×

Uyarı

JUser: :_load: Unable to load user with ID: 116



Her Şey Çok Açık, Ama Siz; Ya Körsünüz Ya Nankör

Yazan  01 Ağustos 2008
SABAHATTİN TALU* - 20 yılı aşkındır PKK ile bir mücadele veriliyor ve bu mücadele içerisinde terörist faaliyetleri nedeniyle, neredeyse tüm dünya ülkeleri tarafından da PKK, “Terör Örgütü” olarak tanınıyor ve terörist örgütler listelerine alınıyor.

Burada PKK'yı sadece, dağdaki eli silahlı 5 bin teröristten ibaret görmemek gerekiyor. Çünkü, eğer böyle olsaydı, dünyanın en güçlü ordularından birine sahip koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bugün 5 bin, geçmişte ise en fazla 10 bin sayısına yaklaşmış bir örgüt ile bunca yıldır mücadele ediyor olmaz, örgütü, tarihin tozlu sayfalarına, bir daha hatırlanmamak üzere çoktan gömmüş olurdu.

Peki neden olmadı ve halâ devam ediyor?

Dünyanın hiçbir yerinde ve tarihin hiçbir döneminde, hiçbir örgüt veya hiçbir oluşum, bugüne kadar destek görmeksizin hayatiyetini tek başına sürdüremedi, sürdürmesi de mümkün değil zaten. O zaman buradan şu net sonuç ortaya çıkıyor; "PKK destek gördü ve halen de görüyor". Bu kesin.

Şimdi adım adım gidelim…

APOCULAR adıyla 1978 tarihinde kurulan örgüt, 1984'te Eruh baskını ile adını duyurdu. Arkasından gelen hunharca saldırılar ve katliamlar sonrasında, bölge insanı üzerinde yaratılan korku nedeniyle örgüt "Öcü" olarak tanımlandı. Apocular ve bilâhare PKK, yaktı, yıktı, öldürdü ve zavallı gençleri dağa kaçırdı. "Zorunluluk" ilkesini gündeme getirdi, zorla ve tehditle dağa adam götürdü. Örgütten kaçanlar, kaçma teşebbüsünde bulunanlar öldürüldü, ailelerine de maddi-manevi büyük zararlar verildi.

Derken, bölge halkı, örgütün çeşitli zorlamalarına boyun eğerek, isteklerine cevap vermek zorunda kaldı. Zorla kaçırılan gençler, eğitilmelerini ve beyinlerinin yıkanılmasını müteakip, örgüt tarafından son derece bilinçli olarak köylerine gönderilerek, PKK propagandası yaptırıldılar. Çatışmalarda ölü ele geçen teröristlerin cenazeleri, güvenlik güçleri tarafından, defnedilmesi amacıyla köylerine getirildi. Çocuklarının, akrabalarının, komşularının cenazelerini alan bu insanlar, ne de olsa asker kurşunuyla öldürülmeleri nedeniyle, o güne kadar son derece bağlı oldukları Devlet'ten yavaş yavaş uzaklaşmaya ve tersi olarak da örgüte sempati duymaya başladılar. Günler, aylar, yıllar bu şekilde geçerken Devlet, güvenlik tedbirlerini arttırmak zorunda kaldı ve maalesef dönem içerisinde, istemeden de olsa bazı "Kurunun yanında yaş da yanar" misali,kimsenin haklı göremeyeceği çeşitli olaylar yaşanıldı. Bütün bu gelişmeler, olumsuzluklar, örgütün ekmeğine yağ sürdü ve bilinçli yapılan propagandalarına da malzeme üretmiş oldu.

Sırasıyla, hızlı nüfus artışı, ortalama 10 kişilik aileler, işsizlik, aşsızlık ve özellikle cahillik, örgüt propagandaları ve artan sempatinin yanı sıra, aile, aşiret ve töre baskısı gibi nedenlerden ötürü örgüte katılımlar giderek arttı. İşlenmiş adi suçların cezai müeyyidesinden kurtulmak amacıyla dahi örgüte çok sayıda katılımlar oldu. Bir zamanlar, Apo'dan sonra örgütün ikinci adamı konumunda bulunan Şemdin Sakık, bunun en bariz örneğidir.

Devam edelim…

Süreç içerisinde HEP ile başlayan, DEP, HADEP, DEHAP ve günümüzde DTP olarak faaliyetlerini sürdüren ve örgütün siyasi uzantısı olarak bilinen partiler kuruldu.

Örgütün, başlangıçtan buyana aldığı dış desteğe gelince ….

Apocular olarak kurulan örgüt, o dönemlerde ciddiye alınmadığı için dışarıdan pek de ilgi ve alaka görmedi. Ancak buna rağmen, tarihi sorun yaşanılan komşumuz Yunanistan, örgüte kendi ülkesinde kamplar açtı (Lavrion Kampı), muhafaza etti ve kendi subaylarını onları eğitmeleri için görevlendirdi.

O günkü SSCB de, diğer "Süper Güç" ABD ile olan müttefikliğimiz nedeniyle olsa gerek, PKK'ya, "Belki faydası olur" düşüncesiyle silah ve malzeme temin etti. Faydası olduğunu ve işe yaradığını görmüş ve düşünmüş olmalı ki, daha sonra, PKK'nın Moskova'da bir büro açmasına müsaade ederek, PKK bürosuna SSCB'de açılan ilk ve tek büro unvanını kazandırdı.

Ayrıca, Ermenistan'ı, ABD'deki Ermeni Lobisi'ni, ASALA'yı, Lübnan'ı, Suriye'yi ve dolayısıyla Fransa'yı da dış destek kapsamına dahil edebiliriz. Kısaca, Türkiye ile sorunu olan gelmiş geçmiş tüm devletlerin PKK'ya destek verdiğini görebilir, buradan "Düşmanımın düşmanı dostumdur" felsefesinin uluslar arası alanda ne denli geçerli bir siyaset olduğunu bir kez daha anlayabiliriz.

Bugünlere gelindiğinde maalesef görüyoruz ki, iç destek, dış destekten çok daha fazla artıyor. Bazı basın yayın organlarında, ki bunların bir kısmı ulusal, yapılan siyasi tartışmaların, yazılan yazıların bir kısmında, sözde "Kürt sorunu" ile ilinti kurularak, insan haklarından, özgürlüklerden, kültürel haklardan ve ana dili hakkından bahisle "Bunların ne sakıncası var? Biz daha önce bu hakları verseydik, bütün bu olanlar başımıza gelmezdi. Kanlar boşuna akıtıldı. Bu savaşın durdurulması için, Kürt sorununun çözümü için demokratik bir süreç başlatılmalı. Bu da öncelikli olarak Devletin görevi" gibi kimsenin aklıma gelmeyen (!), kimsenin düşünemediği (!), son derece derin bilgi birikimi ve uzmanlık gerektiren (!), son derece ilmi, felsefi, siyasi ve tarihi (!) yaklaşımlar çok rahatlıkla dillendirilebiliyor.

Son dönemdeki moda da, Leyla Zana'yı tanımak ve ona saygı duymak, bunu da köşelerinde bağıra bağıra yazmak. Dolayısıyla "En Demokrat" olmak(!) "Yemin Gecesi" adlı kitap çok etkili oldu anlaşılan. Okuduk, öğrendik, anladık ve bir anda bazılarımız hemen "Hepimiz Zana'yız" diyiverdik, oluverdik (!) Orijinallik bu ya.

Hâlâ anlamakta, görmekte zorluk çekiliyor maalesef.

Tekrar baştan başlayarak bu sefer, her seferkinden çok daha açık, sırayla, tek tek, yavaş yavaş ve sindire sindire bir kez daha gözden geçirmek gerekiyor anlaşılan.

Bu örgüt, yani PKK, Marksist ve Leninist bir ideoloji doğrultusunda kuruldu. Buraya kadar tamam mı? Tamamsa devam edelim, yok değilse baştan bir kez daha başlayalım!

PKK'nın açılımı "Kürdistan İşçi Partisi", yani adının başında "Kürdistan" ifadesi var. Tamam mı? Aman dikkatlerinizi dağıtmayın, devam ediyorum! Kürdistan dedikleri, Türkiye, Irak, İran ve Suriye'nin belli toprak parçalarını içine alan ve 4 parçadan oluşan bir coğrafya. Örgütün içerisinde, hem de sorumlu düzeyde, birçok Suriye, Irak ve İran vatandaşı var. Tam da bunun üstüne belirtelim; Leyla Zana da diyor ki; "Apo, Barzani, Talabani, bizim liderlerimiz" ve hemen arkasından ekliyor; "Kürtleri ve Kürt sorununu sadece Türkiye'dekiler olarak ele almak yanlıştır".

Dolayısıyla, "İnsan hakları ve özgürlükleri", "Barış", "Demokrasi", "Kültürel haklar", "Kürt kimliğinin tanınması" ve nihayet "Anadil" isteği gibi söylemler, uluslar arası kamuoyunda dikkat çekerek haklı görülebilmek amacıyla bilinçli ve sinsice dillendirilen ve asıl amacın gizlenmesinde araç olarak kullanılan birer maske, birer kalkandan başka bir şey değil.

Özellikle "Anadil" konusu. Sorarım size, eğer dayatılan "Anadil" gerçekten önemli olsaydı, Kürtçeyi annesinden öğrenemeyen Apo, Suriye'de bulunduğu uzun ve keyifli süre zarfında anadilini öğrenmek için neden hiç gayret sarf etmedi (!) Ayrıca, yakın geçmişte Kürtçe dil konusunda açılan onlarca dershanenin müşterisizlik nedeniyle kısa süre içerisinde kapatılması ne ile açıklanabilir (!)

Kahin, bilim adamı, teorisyen, tarihçi, siyasetçi, baş piskopos, ordinaryüs profesör Apo buluşlu son bir söylem ve ifade edilen bir istek daha var, örgütün ileri gelen borazanları ve çığırtkanları tarafından son dönemde kandırma amaçlı ısrarla dillendirilen; "Demokratik Cumhuriyet". Yani, Apo yine çalıyor, söylüyor, artçılar yine oynuyor. Örneğin, artçı Emine Ayna, çal çal …. gibi.

Bakın ne kadar sevinip "Yaşasın" naraları atacağız!

Artık Türkiye'yi bölüp Kürdistan'ı kurma amaçlarından vazgeçtiklerini açıklıyorlar. Yaşasın!!! Bölmenin, parçalamanın yerine, bu sefer "Demokratik Cumhuriyet" içerisinde, Kürt kimliğinin tanınarak, haklarının verilerek, ana dillerini konuşarak, kültürlerini sürdürerek özgür bir yaşamı hedefe koymuşlar (!) Yani kısaca, özetle ve önemle; bölmekten, yakmaktan, yıkmaktan, öldürmekten, 30 yıl sonra bir çırpıda vazgeçivermişler (!) Oysa hepimiz bu örgütü yıllarca "Bölücü örgüt" olarak adlandırmıştık. Öyleyse biz de vazgeçiverelim ve bundan sonra bu örgüte "Demokratik Cumhuriyetçi Örgüt" diyiverelim. Bazılarının, bazı "Balık hafıza"lıların, her şey gün gibi açık ve ortada olduğu halde anlamadıkları, anlayamadıkları, anlamakta zorlandıkları ve anlamaya küçücük de olsa çalışmadıkları gibi biz de hemencecik diyiverelim.

(*) This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 23-09-2020

“Alea iacta est”: Ok Yaydan Çıkmıştır

“Alea iacta est” sözünü, bildiğiniz gibi Jul Sezar’ın, Roma ile arasındaki anlaşmayı bozup orduları ile şehrin kuzeyindeki cılız Rubicon (bugünkü adı ile Fiumicino) nehrini geçer geçmez(MÖ 49), artık bir büyük savaşın kaçınılmaz olduğunu anlatmak için söylediği rivayet olunur. ...