Colmar’ın Tabakhaneleri Ve Milliyetçilik Üzerine

Yazan  21 Ocak 2020

1789 Fransız devrimi sonrası milliyetçilik üzerine söylenmeyen söz kalmadı.

Sadece milliyetçilik tanımlarını içeren ansiklopediler bile yazıldı. Akademik makalelerin, bilimsel çalışmaların haddi hesabı yok.

Amma ve lakin konu günümüz Türkiye'si olunca, bütün evrensel kavramlar, bütün ulusal değerler ve hatta bütün toplumsal hassasiyetler gibi milliyetçilik kavramı da ister istemez anlam erozyonuna uğradı.

Özellikle, “Milliyetçilik-Muhafazakârlık” kavramlarını tekeline almaya çalışan iktidar bloğu sayesinde bu anlam erozyonu son yıllarda giderek hız kazanmış durumda.

AKP-MHP ikilisini destekleyen ortalama bir seçmen için “milliyetçilik” ve “muhafazakârlık” televizyonda izlediği Diriliş, Kuruluş ve 2. Abdülhamid dizilerindeki hamasetten, camideki imamın verdiği Cuma vaazından öte çok fazla bir anlam taşımıyor.

Buraya kısa bir ayraç açalım ve bu dizilerde verilen mesajların Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın verdiği siyasi mesajlarla birebir aynı olduğu notunu düşelim. Beştepe’deki Saray ve bu dizilerin yapımcıları arasında yoğun bir telefon trafiği olduğu sır değil, diyerek bu ayracı kapatalım.

Milliyetçilik adına;

- modern anlamda milliyetçiliğin ortaya çıkmasından en az beş yüz yıl önce Osmanlı’nın kuruluş dönemini, bugünkü saray rejiminin meşrebine göre anlatan ve bugünün tek adam rejiminin ana akım medya aracılığı ile tahkim edilmesinde kullanılan vasat televizyon dizileri üzerinden – söylenen sözler, daha doğrusu yapılan hamaset, siyaset bilimi kitaplarında yüzlerce sayfayla açıklanan/anlatılan “milliyetçilik” kavramı ile elbette bir tutulamaz.

Ancak, seçmenin siyasi davranışını dikkate aldığımızda, bu söylemin bir karşılığının da olduğunun altını açık yüreklilikle çizmek gerekiyor.

Diğer yandan, sözüm ona açılım sürecinde milliyetçiliğin bizzat bu rejimin muktediri tarafından ayaklar altına alınması, aynı muktedirin şehitlere “kelle” Cumhuriyetin kurucularına “iki ayyaş” demesi, Andımız’ın okullardan, TC ibaresinin devlet dairelerinden kaldırılması, Habur’da yaşanan skandal, Türk milletinin, millet olma özelliğinden uzaklaştırılıp ümmet olması için yürütülen çabalar…

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün…

Yani, tek adam rejiminin sahiplendiği milliyetçilik ile gerçek anlamda, yani bizlere üniversitede rahmetli Ahmet Taner Kışlalı’nın anlattığı milliyetçilik arasında dağlar kadar fark olduğu bir gerçek.

Benzer şekilde, İngiliz siyasi sisteminden aşina olduğumuz “muhafazakârlık” kavramı da, bağlamından koparılmış, anlamı milliyetçilik kavramı gibi erozyona uğratılmış durumda.

Bu kavramın içeriği üzerinden yapılan güncel siyasi tartışmalarda, “nelerin, hangi değerlerin ya da toplumsal/tarihsel mirasın, ne kadar muhafaza edildiği” soruları çok fazla yanıt bulmuyor.

Bu, mevcut tek adam rejiminin, seçmenini tahkim etmesi için kullanmakta olduğu bir diğer kavram olarak karşımıza çıkıyor.

Bu iki kavramın bir arada kullanılması, toplumsal algıda bir çarpan etkisi yapıyor mu bilinmez ama seçimlerin sonuçlarına etki yaptığı su götürmez bir gerçek.

Göründüğü kadarıyla Saray rejiminin muhafazakârlık tanımı, Emevi İslamının, Selefi Müslümanlığın, Arap milliyetçiliğinin, Arap mimarisinin, ümmetçiliğin; kısaca bu yüzyıla, bu millete ve bu coğrafyaya ait olmayan ne varsa, onların getirilip “muhafaza” edilmesini kapsıyor.

Tabii ki bütün bunların kendisi için siyasi getirisinin olması koşuluyla. Sözün özü bu iki kavram bugün gerçek bağlamından kopartılıp tek adam rejiminin pragmatizmine hizmet edecek şekilde araçsallaştırılmış durumda.

Böyle akademik bir girizgâhtan sonra, akıllara şu soru gelebilir:

“Bütün bunların, Colmar’ın tabakhaneleriyle ne ilgisi var?

Hem, Colmar neresi ve bizi neden ilgilendiriyor?”

Öncelikle, Colmar’ın ve Colmar’ın tabakhanelerinin bütün bunlarla olan ilgisini açıklamak için, 2000’li yılların ortasında Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda (um:ag) anlattığım “Dış Politika Haberciliği” dersinin notlarına atıf yapmam gerekir.

O yıllarda öğrencilerime, “Neden gazeteler, dış haber ya da dünya sayfası hazırlar?” diye sorardım, çoğu tam bir yanıt veremez, doğru yanıtın etrafında dolaşıp bir türlü hedefi 12’den vuramazdı.

Gazetelerin dış haber ya da dünya sayfalarının işlevi, okuyucuyu sadece dünyadan haberlerle bilgilendirmek değil aynı zamanda dünyadaki gelişmelerle Türkiye’deki gelişmeler arasında kıyas yapmasını sağlamaktır.

Eğer bir ülkede demokrasi talebiyle halk sokaklara dökülmüşse, bunun bir gazetenin dış haberler sayfasında yer almasının amacı okuyucunun dikkatinin çekilmesinin ve ülkesi ile kıyas yapmasının istenmesidir.

Yani, bu haberin alt metnini “Demokrasi talebin varsa, sen de sokağa çıkıp, bu talebini dile getirebilirsin” şeklinde okumak mümkündür. Sözün özü, dış haberlerle ilgilenen gazetecilerin asıl görevi, bu kıyaslamanın yapılmasını sağlamaktır ve eşik bekçiliği görevini de bu çerçeve içine koymak durumdadırlar.

Gelelim Colmar’a…

Gelin, benzer üçgenler kuralından yola çıkalım ve Colmar üzerinden Türkiye’deki uygulamalar ile kısa bir kıyaslama yapalım.

Aslında Colmar, Türkiye’de çok bilinen bir kent değil.

Colmar, Basel ile Strasbourg arasında, ünlü Alsas bölgesinde yer alan küçük bir Fransız şehri. Strasbourg’a mesafesi trenle sadece 34 dakika. Yıllarca, Avrupa Konseyi toplantıları için Strasbourg’a gittim, Basel üzerinden. Colmar’ın yanından belki onlarca kez geçtim ama ilk kez bu küçük şehri doğrudan görme şansım oldu.

Colmar’ı Türkiye’de pek olmasa da dünyada bilinir kılan iki özelliği var.

Birincisi, görece kurak iklimi ve mikro kliması nedeniyle, şarapçılığın çok gelişmiş olması.

Özellikle beyaz şarapları çok ünlü…

İkinci özelliği de, Orta Çağ'dan kalan ve bugüne kadar özenle korunmuş evleri…

Biz, milliyetçilik ve muhafazakârlık bağlamında bu ikinci özelliğinin üzerinde duracağız.

Colmar’daki Orta Çağ mimarisi özenle korunmuş, evler adeta biblo gibi. Ren Nehrini besleyen küçük akarsulardan yapay ya da doğal yollarda ortaya çıkmış kanalların kenarına birer süs eşyası gibi sıralanmış, ilk bakışta oyuncakmış gibi duran evler… Buraya, sanırım turistik bir kaygıyla “Petitvenis” yani “Küçük Venedik” adını vermişler.

Ayrıca buraya, ABD’deki Özgürlük Anıtı’nı yapan heykeltıraş Bartholdi’nin de Colmarlı olduğu notunu düşelim. Kentte bir müzesi bile var.

Öte yandan Colmar’daki evlerin yıkıma uğramamış olmasında, 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan uçaklarının bu bölgeyi fazla hedef yapmamış olması önemli bir etken.

Masallardaki gibi rengârenk boyanmış, aynı mimari tarzda yapılmış ama birbirinin aynı olmayan yüzlerce ortaçağ evi…

Kenti benim gibi ilk kez görenler, gözlerini alamıyor.

Burası Fransızca konuşan Almanların yaşadığı küçük bir Batı / Orta Avrupa kenti…

Cadde, sokak, meydan, bölge isimlerinin önemli bir bölümü Almanca…

Fransa ile Almanya tarihte Colmar için zaman zaman savaşmış. Kimi zaman Almanya sınırlarına dahil edilse de 2. Dünya Savaşı sonrasında tamamen Fransa’ya bırakılmış.

Alman / Fransız kırması bir kültürleri var. Yemekleri daha çok Alman tarzını andırıyor. Diğer Avrupa şehirlerinin aksine, Colmar sakinleri İngilizceye aşina değil. “Evet” için Fransızca “Oui” yerine Almanca “Ja” diyenleri gördüm.

Çok sıkışınca Fransız aksanı ile Almanca “İch bin Alsasien” yani, “Alsaslıyım” diyorlar.

Burası, Alp dağlarına yakın olması nedeniyle dericiliğin geliştiği bir bölge ve ortaçağdan yakın geçmişe kadar, çok sayıda tabakhanenin bulunduğu bir kent. Sokak ve cadde isimleri arasında çokça “Tabakhane” anlamına gelen “Tannerie” var.

Alp Dağları’nın eteklerinde yapılan hayvanlığa bağlı deri endüstrisi, Ren Nehri havzasında yapılan bağcılığın yanı sıra Colmar halkının en önemli geçim kaynağı olmuş.

Şarapçılık ve dericiliğin gelişmiş olması nedeniyle evler kanalların kenarlarına yapılmış. Evler, hem yaşam alanı olan hem üretim yapılan mekânlar olarak planlanmış. Alt bölümlerinde deri ya da üzüm işlenirken, üst katlar, ailelerin günlük yaşamlarını sürdürebileceği evler olarak tasarlanmış.

Yakın geçmişe kadar yine kanalların kenarına yapılmış olan mezbaha binası ise restore edilmiş ve bugün sebze, meyve ve et ürünlerinin satıldığı hal binası olarak kullanılıyor.

Tabii, o dönemde gerek tabakhanelerin gerekse şarap imalathanelerinin bütün atık suları ve lağımlarının bu kanallara akıtıldığı notunu da düşmek gerekiyor. Yani, evlerin kanalların hemen kenarına yapılmış olmasının estetik değil pratik bir nedeni bulunuyor. 35-40 yıl öncesine kadar, kanalların nasıl pis olduğunu ve koktuğunu insan düşünmek bile istemiyor.

Gelelim bugüne…

Eskiden tabakhane ve şarap imalathanesi olarak kullanılan evler, bugün turizme açılmış, kanallar temizlenmiş. Evler sadece görsel bir turistik malzeme olarak kullanılmıyor. Alsaslılar, bu evlerde yaşıyor ve yaşadıkları evleri de özenle koruyorlar. Eski tabakhanelerin yerini ise restoranlar, barlar, kafeteryalar ve çay evleri almış. Bu tarihi evler, hem geçmişe dair bütün özelliklerini koruyorlar hem de işletme olarak kullanılıyorlar.

Colmar halkı, çoğu Batı/Orta Avrupa kentinde olduğu gibi tarihle iç içe yaşamayı biliyor. İnsanlar evlerinin tarihi eser olduğunun bilincinde. Kimse Türkiye’deki gibi oturduğu 50 yıllık evi müteahhide verip üç daire kapma peşinde değil.

Bir zamanlar tabakhanelerin atık sularının gittiği kanallar ise bugün içinde yüzen balıkları görebileceğiniz kadar temiz. Üzerinde Venedik Gondollarına benzer sandallar, turistleri gezdiriyor. Bu kanalların temiz suları üzerinde yüzen kuğular ve ördekler adeta ziyaretçilerine görsel şölen yapıyorlar.

Colmar halkı, kentlerinin hem Alman hem de Fransız geçmişine özenle sahip çıkıyor.

 

Sanırım, milliyetçiliği ve muhafazakârlığı biraz da bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Bugün Türkiye’yi esir almış Saray rejimi, milliyetçilik ve muhafazakârlık adına, ülkenin bütün değerlerini adeta yağmalıyor. Tarihi, coğrafyası, toplumsal değerleri, bu yağmadan fazlasıyla nasibini almış durumda.

Doğa harikası Kaz dağlarında altın arama gerekçesiyle yapılan katliam, filtre takılmayan termik santrallerin yarattığı hava kirliliği, tarım alanlarının, zeytinliklerin rant uğruna yok edilmesi, Hazine arayan kendini bilmezlerin Dipsiz Göl’ün suyunu boşaltması ve son olarak bir çevre ve ulusal güvenlik felaketini tetikleyecek Kanal İstanbul Projesi… Bunlar sadece yazabildiğimiz küçük bir liste.

Bunların hepsinde milliyetçi muhafazakâr geçinen tek adam rejiminin izlerini görmek mümkün…

Yaşadığı ülkenin topraklarını, doğasını, havasını, ağacını, akarsuyunu, kuşunu, böceğini, yaban hayatını korumadan, tarihini, tarihi eserlerini korumadan milliyetçilik olmuyor. Bunları toplum yararına “muhafaza” etmeden de “muhafazakârlık” olmuyor.

Colmar’da, halkın Alsaslı olarak, kentlerinin tarihini, coğrafyasını ve yaşam biçimini büyük bir özenle koruduklarına tanık olunca, gerçek anlamda “muhafazakârlığın” böyle bir şey olduğunu düşünüyorsunuz ki, bu kent 1947’den bu yana hep muhafazakâr partiler tarafından yönetilmiş.

Estetik yoksunu TOKİ konutlarının, devasa gökdelenlerin insanın üstüne üstüne geldiği, havası kirli, tarihi ve toplumsal kimliğini yitirmiş, adeta betona boğulmuş kentlerde bizi yaşamaya mecbur ederlerken, “milliyetçi” ve “muhafazakâr” olduğunu savunanlara, “Hangi milliyetçilik adına neyi muhafaza ettiniz” sorusunu yöneltmek gerekiyor.

 

 

 

 

 

 

 

Bahadır Selim Dilek

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışmanı

 

21. Yüzyıl Türkiye Buluşmaları
KORONAVİRÜS NEDİR, ÇİN’İ NASIL ETKİLEDİ?

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 26-02-2020

Suriye ve Libya'da Türkiye'yi Yiyip Bitiren Canavar

Türkiye'de, iktidarın içeride ve dışarıda karşılaştığı sorunları çözmekten çok uzak olduğu iyice gün yüzüne çıktı.