“Vatan Bölünmez Bir Bütündür, Parçalanamaz” 101.Yılında Sivas Kongresi

Yazan  03 Eylül 2020

4 Eylül 2020, Sivas Kongresi’nin 101. Yıldönümü. Milli Mücadele’nin temel taşını ve başlangıcını teşkil eden Amasya Genelgesi ve Erzurum Kongresi ile başlayan süreç, 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi’nin toplanmasıyla yeni bir evreye girmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Amasya Genelgesi ile yaptığı çağrı üzerine, işgale uğrayan vatan topraklarını kurtarmak ve Türk milletinin bağımsızlığını sağlamak için çareler aramak amacıyla toplanmıştır. Erzurum Kongresi’nde seçilen Heyet-i Temsiliye üyeleri ile Trakya, Doğu ve Batı şehirlerinden gelen temsilcilerin bir araya gelmesiyle bütün memleketin birlik ve bütünlüğünü oluşturan ve 4-11 Eylül 1919’de gerçekleşen “Ulusal Kongredir”. Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığından asla ödün verilmeden gerçekleştirilen Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi’nden sonra Milli Mücadele tarihimizin ikinci büyük halkasını oluşturmuştur.  

Mustafa Kemal Atatürk, Sivas Kongresi başlamadan önce Erzurum’da bulunduğu 20 Ağustos 1919’da, Sivas Valisi Reşit Paşa’dan aldığı telgrafta; “Kongrenin toplanması halinde Fransız Jandarma Müfettişi Binbaşı Bruno, 5 veya 10 içinde Sivas şehrini işgal edeceklerini ve kongrenin toplanmasından vazgeçilmesini ya da kongrenin Erzurum veya Erzincan’da düzenlenmesini önermiştir”. Fransızlar, kongrenin toplanmaması için her türlü girişimde bulunmuştur. Atatürk, böyle bir şeyin mümkün olmayacağını belirterek; “Bunun bir gözdağı vermek için söyledikleri sözleri tamamıyla blöf olarak saydım. Bendeniz ne Fransızların ve ne de herhangi bir yabancı devletin yardımına tenezzül eden şahsiyetlerden değilim. Benim için en büyük korunma yeri ve yardım kaynağı milletin sinesidir. Sivas Kongresi hakkındaki kesin kararı, ancak temsil heyetinin görüşmeleri sonucunda, temsil heyeti kararlaştıracaktır. Bir millet ki “Ya İstiklal Ya Ölüm” diyor ve bu kararı tamamıyla benimsemiş bulunuyor, bunun karşısına hangi kuvvet çıkar?” cevabını vermiştir. İstanbul hükümeti, kongrenin toplanmaması için Mustafa Kemal Atatürk ve Refet Bele başta olmak üzere kongreye gidecek delegelerin tutuklanıp İstanbul’a gönderilmesini istemiştir. Bu gelişmeler yaşanırken, kafile Sivas Kongresi için 29 Ağustos 1919 sabahı Erzurum’dan 3 arabalık konvoy ile hareket etmiş, ancak yol boyunca sıkıntılı anlar yaşamışlardır. Erzincan Boğazı’nda baskına uğrayacağı bilgisini almış, ancak aldırış etmeden kafile Refahiye-Suşehri üzerinden 2 Eylül sabahı Sivas’a ulaşmış, halkın büyük ve parlak gösterisiyle karşılanmıştır. 3 Eylül 1919’da Savunma Bakanı Süleyman Şefik, Elazığ Valisi Ali Galip’i 100-150 kişilik süvari birliği oluşturup kongreyi basmak, Atatürk’ü tutuklamak ve kongreyi dağıtmak ile görevlendirilmiştir. 6 Eylül’de Ali Galip, Elazığ’dan Malatya’ya gelmiş ve Sivas’a yönelmiştir. Bu olaydan haberdar olan Atatürk, gerekli tedbir ve önlemleri almış ve 11 Eylül’de İçişleri Bakanı Adil Bey’e gönderdiği telgrafta; “Alçaklar, caniler, düşmanlarla millet aleyhinde tertiplerde bulunuyorsunuz. Aklınızı başınıza toplayın ”. Sözleri ile tepkisini göstermiştir.

 

 

İstanbul Hükümeti ve İtilaf Devletleri’nin tehdit ve engellemeleri rağmen “Sivas Kongresi”, 4 Eylül 1919 Perşembe günü saat 14.00’de yurdun dört bir tarafından gelebilen 38 delegenin katılımıyla Sivas Lisesi’nde toplanmıştır. Kongreye, tehditlerden dolayı Trakya’dan, Konya çevresinden, Antalya’dan, Fransız işgalindeki Adana’dan delege gelmemiş, İstanbul ve Ege bölgesindeki kentlerden birkaç kişi katılabilmiştir. Kongreye katılan delegelerin hemen hemen tamamı Orta ve Batı Anadolu’dan gelen temsilcilerden oluşmuştur. Sivas Kongresi’ne, Erzurum Kongresi'ne nazaran daha az kişi katılmış olsa da, katılımcılar daha geniş çaplı bölgeleri temsil etmesi nedeniyle Ulusal bir Kongre olmuştur. Temsilciler, Kurana el basarak; “Yurdumun ve milletimin kurtulup barışa kavuşması dışında herhangi bir kişisel hırs ya da çıkar peşinde koşmayacağıma, İttihat ve Terakki Fırkasını tekrar canlandırmaya kalkışmayacağıma, hiçbir siyasi partinin çıkarına hizmet etmeyeceğime Tanrı’nın adı üzerine yemin ederim” yemin ederek toplantıya katılmışlardır.

Sivas Kongresi’nin açılışında ilk sözü Ali Fuat Cebesoy’un babası İsmail Fazıl Paşa almış, başkanlık için üye isimlerinin, temsil edilen il ve sancak isimlerinin baş harflerine alfabe sırasıyla yapılmasını önererek kendisinin seçilmesini istemiştir. Atatürk, Nutuk’ta; “Ben vatanın, öneriyi yapanla birlikte bütün ulusun, hepimizin nasıl bir felaket çıkmazında bulunduğumuzu göz önüne getirip, kurtuluş çaresi olduğuna inandığım girişimleri, bitmez tükenmez güçlükler ve engellere karşın maddi manevi bütün varlığımla yürütmeye çalışırken, benim en yakın arkadaşlarım, daha dün İstanbul’dan gelmiş ve elbette işlerin içyüzünü bilmeyen, saygı duyduğum yaşlı bir kişinin diliyle bana kişisellikten söz ediyorlar. Bu öneriyi oya sundum. Çoğunluk ile kabul edilmedi. Başkan seçimi gizli oya koydum. Üç kişi dışında bütün üyeler oylarını bana verdiler” sözü ile açıklamıştır. Kurtuluş ve Bağımsızlık için yola çıktığı arkadaşları Rauf Orbay başta olmak üzere Bekir Sami, Kara Vasıf, Hüsrev Gerede, İsmail Hami Bey ve bazı üyeler Atatürk’ün kongre başkanlığına seçilmesine istememişler, İsmail Fazıl Paşa’nın başkanlığı için anlaşmıştır. Atatürk, özellikle Rauf Orbay’ın başkan seçilmesini istememesine çok üzülmüştür. Kişisel istek ve yargılar ne olursa olsun başkan seçilmesi, ülke koşullarının dayattığı bir gereklilik ve zorunlu bir sonuç olmuştur. Çünkü kimse onun kadar açık, kolay anlaşılır ve uygulanabilir hedefe sahip değildir. Onun gibi bilinçle hazırlanmış, halkın isteklerine yanıt veren, tutarlı ve gerçekçi bir program oluşturamamıştır. O, programı uygulamaya kesin kararlı, emperyalizm ile çatışmaya ve iç savaşın sorunlarını göğüslemeye hazırdır.

Mustafa Kemal Atatürk, kongre açış konuşmasında; “Vatan ve milletin kurtuluşunu hedefleyen zorunlu sebepler, sizleri bunca sıkıntı ve engeller karşısında Sivas’ta topladı. Milletimizin sizler gibi aydınları ve hamiyetperverleri manzaranın elemli karanlıklarından ümitsiz olmadılar. Çünkü onlar bilirler ki tarih bir milletin varlığını, hakkını hiçbir zaman inkâr edemez. Vatan ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, ortaya sürülen kanaatler muhakkak ki iflasa mahkûmdur. Erzurum ve Sivas Kongrelerinin milli ruhu temsilen ve birbirini takiben toplanması muhakkak bir kurtuluş belirtisidir”. Milli Mücadeleyi temsil eden önder olarak son derece kesin ve ödünsüz bir kararlıkla yoluna devam etmiş, ne istediğini bilerek, dolambaçlı yollara sapmadan hedefine yürümüştür. Sivas Kongresi çalışmalarına ilk önce Erzurum Kongresi’nde alınan kararları onaylayarak başlamış ve “Misakı Milli” metnini daha güçlü şekle sokan değişikleri kabul etmiştir.  Milli Mücadeleye önderlik edecek örgütün yapısı ve programı, İngiliz veya Amerikan “Himaye ve Mandasının” kabul edilmesi en önemli ve en çok tartışmaların yaşandığı ana konuları oluşturmuştur. 8 Eylül’de, Türkiye’nin büyük bir gücün desteği olmadan yaşamayacağına inanan İsmail Hami Bey ve 25 kişinin imzasıyla kongreye Amerikan mandasının kabul edilmesini isteyen bir önerge sunmuştur. Refet Bele ve Rauf Orbay başta olmak üzere manda lehine Kara Vasıf, Ahmet Rıza, Ahmet İzzet, Reşat Hikmet, İsmail Hami ve Bekir Sami Kunduh Bey, Halide Edip Adıvar, Esat, Mahmut ve İsmail Fazıl Paşa’dan oluşan bir grup konuşmalar yapmıştır. Ülkenin siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan zayıflığını öne sürerek bir yardıma ihtiyaç duyulduğu, bu yardımın Amerika tarafından yapılmasını ve mandasının kabul edilmesi gerektiğini savunmuşlardır.

Mustafa Kemal Atatürk’ü en çok uğraştıran “Manda” konusunda 8/9 Eylül gecesi odasında yaptığı toplantıda; ”Şerefsiz, istiklalsiz, esir bir millet çocukları olarak yaşamak yerine, efendice ve kahramanca ölmek elbette ki tercih edilir. Bunu anlayamamak ne garip mantıktır. Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla gerçekleştirebilir”. Yoksul ve yoksunluk içinde bulunan halk bunu kanıtlamıştır. Yabancı işgali altında cesaret ve ümitlerini kaybetmiş olmanın verdiği üzüntüyle, hastalıklı bir ruh haliyle hareket ettiklerini ve bu düşünceyi savunan mandacılara biçareler olduğunu söylemiştir. Bazı delegelerin yegâne kurtuluş yolunun İngiliz veya ABD “Manda” olduğunu tartışmaları arasında, kongre delegelerinden Tıbbiyeli Hikmet; “Paşam, delege olarak Tıbbiyeliler beni buraya bağımsızlık davamızı başarmak yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar olursa varsa, bunları her kim olursa olsun şiddetle reddeder ve kınarız. Farzı mahal, manda fikrini siz kabul ederseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal Vatan kurtarıcı değil, vatan batırıcı olarak adlandırır ve lanetleriz” mandaya kesinlikle karşı olduklarını söylen bu yurtsever çıkışın ardından duygulanan Atatürk; “Arkadaşlar, gençliğe bakın. Türk milli bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin. Tıbbiyeli Hikmet’e de; Evlat için rahat olsun. Gençlikle övünüyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz, azınlıkta kalsak bile mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez. Ya Bağımsızlık ya ölüm” güç ve destekten dolayı Hikmet’i alnından öperek Tam Bağımsızlık hedefini göstermiş ve “Gençler, vatanın bütün ümit ve geleceği size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır” gençlere güvenini belirtmiştir.   

Amerikan mandası 3 gün süre ile tartışılmış, manda fikrinin daha çok İstanbul’dan gelen delegeler tarafından savunulduğu görülmüş, Anadolu delegelerinin çoğu manda fikrine kesin olarak karşı çıkmıştır. Atatürk, Amerikan mandasının Türk milleti için uygun olmadığını delegelere anlatmış ve “Manda ve himaye kabul edilemez” düşüncesi benimsenerek kesin olarak reddedilmiştir. Nutuk’ta; “Ulus ve ordu, kurtuluş yolu düşünürken bu atadan gelen alışkanlık nedeniyle kendinden önce yüce halifeliğin ve padişahlığın kurtuluşunu ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavramaya yetenekli değil. Bu inançla bağdaşamaz görüş ve düşüncelerini açığa vuracakların vay haline. Hemen dinsiz, vatansız, hain, istenmez olur. Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek, temel ilke gibi görünmekteydi. Kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. İlkin, İtilaf devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti, sonra da, Padişah ve Halife ye canla başla bağlı kalmak temel koşul olacaktı.” Bu düşünce, Osmanlı’nın kurtuluşunu olanaksız görerek büyük devletlerin kanatları altına girmeyi kabul etmek olmuştur. “Ben bu kararların hiçbirisini yerinde bulmadım. Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkesi bütün bütüne parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O ulus egemenliğine dayanan, koşulsuz ve bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak. İşte, daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.” Milli Mücadele’yi evrelere ayırmış, ilk verdiği kararın çizgisinden ve yöneldiği amaçtan hiç ayrılmadan zamanı ve yeri geldiğinde kafasından planladıklarını adım adım ilerleyerek amacına ulaşmıştır.

Bu süreçte Sivas Kongresi delegeleri, Atatürk mandaya karşı olmasına rağmen uzlaştırıcı yol bulmak için konuyu incelemek ve gerçek durumu üzerinde rapor hazırlamak üzere heyet gönderilmesini Amerikan Senatosu’ndan istemiştir. Tümgeneral James Harbord ve heyeti, 20 Eylül’de Sivas’a gelmiş ve Türkiye’nin geçmişteki siciline değinerek, kendi kendisine saygısı olan hiçbir milletin, elinde tam bir otorite bulundurmadan mandaterlik sorumluluğunu alamayacağını belirtmiştir. Harbord; ”Karşınızda yalnız Yunanistan değil, büyük devletler var. Nasıl başaracaksınız Şimdi ne yapmak niyetindesiniz?” sorusuna Atatürk, oynadığı tespihin sicimin kopması ile yere düşen dağılan taneleri toplarken, ülkenin dağılmış parçalarını bir araya getirmek, çeşitli düşmanlardan temizlemek, tam bağımsız, çağdaş ve uygar bir devlet yaratmak isteğini belirtmiştir. Harbord; “Şimdi de bir milletin intiharına mı tanık olacağız ?“ sorusuna, Atatürk; “İçimizde bulunduğumuz durumda yapmak istediğimiz şey, ne askerlik açısından, ne de başka bir açıdan açıklanabilir. Ancak, her şeye rağmen, yurdumuzu kurtarmak, özgür ve uygar bir Türk devleti kurmak, insan gibi yaşayabilmek için yapacağız bunu. Atalarımızın çocukları olarak, dövüşerek ölmeyi tercih ederiz” kararlılığını görünce Harbord; “Her şeyi hesaba katmıştım, ama bunu değil. Sizin yerinizde olsaydık, biz de aynısını yapardık” sözleri ile düşüncelerini belirtmiştir.

Sivas Kongresi, 11 Eylül 1919’da Milli Mücadele’nin programı niteliğindeki kararları içeren bildirinin yayımlanmasıyla çalışmalarını tamamlamıştır. Milli Mücadele’nin çerçevesini belirleyen geleceğe yönelik kararların temeli atılmış, bütün vatana yayılmış, millete mal edilmiştir. Tam bağımsızlı anlayışı ile Milli Mücadeleyi yönetecek 10 maddeden oluşan ve milletin kurtuluşunu hazırlayan Sivas Kongresi’nde;

30 Ekim 1918’de yapılan Ateşkes Anlaşması ile sınırlarımız içinde kalan ve her noktasında çok büyük bir İslâm çoğunluğunun bulunduğu Osmanlı ülkesinin parçaları birbirinden ayrılamaz. Milli sınırları içinde vatan bölünmez bir bütündür, parçalanamaz.

Osmanlı toplumunun bütünlüğü ve milli istiklalimizin sağlanması, Hilâfet ve Saltanat yüce makamının dokunulmazlığı için Kuvay-ı Milliye’yi tek kuvvet ve etkili tanımak, milli iradeyi hâkim kılmak temel esastır.

Osmanlı topraklarının herhangi bir parçasına karşı yapılacak her türlü yabancı işgal ve müdahaleye, özellikle Rumluk ve Ermenilik kurma gayesine yönelmiş harekâtın reddi konularında millet top yekûn kendisini savunma ve direnme esası meşrudur.

Vatan içinde birlikte yaşadığımız, bütün gayr-i Müslim azınlıkların her türlü hakları bütünüyle mahfuz bulunduğundan, bu azınlıklara siyasî egemenlik ve toplumsal dengemizi bozacak imtiyazlar verilmesi kabul edilmeyecektir.

Manda ve himaye kabul edilemez.

Yurdumuzun herhangi bir parçası dış baskı karşısında hükümetçe terk ve ihmal etmek zorunda kalırsa, geçici bir hükümet kurularak, yönetimin millet adına ele alınacağı, vatanın bağımsızlığını ve milletin dokunulmazlığını ve bütünlüğünü sağlayacağı, milletçe müdafaa ve direniş esası kabul edilecek, idari, siyasi ve askeri her türlü tedbir alınacaktır.

Milletlerin kendi geleceğini bizzat kendilerinin tayin ettiği bu tarihi dönemde, İstanbul Hükümeti’nin milli iradeye bağlı olması zaruridir. Böylece, milletin içinde bulunduğu sıkıntı ve endişeden kurtulmak çarelerine bizzat başvurmasına gerek kalmadan, Padişah tarafından 21 Aralık 1918’de dağıtılmış olan Meclis-i Mebusan’ın bir an önce hemen ve hiç zaman yitirmeden toplaması ve böylece milletin, memleketin geleceği üzerinde alacağı bütün kararları milli meclisin denetimine sunması zorunlu olacaktır. Bununla, Türk milleti geleceği ile ilgili kararları, ancak kendisinin vereceğini bir kez daha ilan ederek, ulusal iradenin temsil edileceği Millet Meclisi’nin toplanması kararını vermiştir. Ülkenin yaşadığı umutsuz koşullarda, delegelerin milli iradenin her şeyin üstünde olduğunu haykırmış, Anadolu topraklarında bağımsızlık sonrası demokrasinin yeşertileceğini göstermişlerdir.

Erzurum Kongresi’nde, “Heyet-i Temsiliye Doğu Anadolu’nun genelini temsil eder” ibaresi, “Heyet-i Temsiliye vatanın genelini temsil eder” şeklinde değiştirilerek tüm yurdu temsil etmesi hükme bağlanmış ve ilk milli kongre niteliğinde olduğu için kararlar da bu doğrultuda alınmıştır. Daha önce sadece Doğu vilayetleri için ortaya çıkan irade, Sivas Kongresi’nde bütün ülkeyi içine alacak şekilde genişletilmiştir. Genel teşkilatı idare ve alınan kararları uygulamak için “Heyeti Temsiliye” üyeleri belirlenmiştir. Erzurum‘da seçilen 9 kişilik Heyet-i Temsiliye’ye 7 kişi daha eklenerek üye sayısı 16 olmuş ve İstanbul hükümetinin karşısına, artık ülkenin tümüne yayılan Ulusal Harekete milli bir boyut verilmiştir. Yeni bir siyasi güç merkezi ortaya çıkmış ve heyetin başına Atatürk yetkili öncü olarak getirilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanana kadar yaklaşık 7 ay aylık dönem içerisinde, askeri ve milli bürokrasiyi kendisine bağlamayı büyük çapta başarmıştır. Yurdun tamamını kapsayan Heyet-i Temsiliye ile “Ulusal Hareket” meşru organları biçimlendirilmiş, milli birlik ve beraberlik büyük oranda sağlanmıştır. “Tam bağımsızlık” ve “Milli Egemenlik” ilkeleri temel prensip olarak kabul edilmiş, ”Milli İrade” kavramları devlet hayatına yansıtılmaya başlanmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nın seyri bakımından çok önemli bir yere sahip olan Sivas Kongresi, toplanması ve aldığı kararlar yönüyle TBMM’nin kuruluşuyla sonuçlanan gelişmelere hız kazandırmıştır. Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek, tüm ulusu kapsayan bir nitelik kazandırmış ve Mondros Mütarekesi reddederek yeni bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş temelleri atılmıştır. TBMM’nin açılışında, Milli Mücadele döneminde yapılan bütün antlaşmalarda, Lozan’da ve Mudanya’da izleri görülmüştür. Bu gelişmeleri doğrulayan İngiliz Yüksek Komiseri Amiral John De Robeck’in 28 Ekim 1919’da Lord Curzon’a gönderdiği raporda; "İstanbul'da doğan ve Erzurum'da yuvalanan milliyetçi hareket, Yunan Bölgesi dışında Anadolu'nun tamamını kontrol edecek kadar genişledi ve Trakya'nın da önemli bölümünde varlık gösteriyor. Bazı Kürt, Arap ve Tatarların da sempatisini topladı. Merkezi Hükümet, İstanbul'da bir ilçe belediyesine, Milliyetçiler ile İtilaf Devletleri arasında aracıya dönüştü. Mustafa Kemal’in hareketi Anadolu’da müstakil Cumhuriyete doğru gelişiyor”. Anadolu’da doğmakta olan yeni Türkiye’nin habercisi olmuştur.

 

 

Sivas Kongresi alınan kararlar sonucunda; “Milletin Padişahımızdan başka hiçbirinize güveni kalmamıştır. Bu yüzden durum ve dileklerini ancak kendilerine bildirmek zorundadırlar. Heyetiniz millet ile Padişah arasında engel oluyor. Bu inadınız bir saat sürerse, millet artık kendisini her türlü hareket ve icraatında serbest saymakta mazur görülecektir ve bütün vatanın, meşruluğunu kaybeden heyetinizle, kesin olarak ilişiğini ve bağlantısını kesecektir. Bu son ihtiramızdır.” Bildirisi gönderilmiştir. Delegelerin tutuklanması emrini veren Sadrazam Damat Ferit’in görevinde uzaklaştırılması isteyen bir karar alınmış ve görevden alınmaması halinde İstanbul’un Anadolu ile bağlantısı kesileceği bildirilmiştir. 11-12 Eylül gecesi telgraf müdürlüklerine Kolordu Komutanlıklarına, meşru bir hükümet iş başına geçinceye kadar İstanbul hükümeti ile bütün resmi bağların posta, telgraf haberleşmesinin kesildiği bildirilen bir genelge yayınlanmıştır. Padişahtan Mebusan Meclisi’nin bir an önce toplanmasını ve Damat Ferit’in istifa etmesini istenmiştir. Bu gelişmeler üzerine Damat Ferit Paşa istifa etmiş ve hükümetten çekilmek zorunda kalmış, bu Temsil Heyeti’nin ilk siyasi başarısı olmuştur. Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulmuş ve Denizcilik Bakanı Salih Paşa, Atatürk ile görüşmek üzere gönderilmiş, bu vesile ile İstanbul Hükümeti, Milli hareketi tanımak zorunda kalmıştır. Samsun’a ayak bastığından itibaren kendisini ordudan atmış olan hükümeti ve İtilaf Devletlerine uşaklık eden Sadrazamı düşürmüştür. Sağlam ve akıllıca politikası, gittikçe geliştirdiği örgütü ve açık seçik programıyla, karşılarında bunda böyle sırtı eğik bir kukla hükümet değil, haklarına ve isteklerine güvenen ve Osmanlı İmparatorluğunun küllerinden silkinip kurtulmaya çalışan güçlü bir milli kuvvet bulacaklarını İtilaf Devletlerine göstermiştir.

Sivas Kongresi’nin Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki önemi büyük olup, bir ihtilal ve devrimin başlangıcı olmuştur.  Sivas’ta yalnızca Kurtuluş Savaşı’nın değil, kurulacak yeni devletin de siyasi temelleri atılmıştır. Sivas’ta kabul edilen tam bağımsızlık anlayışı yeni devletin vazgeçilmez ilkesi olmuştur. Erzurum Kongresi’nde genel çerçevesi belirlenen Misak-ı Milli kararlarının manifestosunun ana hatları ve ilk esasları belirlenmiş, barışın ön koşulu haline getirilmiş ve Mebusan Meclisi’nin ilan edeceği “Milli Ant” olmuştur. Ülkenin her yerinde Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak gibi kurulmuş olan yerel direniş örgütleri, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” ismi ile tek bir merkezi örgüt içinde birleştirilmiş, bu girişimin hedef ve sınırlarını belirleyen bir tüzük kabul edilmiştir. Bu cemiyet, 9 Eylül 1923’te kurulan “Cumhuriyet Halk Fıkrası” anlayış ve programının esasını teşkil etmiştir. Ulusal örgütlenme tüm vatanı kapsamış, gücünü halktan alan ve “Cumhuriyetin temelini biz burada attık” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün güç ve otoritesi artmış, milli bir lider olarak ortaya çıkmıştır. Halkın desteğiyle, işgalci emperyalist devletlere karşısına artık kendi gücüne dayanan, örgütlü ve kararlı bir “Milli Güç” olarak çıkmıştır. Geri çağırılmış, görevden alınmış, tutuklanmasını istenmiş, ancak Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü hiçbir güç yolundan geri döndürememiştir. Belirlediği yolda hedefine kararlılıkla ilerlemiş, gücünü ve halk üzerindeki etkisini artırmıştır. Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün karargâh olarak seçtiği Ankara’ya arkadaşları ile 18 Aralık 1919’da büyük ekonomik sıkıntılar ve tehlike içerisinde başlattığı yolculuğu 27 Aralık 1919’da tamamlanmış, 23 Nisan 1920’de TBMM açılışı ile 26-30 Ağustos Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, 9 Eylül 1922’de “Büyük Zafere” kapı açmış ve 29 Ekim 1923’te “Türkiye Cumhuriyeti’nin” ilanı ile taçlanmıştır.

 

KAYNAKÇA:

ATATÜRK, Gazi Mustafa Kemal, NUTUK  (1919-1927), 2006.

AYDEMİR, Şevket Süreyya, Tek Adam, C-II, III, (1919-1922), Remzi Kitapevi, 1987.

AYDOĞAN, Metin, Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı, İnkılap Yayınevi, 2017.

ATAY, Falih Rıfkı, Çankaya, Pozitif Yayınları, 1968.

KINROSS, Lord, ATATÜRK Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Altın Kitaplar Yayınevi, 2007.

MEYDAN, Sinan, ATATÜRK ETKİSİ, İnkılap Yayınevi, 2018.

MÜTERCİMLER, Erol, Fikrimiz Rehberi Gazi M.Kemal, Alfa Yayınları, 2008. 

 

Dr. Cengiz Tatar

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışmanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 29-11-2020

Türkiye’nin Afrika ve Libya Politikası

Türkiye’nin Afrika politikasını, daha çok Sahra Altı ülkeler ile ilişkiler açısından, Kuzey Afrika’yı ise, Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) politikası olarak değerlendirmek bazı açılardan daha isabetli olabilir.