ÖLÜMÜNÜN 81’İNCİ YILINDA MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’Ü TANIMAK VE ANLAMAK

Yazan  08 Kasım 2019

Bugün 10 Kasım 2019, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 81 yıl önce saat 09.05’te aramızdan ayrılışının yıl dönümünde Türk Milleti olarak onu minnetle, rahmetle, özlemle, sevgi ve saygıyla anıyoruz.  

Mustafa Kemal Atatürk’ü tanımak. 1881’de Selanik’te Ahmet Subaşı Mahallesi’nde, üç katlı orta halli pembe evde doğmuştur. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi, Aydın-Söke tarafından göç edip Selanik’e yerleşmiştir.  Zübeyde hanımın babası Feyzullah Hacı Sofular, Karaman-Konya’nın Karamanoğullarından alınması ile Makedonya’ya ve 1810’da Vodina-Sarıgöl bucağından göç edip Selânik yakınlarındaki Lankaza kasabasına yerleşmiş Türkmen boylarından bir Türk ailesinin kızı olup, Kocacık Yörüklerindendir. Milis subaylığı, kereste ticareti ve Pasaport köyünde evkaf kâtipliği yapan Ali Rıza Efendi, 1871’de Zübeyde Hanım’la evlenmiş ve 28 Kasım 1893’de vefat etmiştir. 5 kardeşinden 4’ü küçük yaşlarda ölmüş, 18 Ocak 1956’e kadar yaşamış olan Makbule Atadan ailesini;“Babam, Ali Rıza Efendi yerli olarak Selaniklidir. Kendileri “Yörük” sülalesindendir. Annem her zaman “Yörük” olmak ile iftihar ederdi”. Sözleri ile anlatmıştır.

Atatürk, Haziran 1887’de Hafız Mehmet Efendi mahalle mektebinde öğrenime başlamış ve babasının isteği ile ilkokulu Selanik’te Şemsi Efendi Mektebi’nde okumuştur. 1893’de babasını kaybetmiş, bir süre Rapla Çiftliği'nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik'e dönüp okulunu bitirmiş ve 1893’de Selanik Askerî Rüştiye’ye girmiştir. Bu okulda Matematik öğretmeni Yüzbaşı Mustafa Sabri Bey adına “Kemal”i ilave etmiştir. 13 Mart 1896’da Manastır Askeri Lisesine girmiş, 1998’de sınıf dördüncüsü olarak bitirip, 13 Mart 1899’da İstanbul Pangaltı’da Harp Okulu’nda öğrenime başlamıştır. 10 Şubat 1902’de Teğmen rütbesiyle mezun olmuş, Harp Akademisi’ne devam etmiş ve 11 Ocak 1905’te Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle akademiden mezun olmuştur.1905-1907 yılları arasında ilk görev yeri olan Şam’da 5.Ordu emrine görevlendirilmiştir. 20 Haziran 1907’de Kıdemli Yüzbaşı olmuş ve 13 Ekim 1907’de Manastır’a III.Ordu’ya atanmıştır. 19 Nisan 1909’da Hareket Ordusu’nda Kurmay Başkanı olarak görev yapmıştır. 1911’de İtalya’nın Trablusgarp’a asker çıkarması üzerine Tobruk’a gönderilmiş, 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazanmış ve 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına görevlendirilmiştir. Tobruk ve Derne’de Türk kuvvetlerini başarı ile yönettikten sonra Binbaşı rütbesiyle Balkan Savaşı’nda Gelibolu ve Bolayır'daki birlikleri ile savaşa katılmıştır. Dimetoka ve Edirne’yi Bulgaristan’dan geri alan Kolordu’da görev yapmıştır.                                                                                    

1913-1915 yıllarında Sofya’da Askeri Ateşe görevinde bulunmuş ve bu görevde iken 1914’de Yarbaylığa yükselmiştir. 1915’te I.Dünya Savaşı’nda 19.Tümen Komutanı olarak Tekirdağ'da görevlendirilmiş ve Çanakkale Savaşı’na katılmıştır. Çanakkale'de kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine "Çanakkale geçilmez" dedirtmiştir. 25 Nisan 1915’te Arıburnu’na çıkan düşman kuvvetlerini, komuta ettiği 19.Tümen, Conkbayırı’nda durdurmuştur. 1 Haziran 1915’te Albaylığa yükselmiş, Anafartalar Grubu Komutanı olarak 9-10 Ağustos'ta Anafartalar, 17 Ağustos'ta Kireçtepe ve 21 Ağustos'ta II.Anafartalar zaferlerini kazanmıştır. Çanakkale Savaş’ında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusunun onurunu korumasını bilmiş ve askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum" tarihe geçen emri ile cephenin kaderini değiştirmiş ve “Anafartalar Kahramanı” olarak ün kazanmıştır.    

1916’da Edirne ve Diyarbakır’da görev almış ve 1 Nisan 1916’da Tümgeneralliğe   yükselmiştir.   Rus kuvvetleri ile savaşarak, Bingöl ve Muş’u düşmandan geri almıştır. Şam ve Halep’teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917’de İstanbul’a gelmiştir. 5 Temmuz 1917'de Halep’e 7.Ordu Komutanı olarak göreve başlamış ve cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yapmıştır. 17 Ekim başında görevinden istifa etmiş ve 7 Kasım 1917’de Genel Karargah’ta görevlendirilmiştir. 15 Aralık-4 Ocak 1918’de Veliaht Vahdettin Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulunmuş ve bu seyahatten sonra böbrek rahatsızlığı nedeniyle Viyana ve Karlsbad'a giderek tedavi olmuştur.15 Ağustos 1918’de 7.Ordu’ya komutan olarak Halep’e geri dönmüştür. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra, 31 Ekim 1918’de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirilmiştir. 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelip Milli Savunma Bakanlığı’nda göreve başlamıştır.                                                                                        

Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri'nin işgale başlamaları üzerine;  9.Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkmıştır. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgeyle Türk milletine, “Vatanın bütünlüğünün ve milletin bağımsızlığının tehlikede olduğunu, Milletin İstiklalini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını” ilanı ile 23 Temmuz-7 Ağustos 1919’de Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919’da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağlamıştır. Kongrelerde, “Düşman işgaline karşı milletin vatanı savunacağı, bu amaçla geçici bir hükümetin kurulacağı ve bir millî meclisin toplanacağı, manda ve himayenin kabul edilmeyeceği” kararları alınmış ve tüm dünyaya açıklanmıştır. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla karşılanmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), 23 Nisan 1920’de tarihî görevine başlamış, Meclis ve Hükümet Başkanı seçilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda önemli adımlar atılmıştır. 23 Ağustos 1921’de, 22 gün geceli gündüzlü süren Sakarya Meydan Savaşı’nı zaferle sonuçlandırmıştır. Bu zafer nedeniyle TBMM tarafından “Mareşal” rütbesi ve “Gazi” unvanı verilmiştir. Türk Ordusu, vatanı düşman işgalinden kurtarmak için 26 Ağustos 1922’de “Büyük Taarruz’a” başlamış, 30 Ağustos 1922’de Yunan Ordusu’nu bozguna uğratarak 9 Eylül 1922’de İzmir’e girmiştir. 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanmış ve İtilaf Devletleri işgal ettikleri Türk topraklarından çekilmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanması ile Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu müjdelenmiştir. 13 Ekim 1923'te Ankara Başkent olmuş, 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet ilan edilmiş ve ilk Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Yurtta barış cihanda barış” temelleri üzerinde yükselmeye başlamıştır. 1927,1931, 1935 yıllarında olmak üzere 1938’de ölümüne kadar 4 kez cumhurbaşkanı seçilerek, bu görevi en uzun süre yürüten cumhurbaşkanı olmuştur.

 

 

Atatürk, özel hayatında sadelik içinde yaşamış ve 29 Ocak 1923’de Latife Hanımla evlenmiştir. Bu evlilik, 5 Ağustos 1925’e kadar sürmüştür. 24.11.1934 gün, 2587 sayılı kanunla “Atatürk” soyadı verilmiş ve bu soyadının başkaları tarafından kullanılması yasaklanmıştır. Afet İnan, Sabiha Gökçen, Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edinmiştir. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine almıştır. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok sevmiştir. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi olmuştur. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif almıştır. “Sakarya” adlı atıyla, köpeği Fox'a çok değer vermiştir. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet etmiş ve ülkenin sorunlarını tartışmıştır. Temiz ve düzenli giyinmeye özen göstermiş, doğayı çok sevmiş, Atatürk Orman Çiftliği'ni yaratmıştır. 

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün sonsuzluğuna giden süreç. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığı zaman 5,6 saatte bir sıcak banyo ile rahat edebilecek kadar rahatsızlık yaşamıştır. Hastalık süreci ilk olarak akciğer iltihabı ile 1916’da başlamış ve 1918’de böbrek rahatsızlığı baş göstermiştir. Bir sene sonra ise kulak ağrıları başlamıştır. Hastalığının başlarında uzun denecek bir süre teşhis konulamamıştır. Teşhis konuluncaya kadar geçen sürede doktorların ve yanındaki kişilerin kafalarında hep gelgitler ve şüpheler yaşandığı halde sadece kaşıntıya karşı savaş verilerek adeta zaman kaybedilmiştir. 1924’de kalp krizi teşhisi konan bir göğüs ağrısı yaşamış ve 1927’de ise bir enfarktüs krizi geçirmiştir. Bu süreçte, sık sık burun kanamaları ve vücudunda kaşınmalar başlamıştır. Doktor Asım Arar’ın hatıratına göre “Atatürk’ün ölümüne neden olan karaciğer hastalığının başlangıcının 1936 yılı sonları olduğunu” belirtmiştir. 1937 yılının sonlarına doğru sağlığı iyice bozulmaya başlamış ve öldürücü hastalığın ilk belirtisi; halsizlik, isteksizlik, sık sık burun kanamaları ile ortaya çıkmıştır.

Atatürk, 20 Ocak 1938’de Yalova’ya son kez geleceği yolculuğuna başlamıştır. 1938 Ocak ayında çocukluk arkadaşı Nuri Conker’in ölümü onu sarsmıştır. Yalova’da yeni açılan Termal Otelinin ilk konuğu olarak gelmiş ve bir tedavi kürü geçirmeye karar vermiştir. Yalova'da bulunduğu sırada sık sık burun kanamaları geçirmiş, kaşıntılar artmış ve ciddî olarak hastalanmıştır. Atatürk’ün rahatsızlığına ilk teşhisi koyan kaplıcanın yöneticisi Prof.Dr.Nihat Reşat Belger; “Atatürk’ü ilk kez 22 Haziran 1937’de Yalova’da muayene ettim. O tarihte kendisinde siroz hastalığına ait hiçbir bulgu göremedim. Fakat bu tarihten 8 ay sonra yine Yalova’da yaptığım muayenede karaciğerdeki rahatsızlığın bulgusunu tespit ettim”. Tıp, zalim teşhisini koymuş, döküntünün karaciğerindeki rahatsızlık nedeniyle “Siroz” hastalığı olduğunu açıklamış ve ölümüne kadar tedavisi ile uğraşmıştır. Reşat Belger, ilk izlenimi Ruşen Eşref Günaydın’a; ”Atatürk geceyi Teram Otel’deki apartmanında geçirdi. Ertesi sabah oteldeki kendine özel olarak yaptırılan banyo dairesine girdi ve beni çağırdı. Şikâyetlerini bildirdi. Kaşıntıya çare bulmasını istiyordu. Dedim ki: müsaade buyurursanız önce zat-ı devletinizi bir muayene edeyim, kaşıntının sebeplerini tespite çalışayım”. Atatürk; ”Doktor, kaşıntıyı buldunuz mu? Nedir?” diye sorar. Belger; “Evet efendim. Bu teşhisimin isabetinde şüphenin gölgesi bile yoktur. Karaciğeriniz sertleşmiş ve biraz büyümüştür. İşte kaşıntının tek nedeni bu karaciğer rahatsızlığıdır”. Ancak bu güne kadar kendisine karaciğer rahatsızlığından bir kez bile söz edilmemiş olması Atatürk üzerinde büyük tesir yaratmıştır. Bir kez de özel doktoru Neşet Ömer İrdelp tarafından muayene edilmesi ve teşhis hakkında düşüncesi talep edilmiş;Atatürk’ü istediğiniz gibi tedavi ediniz kardeşim”. Sözü ile teşhis ve tedaviyi onaylamıştır.

Başbakan Celal Bayar, Atatürk’ün hastalığından 28 Şubat 1938’de Ankara’daki Balkan Konferansı sırasında haberdar olmuştur. Almanya ve Fransa’dan iki ünlü yabancı uzman doktor çağırmak için izin istemiştir. Atatürk; “Ortalıkta Hatay meselesi var. Hastalığım dışarıda duyulursa iyi olmaz. Bu noktayı değerlendirmek lazımdır” şiddetli ısrara rağmen Avrupalı doktor kontrolünü kabul etmemiştir. Ancak doktorlar yaptıkları konsültasyon sonucunda durumunun kritik olduğunu belirtmişlerdir. Celal Bayar; 15 Mart 1938’de; “Yabancı doktorların gelmesini rica ettiğim zaman reddetmiş ve böyle bir çağrının Hatay davası üzerine etki edeceğini ileri sürmüştünüz. Bizim için en büyük dava, sizin sağlığınızdır. Türk milletinin sağlığınızdan öte bir kaygısı olmadığını arz etmek vazifemdir. Lütfen izin verin de bir yabancı uzman getirelim”. Yabancı uzmanların gelip kontrol ve tedavi şeklini gözden geçirmesinde ısrar etmiştir. Atatürk; “Çocuk. Ne yapacaksan çabuk yap, anlıyorum, ben hastayım”. Bakanlar Kurulu’nda davet kararı alınan Fransız Prof.Dr.Fiessinger, 28 Mart’ta Çankaya’da muayene etmiş; “Hastasınız. Ben sizi iyi edeceğim. Siz büyük bir kumandan olabilirsiniz, büyük zaferler kazanmış olabilirsiniz. Fakat bu işin kumandanı benim. Yardımınızı istiyorum, bana yardım edeceksiniz”. 30 Mart 1938’de Atatürk’ün sağlığı ile yayınlanan ilk tebliğ de, Fiessinger’in; bir grip geçirdiği ve sağlığında endişe verici bir durum olmadığı, kendisine 1.5 ay istirahat tavsiyesinin yeterli görüldüğü, ancak tavsiyelere uyarsa 7-8 yıl daha yaşayabileceğini belirtmiştir.

Atatürk, birkaç gün sonra hasta değilmiş gibi hareket etmeye başlamış ve Ankara’da 19 Mayıs törenlerini izlemiştir. “Hatay meselesi benim şahsi davamdır”. “Alacağız” diye 21 Temmuz 1936’da söz verdiği “Hatay Meselesini” çözmek için 20-24 Mayıs 1938’de İskenderun sancağında seçim tarihi yaklaşırken, Fransızlara baskı yapmak amacıyla hasta olmasına rağmen, ölümüne davet çıkarttığı Mersin ve Adana'ya gezisine çıkmıştır. Kızgın güneş altında askerî birlikleri teftiş edip tatbikat yaptırmış, çok yorgun düşmüş ve iki üç kez burun kanaması geçirmiştir. Ülkü edindiği millî dava uğruna kendi sağlığını hiçe saymıştır. Gezisi, Fransızların tartışma konusu bölgeye Türk askerlerinin girmesine izin vermelerini sağlamıştır. Ölümüne girdiği muharebeleri kazanmıştır, ancak bu sefer ölüme karşı meydan savaşına girmiştir. Ne yazık ki bu savaşı kaybedecektir. Güney seyahati hastalığının artmasına sebep olmuş ve 26 Mayıs'ta Ankara'ya dönmüştür.

Atatürk, 26 Mayıs 1938’de bir daha dönmemek üzere tedavi ve istirahat için İstanbul’a gitmiştir. 27 Mayıs’ta Dolmabahçe’ye yerleşmiş ve 29 Mayıs’ta Dr.Neşet Ömer İrdelp tarafından muayene edilmiş ve karnında su toplanmaya başladığı belirtilmiştir. Daha önce doktorlar deniz havasının iyi geldiğini belirttikleri için 1 Haziran’da Savarona Yatı'na Hasan Rıza Soyak, Salih Bozok, Kılıç Ali ve yaveri Celal ile birlikte gitmiştir. Savarona’da bir süre dinlenmiş, bu durumda bile ülke sorunlarıyla ilgilenmeye devam etmiştir. İstanbul'a gelen Romanya kralı ile görüşmüş ve Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık etmiştir. 8 Haziran’da Prof.Dr.Fiessenger çağrılmış ve Savarona’da muayene etmiştir. “Hasta sessiz ve asude bir hayat geçirecek, zihni ve bedeni her türlü yorgunluktan kaçınacaktır”. önerisinde bulunmuştur. 14 Haziran’da Atatürk, Cenevre’deki Afet’e yazdığı mektupta;”Hastalığının tedavi edilmemesinin doktorların suçu olduğundan yakınmıştır”. Bu dönemde yapmış olduğu çalışmalardan dolayı rahatsızlığı artmıştır.

16 Temmuz’da Prof.Dr.Fiessenger, Savarona’da muayene etmiş ve durumunu çok daha ağırlaşmış bulmuştur. “Tıbbın yardımı ile Atatürk nihayet bir iki yıl daha yaşayabilir. Fakat şimdi yatağa gittiğinizde bağırsak veya beyin kanamasından onu ölmüş bulabilirsiniz. Tedbirlerinizi buna göre alın”. Demiştir. Falih Rıfkı Atay; “Atatürk, rahatsızlığını kimseye hissettirmemeye çalışmış ve öleceğini anlamışa benziyordu. Atatürk’ün ölüm felsefesi sade idi; “Ölümü istemek bir cesaret değildir ama ölümden korkmak ahmaklıktır”. sözü ile cesaretini belirtmiştir. 24 Temmuz’a kadar Savarona'da kalan Atatürk'ün hastalığı ağırlaşınca doktorları karaya çıkarılmasına karar vermiş ve Dolmabahçe Sarayı'na nakledilmiştir. Berlin Dahiliye kliniği direktörü Pof.Dr.Von Bergmann ve Viyana Tıp Fakültesinden Prof.Dr. Eppinger 31 Temmuz-6 Ağustos 1938’de Türk doktorları ile yaptıkları muayene konsültasyonlar sonucunda karın boşluğundan su alınmasına karar vermişlerdir. Su alınmasını kabul etmiş, ama riskli olduğunu anlayınca hastalığının ciddiyetini kavrayarak 5 Eylül 1938'de vasiyetini yazmıştır. Vasiyetinde; servetinin büyük bir kısmını Halk Fıkrasına, çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını Ankara ve Bursa Belediyesine bağışlamıştır. Mirasından kız kardeşi Makbule’nin aylık giderlerinin karşılanmasını ve Çankaya’dan ev alınmasını, 5 manevi kız evlatlarının aylık giderlerini karşılanmasına ve Sabiha Gökçen’e ev alınmasını, İsmet İnönü’nün çocuklarının eğitimlerinin aylık giderlerinin karşılanmasını sağlayacak gerekli tutar ayrıldıktan sonra geriye kalan miktarı Türk Dil ve Tarih Kurumlarına bağışlamıştır.

Atatürk’ün hastalığının karınca ısırması olduğunu bile iddia eden doktorlar olmuştur. Yaşamını bilime adamış, parazitoloji ve mikrobiyoloji alanında makale ve kitap yazmış olan Prof.Dr.Gülendame Saygı; Atatürk’ün idrar yolları rahatsızlığı ve siroza sebep olan “Şistozoma” türü parazitleri, Ortadoğu’daki sıcak topraklarında görev yaptığı sırada, büyük olasılıkla Kahire’de kapmış olabileceğini düşünmüştür. Onun kimi zaman at sırtında, hatta bazen yaya olarak yaptığı uzun yolculukların birinde, örneğin Kahire’ye giderken yıkandığı sudan, o coğrafyada çok yaygın olan parazitlerin bulaşmış olduğunu belirtmiştir. Hastalığının sebebinin alkol olmadığını, “Sirozunun nedeni alkol değil, işte bu parazitlerdi.”İfade etmiştir. Atatürk’ün muayene ve tedavisi için 4 kez gelen Prof.Dr.Fissenger;“Bu hastalığın sırf içkiden geldiği yolundaki düşünce doğru değildir.Benim, Fas, Tunus ve Cezayir’den gelen birçok Müslüman hastalarım var ki, ömürlerinde ağızlarına herhangi ispirtolu bir içki koymamışlardır.Bence bunlar arasında özellikle dengesiz beslenme tarzı ve devamlı kabızlık gibi sebepler başlı başına yer tutmaktadırlar.”Dr.Saygı’nın tespitine bir kanıt olmuştur.

21’nci asrın en büyük lideri, milli kahramanı, bir büyük deha, milletinin ve insanlığın elinden gitmeye başlamıştır. Bu hastalık dönemine “Hatay Meselesi” ona büyük acı ve ıstırap vermiştir. Atatürk’ün ağır hastalığı, Mart 1938’den 10 Kasım’a sekiz ay sürmüştür. Hastalığı her geçen gün daha da ilerlemiş, üst üste karnında su toplanması meydana gelmiş ve 13 Ekim’de karnından su alınmıştır. Hastalığı nedeni ile ilk defa 17 Ekim 1938’de komaya girmiş ve bu koma 18 Ekim’e kadar devam etmiştir. 19 Ekim’de yavaş yavaş komadan çıkmıştır. Komayı takip eden süreçte bir süre Savarona yatında kalmış, daha sonra Dolmabahçe Saray’ına kaldırılmıştır.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları için Ankara’ya gidebileceğini söylemiş ve şeref tribünündeki yerine çıkabilmesi için bir asansör yapılması emri verilmiştir. Bütün arzusu, Ankara’ya gitmek ve Cumhuriyetin 15’nci yıldönümü törenlerinde bulunmak, ordusu ve milleti ile son defa görüşmek olmuştur. Ancak sağlığı tekrar kötüleşip, Ankara’ya gitmekten ümidini kesince; “Bu zayıf halimle Ankara’ya gitmekte bir fayda görmüyorum. Gidersem hiç kimsenin yardımı olmadan hiç olmazsa otomobile kadar yürüyebilmeli, arkadaşlarımla selamlaşabilmeliyim, bunu yapamayacak olduktan sonra değmez. Ankara’ya gitmeyeceğim”. Türk milletine ve Orduya mesaj yayınlamak istemiş ve Celal Bayar’a; “Büyük komutaya, şimdiye kadar olduğu gibi, bundan böyle de, bütün işlerinizde başarılar dilerim. Arkadaşlarıma benim selam ve muhabbetlerimi söylemeyi unutma”. 29 Ekim 1938’de Türk Ordusu’na yayımladığı mesaj, Başbakan Celâl Bayar tarafından okunmuş; “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu, Türk vatanının ve Türk’lük camiasının şan ve şerefini, dahilî ve haricî her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an yapmaya hazır ve âmâde olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır”. Türk Ordusu'nun önemini ve ona olan güvenini belirtmiştir.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gecesi, vapurla Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımına yaklaşan askeri okul öğrencileri, askeri bandonun çaldığı marşlar eşliğinde hep bir ağızdan, “Dağ başını duman almış, Gümüş dere durmaz akar” söyleyerek geçerken, “Atatürk’ü, Atamızı görmek istiyoruz”. sesleri göklere yükselmiştir. Hepsinin başı ve gözleri pencerelerde, bütün kalpler Atatürk için çarpmıştır. Atatürk, koluna girilerek yatağından kaldırılıp, pencere kenarında oturtturarak öğrencileri selamlamış ve mırıldanarak kendilerine eşlik etmiştir. “Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle” demiş ve göz yaşları ile ölüm döşeğine dönmüştür.  Türk gençliği Atası ile vedalaşmış ve helalleşmiştir. Çünkü bu onlarla son karşılaşması olmuştur.

8 Kasım 1938’de ikinci ve son kez ağır komaya girmiş, ağır durumu 9 Kasım’da devam etmiş ve Cumhurbaşkanı Genel Sekreterliği, saat 10.00, 20.00 ve 24.00’te yayımladığı tebliğlerde durumun kötüye gittiğini beyan etmiştir. Atatürk, bir defa 3 gün süren komaya girmiş, bundan kurtulmuş ve doktoru; “Size edebi bir şey söylemiyorum, yirminci asır tıbbının kudretini bilen bir insan olarak söylüyorum, ölüm ondan korktu” demesine rağmen ikinci ve son komadan uyanamamıştır. Atatürk; 10 Kasım 1938 sabahı saat 9.05' te sert bir asker bakışı ile başucundaki hekime doğru dönmüş, gözlerini açmış, o güzel mavi gözleri son olarak başında bekleyen Hasan Rıza Soyak, Kılıç Ali ile Salih Bozok, Muhafız Bölük Komutanı İsmail Hakkı Tekçe ve yaverine yöneltmiş ve hemen kapanmış, son nefesini vermiştir. Dolmabahçe Sarayı'nda dünyayı etkileyen, büyüleyen gözler artık sonsuza kadar kapanmıştır. Dr.Mim Kemal Öke açık gözlerini kapatmış, Dr.Kamil Berk’de Gazi Mustafa Kemal (G.M.K) markalı beyaz ipek mendille çenesini bağlamıştır. Hasan Rıza Soyak, son sözlerini Prof.Dr.Neşet Ömer İrdelp’e; “Aleykümselam” söylediğini belirtmiştir.  Atatürk’ün vefatından birkaç dakika sonra odaya giren Salih Bozok, onun cansız bedenini görünce dışarı çıkmış ve tabanca ile kendini göğsünden vurmuştur. Kurşun kalbini sıyırıp geçmiş ve 1941’de yaşamını yitirmiştir. Atatürk’ün hastalığının tedavisi için görevlendirilen ve vefatında yanında bulunan Türk müdavim tabip; Prof.Dr.Neşet Ömer İrdelp, Prof.Dr.Mim Kemal Öke ve Prof.Dr.Nihad Reşat, müşavir tabip; Prof.Dr.Akil Muhtar Özden, Prof.Dr.Hayrullah Diker, Prof.Dr.Süreyya Hidayet Serter, Dr.Mehmet Kamil Berk ve Dr.Abravaya Marmaralı’dan oluşan ekip vefatı; “Reisicumhur Atatürk’ün umumî hâllerindeki vehamet dün gece saat 24’te neşir edilen tebliğden sonra her an artarak bugün, 10 Kasım 1938 Perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe büyük şefimiz derin koma içinde terki hayat etmişlerdir.” raporuyla ilan etmiştir.

10 Kasım’da;”Türk vatanı büyük yapıcısını, Türk Milleti Ulu Şefini, insanlık büyük evladını kaybetti” hükümet bildirisi ile Türk milleti, kendisine yirmi yıla yakın rehberlik etmiş büyük liderinin vefatını öğrenmiştir. 12 Kasım’da bedeni tahnit edildikten sonra Dolmabahçe Sarayı’nın kapıları halka açılmış ve 7 gün boyunca insanlar katafalkın önünden akıp geçmiştir. 16 Kasım’da, Türk bayrağına sarılmış ve başında silâh arkadaşlarının nöbet tuttuğu mukaddes naşı özel bir katafalk üstüne ve Dolmabahçe Sarayı’nın büyük kabul salonuna konmuştur. Türk halkı, 3 gün 3 gece önünden gözyaşları ile geçen bir insan seli, ulu önderine karşı duyduğu saygı, minnet ve bağlılığını ifade etmiştir. Atatürk’ün naşının Ankara’ya nakil işlemi için 19 Kasım saat 08.10’da seçkin İslam bilgini ve ilahiyatçısı Ord.Prof.Dr.Şerafettin Yaltkaya tarafından Müslüman usulünce vücudu yıkanmış, cenaze namazı kıldırılmış ve büyük bir törenle 12 general omzunda katafalkı top arabasına taşınmıştır.  Donanmamız ve törene katılmak için gelmiş olan yabancı gemilerin eşlik ettiği Yavuz Zırhlısı’yla İzmit’e ve saat 20.30’da özel trenle Ankara’ya gönderilmiştir. Ankara’ya giderken tren istasyonlarda yavaşlatılmış ve halkın son sevgi ve saygılarını sunmalarına olanak verilmiştir. 20 Kasım 1938’de saat 10.00’da naşı Ankara garında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, TBMM Başkanı Abdülhalik Renda, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, bakanlar, milletvekilleri, ordu ve devlet ileri gelenleri tarafından törenle karşılanmıştır. Başbakan Celal Bayar, tabutun arkasındaki vagonda Hasan Rıza Soyak ve bazı eski arkadaşları ile beraber gelmiştir. Naşı, TBMM önünde halkın ziyareti için hazırlanan katafalka konmuştur. Komutanlar ve silâh arkadaşları tarafından tutulan saygı nöbeti, 20 Kasım 1938 saat 10.30’da başlamış, 21 Kasım 1938’de törenin başlayacağı 09.00 saatine kadar devam etmiştir. Aynı gün, sivil ve askerî yöneticiler ile yabancı devlet temsilcilerinin hazır bulunduğu ve on binlerce insanın katıldığı büyük bir askeri tören yapılmıştır. 17 dünya devleti özel temsilcilerini göndermiş ve 9 ülkeden korteje askeri birlikler katılmıştır. Çanakkale'de ve diğer muharebelerde ona karşı savaşmış yabancı generaller törende bilhassa dikkati çekmiştir. İngiltere’yi Gelibolu Savaşı’nda ismi duyulan Feldmareşal Lord Birdwood, Fransa’yı İçişleri Bakanı Albert Sarruat, Nazi Almanyası’nı ise Baron Von Neurath temsil etmiştir. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü cenazede; “Eşsiz kahraman Atatürk; vatan sana minnettardır”.Sözleri ile Türk Milleti’nin ulusal kahramanına veda etmiştir. Atatürk'ün naşı, kendisine layık bir anıtkabir inşa edilinceye kadar geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi'nde hazırlanan kabre konmuştur. Türk milleti, bu büyük insana lâyık Rasattepe'de “Anıtkabir” yaptırmış ve 10 Kasım 1953'te Etnografya Müzesinden alınan naşı görkemli bir törenle “Anıtkabir”e defnedilmiştir. Şeref holünde tek parça mermerden yapılan mozolenin tam altında yer alan sekizgen odanın içinde hazırlanan mezarda,   İslâmî kaidelere uygun olarak, dualarla ile yurdun her ilinden ve Kıbrıs’tan getirilmiş olan topraklar ile hazırlanan “vatan toprağı” büyük ATA’sını kucaklamış, ebedî istirahatgâhına defnedilmiş ve ölümsüz vücudu vatandaşlarına emanet edilmiştir.   

 

 

Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamak. “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir. İki Mustafa Kemal vardır. Biri ben, et ve kemik, fert olan, fani olan Mustafa Kemal. İkinci Mustafa Kemal onu “ben” kelimesi ile ifade edemem; o, ben değil, "Bizdir". Yani sizler, çalışan köylü, uyanık, münevver, milliyetperver vatandaşlar. İşte o Mustafa Kemal ölmez.   O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni yaşam ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!” Önce asker olarak ulusuna önderlik etmiş,  Avrupa’nın “Hasta Adamını” yatağından kaldırıp ona yeni bir hayat ve canlılık veren parlak ve ilham verici bir lider olarak yükselmiştir. Osmanlı İmparatorluğu kalıntısı üzerine kurulan yeni Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Antlaşması ile sömürgecilik şartlarını yırtmış, Batı’nın egemenlik ve baskısından kurtulan ilk millet olmuştur. Sonra, ülkeyi kalkındırmak, halkının hayat düzeyini yükseltmek ve Türkiye'yi "Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" amacıyla Siyasi, Hukuk, Eğitim, Kültür, Ekonomi ve Toplumsal alanda bir dizi devrimler yapmıştır. Türk Milleti tarihinin en karanlık anında yarattığı devrimler, Türk halkına yeni bir hayat ve umut getirmiştir. Teokratik ortaçağ devlet geleneklerini silip süpürerek kadını, insanı, vicdanı ve düşünceyi hür, özgür ve bağımsız kılmıştır. Ümmetçiliğin yerini Milletçilik almıştır. Ziraat ve ticaret kaynakları millete mal edilmiş, milli ve yerli endüstri doğmuştur. Milli bankalar kurulmuş, yabancı ve imtiyazlı şirketler millileştirilmiştir. Yazı ve dil değiştirilerek, Arap kültürü köleliğinden kurtulmuştur. Mazlum devletlerinin özgürlük ve bağımsızlık mücadelesine milletlerarası bir kurtuluş kahramanı şerefini kazandırmıştır. 1932’de Milletler Cemiyeti’ne girilmesi, 1934’de Balkan Antantı’nın imzalanması, 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve 1937’de Sadabat Paktı gibi girişimleri ile Türkiye’nin bölgesinde ve dünyada etkili bir aktör olarak öne çıkmasına katkıda bulunmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi Kongresi, 26 Aralık 1938’de Atatürk’e “Ebedi Şef” unvanını vermiştir.

Ulusal bağımsızlığımızın mimarı, Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü aramızdan ayrılışının 81.Yılında, O’nu kaybetmenin hüznünü yaşarken, O’na olan inancımızı tazeliyor, devrimlerine olan bağlılığımızı bir kez daha yineliyoruz. O, akıllı bir politikacı ve son derece gerçekçi bir devlet adamı olarak yalnızca Türk milletinin Kurtuluş Savaşı’nı başarı ile yöneten bir yetenekli komutan değil, aynı zamanda gerçekleştirdiği devrimler ile de 21’inci yüzyılın dahi dünya lideri olmuştur. Aydınlanma çağının bir lideridir. 57 yıl süren yaşamının büyük kısmında, yurttaşının ve yurdunun özgürlüğü, milletinin ve vatanının bağımsızlığı ve mutluluğu için yılmadan çalışmış, bu emeklerinin sonucunda da girdiği her mücadeleden zaferle çıkmıştır. Emperyalist dış güçlere ve işbirlikçisi yönetime karşı tüm güçlükleri, olanaksızlıkları, isyan ve ihanetleri göğüsleyerek ölüm-kalım savaşı olan Milli Mücadele’yi, Kuvay-i Milliye ruhu ve ateşiyle kazanan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının yarattığı Türk mucizesi, tam bağımsızlığı, özgürlüğü, ulusal egemenliği ve aydınlamayı amaçlayan örnek bir “ulusal savaşını” bizden sonraki nesillere anlatmak bizlerin ana görevidir. 623 yıllık bir imparatorluğun padişah-halife saltanatının kalıntılarını temizlemiş, kul-köle olan insanı ulusun öğesi olan yurttaş düzeyine yükseltmiş, ümmet yığınından ulus düzenine geçen ve demokrasiyi amaçlayan tam bağımsız, modern, çağdaş ve uygar “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni” kurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve devrimlerin sahibi olan Atatürk, Olmasaydın Olmazdık. İsterse Geçinmek İçin Bir Dilim Kuru Ekmek Geçmesin Elimize, Dünya Düşse Peşimize, Yer Sarsılsa Yerinden, Ne Sen’den Geçeriz Ne Senin Eserinden. Adını Türk Tarihine Altın Harflerle Yazdıran Büyük Lider Fikirlerin İle Sonsuza Kadar Türk Milleti’nin Kalbinde Yaşayacaksın Ve Yaşatılacaksın.

 

KAYNAKÇA;

ATAY, Falih Rıfkı, Çankaya, Pozitif Yayınları, 2008, İstanbul.

KOCATÜRK, Utkan, “Ulu Önder Atatürk'ün Hastalığı, Son Günleri ve Ölümü. (10 Kasım 1938)”, ATATÜRK Araştırma Merkezi, Sayı 2, Cilt: I, Mart 1985, Ankara.

KOCATÜRK,Utkan, “Doğumundan Ölümüne Kadar ATATÜRK Günlüğü”, ATATÜRK Araştırma Merkezi, 2007, Ankara.

LEWİS,Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Türk Tarih Kurumu, 2007, Ankara.

MANGO,Andrem, ATATÜRK Modern Türkiye’nin Kurucusu, Remzi Kitapevi, 2004. İstanbul.

MÜTERCİMLER,Erol, Fikrimiz Rehberi, Gazi Mustafa Kemal, Alfa Yayınları, 2008, İstanbul. 

SOYAK, Hasan Rıza; ATATÜRK’ten Hatıralar II, 1973, İstanbul.

 

 

              

Son Düzenlenme Cuma, 08 Kasım 2019 13:13
Dr. Cengiz Tatar

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışmanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 15-11-2019

Türkiye-ABD arasına S-400 girdi

Çok kritik, hayati, önemli denilen Trump-Erdoğan zirvesini dağ fare doğurdu diye tanımlamak bile mümkün. Fare bile doğurmadı.