-2024

Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı Başlangıcında, Osmanlı İmparatorluğunun Siyasi ve Askeri Anatomisi

  II.Mahmut, Vakay-ı Hayriye adıyla, Aksaray-Et Meydanı’ndaki yeniçeri kışlaları top ateşine tutularak 6.000'den fazla yeniçeri öldürülmüş ve isyana katılan yobaz takımı tutuklanmıştır. Askeri kuvveti çok zayıflayan Osmanlı’nın Donanması 1827’de Navarin’de sonra Sinop Limanında yakılınca Osmanlını...

Error: No articles to display