Tarihin tekerleği dönüyor ama biz göremiyoruz.
Afrikalılar için anlattıklarımız aslında bizim de hikâyemiz değil mi?
Afrika, şimdilerde dünyanın en hızlı gelişen ekonomilerinin kıtası. Aynı zamanda en hızlı artan nüfusa sahip ve nüfusun %60’ının 25 yaşın altında olması onu en genç kıta yapıyor. Ancak, kıta artan nüfusun ihtiyacı olan alt yapı, sağlık ve eğitim imkânlarına sahip değil. Bu baskı, Afrikalı liderleri yatırım yapacak ortaklar aramaya itiyor.
Jeopolitik olarak da Afrika çok önemli. Çağdaş göç trendleri, iklim sorunları ve güvenlik ihtiyaçları ile öne çıkıyor. Afrika hem göç kaynağı hem de göç geçiş bölgesi olarak Avrupa’dan Ortadoğu’ya bölgesel istikrar için önemli bir role sahip. Kıtanın iklim sorunları ise kıtlık, gıda güvenliği, yerinden edilmiş kişiler ve çatışmalar doğurmaya aday.
Afrika’da sömürgecilik hevesleri bıktıran Fransa kıtadan çekilirken; Çin, Rusya, Avrupa Birliği, Türkiye ve BAE gibi adresler kıtada yarış halindeler. Son iki yılda Batı Afrika’yı boşaltan ABD, İsrail ile birlikte Kızıl Deniz ve Afrika Boynuzu’nu kontrol eden Doğu Afrika’ya daha çok önem veriyor. Halen Trump, ABD’nin Afrika politikasını gözden geçiriyor.
Çin ve Rusya, Afrika’ya farklı yollardan nüfuz ediyor. Çin, Kuşak ve Yol İnisiyatifi dâhilinde kıtada ülkelere değersiz altyapı projeleri için ödeyemeyecekleri kadar borç verirken; Ruslar askeri cuntalara güvenlik sağlıyor ve silah satıyorlar. Bütün bu ilginin arkasında Afrika’nın değerli madenleri ve minerallerine el koymak var.
Çin, yıllık 282 milyar dolar ticaret hacmi ile Afrika’nın en büyük ekonomik ortağı oldu. Kuşak ve Yol Projesi kapsamında Afrika kıtası altyapısının tamamına nüfuz etmeye çalışıyor. Çin’in finansal yardımı ABD’li iş adamlarından daha az taleplerle geliyor. Üstelik Batılıların sömürgeci geçmişi akıllarda iken Çin daha az şüpheli görünüyor.
Ruslar ise Afrika’da etkisini artırmak için Soğuk Savaş taktiklerine başvuruyor. Ocak 2022’de Burkina Faso’da başlayan sonra Mali ve beş yıl içinde Batı ve Orta Afrika’ya yayılan askeri darbeler ile Darbe Kuşağı kurdu. Aylar içinde ülkede darbeye yol açan bütün bu işlerde Rusların oyun kitabı aynıydı; aldatma, aktif propaganda, şiddet, siyasi idamlar ve askeri darbenin desteklenmesi
Türkiye, S. Arabistan ve BAE ise kıtada altyapı projeleri inşa ederek işe başladılar ama sonra kendi aralarında İslamcı etki bölgesi geliştirme peşinde rekabete girdiler. Bu rekabet özellikle Libya ve Sudan’da üs edinme ve silah satışı ile belirginleşti.
Türkiye, son on yılda Ortadoğu ve Afrika’da öngörüsüz bir şekilde ideolojik politika izledi. Bu politikaların, görünen yüzünde milliyetçilik olsa da arkasında Yeni Osmanlıcı ve Müslüman Kardeşler odaklı Sünni İslamcı anlayış vardı. Tıpkı Osmanlı gibi kapasitesinin üzerinde işlere kalkıştı.
Afrika kıtası ile ilgili 2014 yılında geniş bir stratejik analiz yayınlamıştım. Şimdi güncelleme zamanı; Afrika’da değişen dengeleri ve Türkiye’nin yaptıklarını sorgulayacağız.
ABD ve Afrika
2001 yılında ilan edilen “küresel terörle savaş” konsepti adı altında ABD’nin Afrika’daki askeri varlığı hızla arttı. Cibuti’de daimi bir askeri üs (Kamp Lemonnier) kuruldu ve karargâhı Almanya-Stutgart’da olan ABD Afrika Komutanlığı (Africom) 2008’de faaliyete geçti. İslamcı terör yanında Afrika kıtası pek çok güvenlik sorunu ile karşı karşıyadır. ABD’nin Afrika’nın kalkınması için bir planı olmayınca bu boşluğu Çin doldurdu. ABD’nin Afrika’daki yakın müttefiki Fransa yanında Çin’i kıtada dengelemek isteyen Japonya ve İslamcı akımların kaynağı olan Körfez ülkelerinin de kıtaya yönelik girişimleri var. Türkiye de Somali’de bir askeri üs kurdu.
Fransa, Batı ve Orta Afrika’da on yıllardır eski kolonilerin finansal sistemlerini kontrol etmeye ve ham maddeleri ucuza almaya odaklanmıştı. 1960’larda, Fransız yetkililer Afrika eliti ile gayri-resmi ilişkiler kurarak, askeri koruma karşılığı doğal kaynaklarına nüfuz etme imtiyazı aldılar. Fransa, kendi çıkarlarına uygun hareket eden Afrikalı diktatörlerin eylemlerini görmezden gelirken, karşı koyanları devirmek için darbeler düzenlediler.
Fransızlar, Batı ve Orta Afrika’daki 14 ülke için CFA Frank sistemini getirerek, kendi dış döviz rezervlerini dönüşüm garantisi ile Paris Hazine’sine yatırmaya yönelttiler. Eğer daha fazla paraya ihtiyaçları olursa bunu Fransa’dan faiz karşılığı alacaklardı. Yatırılan paralar haciz olarak kalırken, Fransızlar hep borçlandırdılar ve borçlandıkça daha fazla isteklerle geldiler.
Fransızların örtülü sömürgeciliği son yıllarda darbeler yemeye başladı. Örneğin, Fransa’nın nükleer santralleri için Nijer’deki uranyumun %20’sini çıkaran Fransız şirketi Orano, Temmuz 2023’deki darbeden sonra madencilik haklarını kaybetti. TotalEnergies ve Orange gibi büyük Fransız şirketleri de ağır vergiler karşısında sözleşmelerini sürdüremediler. Sadece Fransa değil, Kongo ve Ruwand’da daki Belçika sömürgeci müdahaleleri de Orta Afrika’da Çin etkisinin önünü açtı. İngiliz şirketleri daha az tepki çekse de faaliyetleri eleştiriliyor.
ABD’nin Doğu Afrika ile ilgilenmesi II. Dünya Savaşı mücadeleleri içinde başladı. İngilizlerin eksen güçlerine karşı harekâtına sağlanan destek, bölgenin stratejik değerini göstermişti. 1941 yılında yapılan Atlantik Anlaşması, Amerika’nın sömürgeci statükoya örtülü desteğini ortaya koyarken bu aslında kendi reelpolitiğinden sapmaydı. Kenya’da 1952-1960 yılları arasında yaşanan Mau Mau ayaklanması bunu göstermişti. Sözde özgürlükten yana olan ve sömürgecelik karşıtı ABD, Afrika’nın ulusal bağımsızlık isteklerini küçümsüyordu.
Soğuk Savaş döneminde Doğu Afrika, ABD-Sovyet çekişmesinin ortaya çıktığı bir yer oldu. Etiyopya’nın imparatoru Haile Selasiye, ABD’nin güvenilir müttefiki olurken, askeri yardımlar karşılığında Amerikalılara starejik merkez olarak Kagnew İstasyonu’nu verdi. 1974-1991 arasındaki Derg’in Marksist rejimi bu işbirliğini rafa kaldırdı. 1975’deki Church Komitesi çalışmaları da CIA’nın örtülü operasyonlarının ABD dış politikasında yarattığı etik sorunlar kadar hesap hatalarını da ortaya koydu. 1977-1978’deki Ogaden Savaşı, ABD stratejisinin kırılganlığını gösterdi ve eski müttefiklerinden uzaklaştı.
Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin kıtaya angajmanı önce insani yardım çerçevesini kullandı. Somali’de 1990’ların başında yaşanan kıtlık ve iç savaşa müdahale (Operation Restore Hope; 1992-1994), ABD’yi iç savaşın tarafı haline getirdi. 1993’de Mogadişu’da Amerikan Black Hawk helikopterinin düşürülmesi ile verilen kayıplar, Amerikan liderliğinin ülkeden ani çekilme kararına neden oldu.
1998’de ABD’nin Kenya ve Tanzanya elçiliklerinin bombalanması ise küresel terörizmin başlangıç sinyalleriydi. 11 Eylül 2001 sonra terörle mücadeleyi merkezine alan ABD dış politikası, Afrika Komutanlığı’nı kurarak el-Şebab’ı drone’larla vurmaya başladı. Ancak, bu taktiklerin sivil kayıplara da yol açtığı ve terörü önleyemediği görüldü.
1990-2008 arası insani yardım ve teörle mücadelenin iki yüzünde de yer alan ABD, 2009’da Obama ile birlikte çok taraflılığı tercih etmeye başladı. Obama döneminde terörle mücadele için işbirliği yapmaya yönelik diplomasi faaliyetleri yanında Afrika Büyüme ve Fırsat Kanunu (AGOA) ile ticaret geliştirilemeye çalışıldı.
Son yıllarda ABD dış politikası en çok Afrika’da baskı gördü. Rusların Ukrayna’yı 2022’de işgali sonrası birkaç Afrika ülkesinde ABD karşıtı protestolar görüldü. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde Amerikan bayrağının yakıldı. Ardından Çad ve Nijer gibi ABD’nin karşı-ayaklanma müttefiki ülkelerdeki askeri üslerden Amerikan askerleri çekildi. Bütün bunların arkasında Avrupalıların geçmiş sömürgecilik faaliyetlerine olan intikam duygusu yanında Çin ve Rusya’nın yaptığı güvenlik ve askeri ittifaklarla Batı düşmanlığını körüklemesi var.
ABD Barış Enstitüsü’ne göre;
- Gabon, Madagaskar, Fas ve Güney Afrika; ABD’nin %100 ithalatına bağımlı olduğu kritik minerallerde en üst kaynaklara sahip.
- Güyana, Mali, Mozambik ve Zambiya’da ise önemli miktarda kritik mineral kaynakları var.
- Gana, Güyana, Mali, Namibya, Güney Afrika ve Tanzanya’da enerji dönüşümü için gerekli kritik mineraller var. Halen mineral sektörü bu ülkelerin her birinin ihracatının %25’inden fazlasını teşkil ediyor.
ABD’nin Kuzey ve Batı Afrika’ya yönelik savunma stratejisi medyanın çok ilgisini çekmez. Hâlbuki Nijer’in ABD ile işbirliğini iptal etmesi ve Ruslara ülkeye açması Afrika’da kritik bir dönemeci temsil ediyor. Yeni dönemde G5 Sahil İttifakı dağılırken, güvenlik tehditleri artacak ve büyük güç mücadelesi tırmanacak.
ABD, Somali’deki El-Şebab’ın etkisiz hale getirilmesinde güçlü bir işbirliği kurmuştu. Şimdi Agadez hava üssünün boşatılması ile Sahil bölgesindeki terörle mücadele kabiliyetleri önemli ölçüde azalacak. Mali ve Burkina Faso’da terör grupları büyüyor.
Kuzeyde ise ABD’nin müttefikleri Fas ve Moritanya. ABD’nin Avrupa yakasından Afrika’ya yönelebileceği örneğin İspanya’da Rota Deniz İstasyonu ile Moron Hava Üssü var.
Ukrayna’da savaşı sonlandırmaya çalışan Donald Trump, diğer yandan da Komünist Çin’in küresel yayılmasını azaltmaya odaklanmış durumda. Afrika Çin’in artan yayılması için hayati bir öneme sahip. Afrkla’da birikmiş Batı düşmanlığı ve özellikle Fransa karşıtlığı Çin’e avantaj sağlamaya devam ediyor.
ABD de son 30 yılda Afrika’da kendine Fransa’yı müttefik seçerek hata yaptığının farkına vardı. Ukrayna’da başlayan ABD-Avrupa ayrışması Afrika’da da kendini gösterecek. ABD, artık Avrupalı müttefiklerinin kötü mirası yerine kendi seçeceği ortaklarla daha karşı işler yapmayı düşünüyor.
ABD’nin Afrika’daki rakipleri Çin, Rusya ve İran. Fransa’nın Nijer, Burkina Faso, Mali ve Çad’tan askerlerini çekmeyi müeakip Çin ve Ruslar hemen yerini doldurmak için harekete geçtiler. ABD ise şimdilik beklemede.
Trump yönetimi, Çin’e karşı birkaç kıtada birden güçlü bir karşı koymaya hazırlanıyor. Pekin’in nüfusu en hızlı artan kıta olan Afrika’daki yayılması, doğal kaynaklarını hedef alıyor. 15 yıldır devam eden gayretlerinin sonunda; Çin, Afrika’nın en büyük ticaret ortağı oldu. 2024 yılında 295 milyar $ olan ikilinin kıta ile karşılıklı ticareti bir önceki yıla göre %4.8 arttı. 2022 yılında, 50 milyar $ değerindeki inşaat projelerinin %31’i Çinli şirketler tarafından yürütüldü. Batılı şirketlerin oranı ise %12’de kaldı. Hâlbuki bu oran 1990 yılında ABD ve Avrupa şirketleri için %85 idi.
Doğu Afrika’da Etiyopya, Kenya, Somali ve Tanzanya gibi ülkeler ABD’nin güvenli ticaret rotaları, ulusaşan tehditleri önleme ve yumuşak güç projeksiyonu için dayanak teşkil ediyor.
Trump’ın birinci başkanlık döneminde terörle mücadele öncelikliydi ve Somali’de drone operasyonları yoğunlaştı. Bu dönemde, ABD’nin kalkınma yardımı azalırken Çin’in borç tuzağı diplomasisi başladı.
Biden, çok taraflılığa döndü, iklim ve pandemi konuları öne çıkarıldı. Doğu Afrika, COVAX programı içinde aşı diplomasisinden yararlandı ve yeşil enerji işbirlikleri yenilendi. Ancak, Etiyopya’daki Tigray Savaşı gibi çeşitli çatışmalar devam ediyordu.
Tarihsel olarak ABD’nin Afrika ile ilişkisi ihmal ve yüzeysel ilişkiler arasında gidip gelmiştir. Trump’ın ilk döneminde de geleneksel devredışı olma politikası devam etti. İlişkiler iş merkezli ticaret önceliğine sahipti. AGOA gibi gayretler ekonomik bağları güçlendirmek içindi. Ama arkasında diplomatik destek olmayınca sonuç üretmedi.
Biden, ABD-Afrika Liderler Zirvesi gibi daha diplomatik yolları seçti. Paris Anlaşması’na katıldı, AGOA ve iklim programlarını destekledi. Ancak, bunlar da yüzeysel kaldı ve Afrika ülkeleri ABD’nin niyeti konusunda hep şüpheli baktı. Bu dönemde Çin ve Rusya’nın kıtaya ilgisinin oldukça artması ise ABD tarafında bir şeylerin yanlış yapıldığı düşüncesi oluşturmaya başladı.
Kısaca, ABD, 2009 yılından beri kıtaya karşı ilgisiz. Obama, Asya-Pasifik eksenine odaklanırken, Trump için Afrika Çin’i ile rekabette sadece bir vasaldı. Biden, G-20 Zirvesi’nde kıta için 55 milyar dolar harcama sözü vermişti.
Şimdi Trump’ın ikinci dönemi ve AFRICOM’un bütçesi sıkıntılı bir tartışma konusu olacak. Trump’ın insani yardım ya da yumuşak güce de para harcamaya niyeti yok. Afrika’nın kalkınması da umrunda olmayacak. ABD ve İsrail’in güvenliği söz konusu oldukça seçilmiş askeri saldırılar düzenleyecek ve doğrudan materyal çıkarları elde etme peşine düşecek. Tabii bir de Çin’in önlenmesi var. Diğer bölgelerde olduğu gibi Trump’ın Afrika politikası da ABD dış politikasında dönüşümün diğer bir cephesi olmaya aday.
Rusya, Afrika’ya Odaklanıyor
Rusların kabiliyetleri devam eden Ukrayna Savaşı nedeni ile kısıtlı olduğundan daha çok özel askeri şirketler, seçilmiş silah tedariği ve siyasi yöntemlerle bir güç projeksiyonu oluşturacak. Rusların gözü Libya’nın petrol, Sudan’ın altını, Nijer’in uranyumu gibi kıtanın pek çok yerindeki yeraltı zenginliklerinde.
Libya; Afrika’nın kuzeyi, Sahil ülkeleri ve kuzeyde Avrupa’ya uzanmak için uygun bir stratejik kavşak oluşturuyor. Ancak, Sahra çölü lojistik zorluklar oluşturuyor. Sahil ülkelerinin bölünmüş ve zayıf hükümetlerinin Batı düşmanlığı Ruslar için fırsatlar sağlıyor. Batılıların sahil bölgesini boşaltması ile şimdiden Wagner ile bağlantılı gruplar bölgeye doluşmaya başladı. Bu gruplar, Sudan’ın altın rezevlerinden kar elde ediyor. Öte yandan Batılıların çekilmesi ile ortaya çıkan boşlukta bölgedeki aşırı akımlar genişledi ve Moskova’nın istifade edebileceği fırsatlar oluşturuyorlar.
Ruslar, iki nedenle Afrika’da genişlemek istiyor.
Öncelikle Afrika’nın doğal kaynaklarına, özellikle minerallerine ulaşmak için sürekli kıtada varlık göstermek. Putin, bu yolla aynı zamanda Ukrayna Savaşı’nı finanse etmek, kendisini destekleyen oligarkları memnun etmek istiyor. Ruslar, Afrika’dan Ukrayna’daki savaşa bir yılda 2.5 milyar $ aktardılar. Afrika ülkeleri Rusya’nın gelecekteki savaşları için uzun dönemli ikmal deposu olarak görülüyor. Aynı zamanda Ruslar, Afrika üzerinen ekonomik yaptırımları aşıyorlar.
İkinci olarak Ruslar, Afrika’da müttefikler yaratarak, BM Genel Kurulu’nda kendi politikalarının daha çok desteklenmesini sağlamak istiyorlar. Nitekim Rusların, Ukrayna’yı işgaline 17 Afrika ülkesi çekimser oy kullanırken, 8’i oy vermedi. Eritre ise karşı oy vererek Rusların yanında yer aldı.
Rusların, Suriye-Tartus’da kiraladığı deniz üssünün sözleşmesi Esat’ın düşmesinden birkaç hafta sonra sona erdi. HTŞ yönetiminin bu süreyi tekrar uzatma niyeti yok çünkü yıllardır bu üsteki uçakları ile kendilerini bombalıyordu. Nitekim Şubat başında bir Rus askeri konvoyunun üsse girmesine izin vermediler. Tartus deniz üssünün kapatılması Rusların Akdeniz’deki varlığı ve planları için büyük bir darbe. Kremlin alternatif olarak Libya ve Cezayir’i düşündü. Ancak, ikisinin de bazı sakıncaları var.
Beşar Esat rejiminin çökmesinden sonra Rusya, ağırlığını Libya’ya verdi ve buradaki varlığını artırıyor. Halen Libya, uluslararası olarak tanınan Tripoli’deki Ulusal Sözleşme Hükümeti (GNA) ile ülkenin doğusunu kontrol eden Halifa Haftar’ın Libya Ulusal Ordusu (LNA) arasında bölünmüş durumda. Bu bölünme dış güçlerin kendi bölgesel gündemleri için müdahalesine fırsat sağlıyor. Suriye’deki Khmeimim üssünden kalkan Rus kargo uçakları LNA’yı desteklemek üzere Libya’ya özel askeri şirket elemanlarını götürüyor. Uydu görüntülerinden Rusların Libya’daki askeri varlığını geliştirmeye çalıştığı anlaşılıyor.
Rusya’nın ülkedeki yönetim boşluğundan yararlanarak Libya’nın petrol ve altın rezervlerinden büyük çıkar sağladığı biliniyor. Libya, Afrika'da Rus askeri varlığının bulunduğu ve Rus kargo uçaklarının yakıt ikmali yapmadan Rusya'dan doğrudan ulaşabildiği tek ülke konumunda. Libya kaynaklarına göre Moskova, Çad ve Sudan sınırındaki Maaten al Sarra üssüne asker ve ekipman göndermeye başladı. Trump sonrası ABD siyasetinde Afrika’nın bir öncelik olmama ihtimali ve Fransa’nın kıtada istenmemesi, Rusya’nın hâlâ kredisi olduğunu düşündürüyor. Ruslar Suriye’den çekilmek yerine HTŞ yönetimi ile de anlaşması başka bir senaryo. Ancak Rusya Suriye'deki üsleri korusa bile yeni rotalara yatırım yapması gerekiyor.
Libya’nın iç durumu Suriye’den daha kırılgan ve farklı çıkarlar ülkede daha derin bir müdahale döngüsü yaratabilir. Rusların Libya’da rakipsiz kalması, Afrika’da olduğu kadar Akdeniz’deki dengeleri de Batı aleyhine değiştirebilir. Ruslar, Libya üzerinden Avrupa’nın kritik alt yapısı, deniz rotaları, denizaltı kabloları ve enerji koridorları üzerinde sabotajlar yapabilir.
Ruslar, Libya üzerinden komşuları Cezayir ve Tunus’a yakınlaşmaya çalışıyor. Cezayir ve Tunus bölgesel konularda benzer yaklaşımlara sahip. Cezayir, Moskova ile derin askeri bağları ve ittifakına rağmen, Libya’da varlığından endişe ediyor. Cezayir, Rusya ile yoğun askeri-teknik işbirliği içinde ve Moskova’nın en büyük silah müşterilerinden birisi.
Ruslar, Şubat 2025’de Sudan ile Kızıldeniz’de bir üs için anlaşma yaptı. ABD ve Fransa’nın da bölgede deniz üsleri var. Çin’in de Afrika Boynuzu’ndaki Cibuti’de. Rusya, Sudan limanına yakın deniz üssünü 25 yıllığına kiraladı. Bir deniz lojistik merkezi olacak üste, nükleer güçle çalışanlar da dâhil savaş gemileri ve 300 personel olacak.
Halen Sudan, 2023 yılında başlayan iç sivil savaş ile meşgul. Şubat ayı içinde Sudan Ordusu ile çalışan tarafın başındaki General Abdel Fattah el-Burhan, başkent Hartum içinde bazı yerleri daha ele geçirdi ve seçim duyurusu yaptı. Ancak, Burhan başkenti tamamen eline geçirse bile durumdan memnun olmayan Afrika Birliği, rakibi Hızlı Destek Kuvvetleri ile savaşı devam ettirecek. Böyle bir durumdan istifade ile Ruslar ülkede bir deniz üssü kurmak istiyor.
Kremlin, Kuzey ve Batı Afrika’da büyük bir varlık oluşturma peşinde ve Wagner Grup’un yerini alan Rus Sefer Kolordusu (RSK) bu gayretlere liderlik ediyor. Ukrayna’da tankları ve diğer zırhlı araçlarını kaybeden ve yerine koyamayacak duruma gelen Ruslar, RSK’ya birkaç düzine araç gönderdiler.
Rus Afrika Kolordusu (eski Wagne Grubu), rejimi korumak ve savunma anlaşmaları karşılığında elmas, altın ve uranyum istiyor. Putin bu gelirleri öncelikle Ukrayna cephesinde kullanmak niyetinde. Ruslar, diğer yandan RT ve Sputnik ile Afrikalılara sömürgeciliğe karşı koyma hikâyeleri anlatıyor ve böylece Batının yerine kendisini koymak peşinde.
Wagner Grup, Rusya’nın Ortadoğu’dan Afrika’ya ucuz güç projeksiyonunun ana unsuru idi. Sudan’da önceki başkan Ömer el-Beşir’e elmas karşılığı güvenlik ve lojistik sağladı. Orta Afrika Cumhuriyeti’nde isyancılara karşı hükümet yanında yer aldı. Mozambik’te ülkenin kuzeyindeki ayaklanma karşısında hükümet kuvvetlerine destek oldu. Mali ve Sahil ülkelerinde de devletle anlaşarak terörle mücadele rolü aldı.
Wagner Grup, Afrika Kolordusu’na dönüşmeden önce Sahil ülkelerinden mineral zenginliklere el koymak için bağlantılar oluşturmuştu. Sudan ile yapılan stratejik anlaşma Port Sudan’da bir deniz üssü sağlamış, böylece Ruslar’da Kızıl Deniz’e stratejik kapı edinmişti.
Wagner Grubu, sonraki adıyla Afrika Kolordusu ile askeri işbirliği anlaşmaları ile cuntaları destekleyen Ruslar, Çad ve Nijer’den Amerikalıların çıkmasını sağladılar.
Wagner’in güç pratiği Batılı güçlerin ötesinde oldu. Batılılar gibi demokratik ve sosyal reformlar talepleriyle değil, askeri cuntalara rejim güvenliği sağlayarak, az bulunur kaynaklarına el atıyor. Örneğin Nijer’de cuntayı destekleyerek Fransız şirketi Orana SA’nın uranyum madenciliği haklarını aldı. Sahil ülkelerine bir seri darbe düzenleyerek cuntalar ittifakı olan Sahil Devletleri İttifakı’nı kurdu. Bu ittifak NATO’nun işbirliği yaptığı “Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu”na (ECOWAS) karşı denge oluşturdu.
Ocak 2024’de Zimbabwe devlet başkanı Emmerson Mnangagwa, Batının desteği Zimbabwe’den Zambia’ya kaydığı için Putin’den acil silah istemişti. Mnangagwa, ABD tarafından ülkesinin yalnız bırakıldığını düşünüyordu. Rusya’nın derdi de mineral ve doğal kaynaklardı. 6 Mart 2025’de Rusya dışişleri bakanı Sergey Lavrov ve Zimbabwe dışişleri bakanı Amon Murvira arasında yapılan toplantı da bir anlaşma yapıldı. Lavrov iki ülke gündemini açıkladı; Zimbabwe jeolojik kaynaklarının keşfi, mineral kaynakları, nükleer enerji vs. Bunun yanında Zimbabwe’den 125 öğrenciye Rus üniversitelerinde burs. Zimbabwe’de Rusça dil eğitim merkezi açılması.
Rus birliklerinin Nisan 2024’de Nijer’e gelişi, Burkina Faso’daki Afrika Kolordusu paralı askerleri, Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde devam eden Rus paralı askerlerinin faaliyetlerine rağmen Moskova’nın entegre bir stratejisi yok.
Rusların askeri faaliyetleri koordinesiz para ve yer altı zenginliği arayışına odaklandı. Ruslar, Afrika’da yeni Darbe Ekseni kuruyor. Bundan daha fazlası Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Rus Güvenlik Servisi FSB koordinatörlüğünde, Rusya yanlısı broşürler dağıtılıyor ülkenin en büyük medya kuruluşlarına fon aktarılıyor, mobil hastaneler çalıştırılıyor, insani yardım dağıtılıyor, propaganda için radyo istasyonu işletiyor, üniversitelerde Rusça öğretimi yapılıyor ve hatta güzellik yarışması düzenleniyor. Bunlar yapılırken anti-sömürgeci hikâyeler anlatılıyor.
Çin ve Afrika
Orta Çağ’dan beri Çin ile Afrika Kıtası arasında çeşitli temasların olduğu biliniyor. 15. yüzyılda ise Ming Hanedanı’ndan Çinli amiral Zheng He, filosuyla beraber Somali sahili ve Ajura İmparatorluğu’nun geçerek Mozambik Kanalı’na ulaştı.
Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte Çin artık dünyaya entegre olmaya, özellikle ekonomi alanında dışa açılmaya ciddi çaba sarf etmeye başladı. Çin, Afrikalı ülkelerin ödemesi gereken borç miktarlarını düşürdü. Ticari ve ekonomik yardımlaşmada artış başladı. Çin-Afrika İşbirliği Forumu 2000 yılında kuruldu. 2017 yılında Çin, Cibuti’de ilk deniz aşırı üssünü kurdu.
Çin, petrol ithalatının önemli bir bölümünü, yani dörtte birini Angola, Cezayir, Çad ve Sudan kanalıyla Afrika’dan karşılıyor. Çin; Ekvator Ginesi, Gabon ve Nijerya’daki enerji yatırımlarını da hızla arttırıyor. Çin’in Sudan petrolü üzerindeki kontrolü ise tartışmasızdır. Afrika mallarının en büyük alıcısı Amerika iken Çin Afrika’nın en büyük mal tedarikçisidir. Çin, Mozambik’te kereste için ağaçları, Sudan’da petrolü, Zambiya’da bakır madenlerini, Zimbabve’de uranyumu, Kongo’dan kobaltı direkt yatırım yaparak alıyor.
Çin’in Batılı ülkelere göre en önemli avantajı demokrasi, insan hakları ve ekonomi dersi ile onların iç işlerine müdahale etmemesi. Bunların Çin için bir önemi yok çünkü mineral madenciliği gibi elle tutulur güvenlik çıkarları peşindeler. Bu yüzden, BM gibi uluslararası örgütler nezdinde de Afrika ülkelerinden büyük diplomatik destek alıyorlar. Örneğin Tayvan ile diplomatik ilişkisi olan tek Afrika ülkesi adı bile duyulmamış Eswatini. Afrikalılar bugüne kadar ABD’ye Avrupalılar ile aynı gözle baktı. Son 20 yılda Afrika’daki ABD-Fransa işbirliği de bu algıya katkıda bulundu.
2013 yılından beri Çin, Kuşak ve Yol Projesi kapsamında kıta genelinde limanlar, demiryolları, enerji santralleri, su projeleri, yollar, petrol ve doğal gaz gibi alt yapı projelerine Afrika’daki 54 ülkenin 53’ünde milyarlarca dolar harcıyor.
Uluslararası Enerji Ajansı’na göre, Avrupa Birliği İklim Kanunu’nun öngördüğü 2050 Net-Sıfır Emisyona ulaşabilmek için; lityum, grafit, kobalt ve nikel kullanımı önümüzdeki 20 yılda üç kat artmalı. Demokratik Kongo Cumhuriyeti, dünyada üretilen kobalt’ın dörtte üçünden biraz azını sağlıyor ve kobaltın hemen hemen tamamı Çin’e işlenmesi için ihraç ediliyor. Çin, dünyada az bulunan elementlerin yaklaşık %90’ını, lityum ve kobalt tedarikinin %50-70’ini, nikel’in ise %35’ini işleme tabi tutuyor.
2024 yılında Pekin’de yapılan Çin-Afrika İşbirliği Zirvesi’nde Şi Cinping Afrika için 51 milyar dolar borç, yatırım ve yardım sözü verdi. Çin’in Afrika’ya doğrudan dış yatırımı 2013-2021 arası artarak 75 milyon $’dan 5 milyar $’a ulaştı ve ABD’yi geçti. Çin’in Afrika kaynaklarına ulaşması onun küresel güç seviyesini artırdı. 2007 yılında Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC) alt yapısına 5 milyar $ harcayan Çin, ülkenin kobalt, bakır, nikel ve uranyum gibi değerli madenlerine çöktü. DKC, dünyanın en büyük kobalt madeni rezervlerine sahip. 2019’dan beri Çin’in kıtanın madenlerindeki payı %21.
Çin şirketleri Bostwana ve Zambiya’daki bakır, DKC’deki bakır ve kobalt, Zimbabwe ve Mali’deki Lityum madenlerinden önemli doğal kaynaklar sağlıyor. Bu kaynaklar, Çin’in yeşil enerji madenciliği ve Afrika’daki kritik mineraller için tekel oluşturmasını sağlıyor.
Çin, aynı zamanda her türlü ticareti kontrol etmek için limanlara da odaklanmış durumda. Çinli şirketler halen kıtada 62 Afrika liman projesi yürütüyor. Mısır’ın El Dekheila limanındaki yeni konteynı terminali, Nijerya’nın Lekki derin su limanı ve Mısır’ın Abu Qir limanındaki terminal 2025 yılı içinde işletmeye açılacak.
Çin, Afrika kıtası içindeki ulaştırma alt yapısına da yatırım yapıyor. Çinli şirketler 10.000 km.den daha fazla demiryolu, 100.000 km. otoban ve 80’den fazla ana enerji tesisini ya inşa ettiler ya da yenileştirdiler. Çin yatırımlarının ölçeği Afrikalılar arasında olumlu algısını artırıyor. Afrikalıların Batılı sömürgeciler hakkındaki tarihsel tecrübeleri Çin ve Rusya için yeni kapılar açıyor.
Afrika’da yürütülen askeri operasyonlara destek veren Çin, ABD ve Rusya’dan sonra Afrika’nın üçüncü büyük silah tedarikçisidir. Çin emperyalizmi, dış politikada karşılıklı saygı, içişlerine karışmama vb. kuralları resmi politikasının tabelası olarak kullansa da diğer emperyalist devletler ne yaptıysa, özü itibarıyla aynısını yapıyor.
Çin, Kuşak ve Yol İnisiyatifi dâhilinde kıtada ülkelere değersiz altyapı projeleri için ödeyemeyecekleri kadar borç verirken, Avrasya’da olduğu gibi Afrika’da da kendi emperyalizmini uyguluyor.
Nijerya Merkez Bankası Başkanı Lamido Sanusi, Çin’i Afrika’nın sanayisini daha da kötü hale getirmek ve az gelişmişliği artırmakla suçladı. Sanusi, 11 Mart 2013’te Financial Times’a yazdığı makalede, “Çin’in Afrika’dan temel ürünler aldığını ve karşılığında sanayi ürünleri sattığını ve bunun sömürgecilik tanımının özü olduğunu” söyledi.
KwaZulu Natal Üniversitesi’nden Profesör Patrick Bond, “kardeşlik” söylemlerinin ötesine bakıldığında, 19. yüzyıldan çok farklı olmayan düzensiz bir emperyalist rekabetin gözlemlenebileceğini ve Çin’in Afrika kaynaklarını sömürürken, sanayileşmeye yeterince “katkıda bulunmadığını” ifade etmektedir.
Türkiye-Afrika İlişkilerinin Arka Planı
2011 yılında başlayan Arap hareketleri ile birlikte ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde yer alan Ankara, Ortadoğu ve Afrika’yı içine alan, Osmanlı mirasının olduğu ülkelerde Müslüman Kardeşleri iktidara getirerek kendi güç projeksiyonunu geliştirmeye odaklandı. Ancak, Ankara’nın Suriye, Libya dâhil Ortadoğu ve Afrika’da desteklediği tüm Müslüman Kardeşler bağlantılı hükümetler başarısız oldu. Son olarak Aralık 2019’dan beri askeri destek verdiği Libya’daki Tripoli hükümeti de ateşkesi kabul etmek zorunda kaldı.
Ankara’ya göre, Libya; Mısır, Suudi Arabistan ve BAE’ye baskı yapmak için önemliydi. Ayrıca Yeni Osmanlıcı ideolojinin kalbindeydi. Türkiye’nin Libya müdahalesinin jeopolitik olduğu kadar Doğu Akdeniz’i de kapsayan ekonomik boyutu vardı. Ocak 2019’da, GKRY, Mısır, Yunanistan, İsrail, İtalya, Ürdün ve Filistin Kahire’de Doğu Akdeniz Gaz Forumu kurdu. Fransa bu foruma katılma isteğinde bulundu, ABD ise daimi gözlemci olmayı talep etti. Ancak, Türkiye’nin ihtirasları ve eylemleri onu forumdan izole etti.
Filistin’de Müslüman Kardeşleri destekleyerek İsrail’i karşısına alırken, Arap Baharı ile de Mısır’da Müslüman Kardeşlerin yükselişini destekledi. Mısır’da Mursi’nin devrilmesine verilen tepki 2014’de büyükelçinin kovulmasına yol açtı. Tahran’ın da uzun zamandır Vahabilere karşı desteklediği Müslüman Kardeşler (MK), Ankara’nın planları için uygun bir müttefik olarak görülüyordu. Ankara ve Müslüman Kardeşler’in ortak dünya görünüşüne göre, İslam dünyasının çöküşünün ana nedeni Osmanlı halifeliğinin sona ermesi idi.
Milliyetçi düşüncelerin ötesinde Müslüman Kardeşler için İslam dünyasının liderliği için en uygun ülke Türkiye idi. Bu strateji Ankara’ya Ortadoğu ve Afrika’da önemli derinlikler sağlıyordu. Müslüman Kardeşler, kültürel ve ideolojik olarak Türkiye’nin amaçlarına uygundu ve onlar olmadan bölgesel güç olunmayacağı düşünülüyordu.
Müslüman Kardeşler ile ilişkilerin merkezinde, iktidarın Müslüman dünyasının zor durumda olduğu varsayımı ile nihayetinde Osmanlı halifeliğine varacak bir dünya görüşü yatıyor. Ancak, orijinleri hangi ülke olursa olsun, Müslüman Kardeşler’in vizyonu milliyetçiliğin ötesine taşıyor ve bütün Müslümanların liderliğini hedefliyor.
Türkiye’nin Hamas gibi Suriye, Libya, Mısır ve Tunus gibi ülkelerde Müslüman Kardeşler’in tarafında olması özellikle S.Arabistan ve BAE ile Mısır’ın askeri yönetimini çok rahatsız etti. Batı baskısına rağmen Erdoğan bu silahı bırakmak istemiyor çünkü MK ona Kuzey Afrika ve Yakın Doğu’da ideolojik bir kaldıraç sağlıyor. Ancak, Mısır ve diğer ülkelerde Müslüman Kardeşler kaybedince, Ankara da kaybetti.
Afrika’da ayak basacak yeni bir yer arayan Erdoğan, Cezayir, Gambiya ve Senegal’e ziyaretlerde bulundu. Gittiği her yerde takip altındaydı ve kısa sürede karşısında hep Suudi Arabistan ve BAE’nin yer aldığını gördü. Türkiye’nin müdahaleleri savaş nedeni ile bölünmüş ülkelerin kaderi için masada olmasını sağlıyordu ama ABD ve Avrupa başkentlerinde tepkiler artıyordu. Suudi Arabistan ve BAE ise Türkiye’yi “bir çeşit düşman”, bölgenin “istikrarsızlaştırma gücü” olarak tanımlıyordu.
Türkiye’nin Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’deki politikaları Ankara’nın istediği sonuçları vermedi. Ne Libya’daki gayretleri ne de Doğu Akdeniz’deki eylemleri bölgedeki Türkiye karşı statükoyu değiştirdi. Aksine, Batı’daki Ankara karşıtı eğilimleri artırdı, Türkiye’nin tek taraflı eylemlerine karşı çıkan farklı grupları birleştirdi ve nihayetinde Türkiye liderini geri adım atmaya zorladı. Benzer durum Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği destekte de görüldü. Hem Ruslar hem de Batılılar bu destekten mutlu olmadılar.
Türkiye’nin bir zamanlar Kaddafi tarafından kullanan Tuareq kabilelerini Kuzey Afrika ve Sahra bölgesine yaydığı ve angaje olduğu iddia ediliyordu. Ankara, Tunus’taki İslamcı hükümet ile de yakın ilişkiler kurarak etki sahasını genişletti. Cezayir ile olan yakınlaşma ise Libya’daki Tripoli hükümetine destek sağlamaya yönelikti. Ankara, Libya’da Osmanlıdan kalma Libyalıları koruma talebine, Kırım’ı da ekleyerek Rusya’yı kızdırdı.
Türkiye’nin Tunus ve Cezayir ile yakınlaşması, Libya’daki petrol nedeni ile Tripoli hükümetini destekleyen Fas’ın hoşuna gitmedi. Türkiye ve Fas arasında ticaret gerilimi başlarken; Fas, Libya’da Hafter tarafına geçti. Türkiye’nin Tuareqleri silahlandırmaya devam etmesi halinde bu tehlike Fas sınırlarına da ulaşacaktı. Fas’ta ki yönetim Tunus ve Cezayir’in aksine monarşi olduğu için İslamcı akımları potansiyel tehdit olarak görüyor. Hâlbuki Fas da kendisini Suudi Arabistan’ın İslam dünyasındaki rakibi olarak görüyor.
Ankara için; Ortadoğu’da rekabet halindeki iki büyük İslam devleti İran ve Suudi Arabistan değil, Türkiye ve Suudi Arabistan idi. Türkiye’nim ılımlı İslam modeli ve İslam mistisizmine (Sufizm) sempatisi, S.Arabistan tarafında tiksinti verici idi.
Türkiye, 40 yıldır aşırı muhafazakar Sünni İslamcı kampanyalara 100 milyar dolar harcayan Suudi Arabistan ile rekabet halinde. Suudiler gibi Mekke’ye ziyaretler düzenliyor, dini eğitim veriyor, dini yayonlar dağıtıyor, Kuran’ı yerel dillere tercüme ediyor ve Türkiye’ye gelecek öğrencilere burs veriyor. Bu işlerine merkezinde ise Türk Diyanet İşleri Başkanlığı var. Türkiye’nin İslamcı NGO’ları Ortadoğu ve Afrika’da Osmanlı’nın mirası kabul ettiği yerlerde insani yardım yapıyor. Bu NGO’lar Suudilerin Dünya Müslüman Zirvesi ve NGO’ları ile rekabet ediyor.
Türkiye’nin Somali ve Sudan Maceraları
Makalenin devamı ve geniş versiyonu için;
https://www.academia.edu/128564553/Afrikada_Değişen_Dengeler_ve_Türkiye