21. Yüzyılda Sosyal Bilimler Dergisi

Yazan  29 Kasım 2012

Sayı 1 Eylül/Ekim/Kasım 2012


İÇİNDEKİLER

ULUSLAR ARASI EKONOMİK DÜZENİN TEMELLERİ VE GÜNÜMÜZ İLE BENZERLİKLER


Prof. Dr. Hasan Köni [1]


 


Özet


Uluslararası ilişkilerin ekonomi politiği devlet öncesi yapılanmalardan, modern devlet yapılanmalarına kadar her dönemde önem arz etmiştir. Orta Çağ'da yaşanan savaşların yerini, ekonomik temelli çatışmalar almıştır. Her ne kadar tarihten günümüze değişse de güvenlik ve ekonomi uluslararası politikanın temel kavramları arasında yer almaktadır. 19. Yüzyılda ortaya çıkan ekonomik bölge ve imparatorluklar, I. Dünya Savaşından sonra şekil değiştirmiştir. İngiltere I. Dünya Savaşından sonra stratejik hâkimiyetini kaybetmiştir. İngiltere'nin güç kaybından sonra ABD dünyanın yeni hâkimi olarak ortaya çıkmıştır. II. Dünya Savaşından sonra askeri siyasi yapıların yerini ticaret devletleri almıştır. Bu yeni ortamda ABD hegemonyası iyice hissedilirken Avrupa'nın yeniden yapılandırılması söz konusu olmuştur. Yeni dönem Dünya Bankası, IMF gibi kurumların dünyayı düzenlediği liberal bir dönem olarak başlamıştır. Ancak ABD, SSCB karşısında sadece liberal ekonomi ile varlık gösteremeyeceğini anlamıştır. Bundan dolayı ABD merkantilist dönemin askeri önlemlerle ekonomik çıkar koruma davranışını sergilemiştir. Bu durum CIA ve NATO'nun yapılandırılmasını beraberinde getirmiştir. 1970'lerde petrol arzı ile ortaya çıkan ekonomik bunalım uluslararası ekonomik-politik sistemin yeniden yapılandırılması gerektirmiştir. Bütün bu olaylar uluslararası ilişkilerde mühendisliğin mümkün olmadığını göstermiştir.


KÜRESEL YÖNETİŞİM MÜMKÜN MÜDÜR? GEREKLİ MİDİR?


Dani Rodrik[2]


 


Özet:

Küreselleşme tarafından esaslı bir şekilde dönüştürülmüş bir dünyada yaşıyor olmakla birlikte, sorumluluk hâlen ulusal karar alıcılar üzerinde durmaktadır. Küresel yönetişim, en saf hali ile ulusal yetkinin uluslararası teknokratlara devrini öngörmektedir. Bu açıdan küresel yönetişimin meşruluk kazanabilmesi için sınırlı bir alanı ifade eden düzenleyici otoritelerden ve teknokratlardan öteye geçmesi gerekmektedir. Bu açıdan yeni uluslararası mekanizmalar bazı ihtilafların şiddetini hafifletebilse de gerçek yönetişimin yerini alabilecek durumlar kapsamlı bir ekonomik küreselleşmenin temelinin oluşturulması için yetersiz kalmaktadır. Küresel düzenlemenin uygulanabilirliği, küreselleşmenin arzu edilen seviyelerde olmasını engellemekte ve bu durumda da aşırı-küreselleşmenin başarılı olması mümkün olmamaktadır.

KÜRESELLEŞME VE NEOLİBERALİZM

Dr. Ramazan KURTOĞLU[3]


Özet


Kapitalizm neoliberalizm ile kendi içinde dönüşerek 20. yüzyılın son çeyreğinde finansallaşmıştır. Chicago Ekonomi Okulu'nun teorik alt yapısını oluşturduğu neoliberalizm küresel ekonomide "paraizm" hastalığına sebep olmuştur. 1970-Eylül 2008 döneminde Waterloo Savaşı'nın (1813-1815) "kazananları" küresel sermayenin elitleri olarak daha çok "paralanmışlar"dır. Buna mukabil devasa kitleleri "hiksoslaştırma" yönünde bir ekonomik sonuç ortaya çıkmıştır. Bu durum gerek ekonomik gerek askeri anlamda bir "şok ve dehşet" projesinin ürünüdür.


DEVLETYOLUYLAKAPİTALİZM

Ersin Dedekoca[4]


ÖZET

1970'lerden bu yana, özellikle gelişmiş ekonomiler ve onların periferilerinde hakim olan ve yaygın olarak "demokratik kapitalizm" veya "pazarın belirleyici olduğu kapitalizm (market-driven capitalism/free market capitalism) denilen ekonomik faaliyetler ve onların düzenlenme biçiminde devletler, kendi hudutları içindeki hükümranlıklarını, BM ve insan hakları evrensel kurallarına göre kullanmakta ve olayları kontrol etmekteydiler.


Ancak,küreselleşmenin hız kazandığı 1990'lı yıllardan itibaren, ABD ve AB gibi, Batılı gelişmiş ekonomiler dışında kalan ve çoğu G20 üyesi olan Brezilya, Çin, Rusya, Suudi Arabistan başta olmak üzere monarşik Körfez ülkelerinin başını çektiği, kamu serveti-yatırımı ve sahipliliğinin ana unsurları olduğu "devlet kapitalizmi-state capitalism"in yaygınlaştığını görmekteyiz. Anılan yaygınlaşmanın; bazı sektörlerde yoğunlaşmasının yanında,2000'li yılların başından itibaren de, kamu sermayeli şirketler üzerinden yapıldığı gözlenmektedir.


Aşağıdaki çalışmada, görünürde "serbest piyasa" karşısına kuvvetli bir rakip olarak çıkan "devlet kapitalizmi" ile ilgili süreç; etkenler, yaygın şekilleri, sonuçları, küreselleşmeye entegrasyonu, ulus devlet egemenlik alanına karşı/birlikte yapılanması ve genel panoramadaki yeri parametreleriyle irdelenmeye çalışılmıştır.


 

TARIHSEL BAĞLAMINDA EMPERYALIZM

Doç. Dr. Ali Murat Özdemir[5]

Emperyalizm terimi bugün uluslararası boyutu olan güç ilişkilerini anlamlandırmak ve açıklamak sürecinde sık sık başvurulan bir kavramın adı olmayı sürdürmektedir. Farklı perspektifler içerisinden bilgi üreten sayısız araştırmacı -çoğu kez içeriğini verili kabul ederek- kullanmaktadır terimi. 1990'ların başında, Irak'a yönelik müdahaleler için uygun zemin oluştuğundan beri, emperyalizm kavramına referansla yapılan çalışmaların sayısı hızla artmaktadır.

Emperyalist faaliyetin çıplak gücü içerdiği açıktır, ancak aynı faaliyet başka şiddet biçimlerini de içerir. Piyasanın tatbik ettiği şiddet bunlardan birisidir. Piyasanın tatbik ettiği şiddet, hem üretim araçlarının mülkiyetinden dışlananların hem de küresel piyasaların gereğini yerine getirirken kendi günlük yeniden üretimlerinin koşullarını bozanların (örneğin buğday gibi geçimlik tarım ürünleri üretimi yerine kahve kauçuk yakıtlık ürün yetiştirmek durumunda kalanların) deneyimlediği bir olgudur. Emperyalizmin içerdiği şiddet türleri bunlarla da sınırlı değildir. Yirminci Yüzyılın ikinci yarısında gelişen ekollerin bazıları, emperyalizm tartışmalarına, içerisinde sermeyenin ağırlıklı olarak temsil edildiği devlet biçiminin etkisini de eklemekteydi.

Emperyalizm sadece başvurduğu şiddetin türü üzerinden tartışılmamaktadır. Küresel güç ilişkilerinin farklı dönemlerinde kavramın farklı anlamlar edindiğini saptayabildiğimiz gibi, parçası olduğu söylemin de kavramın içeriği üzerine etki yaptığını görüyoruz. Okumakta olduğunuz çalışma kavrama yönelik ilgi artışı karşısında bir yandan kavramın içinde yer aldığı söylem ve dönemin özelliklerini göz önüne alırken diğer yandan -tarihsel sırası içerisinde- emperyalizm kavramının edindiği çeşitli içerikler üzerine eğilecektir. Bu bağlamda emperyalizm çalışmalarında dünya kapitalizminin dinamikleri ile bağlantılı olarak öne çıkan ulusallaşma-uluslararasılaşma, azgelişmişlik, sömürgesiz emperyalizm, hegemonya, ülkesel söylem, kozmopolitan söylem, küreselleşme, Sovyet sonrası dönem gibi tartışma alanlarına değinilecektir. Anılan amaca ulaşmak için çalışma "İkinci Dünya Savaşı Öncesinde Emperyalizm Çalışmaları", "İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Emperyalizm Çalışmaları" ve "Sovyetler Birliği'nin Yıkılmasından Sonra Emperyalizm Çalışmaları" başlıkları altında üç kısma bölünmüştür.


SİYASALLAŞMA SÜRECİNDEKİ ETNİLERİN BÖLGESEL GÜÇLERE BAKIŞI:

TAMİL ETNİSİTESİ– HİNDİSTAN ÖRNEĞİ

Dr. Övgü Kalkan Küçüksolak[6]

Özet

Etnilerin siyasallaşması, iç politika dinamiklerinin ötesine geçerek dış güçlerin politikalarına konu olan çok yönlü bir sürece işaret etmektedir. Süreç içerisinde taraflara sağladıkları destek üzerinden etkili olan dış güçler ile etnik grupların mobilizasyonuna yön veren lider kadrolar önemli değişkenler olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmada Sri Lanka'daki Tamil etnisitesinin liderliği rolünü üstlenen Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları (TEKK)'nın bir bölgesel güç olarak Hindistan ile etkileşimi örneği üzerinden etnik grupların bölgesel güçlere bakışı ele alınmaktadır. Politik mobilizasyon sürecinde, hareketlerin içinde bulundukları politik çevreden ve politik fırsatlardan etkilendiği var sayımından yola çıkarak, TEKK'nin uluslararası desteğe olan ihtiyacı, içinde bulunduğu politik çevre ve liderliğin yaptığı seçimler incelenmektedir.


 


BULGARISTAN'DA ASİMİLASYON KAMPANYASI: GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEK YA DA YÜZLEŞEMEMEK
Doç.Dr. Birgül Demirtaş[7]


Özet

Bu çalışmada Bulgaristan Parlamentosu'nun Ocak 2012'de yayınladığı, 1980'lerde Türklere yönelik asimilasyon politikaları nedeniyle özür dilediği metin ele alınacaktır. Parlamento'un bu deklarasyonu yayınlanmasının arkasında yatan dinamiklerin neler olduğu ve bu metnin gelecek için nasıl bir anlam ifade ettiği ele alınacaktır.

Bulgaristan'ın azınlık politikalarını, ülkedeki milliyetçilik anlayışından ayrı düşünmek mümkün değildir. Bulgaristan'daki milliyetçilik olgusu diğer Balkan ülkelerindeki milliyetçilik düşüncesiyle benzerlikler taşımaktadır. 19. yüzyıl tüm Balkan milliyetçiliklerinin inşa edildiği, kurgulandığı bir çağ olma özelliğini taşımaktadır. Kültürel canlanma çağı olarak da adlandırılan bu dönemde diğer Balkan halklarının elitleri gibi Bulgar entelektüelleri de bir Bulgar ulusu inşa etme planını hayata geçirmeye çalışmıştır. Bulgarların geçmişiyle ve Bulgarca'yla ilgili kitaplar bu dönemde yayınlanmıştır. Ortaçağ Bulgar devleti yüceltilerek tarihsel referans noktası olarak gündeme gelmiştir. Uzun 19. yüzyılda tüm Balkan halkları için olduğu gibi Bulgaristan için de tarih adeta yeniden yazılmıştır.

Bu dönemde Bulgar milliyetçiliğinin ötekilerinden biri "Osmanlı" olarak inşa edilmiştir. Bir başka deyişle, Bulgar kimliği Osmanlı karşıtlığı üzerine kurgulanmış ve Osmanlı'ya ilişkin ne varsa olumsuz bir anlam yüklenmiştir. Bulgaristan'ın 1908'de kazandığı bağımsızlığın ardından yaşanan tüm sorunlar Osmanlı'yla bağdaştırılmış, tamamen kapkara bir dönem olarak inşa edilen Osmanlı egemenliğinin ardından, bembeyaz bir Bulgar tarihinin başladığı iddia edilmiştir.


EN GÜÇLÜ ÇAĞINDA TÜRK DİLİ: GENEL DEĞERLENDİRME VE BEKLENTİLER

Prof. Dr. Nurettin Demir[8] - Doç. Dr. Nermin Yazıcı[9]


Özet:


Ortak bir ana dilden türemiş olan Türk dilleri, bugün Büyük Okyanus'tan Atlas Okyanus'una, Kuzey Buz Denizi'nden Basra Körfezine kadar uzanan geniş bir alanda, bir kısmı birinci dil, çoğu ise başka dillerin baskın olduğu ülkelerde azınlık dili olarak konuşulur. Günümüzdeki dillere kaynaklık ettiği düşünülen ana dilin, daha önceki bir dönemde Altay dilleri adı verilen bir dil ailesine mensup olup olmadığı ve bu Altay dillerinin hangi dilleri kapsadığı tartışmalıdır.


En büyük kolu Türkiye Türkçesi olan ve bir arada yaşadıkları dil ve kültürlerin izlerini taşıyan Türk dilleri arasındaki karşılıklı anlaşılırlık hiç yoktan ileri dereceye değişmektedir. Türk dilleri geçen yüzyılda büyük değişimler geçirmiştir; geniş geçerlilik alanına sahip eski yazı dilleri yerlerini küçük, yeni yazı dillerine bırakmış, Türk dünyasının neredeyse tamamında alfabe değişiklikleri yaşanmış, siyasi gelişmeler sonucunda kopan bağ ancak yüzyılın son on yılında yeniden kurulabilmiştir. Yeni dönem öncesinde Türkiye'de siyasi bir arka planda bütün bu dillerin tek bir dil mi yoksa ayrı ayrı diller mi olduğu yönünde, aynı ölçütlerle farklı sonuçlara ulaşılan sert tartışmalar yaşanmıştır. Sovyetlerin dağılmasından sonra Latin harfleri temelinde ortak bir alfabe geliştirme çabaları, başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Gerçekçi olmayan ortak bir dil geliştirme çabası da bir sonuca ulaşmamıştır. Ancak Türkiye'nin yükselen ekonomisi, uluslararası ilişkilerdeki rolü, Türk dizileri, turizm gibi dil dışı nedenlerle Türkiye Türkçesi giderek daha fazla önem kazanmakta ve Türk dünyasının önemli bir kısmında ortak iletişim aracına dönüşmektedir. Türkçe konuşur sayısı, konuşulduğu alan, yerine getirdiği işlevler bakımından en güçlü dönemini yaşamaktadır. Buna karşılık bilimsel bir temele dayanmayan dil tartışmalarında Türkçenin kirlendiği, yozlaştığı, bozulduğu, hatta yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu görüşleri dile getirilmektedir. Yazının akışı içinde bu hususlar ele alınmıştır.


KAMU DIPLOMASISI:BAŞKA HALKLARA ANGAJE OLMAK, AYAKLANDIRMAK

Doç. Dr. Sait Yılmaz[10]

Özet:

1960'lı yıllarda akademik literatüre giren "Kamu Diplomasisi" kavramı, tıpkı barış, savaş, demokrasi ya da yumuşak güç gibi muğlak ve tanımlanması tartışma konusu olmaya devam eden bir uluslararası ilişkiler olgusu olmaya devam etmektedir. Bunun temel nedeni diğer kavramlarda olduğu gibi genellikle ülkelerin bu tanımlamalardan beklentileri yani farklı çıkar algılamalarıdır. Türkiye ya da Norveç'in algıladığı gibi kamu diplomasisi öncelikle kendi dış politikanızı diğer ülke halklarına anlatmak ve ülke imajını geliştirmek için bir etkileme faaliyeti ya da daha ötesinde fikirler savaşını kazanmak olarak görülebilir. Bunun bir adım ötesinde kamu diplomasisinin büyük güçler tarafından yumuşak gücün bir vasıtası olarak diğer ülke halklarına derinden nüfuz etmek ve onları uzun vadeli dönüştürmek için bir yöntem olarak kullanıldığı görülmektedir. 2010 yılında başlayan ve halen devam eden Ortadoğu'daki Arap hareketlerinde ise kamu diplomasisinin sosyal medyayı kullanarak aynı zamanda bir ayaklandırma ve içten çökertme vasıtası olarak kullanıldığı dönem başlamıştır. Bu makalede, kamu diplomasisinin kavramsal boyutları ve özellikle bu alanın lideri olan Amerika Birleşik tarafından Ortadoğu'daki kullanılma yöntemleri üzerinde durulmaktadır.


21. Yüzyılda Sosyal Bilimler Dergimizi alabileceğiniz yerler;

Ankara: Dost Kitapevi – Arkadaş Kitapevi – Turhan Kitapevi – Diyanet Kitapevi

İstanbul: Tarihçi Kitapevi (Anadolu Yakası)

 

HülyaKOCAOĞLU
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Yönetici Asistanı

Tel: 0312 489 18 01

Faks: 0312 489 18 01

E-Posta: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.


 

 

 

[1] Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi

[2] Harvard Üniversitesi 

[3] Uluslararası Finansman ve Dinler Tarihi Uzmanı, İstanbul Aydın Üniversitesi

[4] 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Bilimsel Danışmanı

[5] Hacettepe Üniversitesi

[6] Akademisyen

[7] TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü 

[8] Gazi Üniversitesi

[9] Başkent Üniversitesi

[10] İstanbul Aydın Üniversitesi Ulusal Güvenlik ve Strateji Merkezi Müdürü

21. Yüzyıl Türkiye Buluşmaları

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Bojidar Çipof   - 14-07-2020

Helenizm için Ayasofya

Son birkaç haftadır gündemin baş sıralarında bulunan Ayasofya ile ilgili yüzlerce yazı yazıldı ancak bazı hususlar hiç irdelenmedi. Bu makalemizde üzerinde çokça makaleler yazdığımız Ayasofya konusunu Helenizm ayağından ele alarak sunuyoruz.