Türkiye’de Türk Olmak

Yazan  06 Ağustos 2007
Tarihte kurulmuş bulunan Türk devletleri adını çoğunlukla boy veya bey isimlerinden aldı. Bu sebeple, kurulmuş bulunan devletlerin içinde sadece iki devlet “Türk” adıyla anıldı.

Bunlardan birincisi "Göktürk" devleti, ikincisi ise "Türkiye Cumhuriyeti". İsimdeki farklılaşma, ne Türk tarihini bir bütün olarak değerlendirmemizi engelledi, ne de dilimizi ve töremizi yok saymamızı sağladı. Ancak aşınmalar oldu, kopukluklar oldu, inkarlar ve bu inkarlara dayalı saldırılar oldu.

Üzerinde yaşadığımız topraklar itibariyle tabii mirasçısı olduğumuz Osmanlı devleti, bu devletlerin içinde "Cihan İmparatorluğu" ünvanına sahip ve bu ünvanı şerefle yüzyıllar boyunca taşımış son büyük devletimizdi. Adını, kurucusu olan bey adından aldı. Büyüyüp geliştikçe hakimiyeti altına bir çok ülkeyi ve bu ülkelerde yaşayan farklı kavimleri kattı. Devletin genişlemesinde ana unsur daima "Türk" oldu. Uçlara gönderilen akıncılar, menziller ve imarethaneler kurarak akıncılara öncülük eden alp erenler, savaşlarda küffarı dize getirerek ordularını darmadağın eden sipahiler Türk idi. Osmanlı'nın güvenilir bir orduya o kadar ihtiyacı vardı ki, Türk'ün askerliğin dışında bir mesleğe yönelmesine kesinlikle izin vermedi. Tımar-zeamet sistemiyle Türk'ü toprağa bağladı. Sonuçta kendiliğinden bir çerçeve çizildi: Türk, seferde asker, barışta çiftçidir. Bir başka ifade ile, Türk, köye ve köylülüğe mahkum edildi. Devletin yönetici ihtiyacı ise devşirmelerden; Enderunda eğitilenler, sarayda yetiştirilenler arasından temin edildi. Zanaat Ermenilere, ticaret ağırlıklı olarak Yahudilere ve Rumlara teslim edildi. Fakat imparatorluk bünyesinde "Türk" adı yok edildi, Türk, "Osmanlı" adıyla anılır oldu. İmparatorluk bünyesine katılan ve "Osmanlı" adıyla anılan kavim sayısının artmasıyla da "Osmanlı" adı Türk'ü ifade etmekten uzaklaştı, bir halklar ve milletler mozayığının adı haline geldi. Arap'a "kavm-i necip", Ermeni'ye "Tebayı Sadıka" ünvanını veren saray yönetimi, Türk için herhangi bir özel unvan kullanmaya da ihtiyaç duymadı ve devleti kuran milletin adı "Osmanlılık" içinde eridi.

Osmanlı'nın çöküşünden sonra her kavim, her millet kendi asli adına sahip çıkarak Osmanlı'dan koparılan topraklar üzerinde kendi devletini kurarken "Türk", isimlendirme bakımından şaşkın, ama uğradığı ihanetler karşısında öfkeli ve kararlı bir şekilde elinde kalan topraklara sahip çıkarak düvel-i muazzama'ya karşı var olma ve bağımsızlık savaşına girdi. Hareketin önderi "Türk olan ve Türk olduğunun farkında olan" bir Osmanlı paşası, Mustafa Kemal'di. Başlangıçtan itibaren kazanılan her zaferi, gerçekleştirilen her başarıyı Türk Milletine mal eden Kemal Paşa, devleti kuran iradenin adının "Türk Milleti" olduğunu ilan ederek ve "Benim en büyük gururum Türk olarak yaratılmış olmaktır" diyerek, milletin kimliğinin üzerine örtülmüş tozları kaldırma gayretine düştü. Zaferden sonra " Atatürk" soyadını kabul ederek toplumsal kimliğin açığa çıkarılması ya da Osmanlılıktan Türklüğe geçiş çabalarını sürdüren Kemal Paşa, bütün ömrünce bir Türk ve Türkçü olarak yaşadı. Kendini Türk saymayan ya da sayamayanların direnişini kırmak, onların da devleti kuran irade ve kimliğe mensubiyetini sağlamak için, kuruluştan günümüze, "Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu" görüşü anayasa hükmü olarak benimsendi. Bu arada Atatürk "Türk Milletinin iş başına getirdiklerinin cevheri asliyesine dikkat etmesi" ikazında da bulundu.

Atatürk'ten sonraki dönemde iş başına getirilenlerin cevheri asliyesine bakılmadı. Dolayısıyla zaman zaman devletin en sorumlu mevkilerine "Türk'üm" diyemeyenler, devşirmelerin artıkları ve onların torunlarıgetirildi. Türkler için köylülük ne kadar kaçınılmaz ve tabii ise onlar için de devleti ve Türkleri yönetmek o kadar tabii idi. Ancak sadece yönetmeyi yeterli bulmadılar, devletin sahibi olmayı hedeflediler. Önlerindeki engel Türk varlığı idi. Bu engeli ortadan kaldırmanın yolu da Anadolu'da Türk olmadığına önce Türkleri, sonra dünyayı ikna etmek idi.

Anadolu'daki Türk varlığını inkar etmek için yine, günümüzde "Avrupa Birliği" adını alan, "düveli muazzama"nın öncülüğü ve finansmanıyla kampanyalar açıldı. Devletin içindekiler, yazılı ve görsel basından bazıları, uluslar arası sermayenin ülkemizdeki uzantıları bu kampanyalara destek verdiler, hatta sözcülüğünü yaptılar. Son çeyrek yüz yılda bu alandaki en yaygın ve sürekli kampanyanın bir kesitini Peter Andrews'in hazırladığı "Kavimler Kapısı Türkiye" adlı kitabıyla başlayan ve gerek kamuoyunda. gerekse devlet içinde derhal yaygınlaştırılan bir çalışma oluşturdu. 1990'lı yıllarda yayımlanan ve "Türkiye halkının bir mozayık olduğunu, Türkiye'de 47 etnik grup bulunduğunu" iddia eden kitap derhal Türkçe'ye aktarıldı. Dönemin Milli Eğitim Bakanı etnik grup sayısını fazla bulmuş olacak ki 27'ye indirdi. Günümüzün Başbakanı "mozayık" lafını çok sevdi ve kendi ailesinin bu mozayığın en iyi örneğini oluşturduğunu söyledi. Türkiye'de Türk Milliyetçilerinin temsilcisi olduğu varsayılan bir partinin genel başkanı, mozayık yerine "çok renkli, çok kokulu bir çiçek bahçesi" tanımını uygun buldu. Bu genel başkanın baş danışmanı ve son seçimlerde milletvekili seçtirdiği bir Büyük Türkbüyüğü! Genom projesiyle ilgili bir makalesinde "Türkiye'de Türk geninin yaygınlaşmadığını" ABD kaynaklarına dayandırarak ifade etti.( Bu danışman milletvekili ve bilge! genel başkanı AB, ABD ve bunların güdümündeki basın tarafından çok sevildiler, çok alkışlandılar). Esasen devletin en yüksek temsil ve yürütmemakamında bulunmuş olanlar arasında da "mozayık" sevdalıları, "Ben Kürt değilim ama teyzem kürt idi" diyenler, "Benim soyumda da Kürtlük olabilir, dedemin mezarını ziyaret ettiğimde Kürtzade yazdığını gördüm" diyenler gerekli psikolojik alt yapıyı hazırlamak için yeterince gayret göstermişler, Türk olanlar arasında dahi mankurtlaştırma operasyonu için kapıları açmışlardı.

Bütün bu çalışma, yazışma ve propagandaların bir sonuca bağlanması gerekiyordu, bağlandı da. 31 Temmuz 2007 tarihli Star gazetesinde Emre Aköz adlı gazeteci-yazar aynen şunları söyledi: "MHP seçmeni ise olmayan bir şeye, Türklüğe oy veriyor. Tarihiyle, kültürüyle, değerleriyle Türk Milleti var ama etnik olarak o kadar az ki. Yüzde 13 kadar. Türkiye'de 42 ayrı etnik grup var çünkü". Sonuçta baklayı ağızlarından çıkardılar ve Türklerin azınlık olduğunu ilan ettiler.Hiç kimse ve hiç bir makam bu beyana ciddi bir tepki vermedi.

Şimdi soydaşlarıma sesleniyorum, bundan sonra ne yapacağız? Gelin birlikte düşünelim.

Dursun DAĞAŞAN

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Yönetim Kurulu Üyesi

 

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 17-08-2019

Rusya Güvenli Bölge Planını Destekliyor mu?

Güvenli bölge aldatmacası…